gelişigüzel notlar



gelişigüzel notlar anasayfagelişigüzel notlar arşivydi çağrı anasayfa


google'de sitede


23-
31
Ara
2009

+ Açılım'a Devam...
+ Mahmur'dan 10 maddelik dönüş şartı
+ Gitti DTP - geldi BDP ! Kapatılan DTP'nin 94 belediye başkanı BDP'de…
+ ‘Radikal Demokrat’ Abdullah Öcalan’ın 23 Aralık Görüşme Notları’ndan
+ Provokasyona devam: Yeni KCK Operasyonu
+ Provokasyon üzerine provokasyon
+ Tekel işçileri eylemde…

Açılım'a Devam


23 Aralık
+ Mahmur'dan 10 maddelik dönüş şartı

Güney Kürdistan’daki Mahmur Kampı’nın boşaltılması, Mahmur Kampı’ndaki Kuzey Kürdistan’lı göçmenlerin Kuzey Kürdistan’a geri dönmeleri, hükümetin “Açılım” planının önemli ayaklarından biri. Ancak bu bağlamda yapılan hükümet plan ve hesaplarının temelinin pek sağlam olmadığını gelişmeler gösteriyor.

Bunu kapatılan DTP’li Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır, Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici, Van Milletvekili Özdal Üçer, DTP'nin eski MYK üyesi Hatice Çoban, Şırnak Belediye Başkanı Ramazan Uysal, Uludere İlçesi Belediye Başkanı Şükran Sincar’ın 23 Aralık’ta kampa yaptıkları ziyarette açıkça gösterdi.

Heyet Mahmur’lular tarafından coşkuyla karşılandı. 10 bin kişinin katıldığı coşkulu bir mitingte Sevahir Bayındır'ın konuşmasından sonra Mahmur Kampı’nı yöneten “Demokratik Halk Meclisi” adına yapılan konuşmada Mahmur’luların, 16 yıldan beri kampta bir mülteci statüsünde yaşadıklarını belirtilerek, "Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman somut adım atmamıştır. Yasal ve Anayasal bir güvence sağlamamıştır. Bunun aksine siyasi mültecilik statümüzü ortadan kaldırmak için her zaman siyasi ve diplomatik tehditler ve ticari anlaşmalarla üzerimize pazarlık yapıp yeni baskılar kurmaya çalışmışlardır" dendi.

Mahmurlular, toplu geri dönüş ve ortak yaşam koşullarının oluşturulup olgunlaşması için 10 taleplerini şöyle sıraladılar:

1- Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşebilmesi ve kalıcı toplumsal barışın tesis edilebilmesi için Öcalan'ın üzerindeki tecritin sona erdirilmesi ve önünün açılması.

2- Askeri operasyonların durdurulması, çatışmalı ortamın son bulması.

3- Kürt sorununun barışçıl, demokratik siyasi çözümünün önünün açılması.

4- Kürt halkının özgür iradesini esas alma temelinde çözümün diyalog ve müzakere yöntemiyle gerçekleştirilmesi.

5- Kürt halk kimliğimiz temelinde ve Anayasal güvenceye sahip olarak özgür ve eşitçe birlikte yaşamak.

6- Anadilimiz olan Kürtçe’yi özgürce öğrenmek, geliştirmek ve tarihi değerlerimizi, kültürümüzü, coğrafyamızı ana dilimizle yaşamak.

7- Irak Kürdistan bölgesinde T.C. vatandaşı Kürtler olarak 8 ayrı kampta bulunuyoruz. Kürt sorununun çözümüyle birlikte Türkiye'nin Kürt bölgesinde kendi öz irademizle yaşamayı ve kendi güvenliğimizi kendimizin sağlayacağı toplu bir yerleşik yerinin yapılması ve dönüşümüzün BM denetiminde olması.

8- Çocuklarımızı Kürtçe adlandırmak, Kürtçe eğitmek ve büyütmek.

9- Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak.

10- Kürdistan'ın köy ve şehirlerinde özel harekatçı, korucu ve polisin baskı ve zülmünden uzak yeterli imkanlara kavuşmuş ve güvenlik içinde yaşayabilmek için koruculuk sisteminin kaldırılması.

Aslında gayet anlaşılır ve demokratik olan bu talepleri bu haliyle hükümetin karşılama durumu, imkanı, gücü yoktur. Bu durumda bu talepler temelinde çözüm yoktur. Bu konuda çözümün yokluğu ise, “Açılım”ın bu ayağında hükümet açısından iflas anlamına gelir.
Kuşkusuz değişik düzeylerde yürütülen görüşmelerde bu taleplerin kabul edilebilir, devlet içinde doğrudan çatışmaya yol açmaksızın karşılanabilir taleplere dönüştürülmesi için pazarlıkların vereceği sonuçlara bağlı olarak belli gelişmeleri bütünüyle dıştalamamak gerekir. Ancak andaki durumda ve kısa dönem geleceği açısından bu noktada çözüm tıkanmış görünmektedir.

 

+ Gitti DTP - geldi BDP !
Kapatılan DTP'nin 94 belediye başkanı BDP'de…

Türk burjuvazisinin bir bölümü parti kapatmakla, devlet terörüyle Kürt meselesinde geleneksel inkarcı- bastırmacı - ırkçı devlet siyasetini sürdürmeye çalışıyor. Ama Kürt ulusal bilinci artık geri dönüşü olmayan biçimde, devlet terörü, ırkçı savaş, parti kapatmaları vb. ile bastırılamayacak seviyede gelişmiştir. Bugüne kadar kapatılan 6. yasal Kürt partisidir DTP. Bundan önceki her parti kapatması ertesinde kurulan yeni parti bayrağı devralmış ve Kürt ulusal hareketi adeta “bizi yasaklamakla bitiremezsiniz”, “bizi kırmakla yok edemezsiniz” demiş, bunu pratikte kanıtlamıştır. Fakat Türk burjuvazisinin önemli bir bölümü hiçbir şey öğrenmemekte kararlı ve dirençlidir. Benim oğlum bina okur döner döner yine okur misali, yine eski paslı işe yaramaz olduğu pratikte ispatlanmış parti yasağı silahını kullandı. DTP’yi kapattı. O bekleneni yaptı. Atılan kapatma adımı aslında egemenler arasındaki iktidar dalaşında “açılımcı”lara da vurulmuş bir darbe ve tam bir provokasyondu. Kürtlere “size legal siyaset yolları kapalı” mesajı veriliyor, adeta dağa çıkmaya çağrı yapılıyordu.
Kürtlerin buna verdiği cevap, yine hayır ne yaparsanız yapın, kazanılmış olan legal siyasi mevzileri de terk etmeyeceğiz biçiminde oldu. DTP kapatıldı, yerine daha önce kurulmuş olan BDP geldi.

24 Aralık’ta kapatılan DTP'nin 98 belediye başkanından siyasi yasaklı olan 4'ü haricinde hepsi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda düzenlenen tören ile Barış ve Demokrasi Partisi'ne (BDP) geçti. Törende konuşan BDP Genel Başkanı Demir Çelik, DTP'nin kapatılmasıyla sorunların çözülmediğini belirterek, “PKK'nin çatışmasızlık kararı ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın Kürt sorununun çözümüne ilişkin hazırladığı yol haritasının hala büyük bir fırsat “olduğunu kaydetti.

Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP'nin haklarında siyasi yasak kararı verilen eski DTP'li milletvekili Aysel Tuğluk ile belediye başkanları Nejdet Atalay, Selim Sadak ve Ferhan Türk de törende hazır bulunurken, Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak ise, çalışmalarından dolayı törene katılamadı. Basının yoğun ilgi gösterdiği törenin açılış konuşmasını yapan BDP Diyarbakır İl Başkanı Mehmet Ali Aydın, DTP'nin kapatılmasını ibretle ve büyük bir demokrasi ayıbı ile izlediklerini belirterek, verilen kararın Kürt halkının gönlünde meşru olarak görülmediğini ifade etti. 'DTP kapatılmış olsa da BDP bayrağını dalgalandırarak mücadelemize devam edeceğiz' diyen Aydın, belediye başkanlarına 'Özgürlük ve demokrasinin yeni adresine hoş geldiniz' dedi.

BDP Genel Başkanı Demir Çelik yeni süreçte DTP'nin kapatılmasıyla Kürt iradesinin hapsedilmek istendiğini, ancak Kürt mücadelesinin yarattığı gücün buna engel olduğunu ifade etti. Kürtlerin barış taleplerindeki ısrarlarına vurgu yapan Çelik, AKP politikalarını eleştirerek, 'Tarih geri döndürülemez. İleriye götürmek anlayışıyla ancak sorunlar çözülür. Önce 'Kürt Açılımı', sonra 'Demokratik Açılım' son olarak da 'Milli Birlik Projesi' olarak adlandırdıkları proje ile ne kast ettikleri açık ve nettir. Değişmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Onun için en az kayıpla, en çok kazanımla elde etmenin peşindedirler. Kürtsüz muhatapsız bir çözüm dayatılmak isteniyor' dedi. Çelik, anayasanın değişmesinin devletin ve siyasetin demokratikleşmesi için şart olduğunu ancak bu konuda büyük zaaflar yaşandığını söyledi.

Yapılan konuşmaların ardından Çelik ve eski DTP'li milletvekili Aysel Tuğluk İl Belediye başkanlarına BDP rozeti taktı. Karanfillerle hatıra fotoğrafı çeken belediye başkanlarının ardından İl Genel Meclis üyeleri de BDP'ye geçerek rozetlerini aldı. İl Genel Meclis başkanları adına kısa bir konuşma yapan Van İl Genel Meclis Başkanı Semire Varlı, 'Güldük, toprağa düştük, çınarlaşmak istiyoruz. Yarın yine kapatılırsak güneş olmaya adayız' dedi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de törende konuşarak, 'Bir meşe ağacının, yaşa ve yaşat, felsefesinin sembolü olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda uzun yaşamanın sembolü olduğunu da biliyoruz. Doğanın en inatçı ve direngen ağacıdır. Emekle, alın teriyle, sevgiyle, hoş görüyle sulayacağız. Bütün coğrafyamızda mutlaka onurlu barış ve özgür yaşamı birlikte kurgulayacağız' dedi.

 

+ ‘Radikal Demokrat’ Abdullah Öcalan’ın 23 Aralık Görüşme Notları’ndan:

DTP’nin BDP’ne dönüştürülmesi hakkında:

“Bu mesele patlak lastik meselesi haline getiriliyor. Hani arabanın lastiği patlar hemen yedeğiyle değiştirirsin, yola bu şekilde devam edersin. Siyasete bu kadar teknik yaklaşılmaması gerekir. Çok dar ele alınıyor bu parti çalışmaları. Yeni bir partiyi böyle lastik değiştirir gibi hemen kuramazsınız. Beş on tanesini zaten kapattılar. Yine bunu da kapatırlar. Anayasa Mahkemesi olduğu yerde duruyor, kapatacaklar, buna engel olabilecek misiniz? (Öcalan yine “anlaşılmamış” ! Yine şaşırtıyor ! Bir önceki görüşme notlarında söyledikleri BDP ile devam biçiminde okundu ve anlaşıldı. Buna uygun adımlar da atıldı. Şimdi böyle olmayacağını söylüyor! Fakat artık ok yaydan çoktan çıktı! BN)  Hayır. Defalarca söyledim bu meseleler ciddi meselelerdir. Benim siyaset anlayışım demokratik siyaset anlayışıdır. Savunmalarımda yeterli ve detaylı bir şekilde işlemiştim, neden anlaşılmıyor. (Siyasetten anlayan tek kişi kendisidir. Apo’yu sonuna kadar  doğru anlayan bir kişi vardır: Apo’nun kendisi. Diğer doğru anlayanlar olursa, bu geçicidir! BN) Siyasetin demokratikleştirilmesi ve içinin doldurulması gerekmektedir. Yoksa mesele şekil meselesi değildir. Yine söylüyorum, bu meseleye patlak lastik meselesi gibi yaklaşılamaz. Bir parti kapatmaya bu kadar basit bir yorum ve bakış açısıyla bakılamaz. Mesele teknik bir mesele değil, anlayış meselesidir. Anayasa Mahkemesi tüm partileri kapattı, sanırım bu beşinci veya altıncısıdır, bunu anlamak lazım. Böyle aç kapatla olmaz, siyaset böyle yürütülemez. Bu sorun yüzyılların sorunudur. Anadolu ve Kürdistan insanı aç, sefil, işsiz bırakılmış bir durumda. Bu sorunun çözülememesinden dolayı maddi ve manevi devasa kayıplar var. Bunlar görülmeden, anlaşılmadan siyaset yapılamaz.”

Önderlik konusu:
“Ben burada tespitler yapıyorum, öyle iddia edildiği gibi talimat vermiyorum. Benim buradaki önderliğim, sosyolojik önderliktir. Burada siyasi-pratik önderlik yapacak koşullarım da yoktur. Buradan bunu yapmaya çalışmak ahlaki de değildir. Bu koşullarda talimat veremem, bu mümkün de değildir, ancak sosyolojik önderliktir benim yaptığım. Hem bu önderlik tarzı sadece bugün için geçerli değildir, bu önderlik yüz yıl sonra da, bin yıl sonra da etkisini sürdürür, etkisini sürdürecek bir önderliktir.” (Oldu mu böyle olmalı. İnanırsınız, veya inanmazsınız. Nasıl olsa bin yol sonrayı yaşayacak olan, bu iddianın doğruluğunu pratikte sınayacak olan yok ! BN)

Kolektif haklar meselesi:
“Sönmez Köksal, Öcalan 'kollektif hak istiyoruz' derse bu iş bitmez, savaş 25 yıl daha devam eder diyor. 'Kollektif haklar istemeyin' demek ne demek. İki insanın yan yana gelmesi bile bir kollektivizmdir. Bu mesele, bir toplumun meselesidir. Toplum dediğiniz şey de kollektif bir oluşumdur. Savaş 25 yıl daha sürecekmiş diyor. Bunları tanımazsanız isterse elli yıl, beş yüz yıl, bin yıl sürsün, kollektif hakları tanımazsanız sürer. Bunların söyledikleri ciddiye alınamaz. Kürtler kollektif haklarından vazgeçmez, gerekirse bu savaş elli sene de beş yüz sene de sürer. Biz bu haklarımızdan vazgeçmeyiz. Sen benim dilimi yasaklıyorsun. İnsanlar kendi çocuklarını kendi kültürleriyle kendi dilleriyle yetiştiremiyorlar. Kendi çocuklarımızı kendi kültürümüzle, kendi dilimizle yetiştiremiyoruz. Bu çok korkunç ve kabul edilemez bir yaklaşımdır. Binlerce insan şehit düştü, yaşamlarını yitirdi, hala insanların kanı akıyor, binlerce insan tutuklandı, bunlar bireysel haklar için midir? Bu ciddiyetsiz bir yaklaşımdır. O önce kollektif ve bireysel hakkın ne olduğunu öğrensin, anlasın. Kollektivizmin ne olduğunu biliyor mu? İki kişinin bir araya gelmesiyle bile kollektivizm olur. Toplum bireylerden oluşur. Toplum olmadan bireylerin tek tek hiç bir anlamı kalmaz. Ancak toplumu olan bireylerin anlamı vardır. Toplum söz konusuysa ve varsa bunların kollektif hakları da vardır. Bir toplum için bireysel haklardan bahsedilemez, toplumun ancak kollektif hakları olur. Toplum bireysiz, birey de toplumsuz olmaz. Toplumun kendi doğal yapısı kollektiftir. Biliniyor kollektif-bireysel haklar tartışması daha çok İsrail'de yapılan bir tartışmadır. Daha önce savunmalarımda bu toplum meselesine değinmiştim. Doğal toplumlar diye tanımlamıştım. Kollektivizm bu doğal toplumların kendisidir, toplumun doğallığıdır, doğal halidir. Bunu nasıl inkâr edelim, bundan nasıl vazgeçelim? Kollektif ve bireysel haklar bir bütündür, bir birini tamamlar. Bireysel ve kollektif haklar bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir madalyonun bile iki yüzü vardır. Hiç bir şeyi tek yönlü düşünemezsiniz. Birbirleri için var, birbirlerini tamamlarlar.” (Sönmez Köksal da, Abdullah Öcalan da esas meselenin etrafında dolanıp duruyorlar. Sorun bireysel haklar/ kolektif haklar ikileminde tartışılıp çözülecek bir sorun değildir. Sorun Kürt ulusunun ulusal hakları sorunudur. TC’nin bu hakları tanıyıp tanımadığı, tanırsa ne ölçüde tanımaya hazır olduğu, buna karşı Kürt ulusunun tavrı sorunudur. Gerçekte ulusal sorun eşit haklara sahip ulusların ve milliyetlerin özgür birlikteliği ile çözülür. Eşit haklardan ise ancak her ulusun ayrılma hakkına sahip olduğu şartlarda söz edilebilir. BN)

AKP değerlendirmesi:
Bundan sonra top AKP'dedir tabi ki. Bundan sonra ne yapılacaksa, hangi adımlar atılacaksa AKP bunu yapmalıdır, söylemelidir. AKP'de iki eğilim vardır; samimi demokrat kesim, işte Bülent Arınç gibi. Bülent Arınç’a suikast girişimleri olduğu söyleniyor. Tabi ben de bunu dinlediğimde üzerinde bayağı düşündüm, anlamaya çalıştım. Başbakan yardımcısıdır. Başbakan yardımcısının başına getirilmeye çalışılana bakın. Onu bekleyen tehlikeleri görün. İşte çevresini kuşatıyorlar. Bu kuşatmadan sonra artık Bülent Arınç konuşamayacak, muhtemelen. Başbakan da ona sahip çıkamayacak. Çevresini sarıp tehdit ediyorlar. Bu durumda öldürmelerine de gerek yok, gerekli mesaj veriliyor zaten. Bu bir devlet geleneğidir, susturmak istiyorlar. Bu mesaj onlaradır. Bu kesimin susması için bu kafi gelecek. Bu mesajla daha fazla adım atamazlar. Bu durumu MGK'ya getireceğini söylüyor, getirsen ne olur ki, neyi çözeceksin? İşte AKP'nin getirdiği sistem böyle bir sistemdir. Yedi yıldır geldikleri nokta burasıdır.” ( Bu “samimi demokrat” kategorisi ne işe yarar? Samimiyet’in ölçüsü nedir? Kendisini radikal demokrat olarak tanımlayan Öcalan’ın Arınç gibilerine “samimi demokrat” ünvanını yakıştırması aslında onun demokrasi ufkunun darlığını da gösteren bir edim. Bunun ötesinde Arınç’ın suikast girişimleri filan karşısında susup sineceği vb. değerlendirmeleri de yanlış değerlendirmeler. Bu değerlendirmeler egemenler arasındaki iktidar dalaşında gelinen yerde işin artık çoktan “korku ile sindirme/sindirilme” sınırını aştığını kavramayan değerlendirmeler.)

Ergenekon soruşturmasında ordu “intiharları” konusunda:
Bir başka örnek vereyim. Yarbay Ali Tatar'ın intihar haberini öğrendim. Bu intihar üzerinde düşündüm, yoğunlaştım. Bu intiharı iyi anlamak gerekiyor. Cenazesinde yumruklar sıkılı bir şekilde bağırıyorlar. Bir cenazeye sahipleniş, böyle yumruklar sıkılı bir şekilde, bağırarak, ayakları yere vurarak, cenazenin yanında beklemekle olmaz. (Ölen, intihar ettiği söylenen kişi hakkında komutanına karşı suikast hazırlıkları içinde olduğu iddiası var. Soruşturmanın konusu diğer şeylerin yanında bu. Hakkında ikinci kez tutuklama kararı çıkarılıyor. İddiaya göre bunu onuruna yediremediği için intihar ediyor. Cenazeye suikast planının hedefinde olduğu söylenen komutan da katılıyor. BN) Cenazeye katılmakla ayıbınızı örtemezsiniz. Yine görüyorsunuz komutanlar cenazeye geliyor. Silah arkadaşını sahipleniş sadece onun cenazesine katılarak olmaz. (Nasıl olur ? Darbe ile mi ? BN) Böylesi bir intiharı iyi anlamak gerekir. Anlamlıdır ve mertçe bir eylemdir. (İntiharın neresi mertçedir? İntihar aynı zamanda bu somutta soruşturmadan kaçmak anlamına gelmiyor mu?) İntihara üzülmek veya cenazesine katılmakla olmaz, intihara neden olan sebepleri ortadan kaldırmakla olur. İntiharın ideolojik sebebine bakmak lazım, Ergenekon diyorlar, bunu Ergenekon gerekçesiyle geçiştiremezsiniz. Yarbay Ali Tatar alevidir kendisi. (Ne alaka? Alevi olduğu için mi suçlandı bu Yarbay? Demek istenen bu mu? Bunun kanıtı nerede?) Alevileri tanırım, vefakar ve çok çekmiş insanlardır, iyiniyetlidirler. Onların yaşadıkları yerleri gezdim dolaştım. Aleviliği biraz da İslamın demokratik yorumu gibi değerlendiriyorum. (Alevilerin en azından bir bölümü bu Alevilik yorumunu red ediyor. Onları ne yapacağız? BN) Daha önceleri de belirtmiştim. Demokratik Alevi çalışmalarının yürütülmesi gerektiğini söylemiştim.”

En Hakiki İslam konusunda..
AKP İslamı kullanarak, İslamı öne sürerek bir şeyler yaptıklarını söylüyorlar. Aslında yaptıkları bir şey de yoktur. AKP'nin İslamcılığı Muaviye İslamcılığıdır, karşı İslamdır. İslam tarihi konusunda muazzam bir bilgiye sahibim. İslamiyet nedir? Aynen şöyle diyorum. AKP'li milletvekillerine açık mektubumdur. Sizin yaptığınız Muaviye İslamcılığıdır. Biliniyor Muaviye, Ebu Süfyan'ın oğludur. Hz. Muhammed Mekke'ye gelmeden bunların hiç biri Müslüman değildi ve kendi aristokrat sınıfı içinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Hicretle birlikte bunların hepsi Müslüman olup Hz. Muhammed'in yanında olduklarını belirttiler. Ancak Veda Hutbesi'nden sonra Hz. Muhammed'in yaşamını yitirdiği gün ya da birkaç gün sonra tekrar kendi aristokrat sınıflarına, yaşamlarına geri döndüler. Ondan sonra da İslamiyete yaptıkları ortada. İslamiyeti getirdikleri durum ortada. Önce Hz. Ali'yi sonra Ebu Süfyan oğlu Muaviye döneminde Hz. Hüseyin'i Kerbala'da katlettiler. Kendi içlerindeki bu temiz geleneği ortadan kaldırdılar ve bunu İslamiyet adına yaptılar.'
'Zağroslarda yaşayan Ezidiler vardı. Şimdi sayıları oldukça azdır. Onlardan binlerce erkek öldürmüşlerdi, yine onbinlerce kadınlarını kızlarını alıp haremlere kapattılar. İşte bu Muaviye İslamcılığıdır. Şimdi AKP'nin yaptığı da budur. AKP'nin yaptığı Muaviye İslamcılığıdır. AKP'nin Müslümanlığı gerçek Müslümanlık değildir. Bunlar İslamiyeti temsil etmiyorlar, sadece kullanıyorlar.'
'Hz. Muhammed döneminde Medine daha demokrat ve samimi Müslümanlardan oluşuyordu. Hz. Muhammed Medine'den Mekke'ye Veda Hutbesi'ni okumaya gidecekti. Mekke'de bulunanlar Hz. Muhammed'in Mekke'ye geleceğini duyduklarında gerçekte İslam dinine inanmadıkları halde, İslam dinine inandıklarını ve Müslümanlığı kabul ettiklerini söylüyorlar, bu şekilde davranıyorlar. Hz. Muhammed Mekke'de Veda Hutbesini okuduktan sonra bunlar hemen aynı gün veya birkaç gün sonra da hepsi tekrar eski saltanatlarına geri döndüler. AKP İslamcılığı da bunların devamı olan iktidar İslamcılığıdır. İran'da geçenlerde ölen Muntazari vardı. Kendisi yaşamı boyunca hep iktidardan uzak durdu ve iktidarla arasına belli bir mesafe koydu. Ayetullah Ali Hameney ve Ahmed-i Necat anlayışına karşı biriydi. Bu yönüyle iktidarla olan ilişkisi boyutuyla onun anlayışını kendi anlayışıma oldukça yakın buluyorum.”
(“AKP’nin Müslümanlığı gerçek Müslümanlık değil”. Her konuda olduğu gibi, İslam konusunda da otorite radikal demokrat A. Öcalan. Kimin daha İslam olduğu konusunda fetva verecek merci konumunda görüyor kendini. AKP ile kimin daha Müslüman olduğu konusunda yarışmak herhalde kendine radikal demokrat diyenlerin işi olmamalı.)

Çözümün basitliği üzerine: Sihirli değnek: Hakikat Komisyonu
Geçen gün radyodan da dinledim. Brezilya'da Hakikat Komisyonu kurulmuş. 1964-85 askeri rejimi dönemindeki insan hak ve ihlallerine ve işkencelere ilişkin çalışmalar yürütecekmiş. Eski kontra gerilla faaliyetlerini de araştıracakmış. Türkiye için ben şunları belirttim, tekrar belirtiyorum. Sorunun çözülmesi isteniyorsa, Meclis bünyesinde bir Adalet ve Hakikati Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Neden kurulamıyor? Bu komisyon kurulduktan sonra ne şiddet kalır, ne ayrılıkçılık kalır. Meclis bu sorunun çözüleceği zemindir. Kurarsınız komisyonu, herkesi dinlersiniz, gelirsiniz burada benim de görüşlerimi alırsınız. Herkesi, her tarafı dinlersiniz sonra sorunu teşhis edip, çözüm yollarını sıralarsınız. Aslında bu işin çözümü bu kadar basit. Bütün bunları yaptıktan sonra bak o zaman sorun kalıyor mu? Madem sorunların çözümünün kalbi TBMM'dir, Meclistir deniliyor yapın o zaman kim tutuyor sizi? Yok talimat veriyor, yok beni bahane gösterip parti kapatıyorsunuz. Sorunları böyle çözemezsiniz. Sorunun çözümü için Meclisi adres gösteriyorsunuz, demokratik çözüm zeminidir deniliyor, o zaman Meclis bünyesinde Adalet ve Hakikati Araştırma Komisyonu kurulmalıdır. Bakın o zaman ortada sorun kalır mı? Ama yapamazsınız, yaptırmazlar. Çünkü ipler başkalarının elinde. Size yaptırmazlar, yapamazsınız derler, siz de yapamazsınız. Adalet ve Hakikati Araştırma Komisyonu'nun kurulması gerekiyor. Bütün sorunlar bu komisyon aracılığıyla çözüme kavuşturulabilir. Otuz kişilik böyle bir komisyon kurulursa, savaşın nasıl durduğu o zaman görülecek.”
(Sorunun çözümünün Mecliste olduğunu söylüyor egemenler. Yalan söylüyorlar. Radikal demokrat A. Öcalan için de çözümün adresi Meclis ! Bu yaklaşım demokratlığın da, radikalliğin de dar ufkunu çiziyor. Orda durmuyor Öcalan. Çözüm için sihirli değneği de gösteriyor: Meclis çatısı altında kurulacak otuz kişilik bir “Hakikati Araştırma Komisyonu” ! Bu Komisyon kurulursa savaş duracak. Bütün sorunlar bu komisyon aracılığıyla çözüme kavuşturulacak vs. “Bu kadar basit”. Burada çözüm adına söylenenler gerçeklerden kopuk, boş hayaller yaratmaya hizmet eden tespitlerdir. Bu meclis çatısı altında kurulacak hiçbir komisyon, adı ne olursa olsun, hiçbir soruna gerçek çözüm getiremez. BN)

Üniter devlet TC’nin varlığı şartlarında konfederal olmayan konfederal çözüm:
'Radyodan dinledim. KCK'den bahsediyor. KCK'nin konfederalizmi öngördüğünü, savunduğunu söylüyor. Hayır, böyle değildir. Benim çözüm önerim KCK sistemidir. KCK sisteminde devlet olduğu gibi kalır, devlete karışmaz, devletle sorunu yoktur. Üniterlikle sorunu yoktur, üniterliğe karışmaz, üniterliği tartışmaz. KCK sisteminde sınırlarla uğraşma yoktur. Türkiye'de mevcut sınırlar içinde sınırlara dokunmadan Türklerle Kürtlerin demokratik birlik anlamında konfederal birliği vardır, demokratik konfederalizmi vardır. Anadolu ile Mezopotamya'nın demokratik konfederal birliği vardır. Burada sınırlarla oynama yoktur. Ancak devlet KCK'yi suç saydı, KCK'ye operasyonlar yaptı. Devlet KCK'yi suç sayarsa Avrupadakiler de, Kandildekiler de, Maxmurdakiler de dönmez. Maxmur bir KCK birimidir. Maxmur'un üç kırmızı çizgisi vardır. Meclisi, yürütmesi ve öz savunması vardır. Bunlar tanındığında, kabul edildiğinde Maxmur gelir. Maxmur'un gelişi de kollektif olur, bu gelişin adı da kollektif geliş olur. Cudi'nin eteklerinde bu temelde gelerek yerleşim yeri kurarlar. Yoksa bir tek kişi gelmez. Yine Avrupa'dan grupların gelip gelmeyeceği buna bağlıdır. Ancak gelip gelmeyecekleri yönünde kararlarını kendileri verirler, ben buna karışmam.'
(Devletin olduğu gibi kaldığı şartlarda “Kürtlerin ve Türklerin demokratik birlik anlamında konfederal birliği”, “Anadolu ile Mezopotamya’nın demokratik konfederal birliği” A. Öcalan’ın “çözüm”ü. Türkiye’de yalnızca Kürtlerle Türklerin yaşamadığını, onlarca başka milliyetlerden insanların olduğunu, Anadolu dışında Rumeli’nin de bugünkü TC sınırları içinde olduğunu, Apo’nun çözümünde bunların unutulduğunu bir kenara koyalım. Bundan önemlisi şudur: Bu çözümde çıkış noktası “devletin olduğu gibi kalması”dır. Bunun çıkış noktası olduğu bir “çözüm”de halkların demokratik anlamda konfederal birliği en iyi ihtimalle Kürtlerin ikinci sınıf vatandaşlıktan, diyelim ki birbuçukuncu sınıf vatandaşlığa yükseldiği ! bir çözüm olur. BN)

İşbirliği meselesi …
“Bazıları benim devletle işbirliği yaptığımı söylüyorlar, devletle işbirliği yapanların koşulları böyle mi olur? Ben bir insanın hayatta kalabileceği şeyler istedim, bunlar da rahat nefes ve hava almaktır. Kendim için başka bir şey istemedim. Öcalan kendini kurtarmaya çalışıyor diyenlere bunu söylüyorum. Ben sadece yaşamak için hava, rahat bir nefes almak istedim, bu da herkesin en doğal hakkıdır. Kendim için başka bir şey istemedim. Benim felsefem budur, sadece hava olsun, insan her türlü yaşar, ben de yaşıyorum burada”.
(İşbirliği konusunda A. Öcalan emperyalistler tarafından tutsak edilip, Türk egemenlerine teslim edildiği günden itibaren açıkça işbirliğine açık olduğunu ilan etti. İşbirliğine -en azından görünürde ve resmen- yanaşmayanlar hep Türk egemenleri oldular. Onlar “terörist başı”, “çocuk katili” vs. ilan ettikleri Öcalan ve PKK ile “pazarlık” yapılmayacağını vs. söylediler. Öcalan ise kendisi ile çeşitli düzeylerde görüşüldüğünü açıkladı. Şimdi pazarlık Öcalan ve PKK’nin resmen ilan edilmeden de olsa doğrudan muhatap alınması üzerine yürüyor. BN)

 

24 Aralık:
+ Provokasyona devam: Yeni KCK Operasyonu
Bu gelişmelere cevap Türk Polisi ve Yargısının yeni büyük bir “KCK Operasyonu” ile geldi. 10 şehirde eş zamanlı yapılan baskınlarda 80 kişi göz altına alındı. Göz altına alınanlar arasında bir gün önce BDP’ye geçen eski DTP’li 9 belediye başkanı ve DT Kongresi başkanı Hatip Dicle de var. Göz altına alınanların listesi ANF haberine göre şöyle:
Diyarbakır: Hatip Dicle, Fırat Anlı, Abdullah Demirbaş, Zülkif Karatekin, Ali Şimşek, Ahmet Cengiz, Muharem Erbey, Sakine Kayran, Abdullah Akengin, Bedriye Aydın, Fatma Karaman, Fethi Süvari, Ramazan Debe, Yaşar Sarı, Fikret Kaya, Adil Erkek, Servet Özen
Şırnak: Aydın Budak, A. Celil Piranoğlu, Abdullah Ürek, Menduh Üren, Necip Tokgözoğlu, Sami Paksoy, Ömer Yaman, Serbest Paksoy, Mesut Altürk, Hasan Tanğ, M. Salih Tanğ, Serdar Tanğ, Yusuf Tanğ, Cahit Tanğ, Ekrem Babat, Segvan Bulut, Mustafa Tok, Agit Berek
Van: M. Sıddık Gün, Yıldız Tekin, Hilmi Karakaya, Cafer Koçak, Ferzende Abi, Sabiha Duman, Ahmet Makas, Kerem Çağıl, Zihni Karakya, Tefik Say, Resul Edmen ve adı öğrenilemeyen bir öğrenci.
Urfa: Etem Şahin, Leyla Güven, Emrullah Cin, Mehmet Beşaltı, Müslüm Caymaz, Mehmet Çağlayan, İbrahim Halil Göv, Abdürrezak İpek
Aydın: Cengiz İvdil, Murat Akkaya, Muhittin Kıran, Alparslan Kıran, Ekrem Gülser, Halil Turhan, Mustafa Yalçın, Yılmaz Duman
Batman: Hüseyin Kalkan, Necdet Atalay, Aydın Kılıç, İlyas Sağlam, Şirin Bağlı, Gülizar Akar
Ankara: Nurhayat Üstündağ, Songül Erol Abdil
Denizli: Ahmet Aslan, Ali Orkun
Mardin: Ferhan Türk
Siirt: Selim Sadak

Aslında bu Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararının devamı olan, Kürtlere “size legal siyaset hakkı yok” diyen provokasyonun yargı ve polis eliyle sürdürülmesi. Kapatılan DTP’nin Mecliste kalma kararı alması ertesinde biraz yumuşayan ortam yine geriliyor, yine çatışma körükleniyor. Bu saldırılar objektif olarak hükümetin açılım siyasetini de boşa çıkarmaya yönelik saldırılar olarak görünüyor. Fakat başka bir şey de mümkün: Hükümet de KCK’ye yönelik bu son saldırıları açılım siyasetine ters görmeyebilir. Bu saldırıları DTP içindeki (aynı zamanda PKK içindeki) “ılımlı” uzlaşmaya açık güçler (güvercinler) ile, sert, uzlaşma yanlısı olmayan, savaşın sürmesinden yana olan güçler (Şahinler) arasındaki ayrılığı körüklemenin bir aracı olarak değerlendirip, olumlu, ve “açılım” siyaseti ile uyum içinde bir edim olarak görebilir. Bu bağlamda DTP ve PKK hem DTP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması kararını, hem de son KCK saldırılarını hükümetin işi olarak görüyor. Birincisi bağlamında DTP ve PKK bence yanılıyor. Anayasa Mahkemesi bağlamında hükümetin ve AKP’nin söyleyecek lafı, etkileme gücü vb. olmadığını, Anayasa Mahkemesinin bugünkü bileşimi ile AKP/hükümete karşı cephenin en önemli araçlarından biri olduğunu görmüyor. KCK operasyonları bağlamında bu kadar emin değilim. Bunu hükümetin de belli hesaplarla istemiş olabilme, ya da engelleme konusunda çaba sarfetmeme durumu olabilir. Şimdi KCK Operasyonu adı altında yürüyen somut olarak bugünkü şartlarda BDP’ye yönelik operasyon konusunda ilk sert tepki Amed Büyük Şehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’den geldi. TV’ler üzerinden canlı yayında
"Meşe ağacının hangi dalı nerenize battı sayın hükümet?" diyen Baydemir, tasfiye sürecinin bu şekilde devam etmesi halinde gün gelecek hükümetin el uzatacak tek bir insanı bulamayacağını savundu.
Barış ve Demokrasi Partisi, gözaltına alınan belediye başkanları için eylem çağrısı yaptı.

Osman Baydemir konuşmasına, "Her kim ki milletvekilliğinin düşürülmesinden, belediye başkanlığının düşürülmesinden korkar, o namerttir. Gözaltında olan 16 arkadaşımız hangi yasayı çiğnediyse biz de o yasayı çiğnedik. Günlerdir AKP’li milletvekilinin arabasının polis tarafından çevrilmesi konuşuluyor. Allah’tan korkmaz mısınız 16 belediye başkanı gözaltında neden kimse ses çıkarmıyor. Lütfen akıllı davranın akıllı davranın ki söz tükenmesin. Ey devlet kafası ne yapmaya çalışıyorsun? Aldığın bu kararla insanları sokağa mı dökmek istiyorsun? Yarın adliyenin kapısına gideceğiz. Ya bizi de alacaksınız, ya da onları da bırakacaksınız. Devleti ve hükümeti yönetenlere sesleniyorum, bizi şahin ve güvercin olarak ayırmayın, hasstir diyorum, hasstir" diye devam etti.

* Aynı gün yayınlanan bir röportajda KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan, Ahmet Türk’ün ilk değerlendirmesinde provokasyon olarak değerlendirdiği, Tokat eylemine bir kez daha sahip çıkarak şöyle diyor:

Tokat'ta bir gerilla grubumuzun geliştirdiği eylem üzerine de çok spekülatif değerlendirmeler yapılıyor. Provokasyon deniliyor, komplo teorileri üretiliyor. Kimisi PKK'nin süreci sabote etmek istediğine yorumluyor, kimisi PKK bunu yapmamış diyor. Bunlar anlamsız ve boş değerlendirmelerdir. Kimse Tokat eylemini yaşanan siyasi süreçten, gelişmelerden kopuk ele alamaz. Eylemin gerçekleştiği dönem ortadadır. Önder Apo'ya, Kürt halkına en ağır işkence ve imhanın dayatıldığı bir süreçtir. Önder Apo ölüm çukuruna konmuş ve imha sürecine alınmıştır. Kürt gençleri, insanları sokakta kurşunlanıyor. Amed'de Aydın Erdem isimli genç kurşunlanmış, onlarca yaralı oluyordu. Polis DTP mitinglerini engelliyor, Kürtlere karşı linç girişimleri tezgahlıyor, gençleri sokaklarda kurşunluyordu. DTP'nin kapatılması gündeme getirilmişti. Demokratik siyasetin önü tümden tıkatılıyordu. Oysa ki PKK 13 Nisan'da tek taraflı çatışmasızlık kararını ilan etti. Tek taraflı çatışmasızlık politikasıyla Kürt sorununa barışçıl-siyasi çözümün önünün açılmasını sağlamıştı. Bu yönlü adımlar bekliyordu. Kürt tarafı, PKK böyle bir çözüm arayışı içindeyken, ona tekrar çok tehlikeli bir biçimde Önderliği, halkı hedefleyen yeni bir imha saldırısının dayatılması elbette ki yeni yaklaşımları gerekli kıldı. Herkesi öfkelendirdi, tepkilendirdi. Barışçıl-siyasi çözümün olacağına dair Türkiye toplumunda, Kürt halkında önemli bir umut yeşermişti, kanaat oluşmuştu, beklenti gelişmişti, herkesin istemi o yönlüydü. Böyle bir beklenti yaşanırken, yeniden bir imha saldırısının Önderliğe ve halka dayatılması büyük bir öfke ve tepki yarattı, kırılma ortaya çıkardı. AKP'nin hile ve oyun içinde olması halkta, bütün hareketimizde, dört parçada ve yurtdışındaki örgütlerimizde gerçekten ölçülemez ve önü alınamaz bir öfkeye yol açtı. Esas olarak da Önderliğe ve halkımıza dönük bu saldırılar en çok gerillada tepkiye yol açtı, büyük bir öfke ve tepki içine çekti. Öyle ki her taraftan bize baskılar geldi. Fedai eylem önerileri en üst düzeye çıktı. Herkes harekete geçmeye yöneldi. Yönetimimiz üzerinde çok ağır bir baskı oluşturdu. Biz gerçekten de gerilla yapımızı bir sistem ve düzen içerisinde tutabilmek için çok yoğun çaba harcadık. Genç arkadaşlarımızı biraz daha ölçülü ve planlı yaklaşım içine çekebilmek için yönetim olarak zorlu bir çalışma yürüttük. Bunu herkesin bilmesi gerekli. Tokat eylemi gibi birçok olay olabilirdi. Birçoğunun önünü aldık. Biraz daha planlı yaklaşılmasını sağladık. Bazı yerlerde de olaylar oldu. Sadece Tokat'ta olmadı. Mardin'de, Beşiri'de oldu, Zagros'ta oldu. Birçok yerde irili-ufaklı çatışmalar yaşandı. Tokat'taki de bunun bir parçasıdır, tamamen böyle bir süreçle bağlantılıdır. Herkes bunu böyle okumalı ve anlamalı.
Şunu herkes bilsin ki, Önder Apo ve Kürt halkına saldırı olursa Kürt gerillasını ve Kürt gençliğini kimse tutamaz. Bu saldırılar cevapsız kalmaz. Gerillanın buna gücü ve hazırlığı var. Tokat'ta bir eylem yapabilmek, gerillanın hangi güçte olduğunu gösteriyor. Aslında bu bir uyarıdır. Anlamak ve gerçekleri görebilmek isteyenler için somut bir mesajdır. Öyle ucuz yaklaşımlardan herkes uzak dursun, vazgeçsin. Bazıları, 'PKK zayıflığı nedeniyle, çırpınış halinde olduğu için Tokat'ta eylem yapmış' diye değerlendirme yapıyor. Çırpınan, ölüm döşeğinde olan Tokat gibi bir yerde eylem yapabilir mi? Kürdistan'ı da aşıyor, Türkiye'ye gidiyor. Eylem yapılan yer MHP'nin en güçlü olduğu yerdir. Orada bile eylem yapabildiğine göre gerillanın mevcut durumda ne kadar güçlü ve yaygın bir mevzilenmeye sahip olduğu ortaya çıkıyor. Bunu herkes görmelidir.
Kimse kendini kandırmasın. Bu bir tehdit değildir, bir gerçeğin ifadesidir. Bazıları, PKK'ye katılımı durdurduk. Tokat'ta da can çekişmekte olduğu için böyle bir şeye başvurdu' diyorlar. Ne alakası var? Katılım dursaydı gerilla nasıl Tokat'a kadar giderdi? Can çekişiyor olsaydı Tokat gibi bir yerde nasıl eylem yapabilirdi? Demek ki bu tür söylemler doğru değildir. Böyle düşünceler çok maksatlıdır. Kendini kandırmaya, toplumu aldatmaya dönüktür. Biz buradan öneriyoruz; Türkiye'nin aydını, siyasetçisi, düşünürü kendini kandırmaktan da, Türkiye toplumunu aldatmaya çalışmaktan da vazgeçsin, gerçekleri görsün, serin kanlı olsun, gerçekleri teslim etsin, buna uygun davransın. Doğru olan budur. Bu bakımdan bu tür olaylar öyle provokasyon ve komplo teorileriyle izah edilemez. Tamamen siyasi sürece bağlıdır. O siyasi sürecin bir gereği olarak öne çıkmıştır. Önder Apo'ya ve Kürt halkına saldırılar oldukça meşru savunma çizgisi temelinde bu tür savunma her zaman olur. Şunu herkes bilsin: Önder Apo'ya uzanan eller kırılır, Kürt halkına vuran eller kırılır. Hareketimizin bunu yapacak gücü vardır. Bu tür saldırılar cevapsız kalmaz. Bu bakımdan tabi ki Tokat eylemi öyle boş, süreçten kopuk olmamıştır. Peki, böyle bir eylem olmayacak da ne olacaktı? Önderlik imha edilecek, halk katledilecek, DTP kapatılacak, milletvekillerine siyaset yasağı getirilecek ama gerilla buna seyirci mi kalacak? Gençlik sessiz mi kalacak? Kalmadı. Kürt gençliği sokakta polisle o kadar çatışmaya girdi. Polise karşı silah olarak sadece taşları olan ve bunlarla karşı koyan Kürt gençliği yanında, bir de elinde silahı olan, askeri eğitim görmüş, daha da mevzilenmiş olan gerillanın neler yapabileceğini bir düşünün. O daha fazlasını yapabilirdi. Nitekim yapmak istiyordu da. Yönetim olarak biz bunu en aza çekmeye, daraltmaya çalıştık. Herkes böyle bilsin, böyle anlasın. Bu eylem mücadelenin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Lâftan anlamayanlara kendi anladıkları dilden mesaj verilmiştir. Bu bir uyarıdır, mesajdır. Ondan öteye herhangi bir şey yoktur. Umarız herkes böyle görür, böyle anlar, böyle değerlendirir. Bu tutumun daha doğru olacağını, olayın daha gerçekçi anlaşılmasına yol açacağını ve bu temelde daha doğru sonuçların çıkartılacağını düşünüyoruz. Herkesi de böyle değerlendirmeye davet ediyoruz.
Benzer durumlar olur mu, olmaz mı? Biz buna bir şey diyemeyiz. Bu bizim isteğimizle olmuyor. Bu tür olaylar tamamen AKP hükümetinin ve Türk devletinin politikaları sonucunda ortaya çıkıyor, onlara karşı gelişiyor. AKP hükümeti ve Türkiye yönetimi Önder Apo, Kürt halkı ve gençliğine dönük imha saldırıları yürütür, operasyonlar ve polis saldırıları olursa, sokakta Kürt kadınları ve gençleri kurşunlanırsa, elbette Kürt halkı meşru savunmasını yapar, Kürt gerillası halkı ve Önderliği savunur. Bunu herkesin bilmesi lazım. Eğer böyle olmazsa, gerillaya, halka ve Önderliğe dönük ordunun ve polisin saldırıları gerçekleşmezse böyle eylemler olmaz. Nitekim operasyonlar olmadığı zaman olmuyor. Örneğin, biz 13 Nisan'dan itibaren çatışmasızlık politikası izledik. Ama ondan önce, seçim sürecinde böyle bir politikamız yoktu. Fakat Türk ordusu operasyon yapmadı, polis DTP'nin mitinglerine saldırmadı, engel koymadı, linç girişimleri olmadı. O zaman herhangi bir gerilla eylemi olmadı. Gençliğin sokakta çatışmaları olmadı. Ama Önder Apo'ya, DTP ve Kürt halkına dönük imha saldırıları, polis ve asker operasyonları gündeme gelince, elbette ki gençlik sokakta da direndi, cezaevinde de, dağda da direndi. Bu, Hareketimizin ortaya çıkardığı bir direniş gerçeğidir. Bu tür saldırılar oldukça, onlar karşısında meşru savunma stratejisi temelinde direniş her zaman olur. Bunu herkesin böyle bilmesi gerekiyor.”

* BDP yöneticileri ve Belediye Başkanlarına yönelik “KCK Operasyonu” konusunda KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı adına yapılan yazılı açıklamada söz konusu operasyonun “siyasi bir soykırım” olduğu belirtildi ve Kürdistan halkı “serhildanları yükseltmeye” çağırıldı.

AKP hükümetinin başlattığı bu siyasi soykırımla, özgür, onurlu, iradeli Kürdü tasfiye etmek, geri kalanlarına ise boyun eğdirerek teslim almayı hesapladığı” dile getirilen açıklamada, “Özellikle Önder Apo'nun 16 Aralık tarihli görüşmesinde Başbakan Tayyip Erdoğan'a son kez bir şans olarak barış projesini ortaya koymasını, sorun çözülmek isteniyorsa, demokratik çizgi temelinde harekete geçmeye çağırmasından sonra, böyle bir saldırının yapılması, barışta değil de, savaşta ve soykırımda ısrarlı olduğunu ortaya koymuştur. Bu saldırı, samimiyetle uzatılan barış elini, kırma adımıdır.” dendi.
Açıklama
Türk toplumunun demokratları, aydınları, barışseverleri AKP hükümetinin ve Türk devletinin gerçekleştirdiği saldırılar karşısında sesini yükseltmelidir. Kürdistan üzerinde yaşayan başta Kürt halkı olmak üzere, tüm dinsel inançlar, mezhepler, kültürler, etnik yapılar, hangi eğilim ve partiden olurlarsa olsunlar, belediye başkanları, DTK sözcüsü, insan hakları savunucusu ve kültür-sanat çalışanlarına yönelik gözaltı ve tutuklamaları kendi varlığına, iradesine, onuruna ve geleceğine yönelik bir saldırı olduğunu bilerek tutum almalıdır. Halkımızı kendi örgütlülüklerini geliştirme, birliklerini güçlendirme temelinde temsilcilerini sahiplenerek, tutuklananların bir an önce serbest bırakılması talebiyle serhildanlarını yükseltmeye çağırıyoruz” çağrısıyla bitiyor.

 

25 Aralık:
+ Provokasyon üzerine provokasyon
* Egemenlerin “KCK Operasyonu” olarak adlandırdığı saldırıda göz altına alınan BDP yöneticileri ve BDP’li belediye başkanları elleri plastik kelepçeli, tek sıra halinde dizilerek sorguya çıkarıldılar.
Gözaltıları protesto gösterileri, adliye önünde toplanan binlerce emekçi yok sayılarak, gözaltına alınan belediye başkanlarının % 70’lere varan hal desteğine sahip olduğu yok sayılarak, DTP/BDP’nin arkasındaki 2,5 milyona yakın oy yok sayılarak adeta provokosyon gösterisi yapıldı.

26 Aralık
Provokasyona devam:
Savcılıkça ifadesi alınanlardan 7’si belediye başkanı, 23 kişi tutuklandı.
Tutuklananların listesi:
Demokratik Toplum Kongresi eşbaşkanı ve eski DEP Milletvekili Hatip Dicle, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanvekili Ali Şimşek, Batman Belediye Başkanı Nejdet Atalay, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Kayapınar Belediye Başkanı Zülküf Karatekin, Kızıltepe Belediye Başkanı Ferhan Türk, Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak, Suruç Belediye Başkanı Etem Şahin, Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven, kapatılan DTP Diyarbakır İl Başkanı ve eski Yenişehir Belediye Başkanı Av. Fırat Anlı, Viranşehir eski Belediye Başkanı Emrullah Cin, Batman eski Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, Dicle eski Belediye Başkanı Abdullah Akengin, Ergani eski Belediye Başkanı Nadir Bingöl, DİSKİ Genel Müdürü Yaşar Sarı, İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Av. Muharrem Erbey, Diyarbakır Yerel Gündem 21 Koordinatörü Fethi Süvari, BDP çalışanı Cebrail Kurt, Göç-Der Diyarbakır Şube yöneticisi Abbas Çelik, Ramazan Debe, Ahmet Makas, Kazım Kurt ve Takibe Turgay.

27 Aralık
* Aralarında milletvekillerinin de bulunduğu bir grup, 7’si belediye başkanı 23 kişinin tutuklanmasını protesto için Diyarbakır Adliyesi önünde, gözaltına alınan BDP’li yöneticilerin ve belediye başkanlarının adliyeye sevkinden itibaren başlattıkları oturma eylemini sürdürdüler.
BDP milletvekilleri Gültan Kışanak, Sevahir Bayındır ve Ayla Ata Akat ile bazı belediye başkanlarının bulunduğu grup, Diyarbakır Adliyesi önünde trafiğe kapattıkları yolda yere serdikleri battaniye ve kartonlar üzerinde sabahladılar.
* Amed Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında gözaltılar ertesi yaptığı hasstirli konuşma nedeniyle 301. madde temelinde soruşturma başlatıldığı açıklandı.

28 Aralık:
* Amed Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in de aralarında bulunduğu bazı belediye başkanları, Bağlar, Kayapınar, Sur belediyeleri ve İHD Diyarbakır Şubesi'ni ziyaret etti. Ziyaretler sırasında gazetecilerin, BDP'ye yönelik operasyona karşı yapılan açıklamadaki sözlerinden dolayı Baydemir hakkında 301. maddeden açılan soruşturmaya ilişkin sorularına Baydemir şu yanıtı verdi: “Tek kelimeyle söylüyorum, hayırlı olsun. Mevzu hakkımda açılan soruşturma değildir. Mevzu zulümdür. Biz zulüm var. 1994 yılındaki zulüm tekrarlanıyor. İnsanlık bir kez daha yerlerde sürükleniyor. Türkiye halkına sesleniyorum, susma sustukça sıra sana gelecek. Bu zulüm hepimizedir. Yarın başkasının kapısı çalınacak. Adım adım polis devletine doğru gidilecek. Kimse bunu açılımla izah etmesin. Bunu kabul etmeyeceğiz. Bütün darlıkların sonu aydınlıktır. Elbette aydınlığa ulaşacağız.“

23 BDP tutuklusu 2010’a tutuklu olarak, Kuzey Kürdistan’ın bir çok ili de protestoları sürdürerek girdi. Protestolarda yer yer çatışmalar yaşandı.
Sonuç olarak 2010’a savaşın devam ettiği bir ortamda girildi. “Açılım”da gelinen yer bu.

 

+ Tekel işçileri eylemde…
16-17 Aralık
* Tekel işçileri 16 Aralık’tan itibaren Ankara’da eyleme başladılar.
Tekel’in özelleştirilmesi ertesinde C4 denen statüye alınarak kazanılmış bir dizi hakkını yitirme durumuna getirilen; ücretleri düşürülen ve yılda iki ay parasız izinli sayılan tekel işçileri, kazanılmış haklarının geri verilmesi, özelleştirme öncesi statü ve haklarla diğer kamu kurumlarında iş verilmesi, “özlük haklarının kaybedilmemesi” için eyleme başladılar. Ankara’da toplanan ve Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen 6000’i aşkın Tekel işçisi, 16 Aralık’ta Başbakanlık binası önünde ve Güven Parkı’nda protesto gösterileri yaptılar.
Başbakanlık binası önündeki gösterilere polis vahşice saldırdı. Onlarca işçi yaralandı.
1 gün sonra ise Güven Parkı’ndaki işçiler polisin vahşi saldırısından nasibini aldı. Dondurucu soğukta polis işçilerin üzerine biber gazı, tazyikli su, coplarla saldırarak protesto eylemini şiddetle bastırmaya çalıştı.
Hükümet sözcüleri, başta başbakan, Tekel işçilerinin bu eyleminin haksız bir eylem olduğunu, bu işçilerin boş depolarda hiçbir iş yapmadıkları halde yılda on ay devlet bütçesinden ücret aldıklarını, bu şartlarda çalışmaya hazır on binlerce insan olduğunu vb. anlatıyor. “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı”ndan söz ediyor R.T. Erdoğan.
Unuttukları ve unutturmak istedikleri şey, bu işçilerin kazanılmış haklarının alınan siyasi kararlar sonucu tırpanlanmış olmasıdır. Bu işçilerin hiç biri kendi kusurları sonucu işlerini kaybetme vb. durumunda değildir. Özelleştirme sonucu çalıştıkları işletmelerin önemli bir bölümü kapanmıştır. Boş depoların sorumlusu ve nedeni bu işçiler değildir.
İşçiler işyeri için mücadele ediyor. “Yan gelip yatıp, ücret almak” değil dertleri. Dertleri daha önce çalıştıkları şartlarda iş. Bu gayet haklı bir taleptir.
Bu haklı talep ve mücadele karşısında hükümetin, polisin verdiği tek cevap faşist şiddetle, terörle bu mücadelenin bastırılmaya çalışılmasıdır.
Fakat Tekel işçileri kararlı gözükmektedir. İşçilerin saldırılara verdiği cevap “Ölmek var, dönmek yok” oldu. Bastırma çabaları, eyleme sempati ve desteği arttıran, işçileri birbirine daha fazla kenetleyen bir rol oynadı.
Görünen o ki, Tekel işçilerinin direnişi yeni yıla taşınacak.

Bu arada eylemin ikinci gününden itibaren, eyleme gerçekten destek için işçilerin yanında olan devrimciler ve emekçiler yanında kimi CHP ve MHP milletvekilleri de eylemdeki işçilerin yanına gidip “desteklerini” açıkladılar. Bir CHP milletvekili 17 Aralık’taki polis saldırısı sırasında işçilerle birlikte biber gazlandı. Bunların işçi dostluğu sahtedir. Bunlar özelleştirme siyasetinin yalnızca bu hükümetin siyaseti olmadığını, genelde bütün burjuva partilerin bu siyaseti savunup uyguladığını, Tekel’deki özelleştirmenin AKP hükümeti öncesindeki hükümetler döneminde başladığını (o zamanlar da AKP işçilerin yanında olduğunu söylüyordu!!!) gözlerden gizleyen sahtekarlardır. Bunlar şimdi işçilerin mücadelesini AKP’ye karşı iktidar mücadelelerinde bir kaldıraç olarak kullanmak isteyen asalaklardır. İşçiler bu sahte dostlardan kendini ayırmalıdır.

25 Aralık
Türk-İş’in çağrısı doğrultusunda Türk İş’e bağlı işçiler Tekel işçilerinin sorunlarının çözümü için bir saat iş bırakma eylemi yaptılar. Eyleme katılım oldukça yüksek oldu. Bir çok kentte yürüyüşler, mitinglerle Tekel işçilerinin taleplerine destek verildi. Hükümet protesto edildi. Türk-İş Başkanlar Kurulu kararına göre Tekel işçilerinin talepleri karşılık bulmazsa, iş bırakma eylemleri her hafta birer saat artırılarak her Cuma yapılacak.
Tekel işçilerinin direnişi, işçi sınıfı hareketinde yeni bir atılımın, bir canlanmanın başlangıcı olabilir.
Tehlike bu direnişin egemenler arasındaki iktidar dalaşının bir kaldıracı olarak manipüle edilmesindedir. Bunu engelleyecek güç direnişçi işçilerin direnişlerinin bağımsız yönetimini kendi içlerinden seçmeleri olabilir.

 

üste dön

© 2009 www.ruyawebtasarim.com | Sayfa Tasarımı AzOzDesign