TC’nin dış politika atağı…
TC son dönemde birçok ülkeyi kapsayan bir dış ilişkiler atağı başlattı. “Demokratik açılım” süreci içerisinde Federal Kürdistan Yönetimi, Irak, ardından Suriye, Ermenistan ve İsrail, son olarak da Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerarası toplantı…
Güney Kürdistan Federal Yönetimi’nin ilk kurulduğunda yapılan açıklamalar ile bugün gelinen nokta arasında 180 derecelik bir dönüş var. Artık Federal Yönetim ile ticari ilişkiler kuruluyor, TC hükümet yetkilileri Kürt yöneticilerle görüşmelerde bulunuyor. Ve hatta son dönemde özellikle Erbil’de temsilcilik veya konsolosluk açılması talebi değişik taraflarca gündeme getiriliyor. Bölge ile yapılan petrol anlaşmaları hakkında ise gazetemizin 135. sayısında bilgi vermiştik. Bu durum Türkiye’nin Güney Kürdistan Yönetimini fiili olarak tanıdığını göstermektedir. Ancak Kürt Yönetimi ve Irak yönetimi ile ilişkiler sadece ekonomik alanda değil, “terörle mücadele” adı altında PKK’ye karşı bir ittifak oluşturulması çabaları da bu ilişkilerin bir nedeni. Böyle bir ittifak hem Türkiye’nin hem de Güney Kürdistan Yönetiminin çıkarları ile örtüşüyor.
Suriye ile de benzer bir çerçevede ilişkiler son dönemde geliştirildi. İki ülke arasındaki vize kaldırıldı ve Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulmasına karar verildi. Ayrıca taşımacılık yapan tırlardan alınan vergilerin de yakın bir zamanda kaldırılacağı belirtildi. Suriye ile yapılan görüşmelerde “terörle mücadelede” ortak çaba gösterileceği ve Suriye’nin demokratik açılımı desteklediği açıklandı.
Tüm bunların yanında Türkiye’nin dış politikadaki en büyük atağı Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi idi. Uzun zamandan bu yana yapılan görüşmeler neticesinde 10 Ekim’de dışişleri bakanları Zürih’te bir araya gelerek protokolleri imzaladı. Sadece Zürih’te yaşananlar sorunun ne kadar sancılı başladığını ve daha da süreceğini gösterdi. Protokoller karşılıklı olarak sınırların tanınmasını ve açılmasını, diplomatik temsilcilik açılmasını vb. konuları içeriyor. En önemli konu ise sınırların 2 ay içerisinde açılacağına dair madde. Protokoller yürürlüğe girdi, ancak öncelikle bu protokollerin iki ülke parlamentolarında onaylanması gerekiyor.
Ermenistan ile protokollerin imzalanmasından sonra Azerbaycan ile olan ilişkiler gerildi. Ermenistan’ın Karabağ’ı işgal ettiği iddiası bulunan Azerbaycan imzalanan protokollerden rahatsızlığını gösterdi. Aynı rahatsızlık değişik çevrelerce de dillendirildi. Bu konuda hem Başbakan Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Davutoğlu Türkiye ile Azerbaycan’ın tek uluslu iki devlet olduğunu ve bu dostluğun değişmeyeceğinin garantisini verdiler. Oysa gelinen aşamada, Türkiye-Ermenistan maçı sırasında stada sokulmaya çalışılan Azerbaycan bayraklarının toplanması ve ardından Azerbaycan’ın şehitlikte bulunan Türk bayraklarını indirmesi bu dostluğun öyle söylendiği gibi bozulmaz olmadığını gösterdi.
Ermenistan ile kurulmaya çalışılan diplomatik ilişkiler protokollerin belirlenen zamanlarda uygulanması ile birlikte tartışmaların, Azerbaycan ile sürtüşmelerin şiddetleneceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği garantinin de pratikte bir anlamı yok. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ulusların ortak olmasına, uzun yıllara dayanan dostluğun bulunmasına vb. bağlı değil, buradaki tek ölçüt devletlerarası ekonomik ve siyasi çıkardan ibaret.
İşte bu dış politika atağından, komşu ülkeler ile Türkiye’nin ilişkilerini geliştirmesinden umutlananlar, ertesinde yaşanan İsrail sürtüşmesi ile dumura uğradılar. Türkiye aylar öncesinden planlanan askeri tatbikatı İsrail’in Gazze’ye saldırılarını gerekçe göstererek ertelediğini duyurdu. Uluslar arası alanda bu açıklama tepki ile karşılandı, İsrail sert açıklamalarda bulundu. Karşılıklı restleşmelerden sonra ilişkiler iyice gerilmiş durumda. Hatta bazı dış politika uzmanları bu ilişkilerin çökebileceği uyarısında bulunuyorlar.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu İsrail ile ilgili verdiği demeçte İsrail ile ilişkilerin gerilmesinin tek nedeni Gazze saldırılarıymış gibi “Eğer yarın yine Gazze’de benzer bir şey olursa tepki gösteririz. Her nerede olursa, İsrail veya başka bir ülke. Bölgede sivillerin ölmesine izin vermeyeceğiz. Ne yapabiliyorsak yapacağız. Barış süreci devam ederse, İsrailli politikacılar tarafından İsrail ve Suriye ile dolaylı görüşmelerin başlaması konusunda, Filistinlilerle iki devletli çözüm temelinde güçlü bir siyasi istek ortaya konulursa, o zaman durum farklı olacaktır.” açıklamasında bulundu. Türkiye’nin Ortadoğu’da iki devletli çözümden yana olduğu bir gerçek. Ancak İsrail ile ilişkilerin bozulmasının asıl nedeni Davutoğlu’nun diğer açıklamalarında gizli. Davutoğlu aynı demeçte “Her ülke etkili olmak ve daha fazla uluslararası rol ister. Büyük güç, küçük güç meselesi değil, fakat katılımcı bir sistem kurmak istiyoruz” (…) “Eğer bir şeyler yanlış giderse, bölgede önder bir ülke olarak sessiz kalamayız, olanları seyredemeyiz” dedi. (Ancak Türkiye’nin İsrail’e Hamas’la görüşmesi için baskı yapması, diğer taraftan Kürt sorununun çözümü için PKK ile masaya oturmayı şiddetle reddetmesi ve Gazze’deki soruna tepki vermesi ile Kürt sorununa verdiği tepkinin ölçüsü ikiyüzlü siyasetini yeterince gösteriyor.)
Aslında bu açıklama Türkiye’nin dış politika atağının ve İsrail’le ilişkilerin bozulmasının nedenlerini gösteriyor. Türkiye, Filistin sorununu gerekçe göstererek İsrail’e tepki gösteriyor ve böylece Arap dünyasının sempatisini toplamaya, diğer taraftan İsrail dışındaki diğer bölge ülkeleri ile ilişkilerini geliştirerek bölgede tek “önder” ülke olduğunu göstermeye çalışıyor. Elbette diğer ülkelerin desteğini alarak İsrail’e kafa tutması daha da kolay.
Tüm bunların arka planında ise Türkiye’nin Avrupa’ya açılan önemli bir enerji koridoru olması, bu anlamıyla Avrupa ülkelerinin de desteğinin arkasında olması var. Ancak buradan Türkiye’nin ABD desteği olmadığı sonucu çıkmaz. Tersine Türkiye’nin girişimleri, bölge ülkeleri ile iyi ilişkilerinin olması ABD açısından da çok önemli. ABD’nin önemli bir müttefiki olan Türkiye’nin uluslararası alanda daha fazla söz sahibi olması ABD’nin de çıkarına uygun.
Dış politikadaki atak sadece komşu ülkeler ile sınırlı değil, Balkanlar ve Kafkaslarda da diplomatik ilişkiler geliştiriliyor. Türkiye bu hamleleri ile bölgede önder bir güç konumuna gelmeye, ekonomik ve siyasi olarak bu gücünü pekiştirmeye, ticaret hacmini sürekli büyütmeye çalışıyor. “Demokratik açılım” süreci de bundan bağımsız ele alınamaz. Çünkü içteki sorunlarının varlığı, Türkiye’nin bu “önder” rolüne soyunması için önemli bir engel.
Emperyalizme içteki işbirlikçileri ile bağlı olan Türkiye çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam edecektir. Bu çıkarlar büyük emperyalist güçlerin çıkarları ile çatıştığı noktada, Türkiye kendi çıkarlarının mücadelesini verecektir. Bu mücadelede bağımlılık olgusu son sözü kimin söyleyeceğini de belirliyor. Bugüne kadar emperyalistler arası çıkar çatışmalarını kullanarak, kendi çıkarlarını savunmaya çalışan Türkiye gelecekte de bu şekilde ilerlemeye devam edecektir. Yalnız bu gelişmeler Türkiye’nin emperyalistleştiği, artık emperyalist bir ülke olduğu vb. anlamına da gelmez/gelmemelidir.
27.10.2009 ✓
