gelişigüzel notlar



anasayfaarşivydi çağrı anasayfa
Eki
-29
* “Cinsiyete dayalı Gelişme Endeksi”nde sınıfta kalan Türkiye…
* Gugukçulardan ilginç bir karar…
* Al Capone Putin’e karşı !
* İki Kongre
* IMF/Dünya Bankası İstanbul Toplantısı
* Nobel Ödüllerinin Anlamı …
Açılımlar Ayı …
* Eve Dönüşe karşı ırkçı kışkırtmalar… Açılımın geleceği…
*Açılımdan bir haber ve devamı
* “Radikal Demokrat” Öcalan’dan inciler …
* Karargahta Darbeciler…
* Ortadoğu’da enerji satrancında yeni hamle…

* “Cinsiyete dayalı Gelişme Endeksi”nde sınıfta kalan Türkiye…
Türk egemen sınıflarının sözcüleri Türkiye’nin “ekonomik gelişmesi”, ekonomik büyüklüğü ile övünüp duruyorlar.
Gerçekten de GSYİH büyüklüğü temel alındığında Türkiye dünyanın büyük ekonomileri içinde değişik hesaplamalara göre 18. veya 17. sırada yer alıyor. Fakat bu tek başına fazla bir şey ifade etmiyor. Ülkenin dünya üzerindeki gerçek yerini belirleme, ülkenin gerçek gelişmişliğini, ülkede halkın gerçek yaşam düzeyini belirleme açısından kimi başka hesaplamalar ve veriler, GSYİH büyüklüğü verilerinden daha fazla bilgi verici.
Bu bağlamda örneğin BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) ‘İnsani Gelişme Endeksi’nde ülkeler ‘ortalama yaşam beklentisi’, ‘bebek ölümü oranı’, ‘okuryazar oranı’, ‘temiz-akar suya ulaşma oranı’, ‘cinsiyetler arası eşitlik derecesi’ vb. gerçek yaşam düzeyi hakkında daha bilgi verici olan veriler temelinde değerlendirilip sıralanıyor. UNDP 2009 “İnsani Gelişme Endeksi Raporu”nda Türkiye üç sıra birden gerileyerek 79’uncu sıraya indi.
Rapordaki ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ (GEM) verilerine göre ise, Türkiye, bu alanda Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de gerisinde kalarak 109 ülke arasında 101. oldu.
Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi (GEM) kadınların ekonomik ve politik hayata aktif katılımı ve bunun gücüne dair göstergeler ortaya dökülerek hesaplanıyor. GEM’e ilk kez 1995 raporunda yer verilmişti. Bu yılki raporda Türkiye; Pakistan ve Ermenistan’ın altında 101. sırada. Türkiye’yi geriden Azerbaycan ve İran izliyor.
Türkiye’deki kadın örgütlerine göre bu sonuç hiç şaşırtıcı değil. Kadının İnsan Hakları Vakfı Koordinatörü Pınar İlkkaracan, Radikal’in haberine göre Türkiye’nin büyük bir ‘duraklama’ halinde olduğunu düşünüyor:
“2000’li yıllarda kadın hareketinin çabalarıyla çok önemli yasal reformlar oldu. Medeni Kanun’da kadın-erkek eşitlendi, TCK’da çok önemli reformlar oldu. Ancak uygulamada hiçbir ilerleme göremiyoruz. İstihdam Yasası’nda değişiklikler olması gerekiyor. Türkiye aile içi şiddet nedeniyle hayatını kaybeden Nahide Opuz davasında AİHM’de yalnızca kadına karşı şiddeti önlememekten değil, kadınlar ve erkekler arasında eşitliği fiili olarak sağlayamamaktan da suçlu bulundu.”
Aynı habere göre KADER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar rakamları “sözün bittiği yer” olarak değerlendiriyor ve şöyle diyor:
“29 Mart yerel seçimlerinden önce de kampanyalarla Türkiye’nin bu utanç verici sıralara düşmemesi için siyasetçileri uyarmıştık. Sonuç Türkiye’nin 81 ilinden 39 il genel meclisinde bir tek kadın üye yok! Türkiye’nin yarısında iller kadınsız meclislerce yönetiliyor. Uluslararası toplantılarda Türkiye’deki kadınların temsilini anlatan grafikleri gösteremiyoruz. Pasta grafikte yüzde 0.56 ya da yüzde 1’lik oranları grafik programları bile hesaba katmak istemiyor. Yüzde 0.56 pasta saç teli kadar bile yer tutmuyor.”

Türkiye’de 1980-2007 arasında doğumda beklenen ortalama yaşam süresi yaklaşık 11 yıl, yetişkinlerde okuryazarlık ve okullaşma oranları yüzde 23, satın alma gücü paritesine göre uyarlanmış kişi başına düşen gayrı safi yurtiçi hasıla ise yüzde 100 arttı. Fakat bütün bunlar Türkiye’yi “Cinsiyete Dayalı Gelişmişlik Endeksleri”nde alt sıralardan kurtarmıyor. Bu esasında Türkiye’nin toplumsal gelişmişlik konusunda gerçek durumunu “en büyük ekonomiler içinde kaçıncı”lık verilerinden çok daha açık ve net gösteriyor.

 

* Gugukçulardan ilginç bir karar…
Yüksek Yargı Türkiye’de gerici burjuva demokrasisi yönünde gelişmenin önünü tıkama mücadelesinde (ki bu mücadele yüksek bürokrasinin kendi iktidarını koruma mücadelesinden başka bir şey değil) yeni ilginç bir karara daha imza attı.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yazar Orhan Pamuk hakkında, İsviçre'de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajdaki "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük'' sözleri nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğine karar verdi. Genel Kurul, Pamuk'un "karar düzeltme'' istemini de reddetti. Bilindiği gibi Orhan Pamuk'un sözleri için, Pamuk hakkında, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK'nın 301'inci maddesi uyarınca açılan davada 'Türklüğe alenen hakaret' suçlamasıyla 6 aydan 3 yıla kadar hapis talep edilmişti.
Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılan davada ise İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Pakize Alp Akbaba ve "Ergenekon'' soruşturmasında tutuklanan avukat Kemal Kerinçsiz'in de aralarında bulunduğu 6 kişi, 36'şar bin TL'lik manevi tazminat davası açmıştı. İki ayrı mahkemedeki duruşmaları Avrupa Parlamentosu'ndan gözlemciler de takip etmiş, Pamuk sözlerinin arkasında durmuş aynı zamanda sözlerinin Türklüğe hakaret olmadığını söylemiş, "Türklüğümle gurur duyuyorum" demişti. 3 yıl süren davalar, reddedilmiş, tazminat davasının reddine ise "ehliyet yönünden yetersizlik" gerekçe gösterilmişti. Yerel mahkeme kararının temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, kararı davacılar lehine esastan bozmuş ve "davacıların dava açma ehliyetinin varlığının kabulü ile davanın esasının incelenmesine, kişilik haklarına saldırının varlığının benimsenmesi durumunda ilgili mevzuat hükümlerine göre hüküm kurulmasına'' karar vermişti. Yargıtay'ın bozma kararının ardından davayı yeniden görüşen Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, önceki kararında direndi. Yerel mahkemenin kararı temyiz edilince dosya, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'na geldi. Kurul, yerel mahkeme kararını, 4. Hukuk Dairesi'nin bozma gerekçesi doğrultusunda bozdu.
Orhan Pamuk, Genel Kurul kararına karşı "karar düzeltme'' isteminde bulundu. İstemde, "Her Türk vatandaşının dava açma ehliyeti olduğu kabul edilirse bunun sonucu düşünülmüş müdür? Düşünce özgürlüğünden söz edilebilir mi?'' görüşü dile getirilmişti. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 7 Ekimde "karar düzeltme'' istemini de reddetti. Böylece, genel kurul kararı bağlayıcı olduğu için Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi davanın esasına girerek yeniden karar verecek.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu kararı ile aslında TCK’nın 302. maddesinde yapılan değişiklikle bu maddeye dayanılarak açılacak davalarda Adalet Bakanlığının iznini öngören hüküm pratik olarak geçersiz hale geliyor. Bu kararla şimdi her Türk vatandaşı, Türkiye’de örneğin Türk hakim sınıflarının Ermenilere karşı soykırım uyguladığını söyleyen, yazan her hangi birine karşı, ya da K. Kürdistan’daki savaşta onbinlerce Kürt’ün öldürüldüğünü, onbinlercesinin sürüldüğünü söyleyen, yazan birine karşı, kendi şahsına hakaret edildiği gerekçesiyle manevi tazminat davası açabilecek. Bu egemenlerin kendi aralarındaki iktidar mücadelesinde yüksek yargı bürokrasisinin yeni bir hamlesi olması yanında, gerçeklerin dile getirilmesinin önünde de yeni bir guguksal önlem. Guguk devleti kendine yakışanı yapmayı sürdürüyor.

 

 

* Al Capone Putin’e karşı !
Doğan Medya AKP hükümeti kapışmasında ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Kendi medyasını yaratmış olan AKP, Doğan Medya’nın gerek görsel gerekse basılı medyanın önemli bölümündeki anti AKP’ci tavrından rahatsız. Bu rahatsızlık akçeli konularda Doğan Medya’nın mercek altına alınması ve “vergi kaçakçılığı” vb. yüzünden cezalandırılması yoluyla olduğu gibi, başbakanın Doğan Medya’yı doğrudan karşısına alan polemiklerinde de yansıyor.
Doğan Medya ile hükümet kapışmasında, işler Doğan Medya’nın Erdoğan’ı “Putinleşmek”le (bu diktatörleşmek, kendine karşı her muhalefeti her yolu deneyip, her yöntemi kullanarak ezmek anlamında kullanılıyor) suçlaması; Erdoğan’ın ise Doğan Medya’ya verilen rekor para cezasını savunurken, Aydın Doğan hakkında yaptığı Al Capone (1920/30’lı yılların ABD’sinde en ünlü gangsterlerden biri) benzetmesine kadar vardı.

Aslında bu konuda ünlü “teşbihte hata olmaz” sözü geçerli. İki taraf ta karşısındakini iyi tanıyor ve birbirleri hakkında yaptıkları değerlendirmeler bence yanlış değil.

Şimdiye kadar olan ne ?
Doğan Medya elindeki kamuoyu oluşturma makinesini siyaseti belirleme, hükümetin alacağı siyasi kararlarda etkili olma, bu arada tabii Doğan Holding’i büyütecek kararlar çıkması için baskı unsuru olarak kullanmaya çalışıyor.
Buna karşı kendi medyasını oluşturmuş olan hükümet, Doğan Medya’nın belirleyici konumunu kırmaya çalışıyor. Önüne ya beni desteklersin, ya da seni bitiririm alternatiflerini koyuyor. Bunun için devletin elinde bulundurduğu vergi dairesi gibi kurumlarını devreye sokuyor.

Çatışma önce Doğan Holding’in özelleştirilen Petrol Ofisi’ni satın almasında, POAŞ olayında yaşandı. Bu bağlamda hükümet vergi kaçakçılığına göz yummayarak, Doğan Holding’i medya grubunu çizgiye çekmeye çalıştı.
Doğan Medya’nın POAŞ’taki cezalandırma/uyarı eylemine cevabı, biraz da tabii devletin hala Kemalistlerin elinde olan kurumlarına, dış desteklere vb. güvenerek, AKP hükümetine daha fazla yüklenmek oldu.
Bunun cevabı bu kez doğrudan Doğan Holding’in kamuoyu yaratmada en önemli aracı olan Doğan Medya’nın üzerine Maliye’nin salınması biçiminde geldi. Ve Doğan Medya’ya bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük vergi cezası bindirildi: 4,8 milyar lira!
Doğan Medya’ya kesilen 4,8 milyar liralık vergi cezasında Maliye'nin istediği teminatı iptal ettirmek amacıyla Doğan Grubu tarafından üst üste davalar açıldı. Bu davalarda kararlar Doğan Holding aleyhine çıktı. Bu arada Danıştay’da da teminat isteminin yürütmesinin durdurulması talebiyle dava açıldı.
Yüksek yargı bilindiği gibi henüz AKP’nin denetiminde değil, anti AKP mücadelede bizzat taraf. Danıştay kendinden bekleneni yaptı ve Doğan Yayın Holding'in 2002-2006 hesap dönemlerine ait vergi cezasına teminat gösterilmesine ilişkin kararın yürütmesini durdurdu.
Bu konuda Doğan Yayın Holding'ten Kamuyu Aydınlatma Platformu'na gönderilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:

"Danıştay, "hukuka uyarlık bulunmadığı" gerekçesi ile, Halkalı Vergi Dairesi'nin Şirketimizden teminat gösterilmesinin talep edilmesine ilişkin işleminin ve bu işlemin yürütmesinin durdurulması istemiyle Şirketimiz tarafından açılan davayı reddeden "Mahkeme Kararı"nın, Şirketimiz "lehine" yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir.
Vergi İdaresinin, Şirketimiz ve bağlı ortaklıkları ile ilgili diğer teminat isteme işlemlerinde de Danıştay'ın almış olduğu bu karar doğrultusunda işlem tesis etmesi beklenmektedir.
Daha önce de kamuya açıkladığımız üzere, 01.04.2002-31.03.2003, 01.04.2003-31.03.2004, 01.04.2004-31.12.2004, 2005 ve 2006 hesap dönemlerine ait vergi/ceza ihbarnamelerinin terkini ile ilgili olarak Şirketimiz, yürütmenin durdurulması dahil, her türlü yasal hakkını kullanmaktadır."

Yani bu konuda şimdi yargının değişik kademeleri de karşı karşıya ve Yüksek yargı Doğan Holding’i koruma altına almaya çalışıyor.
Ortada belli bir pat durumu var. AKP ve Doğan Holding karşılıklı olarak birbirlerini tasfiye etme konusunda ciddi olduklarını gösterdiler. Fakat her iki taraf ta şu anda hedefine varamayacağını da gördü.
Bu durumda bunların arasında yeni uzlaşma yolları aranması ve bulunması normal gelişme olacaktır.
Buna bir de AB Komisyonu’nun yıllık ilerleme raporunda DYH’e kesilen görülmemiş derecede yüksek vergi cezasının, Rapor’da özel bir bölüm oluşturuyor olması ve bunun Türkiye’ye ilişkin son AB Belgesi’nin “en yeni ve en olumsuz” paragraflarından birini oluşturuyor olması eklenince bu uzlaşmanın önümüzdeki dönemde gündeme geleceği daha net hale geliyor. Komisyon raporunda “vergi cezası” ile “basın özgürlüğü ihlali” arasında irtibat kuruluyor. Raporda “Gelir idaresince kesilen yüksek cezalar potansiyel olarak grubun ekonomik olarak yaşayabilirliğinin altını oyuyor ve bu nedenle pratikte basın özgürlüğünü etkiliyor. Vergi bağlantılı bu prosedürlerde orantılılık ve adaletlilik ilkelerine bağlı kalma ihtiyacı var.” deniyor. Raporun devamında şunlar söyleniyor: “AB ülkeleri içinde bir grubun varlığını ‘tehdit’ eden cezalar uygulanmıyor. Türkiye’deki bu ceza ‘orantısız’dır. Bu ‘orantısız’ vergi cezasına uğrayan grubun Türkiye’de bu cezayı hak eden tek kuruluş olduğu açıkça ortaya konulmamıştır. Bu da Türkiye’de ‘hukuk devleti’ sorununun varlığını göstermesi bakımından önemlidir.”
Görüldüğü gibi hükümet’in vergi cezasının hiçbir siyasi nedeni olmadığı, bunun hükümetle ilgisi olmadığı, “tamamıyla teknik bir konu” olduğu yönündeki açıklamalarının AB Komisyonu nezdinde de hiçbir inandırıcılığı yok. Türkiye’de Yüksek Yargının, Avrupa’da AB Komisyonu’nun desteğini arkasına almış olan DYH’nin bitirilmesi - en azından bu dönemde- gerçekçi bir hedef değildir. Diğer yandan DYH de hükümetle bu kadar açık dalaşmanın düşünülenden daha pahalıya mal olabileceğini görmüştür. Yani Al Capone-Putin maçında durum beraberedir. Bu durumda kavganın taraflarına - tabii kılıfına uydurarak- uzlaşma dışında bir yol kalmamaktadır.

 

* İki Kongre
Ekim ayı başında iki önemli Kongre yapıldı: AKP ve DTP Kongreleri.
2011’de Genel Seçimler ve 2012 yılında Cumhurbaşkanı seçimi var. 3-4 Ekim 2009’da yapılan AKP 3. Olağan Kongresi bu iki önemli seçim öncesindeki son Kongre. -Tabii
bu arada Olağanüstü Kongre bir yapılmazsa, ki bu Kongre gitmeye gerek duymayacakları bir lider ve örgüt yapısına sahip olduklarını gösteren bir Kongre oldu.
Bülent Arınç’ın bir TV söyleşisinde verdiği bilgilere göre 3. Olağan Kongreye gelene dek 81 ilde yapılan kongrelerin 30'unda tek aday çıkmış, 31'inde iki aday, 20'sinde ise üç aday yarışmış. Yani AKP önemli ölçüde oturmuş, kendi içinde sorunları önemli bölünmeler olmaksızın aşabilecek istikrarlı bir parti görünümünde. Bunun yanında Erdoğan partiye tam egemen bir lider, AKP de tam bir lider partisi görünümünde. Kongreden Erdoğan tüm delegelerin oylarını alarak -oybirliği ile seçilerek- çıktı. Yönetim kademeleri seçiminde de yine liderin işaret ettiği tek liste vardı. Bu kuşkusuz parti içi demokrasi açısından “yokluk” anlamına geliyor. Türkiye şartlarında -meclisteki DTP dışındaki tüm diğer partiler de “lider partisi”, DTP’nin durumu özel. Orda lider partinin görünürdeki liderleri değil, A. Öcalan, onun şahsındaki kişiye bağlılık ve tapma, diğer burjuva partilerinkinden daha da ileri -bir güçlülük ifadesi olan bu durum, gerçekte AKP’nin yumuşak karnı aynı zamanda.
Kongre’nin temel gündem maddesi, Erdoğan’ın Kongre konuşmasında "Milli Birlik Projesi" olarak adlandırdığı, “Demokratik Açılım”, “Kürt Açılımı” vb. adlarla da anılan siyaset idi. AKP yönetimi AKP Kongresinden -Erdoğan’ın iyi hazırlanmış duygusal bir konuşması temelinde- destek istedi ve tam destek aldı. AKP vitrininde de belirli -önemli bir siyaset değişikliği vb. anlamına gelmeyen- değişiklikler yapıldı.
3. Kongre AKP’nin “Milli Birlik Projesi” olarak adlandırdığı siyaseti -gerekirse seçim kaybetme pahasına da- izleyeceği yönünde irade beyan ettiği bir Kongre oldu. Hesap tabii ki seçim kaybetme değil, bir dahaki seçimden de birinci ve tek başına iktidar partisi olabilecek bir çoğunlukla çıkma üzerine kurulu. AKP, öncelikle ABD emperyalistlerinin Irak’tan çekilmeden önce “PKK’yı silahsızlandırma”, onu bölgede istikrarı sarsabilecek bir unsur olmaktan çıkarma konusundaki planının sonucu olan uluslar arası uygun Konjonktürü, “PKK’yı dağdan indiren iktidar” olmak için kullanarak, bunun siyasi rantını oya tahvil etmek istiyor. Gerçekten de halkların savaşın bitmesini bütün yüreğiyle istedikleri bu ortamda AKP’nin “barışı getiren parti” görünümünü kazanması, CHP ve MHP’nin “teröristlerle anlaştılar” vb. ajitasyonunun getireceği oy kayıplarını kapatır, AKP’ye artı oy getirir. Gelinen yerde silahların susması, Kürt sorununun, TC’nin toprak bütünlüğü sorgulanmadan verilecek kimi taviz ve haklarla “çözülmesi” Türk hakim sınıflarının büyük bölümünün; başta ABD olmak üzere tüm batılı emperyalistlerin çıkarlarına da uygundur. İşte AKP’nin şimdi “gerekirse seçim kaybetme pahasına” kararlı olarak sürdüreceğini ilan ettiği ve ciddi olduğu siyasetin geri planında bu uluslar arası konjonktür ve bu hesaplar vardır. Barışı gerçekten isteyen halklarımız açısından silahların susması kuşkusuz iyidir. Ancak egemenlerin bu yönde attıkları ve atacakları adımların geri planının ne olduğu konusunda da açık olunmalı, onlar hakkında hayale kapılınmamalıdır.

Tabii “Açılım” siyasetinin en önemli aktörlerinden biri PKK’dir. “Dağdan indirme” siyasetinin konusu olan PKK, aynı zamanda bu siyasetin başarısı/başarısızlığı konusunda siyasetin öznesidir de. Ve PKK’nin siyaseti Abdullah Öcalan tarafından belirleniyor. İmralı’dan devletin denetiminde çıkan mesajlarla yönetiliyor PKK. Çıkan mesaj ne ise, o PKK’nin siyasetinde birebir uygulanıyor. Bu siyasette DTP’ye biçilen rol adeta PKK’nin legal siyasi kolu olarak hareket etmek. Bundan DTP içinde rahatsız olan, DTP’ye PKK’dan bağımsız, kendi başına bir rol biçmek isteyenler var. Türk burjuvazisinin önemli bir bölümü de aslında sorunu PKK’sız, DTP üzerinden çözme plan ve isteğine sahip. Ancak Türk burjuvazisinin bu istek ve planı, DTP içindeki PKK’nin etkin/belirleyici konumu karşısında istek olarak kalıyor. Bu yüzden hükümetin “Açılım” siyasetinin ülkede siyasi tartışma ve gelişmenin merkezine oturduğu bir dönemde, ve AKP Kongresi ile aynı tarihlerde yapılan DTP Kongresi de çok önem taşıyordu. Bu Kongrede AKP’nin umudu, DTP içinde PKK’dan bağımsız hareket etme yanlılarının -“Açılım” rüzgarını da arkalarına alarak güçlü çıkmaları, DTP’nin Kongreden, siyaseti PKK -daha doğrusu A. Öcalan- tarafından belirlenen bir görüntüden uzaklaşan bir profille çıkması idi. AKP bunun için daha önce DTP’ye karşı koyduğu görüşme ambargosunu kaldırmış, Kongre öncesinde iki partinin başkanları görüşmüştü. A. Öcalan görüşme notlarında DTP’yi sorunun çözümünde muhatap alınabilecek olası bir adres olarak göstermişti. Kongre böyle bir ortamda toplandı. Kongrede DTP’nin yapısı ve tavrında önemli bir değişiklik olmadı. DTP Kongreden Kongreye girdiği gibi, içinde DTP’yi PKK’dan bağımsız, TC’nin Kürt sorununda muhatabı olan yasal bir siyasi aktör haline getirmek isteyen bir kanadın olduğu ve fakat DTP’yi hala esasta PKK güdümünde bir örgüt olarak, onun bir nevi siyasi kolu olarak tutmak isteyen kanadın egemen olduğu bir örgüt olarak çıktı.
Burada Türk egemen sınıflarının savaşı sonlandırmak isteyen kesiminin (istemeyen, bu savaştan rant yiyen kesimler de var ve bunlar az değil) şu zorluğu var: Savaş ancak savaşın doğrudan tarafları arasında görüşmeler ve anlaşmalar sonucu sonlandırılabilir. Burada savaşın bir tarafı PKK’dir. Fakat Türk egemen sınıflarının savaşı sonlandırmak isteyen kesimi de PKK ile görüşme ve anlaşmayı ilke olarak red etmekte, sorunu başka muhataplarla çözmek istemektedir. DTP bu bağlamda bir muhataptır, fakat muhatap alınması için de kendisine PKK’dan kendisini ayırması için baskı yapılmaktadır. Fakat sonuçta sorunun çözümünün başında silahların susması geliyorsa, silahları susturacak olan örgüt -savaşın tarafları açısından- Kürt tarafında PKK’dir, DTP değil. Yani DTP’nin kendini PKK’den ayırması yönündeki baskı kendi içinde tutarsız ve mantıksızdır ki bu talebin bugünkü şartlarda yerine getirilmesinin mümkün olmadığını DTP’nin yeni Kongresi de göstermiştir.

 

* IMF/Dünya Bankası İstanbul Toplantısı
Emperyalist Dünya Ekonomisinde belirleyici yere sahip olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası yöneticilerinin bu yılki yıllık toplantısına Ekim ayı başında İstanbul ev sahipliği yaptı.
Bu ev sahipliğinde tabii egemen sınıflar tüm güvenlik güçlerini harekete geçirerek, emperyalist dünyanın efendileri konumundaki misafirlerini ağırlamak için İstanbul’da toplantı boyunca tam bir sıkıyönetim havası estirdiler.
Bugün dünyadaki küçük bir azınlığın olağanüstü zenginliği, büyük bir çoğunluğun yoksulluğu, açlığı üzerine kurulu emperyalist sömürü sisteminin haksızlığına karşı bayrak açıp, protesto gösterileri ile sesini duyurmak isteyenlerin sesi gaz bombaları ile, copla, dayakla, gözaltılarla vb. kesilmek istendi. Buna rağmen bastırılamayan, yer yer sisteme duyulan haklı hınç ve nefretin banka binaları vb.ne yöneldiği eylemler ise büyük bir medya kampanyası ile sahtekarca küçük esnafa yönelik çapulcu saldırılar vb. olarak gösterilip karalandı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul toplantısının açılış konuşmasında ‘dışarıdaki protestolara kulak vermeliyiz’ yönünde de bir açıklama yapmış, dünyada gelir dağılımı adaletsizliğinden vb. yakınmıştı. Fakat polisin göstericilere saldırması üzerine çıkan çatışmaların ardından yaptığı açıklamada bu kez dışarıdaki protestolara kulak vermeliyiz yönündeki açıklamalarının yanlış anlaşılmaması gerektiğini belirterek, “Bundan Taksim’deki mağazaların, bankaların çerçevelerini indirenleri kast etmiyorum. Ben, dışarıdaki mağdurların protestolarını kast ediyorum. Protesto saldırı değildir, cam çerçeve indirmek değildir. Siz orada bir eylem yaparken, yeni mağdurlar meydana getiriyorsunuz, oradaki esnafın ne günahı var”, “Eğer protesto edeceksen gel megafonu al eline, bağır çağır. Tahsis edilen noktalarda ne istiyorsan yap. Ama gelip de cam çerçeve indirme. Bunu hiçbir şeyle ifade edemezsin. Başkasının özel alanı, esnaf, tüccar, oradan ekmeğini kazanacak. Yaşananların hak olduğunu söylemek haksızlıktır” tavrını takındı. Güya saldırılanlar esnafmış ve güya başbakan onların haklarını savunuyormuş! Dünya Bankası ve IMF’ye karşı insanlar protestolarını dile getirmek için sokağa çıkacaklar, fakat onların protestolarının hedefi olanlara ulaşmak mümkün olmayacak. Onlar “Kongre Vadisi”nde koruma altına alınacak. Protestocular da valiliğin kendilerine lütfen tahsis ettiği inin cinin top oynadığı alanlarda buluşup, kendi kendilerine bağırıp çağıracaklar, kendileri söyleyip kendileri dinleyecek. Bay Başbakanın “kulak verelim” dediği tipte protesto bu! Yağma yok deyip, sesini duyurmaya çalışanların sesi gaz bombaları, sis bombaları, coplarla kesilmeye çalışılacak, ondan sonra üç beş bankanın camı indirilince gürültü koparılıp “esnaf hamisi” kesilinecek! Tayyip emperyalist efendilerinden gerçekten iyi öğreniyor. Onların da protestolar konusunda tavrı üç aşağı beş yukarı böyle.

Emperyalist dünyanın içinde bulunduğu en derin ekonomik krizlerden biri döneminde yapılan İstanbul toplantısında gündem tabii ki yaşanan mali ve ekonomik kriz, andaki durumun değerlendirilmesi, krizden çıkış için alınan ve alınması gereken tedbirler vb. idi. Nutuklar atıldı ve bir dizi kararlar alındı. Dünya Bankası Kalkınma Komitesi!!! ile Uluslararası Para ve Finans Komitesi’nce (IMFC) alınan ortak kararların özeti “İstanbul Kararları” olarak adlandırılıyor. Aslında G-20 toplantılarının hemen sonrasında yapılan İstanbul toplantısında alınan kararlar G 20’ler toplantısında çıkan sonuçların bir tekrarı. Bu kararlar önümüzdeki dönemdeki G-20 ile IMF-Dünya Bankası Bahar Dönemi toplantılarına da esas teşkil edecek.

İstanbul toplantısında yapılan değerlendirmeler küresel krizde toparlanma işaretleri olduğu ancak, toparlanmanın yavaş olacağı ve risklerin devam ettiği sonuçlarında birleşiyor. Kararlarda “Krizden çıkış önlemleri için ülkeler arasında tam bir işbirliği ve uyum” gerektiği belirtiliyor. “Gelişmekte olan ülkeler”in, küresel toparlanmanın lokomotifi olmaya devam edeceğine” de vurgu yapılıyor. Bu aslında umudun Çin, Hindistan, Brezilya vb. ülkelere bağlandığının ilanı. Kararlarda ayrıca “canlandırıcı önlemlerin” (bunu siz yüksek kamusal borçla batan banka ve şirketlere kaynak aktarımı olarak okuyabilirsiniz) erken terk edilmesinin krizden çıkış girişimlerine olumsuz etkide bulunabileceği, önlemlerin geç terk edilmesinin de kamu açıklarını yükselterek, enflasyon ve faizleri de yükseltici bir baskı yapacağı ifade ediliyor. Yani emperyalist dünya sistemi bir ucunda aşırı kamu borçlanması –ki bunun sonu devletlerin iflasıdır- ve diğer ucunda yüksek/hiper enflasyonun oturduğu bir tahterevalliye benzemektedir. İki ucu pislik olan bir değnek! Ve bu bizlere “krizden çıkış” programı olarak sunulmaktadır.
“İstanbul Kararları”nda, Küresel Mali Krizin patlaması ertesi bütün “kurtarma!! toplantılarında” üzerine konuşulan “reformlar” da karara bağlandı: IMF ve Dünya Bankası’ndaki, kota ve oy hakkı ile yeniden yapılanma reformlarının en kısa sürede gerçekleştirilmesi, uluslararası kuruluşlarda, ‘aşırı temsil edilen’ ülkelerin IMF’deki yüzde 5, Dünya Bankası’ndaki yüzde 3’lük kotasının az temsil edilen ülkelere aktarılması bu kararlarda benimseniyor. Bu konuda, gelecek yılki IMF-Dünya Bankası bahar dönemi toplantıları ve 2011 yılına kadar da nihai bir sonuca ulaşılması gerektiği belirtiliyor. Gerek IMF, gerekse Dünya Bankası’nın, mevcut krizden toparlanma ve ilerideki krizlere karşı daha hazırlıklı olmak için yeterli sermaye gücü ile donatılması gerektiği kaydediliyor. Mevcut krizin en önemli sebeplerinden biri olan finans sisteminin daha etkin bir şekilde denetlenmesi gerektiği de vurgulanıyor. Bütün bunlar tabii bağlayıcılığı olmayan ve günü kurtarmaya yönelik açıklamalar esas olarak. Anda bu kuruluşlarda “aşırı temsil edilen ülkeler”in (ki bunlar adını koyalım en başta ABD, sonra batılı emperyalist büyük güçlerdir; ki ABD’nin ağırlığı diğerleriyle karşılaştırma içinde, bu kurumların ABD hegemonyasında kurumlar olduğu tespitini yaptıracak seviyededir.) bu konumlarını mecbur kalmadıkça terk etmeyecekleri kesindir. Sorun hala ve açık arayla dünyanın en büyük ekonomisi konumundaki ABD’nin aynı zamanda dünyanın en borçlu ekonomisi konumunda olmasındadır. Ve şimdi en başta alacaklı konumda olanlar, en başta Çin, uluslararası kurumlarda daha fazla pay istiyorlar. Görünen -İstanbul kararlarında da ifade edilen budur- bunların bu haklı isteklerinin artık geri çevrilemeyeceği bir duruma gelindiğidir. Ya bunlara bu kurumlarda daha fazla pay, söz ve kararlara katılma hakkı verilecek- bu tabii bu kurumlara bunların aynı zamanda daha fazla katkıda bulunması anlamına da geliyor-, ya da bu kurumlar dünya ekonomisindeki belirleyici konumlarını yitirecekler. Bunlara daha fazla pay verilmesi, kuşkusuz bu payın ne ölçüde olacağı tartışmasını da gündeme getiriyor ve önümüzdeki dönemdeki tartışmalar-pazarlıklar bu konuda yürüyecek.
IMF ve Dünya Bankası İstanbul toplantısının kapanış oturumuna başkanlık eden, Vietnam Merkez Bankası YK başkanı Nguyen Van Giau, bundan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın ve kriz olasılığına güven ortamının yeniden sağlanması için üye ülkelerin işbirliğinin güçlendirilmesi kararına vardıklarını belirtti. Küresel mali krizin bir kez daha Dünya Bankası ve IMF’nin ne için var olduklarını, tüm yöneticilere hatırlattığının altını çizen Giau, büyümeyi desteklemek ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam standardını yükseltmek yönünde çalışma kararı alındığını ifade etti.
Aslında emperyalist çıkarların mali araçlar üzerinden garantiye alınmasının emperyalist büyük güçlerin denetimindeki merkezi araçları olan Dünya Bankası ve IMF, bankacıların jargonunda “gelişmekte olan ülkelerde yaşam standardını yükseltme” aracı olarak gösteriliyor. Bu büyük bir sahtekarlıktır. Burada yoksulluğun, açlığın üreticileri, kalkınmanın, yaşam standardını yükseltmenin aracı olarak gösterilmektedir. Kuşkusuz bu kurumlar evet birileri için ilerlemenin, kalkınmanın da araçlarıdır. Bu kurumlar üzerinden ilerleyen ve kalkınan hep sömürülen ve ezilen büyük insanlığın sırtından zenginliklerine zenginlik katan bir avuç emperyalist asalak ve onların asalak işbirlikçileridir. Bu kurumlardan emekçiler lehine herhangi bir şey beklemek safdilliktir.

 

* Nobel Ödüllerinin Anlamı …
9 Ekim sabahı internet’te dolaşırken iki satır bir haber çarptı gözüme        

“Nükleer silahların azaltılması ve dünya barışına katkılarından dolayı Nobel Barış Ödülü, ABD Başkanı Barack Obama'ya verildi.”
İnanamadım. Bir kez daha okudum. Sonra yabancı kimi haber ajanslarının sitelerine girdim, haber doğruydu! İnanılacak gibi değildi, ama doğruydu. İsveç’te her yıl Nobel ödülünü veren Kraliyet Akademisi bu yıl, şu anda Irak ve Afganistan’da halklara karşı doğrudan savaş ve işgal yürüten emperyalist büyük güç ABD ordusunun baş kumandanına “Barış ödülü”nü vermişti.
Buna ancak “yuh” denir.
Obama’ya barış ödülü verilmesi, ancak bu barış ödülünü verenlerin barıştan ne anladıklarını gösterir. Bunlar için herhalde “Savaş Barıştır” sloganı geçerlidir. Bugün açıkça emperyalist işgal savaşı yürüten bir ülkenin ordusunun başkumandanına bu ödülün verilmesinin başka bir anlamı ve açıklaması yoktur.
Ödülün verildiği açıklandıktan sonra Akademinin açıklamaları yayınlanmaya başlandı. Onlardan gerekçeleri öğrendik. Şöyle imiş:
“Norveç Nobel Komitesi, ABD'nin ilk Afrika kökenli ve ilk siyahi Başkanı Barack Obama'ya Nobel Barış Ödülü'nün verilme gerekçesini açıklarken Obama'nın, "uluslararası diplomasiyi ve halklar arasındaki işbirliğini güçlendirme konusundaki olağanüstü çabalarından ötürü barış ödülünü" kazandığı ifadelerini kullandı. Komite Obama'yı 108 yıldır teşvik etmeye çalıştığı değerlerin en önde gelen sözcüsü olarak niteledi. Açıklamada, "Obama'nın çok az insanın yapabileceği ölçüde dünyanın dikkatini çektiği ve halkına daha iyi bir gelecek umudu verdiği, diplomasisinin, dünyayı yöneteceklerin, bunu, insanlığın ortak değer ve tutumları temelinde yapmak zorunda olduğu anlayışı üzerine kurulu olduğu" kaydedildi. Komitenin açıklamasında, Obama'nın nükleer silahsız bir dünya için çalışmasına ve vizyonuna özel önem verildiği belirtildi ve "Obama, başkan olarak uluslararası siyasette yeni bir hava yarattı. Çok taraflı diplomasi, BM ve diğer uluslararası kuruluşların oynayabileceği role vurguyla, merkezi konumunu yeniden kazandı" denildi. Yaklaşık 9 ay önce göreve gelen ABD Başkanı Barack Obama, bu süre içinde silahsızlanma çağrısında bulunmuş ve Ortadoğu barış sürecini yeniden canlandırmak için çalışmıştı. Barack Obama, geçen ay nükleer silahlara sahip ülkelerin, silahlarını azaltmaları çağrısında bulunan ve taslağı ABD tarafından hazırlanan kararın oy birliğiyle kabul edildiği, BM Güvenlik Konseyi'nde yapılan tarihi toplantıya başkanlık etmişti.”
Demek ki Obama’ya bu dünya barış ödülünü kazandıran ne imiş? Uluslar arası siyasette yeni bir hava yaratmış; uluslar arası diplomasiyi ve halklar arasındaki işbirliğini güçlendirme konusunda olağanüstü çabalar göstermiş!
Neye dayanarak söyleniyor bunlar? Obama’nın gerçekte yaptıklarına mı? Yoksa bir papaz vaazı gibi yaptığı -hakkını yemeyeyim gerçekten- güzel konuşmalarına mı?
Ne dedi bu konuşmalarında Obama ve ne yaptı?
Halklar ve kültürler arasında barış dedi. Irak’ta savaşı ve işgali sürdürüyor, Afganistan’da işgali sürdürüyor, savaşı yoğunlaştırıyor.
Nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya istiyorum dedi. Başkanlığını yaptığı ABD dünyanın en büyük nükleer gücü. Ve Obama işbaşına geldiğinden bu yana ABD’nin nükleer silahlarında ve gücünde en küçük bir eksilme yok! Ama Obama İran’ı nükleer silah geliştirmemesi yönünde uyarıyor, geliştirmesi halinde savaşla tehdit ediyor. ABD’nin yakın müttefiki İsrail’de kimi siyasetçiler açık açık Tahran’ı atom bombası ile yerle bir etmekten söz ediyor!
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz !
İşe baktığımızda Obama’nın savaş/barış konusunda kendinden önceki ABD başkanlarından özde bir farkı yok, zaten olduğunda ona o koltuğu vermezler, veya onu o koltukta oturtmazlar. Başkanların görevi ABD emperyalizminin çıkarlarını savunmaktır. Ve bu çıkarlar evet savaşla da korunmaktadır. Evet bu çıkarların korunmasında ABD’nin dünyanın en büyük askeri gücü olması gereklidir ! vs.
O halde bir ABD başkanına “Nobel barış ödülü” verilmesi kendi başına bir saçmalıktır.
Bu saçmalık ama yeni de değildir. Obama şimdi Theodore Roosevelt (1906) ve Woodrow Wilson'un (1919) ve 2002’de başkanlıktan ayrıldıktan sonra Nobel barış ödülünü alan Jimmy Carter’den sonra Nobel barış ödüllü dördüncü ABD başkanıdır.
Bence diğerlerine haksızlık oluyor. Eğer ABD’nin istediği ABD egemenliğinde dünya barışı (Pax Americana) barış olarak anlaşılıyorsa, o zaman bütün ABD başkanlarına verilmelidir Nobel Barış ödülü. Nixon’un, baba oğul Bushlar’ın vb. başı kel mi?
Ve bence Nobel ödül dağıtıcıları elleri değmişken, ABD’de özgürlük ve demokrasiyi koruma adına terör estiren senatör Mc Carthy’ye de posthum en büyük özgürlük ve demokrasi ödülünü vermeliler ! Uygun olur.

Bu yılki Nobel edebiyat ödülü de 1989’da Romanya’dan Almanya’ya göçen Hertha Müller’e verildi. Nasıl ki, Obama’ya verilen barış ödülü, barışla ilgisi az, fakat siyasetle çok olan bir ödüllendirme ise; bence bu yılki edebiyat ödülünün de edebiyatla ilgisi az, ama siyasetle ilgisi çok. Hertha Müler’de ödüllendirilen bence onun edebiyatı değil, edebiyatının temel konusu olan militan antikomünizm. Onun edebiyatının temel konusu, bir zamanlar sosyalist/komünist ülkelerde egemen düşünceye muhalif olan düşüncelere, bireylere yapılan baskılar. Kendisi her ne kadar kendisinin genel olarak her türlü “totalitarizme” karşı olduğunu söylüyorsa da, şimdiye kadarki bütün eserlerindeki hedefi kendine sosyalist/komünist diyen ülkeler, en başta revizyonist Çavuşesku Romanya’sı, onun yanında son romanında da Stalin Rusya’sı orda da tabii Gulag! Anlatacak başka öykü yok çünkü! 20 yıldır yaşadığı Batıdaki durumları konu alan bir eseri ise yok bildiğim kadarıyla. Diğer yandan ben basit bir okuyucu olarak okuduklarımda Hertha Müller’de ödüllendirilecek bir olağanüstülük de görmüyorum. Bu yüzdendir “ödüllendirilen militan antikomünizmdir” demekliğim. En iyisi siz Herta Müller’i doğrudan okumayı deneyin.

Obama’ya barış, H. Müller’e edebiyat ödülü! Birbirini tamamlayan ödüllendirmeler.
Birinciye barış lafları altında savaşı sürdür, ikinciye edebiyatı militan antikomünizminin aracı olarak kullanmayı sürdür çağrısı!

  

* Açılımlar Ayı …
Ekim ayı, “Açılımlar” konusunda epey bereketli bir ay oldu.

Bunlar içinde kuşkusuz en önemlilerinden biri 10 Ekim’de İsviçre’de T.C. ile Ermenistan Dışişleri Bakanlarının imzaladığı protokol ile yeni bir aşamaya varan “Ermenistan Açılımı” yer alıyor.
Bilindiği gibi Ermenistan ile T.C. arasında diplomatik ilişki de dahil olmak üzere bir ilişki değil, ilişkisizlik söz konusu idi. Son dönemde bu ilişkisizliğin her iki ülkenin egemen sınıfları açısından da yararlı olmadığı, egemen sınıf sözcülerinin bir bölümü tarafından dillendirilmeye başlanmış, T.C. Cumhurbaşkanı Gül’ün Ermenistan/Türkiye Milli Maçı bahanesiyle Erivan’ı ziyaret etmesi ile her iki taraf için de ilişkilerin kurulması için niyet ilanı sembolik olarak gerçekleştirilmişti.
İsviçre’deki protokol imzası bunun devamı olarak geldi.
Halklar arasında egemen sınıflar tarafından da sürekli körüklenen düşmanlığın aşılabilmesi için de olumlu rol oynayabilecek bu gelişmeleri gündeme getiren şartlar neler?

Uluslar arası alanda Kafkasya bölgesi bütün emperyalistler açısından önemli bir alan. Alan enerji açısından hem üretici, hem transit alanı olarak belirleyici bir önemde ve emperyalist büyük güçler arasında alana egemenlik konusunda kıyasıya bir dalaş bütün hızıyla sürüyor. Rus Sosyal Emperyalizmi dağılıp, çökene kadar -1990’lı yılların başlarına kadar- alanda Rus Sosyal Emperyalizmi kesin ve tek egemendi. Batılı emperyalistler, en başta ABD emperyalizmi bölgede esas olarak besleyip büyüttükleri -sonradan terörist olarak ilan ettikleri- radikal İslamcı güçler üzerinden bölgeye girmeye çalışıyor, fakat fazla başarılı olamıyorlardı.
Rus Sosyal Emperyalizmi’nin çöküşü ile birlikte Kafkasya’daki eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki yerli egemenler birbiri ardına ulusal bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan). Rusya ulusal bağımsızlık ilanlarını engelleyecek durumda değildi. Zaten Sovyet Anayasası da kenar cumhuriyetlerin ayrılık hakkı olduğunu kabul ediyordu. Batılı emperyalistler Rusya imparatorluğunu daha da zayıflatmak için tabii “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” savunucusu kesilip bu bağımsızlık hareket ve isteklerine destek verdiler. Rusya bu durumda ulusal bağımsızlıklarını gündeme getiren cumhuriyetler içindeki azınlıkları kullanmaya, Rusya’dan kopanlardan, azınlık bölgelerini (geçmişteki özerk bölgeler) koparmaya, bunların bağımsızlık ve çoğunlukla Rusya’yla birleşme taleplerini desteklemeye başladı (Azerbaycan’da Karabağ’ın bağımsızlığı, Gürcistan’da Osetya’nın, Abhazya’nın bağımsızlığı). Sovyet çatısı altında geri atılmış, bastırılmış eski düşmanlıklar bu süreçte milliyetçilik - ırkçılık temelinde yeniden körüklendi. Bu bağlamda değişik emperyalist güçler çıkarları gereği şu veya bu milliyetçiliği desteklediler.
Bu Kafkasya’nın siyasi coğrafyasının Rus Sosyal Emperyalizmi’nin çöküşü ertesinde yeniden şekillenmesi sürecinde T.C. egemen sınıfları hem batılı emperyalistlerin taşeronu olarak, hem de kendi sınıf çıkarları doğrultusunda sürece ellerinden geldiğince müdahil olmaya çalıştılar. Hatta bu dönemde “Balkanlardan Çin Seddine Türk Dünyası”nın birleştirilmesi hedefleri vb. bile dillendirildi. Bu süreçte Kafkasya’daki tüm bağımsız devletlerle iyi ilişkiler geliştirmek hem batılı emperyalistlerin hem de TC’nin siyaseti idi. Ancak bu siyaset Ermenistan /Azerbaycan arasında 1991’de hem Ermenistan’ın hem de Azerbaycan’ın bağımsızlık ilanının ertesinde (Azerbaycan’ın bağımsızlık ilanının hemen ertesinde Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan bağımsızlık ilanı geldi) - biraz da Rusya’nın kışkırtmasıyla yaşanan- savaş ve Ermenistan’ın Sovyetler Döneminde Azerbaycan sınırları içinde özerk bir bölge konumunda olan Dağlık Karabağ’ın bir bölümünü Rusya’nın desteği ile de 1992’de işgal etmesi sonucunda kadük kaldı. Ermenistan’ın Karabağ’ı işgali ertesinde daha önce kısa süre açılan Ermenistan Türkiye sınırı kapatıldı, kısa süre önce başlayan ilişkiler donduruldu. Ondan bu yana Ermenistan’ın batılı emperyalist güçlerle ilişki geliştirmesi coğrafi konumu açısından çok güç hale geldi. Bu konum Ermenistan egemen sınıflarını Rusya’ya ve İran’a mahkum etti.
2000’li yılların başlarında son on yıl içinde kendini toparlayan, kendini yeni şartlarda yeniden yapılandıran Rus Emperyalizmi Kafkasya’da kaybetmiş olduğu mevzileri yeniden kazanma yönünde adımlar atmaya başladı. Bu bağlamda bir yandan Azerbaycan ile ilişkilerini düzeltirken, diğer yandan Ermenistan üzerindeki nüfuzunu geliştirmeye çalıştı. Geçen yıl batılı emperyalistlerin bölgede en fazla kendine yakınlaştırmış olduğu Gürcistan ile Rusya arasındaki savaş, bölgenin önemini olduğu kadar, bölgede Rusya’nın ne ölçüde egemen olduğunu da gösterdi. Enerji bağlamında önemli ölçüde Rusya’ya bağımlı olan Batı Avrupa’daki emperyalist güçler, enerji güvenliği açısından Kafkasya’da güç olmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüler. ABD açısından da Rusya’nın Kafkasya’daki egemenliğinin zayıflatılması/kırılması stratejik hedef olma konumunu koruyor ve güçlendiriyor. Bu durumda Ermenistan’ın Rusya’nın etkisinden çıkarılması batılı emperyalist güçler açısından çok önemli. Fakat bu hedefe varılabilmesi için Ermenistan’ın coğrafi konumu sonucu Rusya ve İran’a mahkum olması durumunun kaldırılması gerekiyor. Bunun tek yolu ise Türkiye/Ermenistan sınırının açılması. Bu yüzden ABD ve diğer batılı emperyalist güçler uzun süredir Türkiye/Ermenistan arasında kopuk olan diplomatik ilişkilerin kurulması, sınırın açılması, Türkiye/Ermenistan arasında iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi yönünde telkinlerde bulunuyor, baskı yapıyor. Son Gürcistan /Rusya savaşı ertesinde bu baskılar arttı. ABD ve batılı emperyalistler açısından Türkiye/Ermenistan sınırının açılması, Ermenistan’ın batıya kapılarının açılması, batılı emperyalistlerin etkileme imkanlarının artması anlamına geliyor.
İşte bu uluslar arası konjonktür futbol diplomasisinin ve devamının uluslar arası geri planını oluşturuyor. Batılı emperyalistlerin Kafkasya’da Rus egemenliğini kırmasının bir aracı Ermenistan/Türkiye yakınlaşması. Böyle olduğu için Rusya, lafta iyi dostluk ilişkilerinden yana olduğunu açıklasa da, Türkiye/Ermenistan yakınlaşmasından yana değil ve bu yakınlaşmayı torpillemek için elinden geleni yapıyor. Bu yaptıkları içinde Ermenistan/Türkiye yakınlaşmasını, Azerbaycan/Türkiye ilişkilerini zayıflatmak için kullanmak da var.
Ermenistan ve Türkiye’de de egemen sınıfların büyük bir bölümü ve iki ülkedeki şimdiki hükümetler gelinen yerde diplomatik-siyasi- kültürel- en başta da ekonomik/ticari ilişkilerin geliştirilmesinin zamanının geldiğini düşünüyor ve çok yüksek sesle olmasa da savunuyorlar. Türkiye burjuvazisi Ermenistan pazarına iştahla bakıyor. Ermeni egemenlerinin yakınlaşmadan bekledikleri öncelikle batıya doğrudan bir kapının açılması.
Tabii on yıllardır halkların birbirine karşı düşman olarak tanıtılmasının ve Ermeni soykırımını içeren tarihi mirasın yarattığı psikolojik ortamda Türkiye/Ermenistan yakınlaşması kolay bir şey değil. Bu siyasete karşı her iki tarafta da direnen, yakınlaşma siyasetini reddeden önemli direnişler var.
Türkiye’de ırkçı Türkçü kesimler, Ermenistan’la yakınlaşmayı gerçekte kökten red ediyor, bu konuda ön şartsız görüşmeleri “TC devletinin kırmızı çizgilerinin silinmesi” ve bu anlamda ihanet olarak değerlendiriyor. Aslında Ermenistan’ın içinde bulunduğu güç durumdan, Ermenistan’ın soykırım iddiasından vaz geçmesi için yararlanılması gerektiğini savunuyorlar. Bunun yanında şimdi bu kesimler öncelikle Ermenistan Karabağ’dan çekilmeden sınırların açılmayacağı yönündeki önceki “devlet açıklamaları”na atıfta bulunarak bu konuda bastırıyorlar. Hükümeti “Azerbaycanlı kardeşlerimizi satmak” onlara ihanet etmekle suçluyorlar. Bu konuda Azerbaycan’da da Türk hükümetinin Ermenistan/Türkiye yakınlaşması siyasetine karşı geniş bir ajitasyon yürüyor. Bütün bunlar bu siyasetin yürütülmesini güçleştiren, hükümeti Azerbaycan’a garanti üstüne garanti vermeye zorlayan unsurlar. Bunun yanında tabii Azerbaycan’ın son dönemdeki Rusya’yla yakınlaşmasının verdiği rahatsızlık da var.
Ermenistan’ın içinde ve daha çok da Diaspora Ermenileri arasında Türkiye ile önşartsız görüşmeler ve yakınlaşma büyük tepki gören bir siyaset. Bu siyaseti yürüten Ermeni siyasetçiler tepki gösterenlerin gözünde Ermeni davasına ihanet eden satılmışlar. Bu kesim Türkiye ile görüşme için Türkiye’nin soykırımı kabullenmesinin ön şart olması gerektiğini ileri sürüyor. Aslında tabii nasıl Türkiye’de görüşme için Dağlık Karabağ’dan çekilme veya soykırım iddiasından vaz geçme ön şart olarak getirilmelidir diyenler, bunun aslında Ermenistan’la görüşülmesin demekle eş anlamlı olduğunu biliyorlarsa, Ermenistan tarafında da Türkiye soykırımı kabul etmeden görüşme olmamalı diyenler, bunun Türkiye ile görüşülmesin demekle eş anlamlı olduğunu biliyorlar.
İşte iki tarafın hükümetleri tarafından aslında bir niyet bildirgesi olan protokol, batılı emperyalist güçlerin de katkıları ile, bu arada fakat Rusya da, anlaşmanın katiyen kendilerine karşı olmadığının garantisi verilip, görüşmelerin her aşamasında bilgilendirilerek, Azerbaycan ile de sürekli bilgi alış verişi temelinde, bu ortamda hazırlandı. Protokol’ün 10 Ekim’de İsviçre’de imzalanacağı açıklandıktan sonra, her iki ülkenin anlaşmaya karşı olan kesimlerinin eylemleri yükseldi.
10 Ekim’de iki ülkenin Dışişleri Bakanları Davutoğlu ve Nalbantyan -İsviçre’nin Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey’in yanısıra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, AB Bakanlar Komitesi Başkanı sıfatıyla Slovenya Dışişleri Bakanı Samuel Zbogar ve AB Dış Politika-Güvenlik Yüksek Komiseri Javier Solana’nın gözetiminde yan yana gelerek protokolü imzaladılar.
Fakat her iki taraftan anlaşmaya karşı olanların baskılaması sonucu, her iki bakanın yapacağı konuşmalarda yer alan kendi tarafının itirazını kayda alan bölümlerin karşı tarafca red edilmesi sonucunda imzadan kısa süre önce bir kriz çıktı. Protokolün imzalanması tehlikeye girdi. Araya özellikle ABD Dışişleri Bakanının girmesiyle bu kriz bakanların imza öncesi konuşma yapmaktan vaz geçmesi sonucu aşıldı. Ve şu protokol imzalandı:

[Bkz. Protokol …pdf dosyası….]

Şimdi bu protokol ülke parlamentoları tarafından görüşülüp kabul edildikten sonra yürürlüğe girecek.
Her iki ülkede de bu protokolün parlamentolarda sert bir muhalefetle karşılaşacağı kesin. T.C. parlamentosu açısından, Dağlık Karabağ sorununda en azından niyet belirten bir açıklama vb. olmaksızın bu protokolün imzalanmasına AKP içinden de oy vermeyeceklerin çıkacağı kesindir.
Ermenistan’daki hükümet açısından da bu yönde bir niyet açıklaması bir dahaki seçimlerde hükümet olmamak sonucunu verebilir, zordur.
Bu durumda bu protokolün yürürlüğe girmesi, sınırların açılması vb. nin biraz daha zaman alacağından yola çıkılmalıdır.
Buna rağmen önşartsız görüşmelerin yapılmış olması, bu protokolün bir niyet açıklaması olarak imzalanması bile tarihi yük bilindiğinde küçümsenmeyecek önemde bir adımdır.



* Eve Dönüşe karşı ırkçı kışkırtmalar… Açılımın geleceği…
Ekim ayını Açılım ayı yapan diğer önemli olay, Kandil’den 8, Mahmur kampından 26 toplam 34 kişilik bir barış heyetinin Güney Kürdistan’dan Türkiye’ye gelip, güvenlik güçlerine teslim olmasıydı. Bu heyet Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de barışa susamış -öncelikle Kürt- kitleler tarafından büyük bir coşku ile, bir bayram havasında karşılandı. DTP bu karşılama eylemlerinin düzenlenmesinde yer aldı. Yüz binlerin katıldığı coşkulu gösterilerde hiçbir olay çıkmadı. Hükümet üyeleri başta Başbakan olmak üzere, ilk anda bu gelişme üzerine memnuniyetlerini belirttiler, İçişleri Bakanı gelişlerin devamının geleceğini, Mahmur’dan 150 kişilik bir grubun geleceğini, Avrupa’dan da geleceklerin olacağını duyurdu.
Habur sınır kapısından giriş yapan grup üyeleri, haklarında tutuklama kararı olmayan, yani aslında meşru yollardan Türkiye’ye girişi mümkün olan ve fakat PKK’ya yakınlıklarını da gizlemeyen insanlardan oluşuyordu. Gruptan sekiz kişi, doğrudan “dağdan” Kandil’den geliyordu. PKK saflarında gerilla idiler. Bunu açıkça belli eden gerilla kıyafetleri ile- ve fakat silahsız olarak- geldiler sınıra. Sınırda onları coşkuyla karşılayan on binler yanında TC’nin savcıları da vardı. Gelenlerin ifadeleri bu savcılar tarafından sınırda alındı. 29 kişi ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Bunlar ifadelerinde kendi özgür iradeleriyle, barış ve açılım sürecine destek vermek amacıyla Türkiye’ye geldiklerini açıkladılar. 5 kişinin durumu ise sorun yarattı. Daha sonra bunların ifadelerinde “önderliğin çağrısı üzerine, barış elçisi olarak geldiklerini” açıklamış oldukları, bunun sorun yarattığı çıktı ortaya. Gelenlerin hiç biri “Pişmanlık Yasası” olarak adlandırılan yasadan yararlanmak istediğini belirtmedi. Savcılar için kendi istekleri ile barış sürecine katkıda bulunmak için geldiklerini belirtmeleri onların serbest bırakılması için yeterli oldu. “Önderliğin çağrısı üzerine, barış elçisi” olarak geldiklerini söyleyenler ise tutuklanma isteği ile hakim karşısına çıkarıldılar. Sürecin tıkanmaması için İçişleri/Adalet Bakanlığı, DTP yetkilileri arasında yürüyen görüşmeler ertesi bu 5 kişinin de ifadelerinden “önderlik” lafını çıkardıkları, “A. Öcalan’ın da çağrısı üzerine, kendi istekleri ile açılım sürecine katkıda bulunmak amacıyla geldiklerini” belirten bir ifade temelinde bunların da serbest bırakıldığı medyaya yansıdı. Bu aslında Güney Kürdistan’da olup ta haklarında tutuklama emri olmayan, doğrudan aranmayan tüm PKK yanlılarının Türkiye’ye, Kuzey Kürdistan’a dönebilecekleri anlamına gelen bir uygulama, açık bir çağrı idi. Mahmur’daki mülteci kampında yaşayan 10 bine yakın insanın, Kuzey Kürdistan’dan göçmüş olan büyük bölümü, ve Kandil’de gerilla saflarında olanların da büyük bölümü için geçerli idi bu çağrı. Öncelikle Kürt yığınlarının büyük sevinçle karşıladıkları bir gelişme idi bu. Yığınlar için bu silahların bırakılmasının, savaş nedeniyle göçmüş olanların eve dönüşünün başlangıcı, 25 yıldır süren savaşın sonunun görünmesi idi. Barış isteyen kitleler bu gelişmeyi bayram havasında, barışın zaferi olarak kutladılar. DTP İstanbul İl Örgütü Avrupa’dan gelecekler için de İstanbul’da barış gösterileri düzenleneceğini açıkladı.
Bu gelişmenin tabii rahatsız ettiği kesimler de vardı. Medya üzerinden derhal karşı bir kampanya başlatıldı. MHP ve CHP ırkçı kampanyanın başını çektiler. Şehit dernekleri salındı yollara. Ellerinde bayraklar, şehit resimleri firaklı gösteriler yapıldı, madalyalar, madalya belgeleri gösterili bir şekilde “alın bunları, istemiyoruz, teröristlere verin!” vb. çığlıkları ile yerlere fırlatıldı. MHP, CHP yöneticileri demagojik bir biçimde gelişmelerin PKK ve DTP’nin bir ve aynı olduğunu, hükümetin PKK ile anlaşmış olduğunu, açılımın içeriğinin bu olduğunun ortaya çıktığını, bunun ihanet olduğunu, teröristlerle pazarlıklar üzerine kurulu bir çözümün çözüm olmadığını, Türk milletinin bunu kabul etmeyeceğini, hesabını soracağını, Türk yargısının teröristlerin ayağına giderek onları karşılamasının bir yüz karası, ve yargının hukukun ayaklar altına alınması olduğunu, açılımın anlam ve amacının Türkiye’yi bölmek olduğunun, bu konuda hükümet ile PKK arasında bir anlaşma olduğunun açığa çıktığını vb. vb. anlattılar. Kimi AKP sözcülerinin ve kimi liberal burjuva yazarların bunun alternatifi savaşın sürdürülmesidir, bunu mu istiyorsunuz yönündeki cılız sesleri; DTP’nin “Gösteriler zafer gösterileri vb. değildir, burada zafer kazanan, kaybeden vb. yoktur. Burada insanların barışa susamışlığının yansıması söz konusudur” yönündeki açıklamaları, yaratılan korkunç demagoji ortamı içinde, büyük gürültü içinde boğuldu.
Bu gelişmeler karşısında daha önce açılım konusunda ne pahasına olursa olsun sonuna kadar gidilecek yönlü açıklamaları olan hükümet açılımın devamına fren koyma yolunu seçti. Genel Kurmay’ın barış kutlamalarını, PKK zafer kutlamaları olarak yorumlayan, ve bunun kabul edilemez olduğunu belirten açıklamasının ertesinde, hükümet sözcüleri de çark edip, “görüntülerden” rahatsızlıklarını, bunun kabul edilemez olduğunu dile getirdiler. Top DTP’ye atıldı. Bundan böyle Habur’dakine benzer gösterilere izin verilmeyeceği açıklandı. Başbakan “gerekirse sil baştan yaparız” tehdidi ile, Avrupa’dan gelişlerin durdurulduğunu açıkladı.
Fakat hükümetin bu geri adımı da ırkçı kampanyanın hızını kesemedi. Tersine CHP/MHP bu kampanyanın daha da yükseltileceği işaretleri veriyorlar. CHP başkanı yaptığı grup toplantısında milletin eylemleri ile bir yanlışı düzelttiğini, “açılım”a son verdiğini açıklıyor. Şöyle diyor: “Ne olmuştur, ne yaşanmıştır da büyük heyecanla ve umutla uygulamaya konulan bir politikadan 2 gün içinde çark edilmiştir. Bu süreç niye tıkanmıştır? Bu işi engelleyen ne Başbakan'dır ne de başkasıdır. Bu işi engelleyen milletin kendisidir”.
MHP tabanını vatan hainlerine karşı mücadeleye çağırıyor vs. vs.
Kürtlere ve genelde ırkçı hezeyana katılmayan emekçilere karşı tam bir linç havası yaratılıyor. İşte ortamın ne olduğunu gösteren bir kaç gazete haberi:

“Öceki gün İstanbul’da Galatasaray meydanında toplanan kalabalık bir grup Türk bayraklarıyla Taksim'e yürüdü. Burada basın açıklaması yapan grup olaysız dağıldı.
Türk Solu'na üye yaklaşık 100 kişilik bir grup’un da aralarında yer aldığı kalabalık Habur'da yaşananları protesto etmek için Galatasaray meydanında toplanarak eylem yaptı. Eylemde taşınan “Dağa Çıkanı da, Dağa Çıkaranı da, Dağdan İndireni de Asacağız” yazılı dövizler dikkat çekti. İstiklal Caddesi'nden Taksim'e yürüyen kalabalık grup burada bir basın açıklaması yaptıktan sonra dağıldı.”

“Türk Solu Dergisi, yeni sayısının kapağında 'kanlı urgan' kullandı. Kapakta, kanlı urganla beraber 'Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de, hepsini asacağız!' ifadesine yer verildi.”

BBP'nin gençlik kolu Alperen Ocakları’na üye oldukları öğrenilen yaklaşık 500 kişilik ırkçı grup Karşıyaka Belediyesi’nin taşeronu Kent AŞ’taki işlerine geri dönmek için Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda bekleyiş eylemi yapan Kent AŞ işçilerine saldırdı
Karşıyaka Belediyesi’ndeki işlerinden çıkartılan KENT AŞ işçilerinin Abdi İpekçi Parkı’nda, Alperen Ocakları’na üye olduğu belirtilen kişilerce saldırıya uğraması tepkiyle karşılandı. Karşıyaka Belediyesi’nden 30 Nisan’da atılan yaklaşık 300 Kent AŞ işçisi adına 65 işçi, 16 Eylül’de İzmir’den başlayarak Ankara’ya 32 gün süren 650 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirdi. İşçiler 17 Ekim’de biten yürüyüşün ardından da Ankara Abdi İpekçi Parkı’na çadır kurarak, Karşıyaka Belediye Başkanı’nın üye olduğu CHP yönetiminin sorunlarını dinlemesi talebiyle bekleyişe başladı. Bir haftadır parkta eylemde bulunan aynı zamanda İzmir’den Ankara’ya gerçekleştirdikleri yürüyüşün resimlerini sergileyen işlere ırkçı ve gerici bir grup tarafından yapılan saldırı ilericiler tarafından tepkiyle karşılandı.”
Bu saldırıda faşistlerin işçilere saldırırken attığı slogan “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız!” idi.
Çapulcular hak arayan işçilerin üzerine saldırırken, kendine işçi örgütü diyen kimi faşist örgütler de ırkçı görevlerini yerine şöyle getiriyorlardı:

Sendikadan Suç Duyurusu
Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız ve beraberindeki bazı konfederasyon yetkilileri, Türkiye’ye giriş yapan 34 kişinin serbest bırakılmalarına ilişkin mahkeme kararına itiraz etti. Akyıldız ve beraberindekiler dün Ankara Adliyesi'ne gelerek, itiraz dilekçelerini, Silopi Sulh Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere nöbetçi mahkemeye verdiler.
Dilekçede, barış grubunun serbest bırakılmasına ilişkin mahkeme kararının kaldırılmasına, bu kişilerin tutuklanmasına ve cezalandırılmak üzere yargılanmasına karar verilmesi istendi.”
Ortam böyle bir ortam. Bu ortamda hükümetin gelinen yerdeki tavrını İçişleri Bakanı 27 Ekim’de katıldığı bir TV programında şöyle açıklıyor:

"Bu gelişleri erteliyoruz, dağdan inişle ilgili, eve dönüşle ilgili konuya bir ara veriyoruz. Bunu bir değerlendireceğiz. Çünkü bunun istismarı oldu. Toplumumuzda bu hassasiyetler var. Toplumumuzun hassasiyetleri bizim için önemli, bunları değerlendireceğiz ama bizim, süreçle ilgili demokratik açılım süreci ile ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Uluslararası boyutu devam ediyor. Önümüzdeki haftada Dışişleri Bakanımızın yine Irak seyahati olacak. Başbakanımızın İran'da görüşmeleri var. Orada yine bunlar gündeme gelecek."
Atalay’ın burada söyledikleri “dağdan iniş eve dönüş”le ilgili konuya bir ara verildiği. Ara vermenin gerekçesi de konuyor: Toplumun hassasiyetleri! Yani hükümet ırkçı kampanya karşısında geri çekilmek zorunda kaldığını kabul ediyor. Bu ara verme, aynı zamanda öncelikle DTP’ye (ve tabii PKK’ya) yapılan, geri dönüşü sessiz sedasız, büyük gösterisiz gerçekleştirin çağrısı.
PKK’ye aynı çağrı, aslında açılımın parçası olan Güney Kürdistan yönetiminden de geliyor.
Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Rudaw gazetesine verdiği röportajda “PKK'nın barış grupları göndermesi, barış yolunda olumlu bir gelişmedir. Gönderilme şekli tahrik ediciydi. PKK'nın akıllıca ve mantığını kullanarak hareket etmesi gerekir. Çünkü PKK'nın bu grupların gönderilmesini şu anki süreci güçlendirmek için kullanması lazım. Yani Türk kamuoyunun sürece karşı olmasına neden olacak davranışlardan uzak durmalı” diyor.
Hükümetin ilk kafileden sonra geri dönüşe fren koymasında tabii ki yükseltilen ırkçı kampanya rol oynadı ve bu somutta belirleyici oldu. Bu anlamda gösteriler sürecin şimdilik bu bağlamda dondurulmasının gerekçesi oldu. Süreç yeniden işletilmeye başlandığında, daha az gürültülü karşılamalar olacağı kesindir. Fakat sorun yalnızca bu değil. Aslında hükümetin açılımdan anladığı ve beklentisi ile; PKK’nin açılımdan anladığı ve beklentisi değişik.
Hükümetin açılımla kilitlendiği hedef uluslararası konjonktürden de yararlanarak, PKK’nin savaşan silahlı örgüt olarak varlığına son vermek. Bunu da PKK ile doğrudan görüşmeler- anlaşmalar yoluyla değil, PKK’ya karşı ABD-Güney Kürdistan Yönetimi-Irak- İran-Suriye yönetimleri ile işbirliği içinde gerçekleştirmek. Hükümet bunun için bir fırsat oluştuğu, PKK’nin bütün dış desteklerini kaybederek köşeye sıkıştığı hesapları üzerine kuruyor “açılım”ını. İçte de savaşın bitmesi yönünde yaygın bir istek ve destek olduğu, bu şartlarda dış destekten mahrum bir PKK’nin artık savaşı sürdüremeyeceğini düşünüyor. Atalay’ın “bizim, süreçle ilgili demokratik açılım süreci ile ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Uluslararası boyutu devam ediyor.” derken kast ettiği budur. Hükümet’in açılımında PKK için öngörülen, topyekün - haklarında tutuklama emri olmayan kesimin “kendi istekleri ile” geldiklerini beyan etmeleri halinde kovuşturmaya uğramamaları karşılığında -ki bu adı af olmayan aftır - silahsızlanmadır. Haklarında tutuklama emri olan, ‘aranan’ PKK’liler, en başta yönetim kademesi için öngörülen, onların Avrupa ülkelerinden birinde siyasi mülteci olarak yaşamalarıdır. Bunların gerçekleşmesi PKK’nin silahlı savaş örgütü olarak tasfiyesi anlamına gelecek, A. Öcalan’ın da PKK’yi kontrol fonksiyonu ortadan kalkacaktır. Hükümetin açılımının PKK ayağı böyledir. DTP için öngörülen de, PKK vesayetinin üzerinden kalkması ile onun normal bir Kürt/burjuva partisine dönüşmesidir.
PKK ise açılımı, PKK’nin silahları bırakması karşılığında Kürt sorununun çözümünde doğrudan muhatap alınması, PKK’nin DTP üzerinden legalleşmesi, A. Öcalan’ın süreç içinde serbest bırakılmasının yolunun açılması, K. Kürdistan’da bir çeşit özerkliğin yolunun açılması vb. olarak yorumluyor; elindeki tek pazarlık gücünün silahlı gücü olduğunun bilincinde, bu gücü pazarlık marjını yükseltmek için kullanmaya çalışıyor.
Açılımdan beklentilerin ve amaçlananların böyle değişik olması tabii “eve dönüş” işlerinin başladıktan hemen sonra ara verilmesinde rol oynadı.
Hükümetin beklentisi dönüşlerin sessiz sedasız gerçekleştirilmesi ve devamının gelmesi idi. A. Öcalan’ın yaptığı “geri dönüş” çağrısını hükümet böyle okudu. İlk gelenlerin serbest bırakıldığının görüldüğü şartlarda bunun gerisinin geleceğini hesaplıyordu. Hesap yalnızca yer yer PKK yanlısı gösterilere de dönüşen kutlamalar bahane edilerek yükseltilen Türk ırkçı kampanya ile boşa çıkmadı. Aynı zamanda 21 Ekim görüşmesinde A. Öcalan’ın “eve dönüş” çağrısına sınır ve fren koyma anlamına gelen açıklamaları da hesabın bozulmasının, ve bir süre beklemenin gerekçesi oldu. A. Öcalan bu görüşmede geri dönüş bağlamında, ilk iki grup ertesinde durup bekleneceğini açıklıyor, şöyle diyordu:
“Gelen gruplar barış elçileridir. Sadece bu grupların gelmesiyle bu sorun çözülmez. Bunlar sadece barış elçileri. Barış çalışmaları yaparlar. Gelen gruplar için şükranlarımı sunuyorum. Bunlar bundan sonra barış çalışmalarında yer alıp çalışmalıdırlar. Barış Meclislerinde konumlanmalıdırlar. Avrupa'daki grup da gelecek. Ama bundan sonra grupların gelmesi için benim çağrım olmaz. Bu doğru da olmaz. Ama devlet gider PKK'yle görüşür, anlaşır, PKK kendisi gönderirse ona bir şey diyemem. Bu onların vereceği bir karar olur. Gelen gruplar için şükranlarımı sunuyorum. Bu gruplara çağrı yapmamdaki amaç şuydu; sınamaydı. Hem tıkanan siyasetin önünü açmak hem de bağlılıklarını göstermek için çağrıda bulundum, onlar da dinlediler ve geldiler, bağlılıklarını gösterdiler. Hepsine teşekkür ediyorum, şükranlarımı sunuyorum. '99'da gelenler hazırlıksız geldiler. Onlara biraz haksızlık ettik. Bir belirsizlik vardı. Biz o zaman devlet bu fırsatı değerlendirir diye tahmin ediyorduk. Devlet de onları cezaevine gönderdi.'

'Bundan sonra çözüm için üç aşama gerekiyor, yol haritamda belirtmiştim. Birinci aşama, devlet Kürtlerin tüm haklarını güvence altına alacak. Bu konuda bize güvence verecek, bizi ikna edecek. Biz de bir, bölücü olmadığımızı devlete ispatlayacağız. Ayrılıkçı, bölücü olmadığımızı beyan edeceğiz. İki, şiddeti yöntem olarak esas almadığımızı ilan edeceğiz. Şiddet yöntemini devreden çıkaracağız. Bu aşamada çatışmasızlık ortamı oluşturulur. Çatışma-şiddet yaşanmayacak. Devlet de demokratik çözümü kabul edecek, Kürtlerin saydığım beş boyutunu dikkate alacak. Kürtlerin kendi kendini yönetmesine imkân tanıyacak. Ancak bunların olabilmesi için benim önümün de açılması lazım. Bütün bunları çok uzun tartışmak gerekiyor. Ben daha önce, 90 gün askeri boyutunu, 45 gün emniyet boyutunu müzakkere etmem lazım derken bunları kastediyorum. Bu o kadar kolay değil.'
'Bu olursa ikinci aşama olarak sınır dışına çekilme gerçekleşecek. Üçüncü aşama olarak da devlet verdiği güvenceyi hukuki mevzuata yansıtacak, bunun anayasasını, kanunlarını, yönetmeliklerini yapacak. Mevcut mevzuatta değişiklik yapacak. Devlet bunu yaptığı oranda da geri dönüşler olacak. Benim bu süreçte kendimi ifade etmem lazım. Benim bu çözümü gerçekleştirebilmem için devletin de bunu göz önünde bulundurması lazım, devletin destek olacağını belirtmesi lazım. Yol haritamda on tane ilke var. Ben yol haritamda demokratik çözümün nasıl olacağını yeterince açıkladım.'
Görüldüğü gibi A. Öcalan için ilk iki grubun gelmesi ertesinde, yeni grupların gelmesi yönünde bir çağrı yok. Bu iki grubun gelmesi ertesinde, önce devlet tarafından “Kürtlerin tüm hakları garanti alına alınacak”, bunun yapılması karşısında PKK “şiddeti yöntem olarak esas almadığını ilan edecek” (aslında bu çoktan yapılmış durumda). Çatışmasızlık ortamı oluşacak. Bu ortamda içerdeki gerillalar sınır dışına çekilecek. Devlet Kürtlerin kendilerini yönetmesini kabul edecek vs. vs. Yeni gelişler ancak yasal değişiklikler yapıldıktan sonra olacak. Bunların olması için de Öcalan’ın önü açılacak. Yani kısaca, PKK hükümetten çok ayrı bir plana sahip. Bu durumda önümüzdeki dönemde yeni girişler (Avrupa grubu dışında), Öcalan üzerinden yeni açıklamalar gelmezse, Öcalan’a rağmen olur ancak. Hükümetin beklentisi budur. Ama görünen bu beklentinin yerine gelmeyeceğidir.
Diğer yandan Öcalan/PKK de gerçekte burada ileri sürdükleri şartları dikte edecek durumda olmadıklarını, bir anlamda sırtlarının duvara dayalı olduğunu biliyorlar. İleri sürülen talepler bu anlamda gerçekte pazarlık marjını yükseltme talepleri.
Ancak bu yöndeki tavırlar, aynı zamanda “hükümet benim yol haritamı uyguluyor” vb. boş böbürlenmeler, objektif olarak açılım sürecinin tıkanmasını isteyenlere malzeme sağlıyor. Burada tabii bunun bilinçli olarak yapılıp yapılmadığı sorusu var. Açılım sürecinin AKP hükümetince tasarlanan biçimde yürümesi, sonuçta aynı zamanda A. Öcalan’a olan ihtiyacın da ortadan kalkması anlamına gelir. Yani statükonun sürmesi -ki bu savaşın sürmesi demektir- A. Öcalan’ın kişisel konumu açısından daha elverişlidir.

Karmaşık süreçte gelinen yerde görünen şey şudur:
* Hükümet ortalık biraz durulduktan sonra yeni grupların -en başta Mahmurdan olmak üzere- gelmesi yönünde çabalarını sürdürecektir. Ancak gösterili karşılamaların olmaması yönünde DTP baskılanacaktır.
* Buna paralel olarak savaşan güçlere karşı askeri operasyonlar arttırılacaktır.
* DTP içinde ayrışma hızlandırılmaya çalışılacaktır.
(Bu bağlamda DTP hakkında kapatma davasının Anayasa Mahkemesinde karar aşamasında beklediği unutulmamalıdır. Kemalist yüksek yargı süreci baltalamak istiyorsa, her an kapama kararı alabilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kutlamalar nedeniyle DTP hakkında soruşturma açtığının ilanı bu yönde bir gelişmenin ön habercisi olabilir.)

 

 

* Açılımdan bir haber ve devamı
Önce açılımı normalleşme olarak kavrayan bir memurun hayatı kolaylaştıran, normalleştiren bir edimine ait bir haber düştü medyaya. Şöyle idi haber:
Çankaya Nüfus İdaresi, kızına Kürtçe isim koymak isteyen Kenan Kırkaya’nın üzerinde şapka bulunan (e) ve (i) harflerini kullanmasına izin verdi. Böylece çocuğun ismi Hêvî Jiyan olarak kayıtlara geçti.
Kenan Kırkaya nüfus idaresinde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Hêvî umut, Jiyan yaşam demek. Kızıma Kürtçe isim vermek üzere gittim. Eğer olumsuz bir yanıt alsaydım isim kısmını boş bırakacaktım. Çünkü kızımın annesinin de ismi Newruz ama o dönemde, (w) ile yazmamışlar. Nüfus memuruna koymak istediğim ismi söyledim. İlgili memur iki-üç telefon görüşmesi yaptı ve ‘Tamam’ dedi. Kimle konuştu bilmiyorum. Şaşırdım ve çok mutlu oldum. Bu iki harfin bilgisayarda nasıl yapılacağını da ben gösterdim. Kızım annesiyle aynı kaderi yaşamamış oldu.” (Hürriyet/26 Ekim)

Aslında insani ve normal olan bu gelişme bile “açılım” sözlerine rağmen Türkiye’de hala normal karşılanamıyor. Bu haberin iki gün ertesinde aynı gazetede bu kez şu haber yayınlandı:
İçişleri Bakanlığı Ankara’da Kürtçe karakterler kulanılarak verilen nüfus cüzdanına inceleme başlattı.
Ankara’da bir çocuk için çıkarılan nüfus kağıdında üstü şapkalı “e” harfi kullanılması sorun yarattı.
Kenan Kırkaya isimli vatandaşın çocuğuna koyduğu isimde Kürtçe karakter kullanılmasının öğrenilmesi üzerine İçişleri Bakanlığı nüfus cüzdanını veren görevli hakkında soruşturma başlattı.
Yetkililer daha önce “a”, “ı” ve “u” üzerinde şapka işareti kullanıldığını fakat e üzerinde ilk kez gördüklerini söyledi.
Bakanlık yetkilileri inceleme sonucunda memur hatasından kaynaklanan işlemin iptal edilebileceğini ifade etti.
Kenan Kırkaya’nın Çankaya Nüfus İdaresi’nden aldığı nüfus cüzdanında kızının ismi Hevi Jiyan Kırkaya olarak yazılmıştı.”
İşte açılım Türkiye’sinin andaki durumu bu. İnsanların çocuklarına kendi ana dillerinde istedikleri ismi vermesi hala “mevzuat”ın kalın duvarlarına çarpıyor, bunu normal görüp işleme koyan memur hakkında işlem başlatılıyor. Duvarlar kalın, bu gerçek ama, bunlarda gedikler açıldığı da bir gerçek. Şimdi görev, duvarlardaki gedikleri yamamaya çalışanlara rağmen, gedikleri büyütme ve duvarları yıkmaktır. Bunu başaracak olan şu veya bu burjuva hükümeti değil, halkların kendisidir.

 

 

* “Radikal Demokrat” Öcalan’dan inciler …
23. 09 tarihli görüşme notundan:

Marx’a ve işçilerin sınıf mücadelesine karalama:
A. Öcalan:
Marx için de şu yeni değerlendirmeye ulaştım: Köylülerin eşkiya isyanı neyse işçilerin de kapitalizme isyanı odur. Bunu aşan bir durum yoktur. Köylülerin eşkiyalığı ile kent eşkiyalığı aynı şeydir. Köylülerin eşkiyalığı yerini kent eşkiyalığına bırakmıştır.'”

Kendine radikal demokrat diyen A. Öcalan gelinen yerde teori adına saçmalamayı artık ‘işçilerin kapitalizme karşı isyanı’nı, adını doğru koyalım, işçi sınıfının sınıf mücadelesini, “kent eşkiyalığı” olarak değerlendirme noktasına kadar vardırmıştır. Aslında sınıf mücadelesinin çağının artık geçtiğini savunan bir “teorisyen” için şaşırtıcı değil bu değerlendirme. Önce söylenilmiş olanların mantıki bir devamı. Beni ilgilendiren bu saçmalıktan çok, bu saçmalığa A. Öcalan’ı Serok gören insanların, en başta Kürt işçi ve emekçilerinin ne diyeceğidir.

11.09 tarihli görüşme notundan
Mustafa Kemal’e övgü ve öykünme

A.Öcalan:
'Bir arkadaş Adıyaman Cezaevinden bana gönderdiği güzel bir mektupta diyor ki; 'Andrew Mango'yu bilirsiniz. Kendisi Türkiye özellikle Mustafa Kemal konusunda Türkler tarafından da Genelkurmay tarafından da bir otorite olarak kabul ediliyor. Geçenlerde Andrew Mango'ya 'demokratik açılım hakkında ne düşünüyorsunuz?' sorusu soruluyor ve Andrew Mango; 'Kürt açılımı Atatürk'ün devrimcilik ilkesinin bir gereği ve devamıdır' diyor...' Andrew Mango'yu bilirim ama hiç okumadım. (Abdullah Öcalan bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlardandır! Mango’yu hiç okumamış, ama bilirmiş! Kerametinden sual olunmaz! BN) Fakat aynı değerlendirmeyi ben daha önce defalarca yaptım. Mustafa Kemal'in gerçek düşüncesi farklıdır demiştim. Şimdikilerin Atatürkçüyüz demesinin Atatürk’le ne ilgisi var, bunlar Atatürk'ü de tanımıyor. Mustafa Kemal'in gerçek çizgisi şu an Atatürkçü geçinenlerin çizgisi gibi değildir. Mustafa Kemal'in 10 Şubat 1922 tarihindeki özerklik vurgusu, fikirleri var.
(Mustafa Kemal’in “Bütün Eserleri” (yazılı en küçük notlar da dahil olmak üzere) yayınlanıyor. 10 Şubat 1922 tarihli bir yazısı filan yok bu “Bütün Eserleri” içinde. Onun için Abdullah Öcalan’ın burada neye atıfta bulunduğunu bilemiyorum. Ancak genel yaklaşımı itibarıyla 1921 Anayasası’nı savunduğunu, bu Anayasa’da özerklik fikrinin olduğunu, bugün de Kürt sorununun çözümü için bu Anayasa’nın örnek alınması gerektiğini savunduğunu, daha önceki açıklamalarından biliyorum. Sözünü ettiği 1921 Anayasası’ndaki (Teşkilatı Esasiye Kanunu) ilgili maddeler şöyledir:
“MADDE 10.- Türkiye, coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet noktai nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder.
Vilâyet
MADDE 11.- Vilâyet, mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer'î, adlî ve askerî umum, beynelmilel iktisadî münasebet ve hükûmetin umumî tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyete şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz'edilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi Vilâyet Şûralarının salâhiyeti dahilindedir.
MADDE 12.- Vilâyet Şûraları, vilâyetler halkınca müntehap azalan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.
MADDE 13.- Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile mutelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder. İcra selâhiyeti, daimi olan bu heyete aittir.
MADDE 14.- Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından tayin olunup, vazifesi devletin umumi ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.”
Görüldüğü gibi burada öngörülen “vilayetlerin özerkliği”nin gerçekte etnik yapı, ulusal sorunun çözümü vb. ile bir ilgisi yoktur. Vilayet örgütlenmesi Osmanlı’dan devralınmakta, vilayetler “coğrafi durum ve iktisadi ilişkiler” temelinde oluşturulmaktadır. En yüksek idari amir Merkezden tayinle gönderilen validir.
Bu bağlamda aslında bugünkü T.C.’nin yapısı ile, 1921’de Anayasa’da öngörülen yapı arasında esasta bir fark yoktur. Türk burjuvazisi, onun temsilcisi Mustafa Kemal hiçbir dönemde Türk olmayan milliyetlerle tam eşitlik temelinde bir birliğin, Kürdistan bölgesi vb. için özerkliğin savunucusu filan olmamıştır. Arada edilen özerklik laflarının içeriği ya yukarıdaki biçimde doldurulmuştur, ya da kandırmacadır. BN)
Mustafa Kemal bazılarının söylediği gibi Kürt düşmanı değildir. (Mustafa Kemal, Kürtler Türk Kurtuluş Savaşında kendisi ile birlikte hareket ettikleri sürece evet Kürt Düşmanı değildir. Mustafa Kemal T.C. devletinin başı olarak, Kürtler kendileri için ulusal hak, demokrasi vb. talep ettiklerinde Kürtlerin can düşmanıdır. “Ne Mutlu Türküm” diyen Kürt dost, demeyen düşmandır. BN) Mustafa Kemal, İngilizlerin adamı değildir.(İngiliz Emperyalizmi, 1. Dünya savaşı ertesinde Osmanlı Devletinin bakiyesinde işgalci güçlerden biri idi. İşgale karşı savaş İngiliz emperyalizmine de karşı savaştı. Bu yüzden bu savaşın başını çeken Mustafa Kemal’in “İngiliz emperyalizminin adamı” olup olmadığı tartışması abes bir tartışmadır. Bunun yanında fakat şu da gerçektir: Mustafa Kemal takımı savaşı en kısa zamanda bitirmek için Büyük Britanya İmparatorluğu’nun temsilcileri ile anlaşmak için çabaladı. BN) O daha çok Lenin'le mektuplaşıyordu, Lenin'e dayanarak ayakta kalmak istiyordu. Daha çok Sovyetlere dayanarak bu mücadeleyi yürütmek istiyordu.(Mustafa Kemal için Sovyet Rusya kullanılmak istenen zorunlu bir müttefikti.) Mustafa Kemal, mücadelesinde İngilizlere dayanmadı. (Hem İngiltere’ye karşı da savaş yürütüp, hem de bu savaşta İngilizlere dayanmak nasıl olacaktı? BN) İngilizlere dayansaydı bu kadar başarılı olamayacağını biliyordu. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, bunlar İngilizler adına hareket ediyordu ve İngilizlerin adamıdırlar. (Abdullah Öcalan’ın tarih anlayışı komplolar, birilerinin birilerinin adamları olduğu çözümlemeleri üzerine kurulu bir anlayıştır. Burada yapılan çözümlemelerin maddi bir temeli yoktur. BN) Bunlar Mustafa Kemal'i İngiliz politikalarıyla çembere aldılar. Mustafa Kemal'i yıprattılar, pasifleştirdiler. Mustafa Kemal'in etrafında güvenebildiği Ali Fuat Cebesoy, Fethi Okyar gibi birkaç samimi arkadaşı vardı. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, İttihatçılarla birlikte Mustafa Kemal'i pasifleştirdiler. İzmir Suikastini yaptırdılar. Şeyh Sait olayını kullandılar, bu olaydan sonra Musul'u aldılar. Bu politikalar tamamen İngilizlerin politikasıdır. İngilizler böylece kendi politikalarını uyguladılar. Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve İttihatçılar yoluyla Türkiye'yi kontrollerine aldılar. Ve bugüne kadar gelindi. Ordu içinde gerçekten demokrat olan, demokrasiyi bilen, özümseyen Cemal Madanoğlu gibi bazı subaylar vardı, bunların biraz sol eğilimleri vardı. Onlara da ne olduğu ortada. Bu çizgi ta 1920'lerden bu yana Mustafa Kemal'in etrafını kuşatmış, çemberini daraltmış, etkisizleştirmiştir. İşte Mustafa Kemal'e yapılan suikast bu yüzdendir.” (Abdullah Öcalan’ın Mustafa Kemal’i Kürt Düşmanı olmayan, demokrasi isteyen, emperyalizme karşı ve fakat etrafı emperyalizm yanlıları tarafından çevrilmiş siyaseti belirlemeyen bir trajik figürdür. Mustafa Kemal savunuculuğunun yeni bir tipidir bu. BN)

Her şey Türkiye’nin Ortadoğu’da yıldızını parlatmak için:

A. Öcalan:
Müzakere ve barış olunca Türkiye'nin Ortadoğu'da yıldızı parlayacak. Ve Türkiye model olur. Önüm açılırsa Türkiye'de barış ve çözüm istemeyenlerin maskesini düşürürüm.”

DTP ve PKK hakkında:

A. Öcalan :
Savaşırlar mı, savaşı büyütürler mi, teslim mi olurlar karışamam. Kendilerinin bileceği bir iştir. DTP ve PKK bana daha fazla sorumluluk yüklemeye devam ederlerse bu doğru olmaz. DTP, bazen çok sivri konuşuyor ama bazen de ne söyleyeceğini bilemiyor. DTP de bu siyasi yöntemlerle, bu şekilde Kürtlere hitap edemez bundan sonra. Herkes sorunu benim omuzlarıma yığıyor ama ben bu şartlarda nasıl bir şeyler yapabilirim. Eğer bu sorunu ben çözeceksem, katkım alınacaksa önüm mutlaka açılmalıdır. Savaşmak da barışmak da onların bileceği bir şey, öyle herşeyi benim omuzlarıma yıkmasınlar, ben burada onlara bir mucize sunamam. Devlet de daha fazla üzerime sorumluluk yüklerse ben burada isyan edeceğim. Ama bundan sonra olup bitenin sorumlusu olmayacağım.”
(Söylenenler net: A. Öcalan, devlet’in onun omuzlarına yüklediği sorumluluğu yerine getirmektedir fakat bu hizmetin karşılığını yeterince almamaktan rahatsızdır. ‘Devlet üzerine daha fazla sorumluluk yüklerse’.. ‘isyan edecektir’, eğer kendisinden daha fazla bir şeyler isteniyorsa, ‘şartları değiştirilmeli’, ‘önü mutlaka açılmalı’dır.
DTP ve PKK bağlamında ise şikayeti bunların kendisini yeterince anlamamaları (DTP için : “Bazen çok sivri konuşuyor ama bazen de ne söyleyeceğini bilemiyor.”) üzerine kurulu. BN)

Devlet konusunda

A. Öcalan :
“Sosyalist devlet olmaz. Devletin sosyalisti, liberali, kapitalisti olmaz, devlet devlettir, iktidar iktidardır. Hatta Lenin, devrim yaptıktan sonra diyor ki 'bana sosyalist devletle ilgili kitap getirin'. Halbuki sosyalist devlet olmaz. Devrimi yapıyor ama devrimden sonra ne yapacağını bilemiyor, bocalıyor.”
(İşte dünyayı gelmiş geçmiş bütün teorisyenlerden, filozoflardan, devrimcilerden daha iyi çözümlediği iddiasında olan A. Öcalan’ın devlet konusundaki görüşleri. Onun için devletin niteliği hiç önemli değildir. Ne de olsa hepsi devlettir! Tek başına bu yaklaşım bile aslında A. Öcalan’ın felsefi anlamda nasıl bir idealist olduğunu göstermeye yeter. O bu yaklaşımına haklılık kazandırmak için uydurma anekdotlar anlatmaktan da çekinmiyor. Lenin konusunda anlattıkları uydurma bir anekdottur. BN.)

A. Öcalan’a göre CHP/MHP farkı:
22 Ekim görüşme notlarında A. Öcalan CHP ve MHP arasındaki farkı şöyle belirliyor:
CHP, ulusalcı faşizmi temsil ediyor. MHP de milliyetçi faşizmi temsil ediyor. İkisinin arasındaki farkı bu şekilde açıklayabilirim. İkisi de Kürtleri inkâr ve imha yöntemini savunuyor.”
(Kendisi bir de ulusalcı ile milliyetçi arasındaki fark! konusunda bizi aydınlatsa farkı anlayacağız! Gerçekte bu iki kavram aynı içeriği ifade eden kavramlardır. Fakat A. Öcalan’a haksızlık etmemek gerek, geçmişte Türkiye sol hareketi içinde ‘Milli Demokratik Devrim’ mi yoksa ‘Ulusal Demokratik Devrim’ mi tartışmaları yaşanıyor, örgütler bu tanım farklılıkları üzerinden derin !!! ayrılıklarını, ayrı örgüt olarak varlıklarını gerekçelendirebiliyorlardı. BN)

Bütün melanetlerin kaynağı: Yahudiler

A. Öcalan :
Aslında önce İzmir-Manisa civarlarında daha doğrusu Anadolu'da bir İsrail kurmak istiyorlardı. Burayı Yahudi yurdu olarak görüyorlardı. Sultan Abdulhamit'ten toprak istenmesi de bu nedenden dolayıdır. Sultan Abdulhamit kabul etmedi. (Emperyalistlerin veya Yahudilerin İzmir Manisa civarında ya da Anadolu’da bir İsrail kurmak istedikleri, bunun için Abdülhamitten toprak istedikleri vb. A. Öcalan’ın fantezisinin ürünü bir iddiadır. Satın alınmak istenen toprak İzmir Manisa Anadolu vb. değil, O dönem Osmanlı işgali altında olan Filistin’dir. BN.) Sonra Anadolu'ya sıkıştırılmış küçük bir Türkiye kurdular. Bu Türkiye, Kürt karşıtlığı temelinde İsrail'in rolünü oynayacaktı.
İzmir-Manisa civarlarında Yahudiler çok güçlüdür. Şimdi İzmir milliyetçiliği deniliyor ya basında; o da işte bunlardan kaynaklanıyor. Bu İzmir milliyetçiliği, Kürt karşıtlığı temelindedir. Mustafa Kemal'e İzmir'de suikast yapılması da bununla bağlantılıdır. Sebataycılar olarak da bilinir. Ta 1650'lerden itibaren Sebataycılar buralarda güçlüdür. Bunlar Beyaz Türkçülüğü de geliştirenlerdir. Bu ikinci yolu ABD ve İngiltere de destekliyor, İsrail'in de bir kesimi destekliyor. İsrail bir bütün değil: Ehud Olmert, AKP ile ilişkileri güçlüydü, AKP'yi destekliyordu. Şimdi Netenyahu ise biraz daha farklıdır. Bunlar milliyetçidir. İsrail'in bir kesimi bu yolu desteklemiyor. Fransa'da yapılan bu son baskınların ardında da bu proje bulunmaktadır. Sarkozy de bunlardandır. Yahudi kökenlidir.” (Görüldüğü gibi A. Öcalan her melanetin gerisinde Yahudileri ve Yahudi komplolarını gören yaygın antisemitizmin savunucularından biridir. Hemen her konuşmasında bunun izlerini bulmak mümkündür. BN)

 

* Karargahta Darbeciler…

Bilindiği gibi bundan beş ay kadar önce Taraf gazetesi eline fotokopisi geçen, altında Genel Kurmay Karargahında görevli bir Kurmay Albayın, Albay Dursun Çiçek’in imzası olan bir belgeyi olduğu gibi yayınlamıştı. Belge “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlığını taşıyan bir eylem planı idi. Gerçekte içeriği itibariyle hükümeti devirme/darbe planı idi.
Bu belgenin yayınlanması ile birlikte medyada ateşli bir tartışma başladı.
Medya önce genel olarak, eğer böyle bir belge gerçekten varsa, durum vahimdir tavrı takındı.
Daha sonra Genel Kurmay devreye girerek, böyle bir belge olmadığını, yapılanın TSK’ye karşı psikolojik, asimetrik savaş olduğunu açıkladı. Genel Kurmay Başkanı bizzat yaptığı bir basın toplantısı ile Genel Kurmay bünyesinde askeri savcılar tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarını açıkladı: Belge denen şey gerçekte bir “kağıt parçası”ndan başka bir şey değildi.
Genel Kurmay Başkanının bu açıklamasından sonra, tartışma bitti.
Medyanın büyük bölümü TSK’ye karşı yürütülen “asimetrik savaş”ta derhal TSK’nın safında Mehmetçik medya oldu. Başta Doğan Medya olmak üzere, medyanın büyük bölümü fotokopinin belge sayılmayacağı, birilerinin TSK’yi yıpratmak için böyle sahte belgeler yaratıp, ortalığı karıştırdığı; Taraf gazetesinin TSK’yi yıpratmak için kullanıldığını vb. savundu.

Şimdi bu tartışma yeniden gündemde. Bu kez Taraf gazetesinin eline fotokopisi geçen belgenin aslının bir ihbar mektubunun eki olarak Ergenekon davası savcılarına gönderildiği; Adli Tıp kurumunda yapılan inceleme sonucu belgenin altındaki ıslak imzanın, Kr. Albay Dursun Çiçek’e ait olduğunun tespit edildiği haberinin medyaya düşmesi ile başladı tartışma.
Tartışmayı yeniden başlatan ihbar mektubunun ekinde bir de yeni belge vardı: 22 Temmuz seçimlerini T.C.’ni ılımlı İslam devletine dönüştürme çabalarında bir milat olarak değerlendiren, ve gidişi önlemek için neler yapılması gerektiğini tartışan yeni bir darbeci belge. Taraf gazetesinde tam metin yayınlanan ihbar mektubunda, orijinal belgeyi savcılara ulaştıran kişi kendisini kuşaklar boyu TSK’ya hizmet eden bir aileye mensup bir subay olarak tanıtıyor. İhbar mektubunun önemli bölümleri şöyle:

İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın basında yer almasını müteakip, belgenin hazırlanmasında kullanılan tüm bilgisayarlar temizlenmiş ve ilgili evraklar imha edilerek, kamuoyuna Genelkurmay Başkanlığı tarafından böyle bir çalışmanın olmadığı yönünde bir açıklama yapılmıştır. İmha süreci bizzat Org. Ergin SAYGUN’un Özel Sekreteri Kur. Alb. Uğur BERKSUN tarafından takip edilmiş, kendisi Bilgi Sistemleri İşletme Şubesi’ne giderek söz konusu eylem planını hazırlanmasında kullanılan 30709, 33746, 40077, 27238, 27229 ve 16693 BİM numaralı bilgisayarların hard disklerinin geri getirilemeyecek şekilde silinmesine nezaret etmiştir. Bu işlemde Alb. Şükrü KISADERE, Ütğm. Erhan SAKALLI, Ütğm. Kazım BOZKURT, Bçvş. Mustafa URHAN ve Svl. Me. Rıfat SÜLÜK görev almışlardır.

Sayın Savcım, böyle bir olay vuku bulduğunda, normal şartlar altında uygulanması gereken prosedür şudur: Olayın öğrenildiği anda İKK ve Güvenlik Daire personeli idari tahkikat için çağırılır. Bilgi Destek Daire’ye gidilir. Daire personelinden hiç kimsenin içeriye girmesine müsaade edilmez. Daire personeli tek tek çağırılarak dairedeki tüm dolaplar aranır. İlgili veya ilgisiz tüm bilgisayarlara el konulur. Genelkurmay Askerî Savcıları eşzamanlı olarak şüphelilerin evlerine giderek arama ve el koyma işlemi yapar. Elde edilen deliller ışığında dava açılmasına, veya açılmamasına karar verir. Örneğin, geçen yıl Ankara’da bilgi güvenliği ihlali şüphesiyle, ivedilikle mahkeme kararı çıkartılmış, Çiğil Tepe Lojmanları’nda 40’a  yakın eve baskın yapılarak, askeri savcılar tarafından arama yapılmış, bazı bilgisayar ve dokümanlara el konulmuş ve olayla ilgili bir şahıs gözaltına alınmıştır. Yine bu yılın mayıs ayı sonlarında benzer bir durumdan dolayı Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan bir grup personelin evi, işyeri arabaları gece yarısı, yukarıdaki olaya benzer şekilde hız ve kararlılıkla alınarak, gözaltına alınanlar olmuştur.


Sayın Savcım, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın medyaya yansımasından sonra Genelkurmay Karargâhı’nda, yaşanan diğer gelişmeleri özetlemek istiyorum.

1) Genelkurmay Bakanlığı olaydan, söz konusu belgenin medyaya yansıdığı gün sabah saat 04:30 itibariyle Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı vasıtasıyla haberdar olmuştur.

2) İKK ve Güvenlik Daire Başkanı Tümg. M. Mutlu ARIKAN ve beraberindeki bir Bnb. olayın olduğu sabah olayı incelemek üzere bilgi destek daire başkanlığına geldiklerinde, bilgi destek daire başkanlığında görevli Alb. ÇİÇEK’in haricindeki diğer iki şube müdürünün mesai başlangıcından önce Dz. P. Kur. Kd. Alb. Dursun ÇİÇEK’in Şubesi’nde bilgi ve belge temizliği yaptıklarına şahit olmuşlardır.

3) Aynı gün mesai başlangıcında Alb. Dursun ÇİÇEK’e Tümg. M. Mutlu ARIKAN tarafından “Bunu siz mi hazırladınız?” diye sorulmuştur. Alb. ÇİÇEK, panik içinde inkâr ederek “Bunu biz yapmadık, bizim dairenin işi değil” deyince Tümg. ARIKAN “Sen onu bırak, ben sana bu şekilde hazırlanan yüzlerce belge gösteririm, sen bana bu belgenin nereden sızdığını söyle!” diyerek tepki göstermiştir.

4) Bu olay anında hiçbir mahkeme kararı alınmamıştır. Hiçbir gözaltı gerçekleşmemiştir ve hiçbir ifadeye başvurulmamıştır. Belgeyi tesbite yönelik ciddi hiçbir araştırma yapılmamış, gayrı ciddi bir şekilde davranılmıştır.

Bilgisayarlar özel programla silindi
5) Sivil savcılığın olaya el koyulması hususu gündeme gelince, Alb. ÇİÇEK’in bilgisayarı, ilgili şubedeki bütün bilgisayarlar ve ilgili server (Anabilgisayar) dahil her şey alınmıştır. Alınan tüm bilgisayarlar özel programlarla 35 kez geri getirilemeyecek şekilde silinmiştir. Bu işlemler 19-20-21 Haziran 2009 tarihlerinde cuma, cumartesi ve pazar günü gizli bir şekilde gerçekleşmiştir. Silinen bilgisayarların Genelkurmay MEBS Başkanlığı’nda kayıtlı numaraları: 41440, 34218, 24187, 20245, 24159, 27861, 34331, 24251, 24040, 38534, 29595, 24551, 29653, 24532, 39198, 13924, 13920, 16118, 16110, 539337, 121561, 224259, 321609, 421624, 41510, 29816, 24045, 34359, 41520, 24362, 41401, 24749, 38537, 24242’dir. Bilgisayarlar ve hard diskleri savcılığa tüm temizleme işlemlerinden geçirildikten sonra gönderilmiştir. Daha sonra bu bilgisayarlar başka birimlere kaydırılmıştır.

6) Alb. ÇİÇEK’in ve ilgili şubenin bilgisayarlarını inceleme ve temizleme işleminde Genelkurmay MEBS Başkanlığı’nda görevli Ütğm. Fatih KARACAER ve Deniz Kuvvetleri MEBS Başkanlığı’nda görevli Ütğm. Berrin ŞAHİN, (Gnkur. As. Sav. Yrd. As. Hak. Yzb. Volkan ŞAHİN’in eşi) görev almıştır.

Yavuz hırsız misali arama
7) Alb. ÇİÇEK’in evinin aranma işlemi belgenin basında yer almasından beş gün sonra göstermelik bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Genelkurmay Askeri Savcı Yardımcısı As.Hak. Yzb. İ. Volkan ŞAHİN aramaya ciddiyet kazandırmak için evde tam 5-6 saat vakit harcamış, hiçbir arama yapmamış ve bir şey bulmadan dönmüştür. Yavuz hırsız misali Sayın Askeri Savcımız, Bilgi Destek Daire Başkanlığı’na geldiğinde “Biz personelimizi böyle koruruz” diyerek tavrını açık bir şekilde ortaya koymuştur.

8) Aynı şekilde Genelkurmay Karargâhı’ndaki tüm kâğıt imha makineleri biraraya toplanarak, hukuki açıdan sıkıntı oluşturacak kırk torbaya yakın evrak (kağıt parçaları!) makinelerde kırpılarak ve akabinde yakılarak deliller yok edilmiştir. Bahse konu işlemlerde görev alan erbaş ve erler de dahil olmak üzere tüm personel uygun (!) bir şekilde uyarılmışlardır. Evrak imhasında görev alan erbaş ve erlere ait isim listesi EK-Ç’de sunulmuştur.

9) Albay Dursun Çiçek ve ekibinin hazırladığı “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesinin TSK’ya ait olmadığını raporlamak ve belgenin yazım teknikleri açısından sahte olduğunu ispata yönelik; Bilgi Destek Harekâtı ve Gayri Nizami Harp Teknikleri hakkında deneyimli, akademik eğitim ve karar tecrübesine sahip bir personelin başkanlığında bilirkişi heyeti oluşturulmuş ve kamuoyunun, belgenin sahte olduğunu algılamasına yönelik, göstermelik bir rapor hazırlanmıştır. Ancak gerçek, bilirkişi heyetinin dediği gibi değildir. Gnkur. İst. Bşk’lığında olduğu gibi Gnkur. Bilgi Destek Daire Başkanlığı’ndaki mevcut uygulamada; özel içeriği bulunan evrakların (Hükümet, İrtica, Şahıslar, STÖ vb...hukuki açıdan sıkıntılı evraklar) üzerinde TSK’ya ait olduğunu gösterir hiçbir ibare bulunmaz;
a. Değişik yazı fontları ve puntoları kullanılır,
b. Kapak yazısı ile eki biraraya getirildiğinde kapakla ekin bir birinden devamı olduğunu gösterir hiçbir ifade bulunmaz,
c. Özel içerikli eklerin üzerine gizlilik derecesi, imza bloğu, kontrol güvenlik numarası, evrak numarası gibi TSK’ya ait ibareler yer almaz,
(Gnkur. Başkanlığı’nın MİT ve EGM’den şahıslar (sivil) hakkında yapılan yazışmalarda bu görülebilir.)
ç. Bilgi notları saklanırken kapağı ayrı bir yerde, bilgi notu ayrı bir yerde saklanır. Böylece bilgi notu TSK’ya ait olmayan bir yazıymış gibi görülebilmektedir.
d. Bilgi notunun hangi kapağa ait olduğunun belirlenmesi ise tarih, saat grubu, bilgi notu ve kapağına aynı numaranın verilmesi gibi yöntemlerle yapılmaktadır.
e. Buradan da anlaşılıyor ki andıç, eylem planı, bilgi notu gibi çalışmalarda herkes kendine göre bir usul ve tarz belirleyebiliyor.

Sızmayı önleme tedbirleri
10) İrticayla Mücadele Eylem Planı’nın sızmasından hemen sonra, benzer belgelerin sızmasını önlemek üzere, özellikle Alb. Dursun ÇİÇEK’in (E.) Org. Hurşit TOLON’a gönderdiği iletinin basında yer almasını müteakip, bilgi güvenliği konusunda Gnkur. II’inci Bşk. Org. Hasan Iğsız imzasıyla Gnkur. Başkanlığı’nın 24 Haziran 2009 tarihli, İSTH: 2240-57172-09/İKK ve Güv. D. Bil. Güv. Ş. sayılı ve “Bilgi Güvenliği Tedbirleri” konulu bir emir yayınlanmıştır. Bu emirde;

a. Evraklara güvenlik kontrol numaraları üç defa basılacaktır. Birincisi konu ve evrak numarasına gelecek, ikincisi metne, üçüncüsü ise imza bloğu ve imza üzerine gelecek şekilde olacak.
b. Bilgisayar ortamındaki yazışmalarda kesinlikle yazı bittikten sonra arz ederim, ad soyad, görev gibi ifadeler olmayacak.
c. Hiçbir evrakta ıslak imza taranarak bilgisayara yüklenmeyecek, elektronik imzalı olarak gönderilecek.
ç. İnternette elektronik postalarda isim kullanılmayacak.
d. Karargâhlardaki internet bilgisayarları ve dizüstü bilgisayarlar sınırlandırılacak gibi ifadeler yer almıştır.

 (...)
Bu emirden de anlaşılıyor ki bu belgenin ortaya çıkması TSK’yı çok zor durumda bırakmış, bu tür olayların tekerrür etmemesi için gerekli önlemlerin alınması istenmiştir.
Sayın Savcım, beni bu çalışmaya sevk eden gerekçe Alb. ÇİÇEK ve ekibinin hazırladığı “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın ele geçirilmesi ile başlayan süreçte Genelkurmay’ın, “Belgenin TSK’yı yıpratmak adına hazırlanmış olduğu” ön kabulü ile belgenin sahteliğini ispatlama çabaları olmuştur.
Burada onur kırıcı olan şey Sayın Genelkurmay Başkanımızın medyanın karşısına çıkıp kamuoyunda kafaları karıştıran hususlara cevap vermekten ziyade, kendini savunma refleksiyle “Belgenin aslını bulabilecek” olmasına rağmen alaycı bir üslupla “Bu bir kâğıt parçasıdır” demesidir. Ayrıca yargıyı hiçe sayarak ve emir verici bir tavırla, “Bu belgenin gerçekliğini değil, kimin yaptığının bulunmasını istiyorum” ifadesidir.

Sayın Savcım, bir cunta ekibinin yapmış olduğu illegal bir çalışma nedeniyle yıllardır görevini layıkıyla yerine getiren personel edilerek suçlu muamelesine tabi tutulmuş ve çeşitli yerlere sürülmüştür. Ama asıl suçlu olan Dz. P. Kur. Alb. Dursun ÇİÇEK, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahı’nda Daire Başkanlığı makamına atandırılarak himaye görmüştür. Aynı şekilde Tuğg. Mustafa BAKICI, Tümgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Korg. Mehmet ERÖZ konumunu korurken, Org. Hasan IĞSIZ 1’nci Ordu Komutanlığı makamıyla ödüllendirilmiştir. Olayın failleri yerine yıllardır Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nın gerçek emekçileri olan subay, astsubay ve sivil memurlar suçlu muamelesi görerek karargâh dışında çeşitli yerlere sürülmüştür. Burada asıl konu Albay Dursun ÇİÇEK değildir. Dursun ÇİÇEK zavallı bir adamdır. Asıl önemli olan bu Albay’ın bulunduğu konumdur.

Sayın Savcım, cunta, şimdiye kadar “Kendi hukuku” dışında bir hukuk tanımadı. Şimdi sizin gibi adaleti tesis edecek ve gerçek hukukun üstünlüğünü ortaya koyacak “cesur” savcılarımızın nefesleri ensesinde hissedince yaptıkları kirli işlerin üzerini kapatmak için her türlü gayrı ahlaki yola başvuruyorlar. Gerçeklerin üzerini örtmeye çalışıyorlar.
Sayın Savcım, bu ülkenin insanları gayretlerini takdirle karşılamaktadırlar. Her türlü fedakarlığı ortaya koyarak çalıştığınızı biliyorlar.
Sayın Savcım, tanık olarak çağırmanız durumunda da gelmeye hazırım.
CUMHURİYETİN SAVCILARININ SÖZ KONUSU CUNTAYI ÇÖZMEYE BAŞLADIĞINI GÖRMEKTEN MUTLU VE UMUTLUYUM.
Saygılarımla arz ederim.

Mektubun ekinde yer alan yeni belgede ise özet olarak şu görüşlere yer veriliyor:

“# Seçimler sonunda milliyetçilik söylemleri ve politikalarının darbe aldığını kabul etmek gerekmektedir. Seçim sonuçları ılımlı İslam'ın bir zaferi olarak kabul görmektedir.

# 22 Temmuz seçimlerinin Türkiye'nin İslama dönüştürülmesi gayretleri bakımından bir milattır. 22 Temmuz, Cumhuriyetin temel değerlerinin aşındırılmasına yönelik bir süreci başlatma tehlikesini ortaya çıkarmıştır.

# 22 Temmuz seçimleri ayrıca ılımlı İslam'ın kazançları ile bitti denilen Büyük Ortadoğu Projesi'nin tekrar canlanmasını sağlamış, Türkiye'ye biçilen 'yeni Osmanlı' rolünün yeniden gündeme getirilmesine yol açmıştır.

# DTP'nin TBMM'ye girmesi, Türk demokrasisi için bir talihsizliktir.

# Irak'ın kuzeyindeki desteği kesmek için bölge halkını terörle mücadele bağlamında “rahatsız etmek”, bu suretle de PKK'ya yardım ettikleri ve destek sağladıkları müddetçe bu rahatsızlığın devam edeceği imajını vermek.

# TSK'yı destekleyebilecek kesimler son derece azalmıştır. Tam tersine basın, iş dünyası, ticaret odaları, sendikalar, üniversite camiasının bir kısmı TSK'nın karşısındadır.

# TSK'nın “imaj tazelemesinde” önemli bir konu da din ve türbandır. TSK'nın dine karşı olmadığı getirilmeli, baş örtüsü ile türban farklılığı vurgulanmalı ve TSK aleyhinde oluşmaya başlayan kanaatin önü kesilmelidir.

# Başbakan'a yapılan bütün telkinlere rağmen Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu durumu parti içi dengelerin ve partinin prestijinin korunmasının bir gereği olarak görmek mümkün olsa da Gül'ün cumhurbaşkanlığının yaratacağı sıkıntıları sineye çekmeye ve göğüslemeye de hazır oldukları şeklinde anlamak gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı'na karşı gerekçemiz bulunmuyor.”

“İkinci Bilgi Destek Planı”nda mevcut durumu tespit ve uygulanacak politikalar ise şu şekilde sıralanmaktadır:

# AKP'nin TSK'nın temel konulardaki hassasiyetlerini hatta itirazlarını dahi dikkate almadığı, kendi bildiği yolda yürümeye devam ettiği görülmektedir.

# Esas mesele, ılımlı İslam veya demokratik İslam olarak nitelendirilen yeni devlet düzeni içinde cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı TSK'nın, kendisine nasıl bir yer bulabileceği ve burada nasıl barınabileceğidir.

# TSK'nın TBMM tarafından kurallara uygun olarak seçilmiş ve gerçek niyeti bu olmasa da, devletin anayasada belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkacağını açıkça deklere etmiş bir Cumhurbaşkanı'na karşı çıkmak için geçerli bir gerekçesi ve desteği bulunmamaktadır. Bu nedenle, devlet sisteminin işlemesine, mani olmamak gerektiği düşünülmektedir.

# TSK'nin halihazırda siyasi gelişmeleri etkileme veya yönlendirme imkânının ne olduğu, daha doğrusu, bu imkânın kalıp kalmadığının belirlenmesi de önem taşımaktadır.

# Türbana gösterilecek tepki, alt kademeler için de bir emsal teşkil edecektir. Gösterilen tepkinin uzun vadede uygulama imkânı olan tutarlı bir politika olması önemlidir.

Görüldüğü gibi sorun yalnızca Genel Kurmay Başkanı tarafından kağıt parçası ilan edilen belgenin aslının gönderilmesi ile sınırlı değil. Bunun ötesinde isim isim sorumlular, belgenin hazırlanmasında emir verici olanlar, delillerin karartılmasında görev alanlar sayılıyor. Kuşkusuz bunlar iddialar. Doğru olup olmadığı araştırmalar, soruşturmalar içinde ortaya çıkartılabilir. Şimdiye dek belli olan şey, adli tıp raporuyla belgelenmiş olan şey, “kağıt parçası” nın gerçek belge olduğudur. Ve bu diğer iddiaların da doğru olabileceği ihtimalini güçlendiren bir veridir. Bunun yanında Genel Kurmay’da emir komuta zinciri içinde AKP hükümetinin TC için tehlike olarak değerlendiren; onu devirmek için stratejiler geliştiren, değerlendirmeler yapan planların hazırlandığını gösteren (Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olduğu döneme ait, bugünkü 1. Ordu kumandanının emri ile hazırlanılan) bir belge daha çıkarılmaktadır ortaya. Yani aslında Genel Kurmay bir siyasi parti merkezi gibi çalışmaktadır. Bir farkla bu “siyasi parti”, görevi devletin dış güvenliğini sağlamak olan temel silahlı örgütüdür!

Genel Kurmay sitesinde haberin medyada yansımasının hemen ardından müdahale/açıklama geldi:

TARİH : 24 Ekim 2009
SAAT : 18:40
NO  : BN - 106 / 09
1. Bugün, bazı gazetelerde yer alan bir ihbar mektubu ve mektubun odağındaki gelişmelerin öncelikle medyada yer almasının sağlanması, hukuk devleti adına kaygı verici ve çok düşündürücüdür.
2. Benzerlerine sıklıkla rastlanan ihbar mektubu haberinin medyada veriliş biçimindeki ölçü ve duyarlılık derecesinin yayın organlarına göre gösterdiği farklılık da hayli dikkat çekicidir.
3. Hukuk devletinde her şeyin yasalara uygun olarak yürütülmesine hiçbir kimsenin ve hiçbir kurumun itirazı olamaz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Karargahta bir darbe planı hazırlandığı iddiası, beş ay önce, resmen yalan olarak ilan edilmiş, fotokopi belgenin “kağıt parçası” ilan edilmiş; baş ay sonra şimdi resmi belgeyle “kağıt parçası” denenin gerçek bir belge olduğu, belgenin sivil savcılığın elinde olduğu haberi üzerine, haberin medyaya sızdırılması kınanıp, güya hukuk devleti savunucusu pozlara girilmesi, halkımızın çok güzel bir deyimi ile birebir örtüşmektedir: Yavuz Hırsız, ev sahibini bastırır!

Haberin medyada yansıması ertesinde tartışmalarda değişik tavırlar ortaya çıktı.
* Medyanın en Mehmetçik olan kesimi, ‘Islak imza’ da taklit edilebilir, TSK’ne karşı yürütülen -ki bu TC’yi zayıflatmak isteyen emperyalistlerin işidir, Gülen/AKP işbirlikçiler olarak bu komplonun içindedir- yıpratma kampanyasının bir parçası olarak şimdi tam da AKP’nin açılımının fiyaskoya uğradığı bir ortamda, gündemi değiştirmek için de piyasaya sürülmüştür. Bu belge sahtedir.’ biçiminde tavır takındı.
* Bir bölüm açık darbe destekçisi, ne var yani, belge gerçek olsa ne olur? İrticaya karşı mücadele suç mu? Ordunun cumhuriyeti koruma ve kollama görevi yok mu? tavrını takındı.
* Mehmetçik medyanın gelinen yerde belgenin sahteliğinin iddia edilmesi konusunda dikkatli olunmasını düşünen kesimi, belgenin doğru olup olmadığı konusunda tavır takınmak için beklenmesi gerektiğini, belgenin gerçek olması halinde gereğinin TSK tarafından yapılacağını söyledikten sonra, daha çok belgenin neden şimdi -ilk yayından 5 ay sonra- savcılığa gönderilmiş olduğunu sorgulayıp, bunun üzerinden komplo teorileri geliştirme üzerinde yoğunlaştılar.
* Hükümet sözcüsü görünümdeki Yeni Şafak, eğer belge gerçekse rezervini koyarak “durum vahim” sorumlular en kısa zamanda bulunup cezalandırılmalıdır tavrını takındı.
* Liberal burjuva yazarlar ve İslamcı basının bir kesimi, belgenin sathiliği konusunda kefil olan Genel Kurmay Başkanını istifaya çağırdı.
Tartışmalara Ergenekon davasına bakan sivil savcıların, ihbar mektubunda adı geçen askeri personelin bir kısmını ihbarlı olarak sorguya çağırması, Genel Kurmay’dan bunları sorgu için istemesi; Genel Kurmay’ın ise 26 Ekim günü askeri yargı çerçevesinde bir soruşturma başlatıp, sivil yargıdan olayı devralmak istemesi ile, yeni bir unsur daha katıldı. Sivil yargı mı, yoksa askeri yargı mı yetkili?
Aslında askeri suçlar dışındaki suçlar için sivil yargının sorumlu olduğunu belirleyen yasa değişikliği bilindiği gibi tam da haziran ayında bu belgenin fotokopisinin tartışıldığı dönemde çıkarılmış, cumhurbaşkanınca onaylanmış yürürlüğe girmişti. Ancak yasa daha sonra CHP/MHP işbirliği ile Anayasa mahkemesine götürülmüştü. Anayasa Mahkemesi davayı esastan görüşmeyi kabul etmişti. Dava şimdi Anayasa mahkemesinde sırasını bekliyor. Bu konuda Anayasa Mahkemesi kararına kadar yasa geçerli. Suç’un (darbe planı hazırlamak) askeri bir suç olmadığından yola çıkan sivil savcılık, gelen ihbar üzerine yapması gerekeni yapıp, suça dahil oldukları iddia edilen asker kişileri sorgulamak istiyor. Genel Kurmay ise bundan rahatsız. İşi kendi içinde hal etmek niyetinde. Genel Kurmay’ın internet sitesinde 26 Ekim akşamı şu açıklama yapıldı:

TARİH : 26 Ekim 2009
SAAT : 20:10
NO  : BN - 108 / 09
1. 23 Ekim 2009 tarihinden itibaren medyada, “İrticayla Mücadele Eylem Planı”na ilişkin yeni bazı haberler yer almaya başlamıştır.
2. Söz konusu planın 12 Haziran 2009 tarihinde medyada gündeme getirilmesini müteakip, hemen aynı gün saat 10:50’de Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığınca soruşturmaya başlanılmıştır.
3. Başlatılan soruşturma, 24 Haziran 2009 tarihinde, 12 gün sonra sonuçlanmış ve sonuçlar kamuoyuna açıklanmıştır.
4. Soruşturma, aynen adli yargı teşkilatı içerisindeki Cumhuriyet Başsavcılıkları gibi, Anayasal teminatlar altında bağımsız bir şekilde yargısal faaliyetlerde bulunan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından yürütülmüştür.
Askeri Savcılık, yasalar çerçevesinde tüm hususları incelemiş ve bir karara ulaşmıştır.
Askeri Savcılık tarafından verilen karara, bağımsız ve tarafsız (davalının kendi davasında araştırma soruşturma yaptığı ve karar verdiği; soruşturma yapanların emir komuta zinciri içinde hareket etmek zorunda oldukları komik bir bağımsızlık ve tarafsızlık bu! BN) bir soruşturma neticesinde ulaşılmıştır. Hukuka saygılı olduğunu ifade eden hiç kimsenin, söz konusu karara karşı saygısız tavırlar içine girme ve karara gölge düşürmeye çalışma hak ve yetkisi yoktur.
5. Soruşturma devam ettiği sırada, Dz.P.Kur.Alb. Dursun ÇİÇEK; bulunduğu görevden alınarak Genelkurmay Ana Karargahı binası dışında bulunan Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi Akademik Kurulu’nda geçici olarak görevlendirilmiş, 4 Eylül 2009 tarihinde de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahına atandırılmıştır.
6. Sayın Genelkurmay Başkanı, 26 Haziran 2009 tarihindeki iletişim toplantısında aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:
 a. "Türk Silahlı Kuvvetleri, hukuk devleti ve demokrasi ilkelerine bağlıdır ve saygılıdır."
 b. "Bu ilkelere aykırı düşünce içinde olan ve davranışlarda bulunan personelini Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde barındırmaz."
c. "Hukuk açısından yaşadığımız olayda bugün gelinen nokta (26 Haziran 2009) iddia edilenin bir belge olmadığını bize göstermektedir."
(Açıklamada unutulan var ekleyeyim: Genel Kurmay Başkanı açıklamasında belge denilenin yalnızca bir kağıt parçası olduğunu söylemişti. BN.)
 ç. "Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı, Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı vermiştir. Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı kesin değildir. Bu belgenin doğru olduğuna ilişkin yeni delil, bilgi veya emare çıkarsa, elbette bu soruşturma tekrar açılabilir."
(Yine unutulan var: “O zaman da o soruşturmanın yeri burası olacaktır.” demişti Genel Kurmay Başkanı. Yani davalı/yargıç/savcının Genel Kurmaya bağlı emir komuta zinciri içinde hareket edenlerden olacağını açıkça söylemişti. Sivil yargıyı bu işlere karışmaması yönünde uyarmıştı. BN.)
7. Bugün gelinen süreçte ise, konunun basında yapılan haberlerle tekrar ve farklı bir şekilde gündeme getirilmesi bir ihbar kabul edilerek, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu kapsamında askeri yargı görev alanına giren konuların kapsamlı bir şekilde araştırılması maksadıyla Genelkurmay Askeri Savcılığınca, 26 Ekim 2009 günü saat 13:30’da soruşturmaya başlanılması sağlanmıştır.
(İlk soruşturma sonucu ortada. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır. Ellerinden geldiği kadar minareyi kılıfına uydurmaya çalışacaklar, mızrağın çuvala sığmadığı durumda ise bir-iki kurbanla olayın üstünü örtmeye çalışacaklardır. BN)
8. Şayet, ortada delil değeri taşıyan bir belge mevcut ise, bunun bulunması gereken yerin basın organları değil, yetkili soruşturma makamları olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Bu nedenle, 24 Ekim 2009 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nca yapılan açıklamada; adli makamlara gönderildiği öne sürülen ihbar mektubunun, soruşturmanın gizliliği ilkesi ihlal edilerek basına sızdırılmasının ve bunun ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığının düşünülmesi gereken bir nokta olduğuna dikkat çekilmiştir.
Bu tip davranışlar, soruşturmaların şüpheli hale gelmesine ve kurumlar arasında güvensizlik ortamının doğmasına neden olabilecektir. Yaşanan gelişmelerin, konuyla ilgili yeni deliller yaratmaya yönelik çabalar olarak algılanması dahi mümkündür ki, bu husus şüphesiz hukuk devleti ilkesi ile bağdaştırılamaz.
 Soruşturmalarda, soruşturmanın gizliliği ilkesinin ve masumiyet karinesinin her zaman dikkate alınması gerekliliği açıktır. Bu kapsamda, soruşturma konusu olaylarla ilgili olarak yargısız infaz sonucunu ortaya çıkarabilecek davranışlardan kaçınılmalı, soruşturmanın gizliliğinin ihlali anlamına gelebilecek bilgi ve belge sızdırma eylemleri önlenmeli ve failleri cezalandırılmalıdır.
Belirtilen bu hususlar, hukuk devletinin olmazsa olmazlarındandır ve bugün, bu konuda gelinen nokta vahimdir.
(12 Eylül açık askeri darbesinin, 1987 “postmodern darbesinin”, Ayışığı, Sarıkız vb. kod adlı darbe hazırlıklarının sahibi bir kurum adına konuşanların “hukuk devleti”ne sahip çıkar görünmeleri Türkiye’ye özgü bir ilginçliktir. BN)
9. Türk Silahlı Kuvvetleri, her ortamda, hukuk devleti ilkelerine, hukukun üstünlüğüne, soruşturma usul ve yöntemlerine bağlı olduğunu söylem ve eylemleriyle ortaya koymuştur ve koymaya da devam edecektir.
(Evet ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz! 12 Eylül ve diğer darbeler, darbe girişimleri TSK’nin “hukuk devleti ilkeleri, hukukun üstünlüğü” vb. den ne anladığının açık örnekleridir. BN)
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Bu sorunda bugünkü Genel Kurmay Başkanının konumu kaçınılmaz olarak sorgulanmak zorundadır.
Net olan bir şey vardır: Genel Kurmay Başkanı, belgenin aslının olmadığını, bu belgenin sahte olduğunu, bir kağıt parçası olduğunu söyleyerek kamu oyunu açıkça yanıltmıştır.
(“Bugün itibariyle” ekiyle yapılan bu açıklamada, “bugün itibariyle” sözcükleri kuşkusuz bu yanıltmanın andaki belge ve bilgilerle yapıldığını söylediği noktada, yanıltmayı sınırlamakta, relative etmektedir. Fakat bu gerçeği değiştirmiyor. Eğer belgenin aslı sivil savcıların eline ulaştırılmamış olsa idi, söz konusu belgenin varlığı ve gerçek belge olduğu hiçbir zaman çıkmayacaktı ortaya.)
O bu açıklamayı yaparken ya o da yanıltılmıştır, belge onun bilgisi dışında hazırlanmıştır. (Ki bu Türkiye’de ordu içinde bir çok cuntanın yan yana yaşadığı bilindiğinde mümkündür.) Bu halde o karargahına egemen olamayan bir komutandır. Derhal karargahta temizliğe girişmelidir.
Ya da o her şeyden haberdardır, cuntanın içinde ve başındadır, kamu oyuna bilinçli olarak yalan söylemiştir. Bu durumda onun yeri Genel Kurmay Başkanlığı değil, sivil yargı önünde yargılanmak, mahkum edilmektir.

Görünen, Erdoğan/Başbuğ görüşmesinde bir orta yol bulunmaya çalışılacağıdır. Çünkü iki tarafın da diğerini gerçek anlamda tasfiye edecek gücü yok. Diğer yandan bütün “sivilleşme”, “demokratikleşme” irade beyanlarına rağmen, egemen sınıfların tümünün iktidarı açısından TSK’nın itibarının korunması gerekiyor!

Aslında bu belgelerin ortaya dökülmesi, Türkiye’deki militarist faşist rejimin nasıl işlediğinin, “demokrasi savunucusu” görünümündekilerin ne ölçüde demokrat olduklarının görülmesi, gösterilmesi için zengin malzeme sunuyor.

 

* Ortadoğu’da enerji satrancında yeni hamle…
Ortadoğu’da enerji satrancında yeni bir hamle var. 28 Ekim’de Türkiye/İran arasında
yeni bir enerji anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Güney Pars bölgesindeki verimli havzalardan Türkiye, ihalesiz doğalgaz çıkartabilecek. Tesisler Türkiye tarafından kurulacak. Çıkan gazın yarısı İran’a bırakılacak. Diğer yarısı doğal gaz hattı üzerinden Türkiye’ye aktarılacak. İran Devlet Şirketi ile TPAO, ABD'nin ambargo yasasını aşmak için Tahran'da ortak bir şirket kuracak. Anlaşma’nın en önemli yanı şu: En başta Nabucco projesine bu yolla İran dahil ediliyor. Anlaşmanın hayata geçirilmesi ile İran Nabucco projesinin -Türkiye /İran ortaklığı yoluyla- esas gaz tedarikçilerinden biri haline gelecek. Bu hem Türkiye’nin hem de Nabucco projesinin esas destekçileri olan AB’nin enerji konusunda Rusya’ya olan bağımlılığını önemli ölçüde azaltacak. Hem AB, hem de Türkiye Rusya'ya olan bağımlılıktan kurtulacak.

Bilindiği gibi ABD İran’a karşı çok sıkı bir ambargo uygulanmasından yana. İran’la ekonomik anlaşmalar yapılmasına karşı. Anlaşmanın bu ortamda imzalanması, görünürde ABD’ne rağmen bir iş yapıldığı anlamına geliyor. Fakat Nabucco’nun aynı zamanda ABD’nin de projesi olduğu, ABD’nin Rusya’nın enerji tekelini kırma stratejik hedefini desteklediği bilindiğinde, ABD’nin bu anlaşmanın imzalanmasından fazla rahatsız olmayacağı da ortadadır.

Anlaşma tabii bugünden yarına olmadı. Oldukça uzun bir ön çalışması var.
Türkiye, bilindiği gibi İran ile 17 Temmuz 2007'de 1 yıl süreli mutabakat zaptı imzalamış, bu sürenin dolması üzerine 2008 yazında uzlaşı 1 yıllığına daha yenilenmişti. Yaklaşık 2.5 yıl süren pazarlıkların ardından söz konusu mutabakatın şimdi anlaşmaya dönüştürülmesi anlamına geliyor bu anlaşma. Anlaşmaya göre, İran'ın 14 trilyon metreküp rezerve sahip Güney Pars bölgesindeki doğalgaz sahalarından 20, 21 ve 23'üncü sahalar 'ihalesiz olarak' Türkiye'ye veriliyor.

Anlaşmaya göre Türkiye ile İran Tahran Ticaret Odası'na kayıtlı ve yüzde 50 ortaklıklı bir özel şirket kuracak. Böylece ABD Senatosu'nun 'İran'a 20 milyon dolardan fazla yatırım yapan şirketlere ambargo uygulaması' içeren 'ILSA' yasası da aşılmış olacak. Daha önce benzeri bir yöntemi Japon ve Çin şirketleri de uygulamıştı. Türkiye adına TPAO önce bu sahalarda milyar dolarlık yatırımlar yaparak petrol havzalarını geliştirecek. Bu sürecin tamamlanması yaklaşık 5-7 yıl sürecek.
Çıkarılan doğalgazdan İran'a yüzde 50 payı verildikten sonra kalan kısmı, Türkiye'nin tüketiminde kullanılmak üzere getirilecek ve doğalgazın büyük bir bölümü Nabucco aracılığıyla Avrupa'ya gönderilecek. İran'dan gelecek doğalgazın yıllık yaklaşık 35 milyar metreküp olması öngörülüyor.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Tahran'da gazetecilere yaptığı açıklamada, İran'da Anayasa'ya göre malın devrinin söz konusu olmadığını belirterek, bu ülkenin modeline göre bir çerçeve anlaşması geliştirdiklerini bildirdi. Bakan Yıldız, şunları söyledi: 'Çalışmalara kasım ayının ilk ya da ikinci haftasında başlamış olacağız. Buradaki model, yap-devret modeli normalde. Bu anlaşma ile buradan çıkacak doğalgazın ve yan ürünlerinin pazarlanması söz konusu olacak. Türkiye'nin pazarlama ve ticaret hakkı doğmuş olacak. Doğalgazın en az yarısı Türkiye'de ya da Türkiye üzerinden pazarlanacak. Yaklaşık 35 milyar metreküp gaz çıkarılması öngörülüyor.' Bakan Yıldız, Güney Pars havzasındaki çalışmanın 4 milyar doların üzerinde bir rakama mal olabileceğini bildirdi.

Bu arada Enerji bakanı bu anlaşmanın, Rusya’yla enerji anlaşmaları yaptıktan sonra, Türkiye’ye sattığı doğal gazın fiyatını arttıran “kardeş Azerbaycan” a karşı olmadığını vurgulamayı önemli görüyor. İran’la yapılan anlaşmanın hayata geçirilmesi büyük yatırımları gerektiriyor. Bu arada yeni gelişmelerin ne olacağı belli değil. Ortadoğu zemini kaygan, oynak bir zemin. Anlaşma sonucu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi şartlarında ilk gaz üretim ve akımı en erken 2017’de bekleniyor. Hal böyle olunca da tabii Türkiye doğal gaz konusunda hala Rusya ve “kardeş Azerbaycan”a mahkum. Aynı AB gibi. Bu durumda bu anlaşmanın onlara karşı olmadığının vurgulanması -hal gerçekte böyle olmasa da- gerekiyor! Tabii “kardeş Azerbaycan” da bunun böyle olduğunu biliyor. Şimdi daha önce dünya piyasa değerinin çok altında alınan Azerbaycan doğal gazının fiyatı konusunda pazarlıklar bütün şiddetiyle sürüyor. Enerji bakanı Yıldız, İran’da yaptığı açıklamada:
“Azerbaycan ile doğalgaz konusunda görüşmelerimiz sürüyor. Her iki ülkenin de farklı alternatifleri söz konusu. Azeri kardeşlerimizin haklarına halel gelmeyecek. Nisan 2008'den sonraki dönem için Azerbaycan tarafına geri ödeme yapılmasının söz konusu olabilir'' diyor.
Buradaki geri ödemeden anlaşılan, pazarlık sonucu tespit edilecek yeni fiyata göre, geçen yıl için aradaki farkın ödenmesi. Bunun için Azerbaycan kapıyı 1 milyar dolar ek ödemeden açarken, Türkiye 600-800 milyon dolar ek ödemeyle kapatmaya çalışıyor pazarlığı. Yani akçalı konulurda “kardeşlik” fazla işe yaramıyor ! Kapitalist dünyanın hali böyle.

Erdoğan’ın İran gezisi sırasında, bunun dışında anlaşmalar da imzalandı.. Yapılan bir protokole göre, Türkiye ile İran karşılıklı dış ticaretlerini kendi para birimleriyle yapacak. Buna göre, mal alım satımlarında dolar ya da euro kullanılmayacak. Bu ittifaka Çin’in de dahil olması öngörülüyor.
Erdoğan, temaslarını değerlendirirken nükleer enerji konusunda da 'Bu konuda İran ortaya samimi bir tablo koydu. Bu bir nükleer enerji çalışmasıdır, barış ve insani amaçlı bir çalışmadır. Zannediyorum ki karşı tarafta görünenler de olumlu yaklaşım göstereceklerdir.' diyerek, ABD ve diğer batılı emperyalist güçlerin bu konudaki tavrından ayrı bir tavır koydu.. Ayrıca bir İngiliz gazetesine verdiği bir demeçte de atom silahı konusunda ABD ve batının çifte standartçı tavrına karşı tavır takındı. Ahmedinecad da konuşmalarında “kardeşim” diye hitap ettiği Erdoğan’ı bolca övdü. Bütün bu gelişmeler batı medyasında tartışmalara yol açtı. Bir bölüm medya Türkiye/İran yakınlaşmasını tehlikeli bulup, şiddetle eleştirirken; bir bölümü İran’ı kontrol etmek için köprülerin atılmamasının doğru olduğu, Türkiye’nin yaptığının batının da çıkarlarına uygun olduğu görüşünü dillendirdi. Hepsinin birleştiği ortak nokta, AKP hükümetinin, Türkiye’nin Ortadoğu’da belirleyici aktörlerden biri olduğunu his ettiren aktif bir diplomasi yürüttüğü idi. Tartışmanın odak noktasında bu aktif diplomasinin batılı emperyalistler açısından ne ölçüde kontrol edilebildiği, sorusu ve kaygısı yatıyordu.

29 Ekim 2009

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign