GÜNEY AFRİKA
Milliyetçiliğin dayanılmaz ağırlığı...
Güney Afrika, Nisan 1994’e kadar beyazların egemenliğinde Apartheid ırkçı rejimince siyahlara yüzyıllarca baskı, zulüm uygulandığı bir ülkeydi. Beyazlar efendi, siyahlar köleydi… Bu köleliğe karşı mücadelede, sadece 20. yüzyılın ikinci yarısında onbinlerce insan yaşamını yitirdi. Kuşkusuz ki bunların büyük çoğunluğu yine siyah Güney Afrika halklarından insanlardı. 26-29 Nisan 1994 tarihlerinde yapılan seçimlerle Apartheid rejimine resmen son verildi ve siyahlar, siyasi yönetime seçildiler.
Apartheid rejiminin son bulması, siyah halkların temsilcisi olarak ANC ile beyaz egemenlerin temsilcileri, o dönemdeki Başkan ve hükümet yetkilileri arasında yapılan barış anlaşması, emperyalistlerin borazanları tarafından ulusal meselenin barışçıl yolla, tarafların anlaşmasıyla çözülebileceği; bunun için silahlı mücadeleye, şiddete gerek olmadığını kitlelerin beyinlerine yerleştirmeye çalıştılar.
Emperyalistlerin borazanları, Güney Afrika beyaz iktidarının devrimle, şiddetle yıkılıp yerine yeni bir düzen –işçilerin-köylülerin yönetimindeki demokratik bir düzen– kurulmadığı olgusunu kullanarak, gerçekte Apartheit rejiminin son bulmasının siyahların şiddete de başvuran uzun süreli mücadelesi sonucu olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalıştılar. Gerçekte ise, Apartheid rejimi on yıllarca süren ve yer yer şiddetli çatışmaları içinde barındıran mücadele sonucu yıkıldı. Sonuçta siyahlar beyazların iktidarını tümüyle yıkma durumunda değildi, beyazlar da artık eskisi gibi Apartheid rejimini sürdürebilecek durumda değildi. Orta yolda anlaştılar! Gerçekte bir devrim yaşanmamasına rağmen Apartheid rejiminin son bulması önemli bir değişiklikti, ilerlemeydi.
Bu değişiklik ya da ilerleme, o güne kadar siyahlar arasındaki sınıfsal çelişkilerin giderek öne çıkmasının da yolunu açtı. Siyah halklardan emekçiler, artık eskisi gibi seçme-seçilme hakkından yoksun değildi; istediği şehire, bölgeye taşınmasının önündeki yasaklar kalkmıştı; sadece siyah tenli olduğu için tutuklanma, hapse atılma durumundan kurtulmuştu; çiftlik sahipleri tarafından, onların keyiflerinin istediği zaman ağaçlara bağlanıp ölene dek dövülmekten kurtulmuşlardı; ya da çocuklarını normal olarak okula gönderme hakkına kavuşmuşlardı. Fakat işçi, emekçi, yoksullar olarak ne beyazların sahip olduğu fiili imkanlara, ne de az sayıdaki zengin siyahlarla eşit imkanlara sahiptiler.
Yönetime gelen siyah kökenlilerin önünde Apartheid rejiminin yüzyıllarca süren egemenliğiyle ortaya çıkardığı sayısız sorunlar duruyordu. Ekonomik alandaki egemenliğin Apartheid rejiminin son bulmasından sonraki dönemde de esas olarak beyazların elinde olduğu da bilindiğinde, siyah kökenlilerin yönetiminin işi çok daha zordu. Gerçekte “siyasi Apartheid ölmüş, sosyal Apartheid yaşamaya devam ediyordu”.
Sözkonusu bu “sosyal Apartheid” bugün de hâlâ varlığını sürdürmektedir. Güney Afrikalı milyonlarca emekçi yoksulluk, açlık ile içiçe, açlık, hastalık vb. nedenlerle de ölümle burun buruna yaşıyor… tabii ki buna yaşamak denebilirse!
Ülkenin en önemli sorunlarının başında yoksulluk, işsizlik ve hastalıklar –bunun da başında AIDS– geliyor. Şimdiye kadarki –1994-2008– yönetimler, bu sorunları çözmeye yönelik kimi adımlar atmaya çalışmışsa da, gerçekte ciddi hiç bir çözüm getirememiştir. Ülkede bir yandan halkın büyük çoğunluğu için yoksulluk, açlık, hastalık kol gezerken, diğer yandan adam kayırmacılık, rüşvetçilik, yiyicilik siyah kökenli yönetimin de içinde yüzmeye başladığı bataklık haline gelmiştir.
Bu durum Güney Afrikalı yoksulların siyah kökenlilerin yönetimine karşı da giderek tavır almasını beraberinde getirmiştir. Kitleleri sisteme karşı bir çatı altında toparlayan, onları bilinçli biçimde yönlendiren ve bireysel terör ya da saldırı eylemlerine karşı tavır geliştiren bir güç olmayınca, kitlelerin hoşnutsuzluğu, kendisini esas olarak “gücü gücü yetene” biçimindeki eylemler, saldırılar gerçekleştirme biçiminde göstermektedir. Bu yüzden de polisiye olaylar bağlamında Güney Afrika’nın önemli şehirleri, dünyada öne çıkan şehirlerdir.
Sözkonusu hoşnutsuzluk sadece yerli, yani Güney Afrikalılara karşı değil, Afrika’nın diğer kimi ülkelerinden kaçıp Güney Afrika’ya giden insanlara karşı da yönelmektedir.
Verilen bilgilere göre Güney Afrika’da yaklaşık 5 milyon göçmen var. Bunların büyük bölümü, Zimbabwe, Mozambik, Zambia, Somali vb ülkelerden kaçıp Güney Afrika’ya gitmişlerdir. Yine verilen bilgilere göre sözkonusu bu göçmenlerin büyük bölümüne hâlâ kimlik verilmemiştir. Bu durum onların aslında “kaçak” olarak görülüp, gösterilmesine hizmet etmektedir ve yönetim ya da yetkililer istediği gibi onları oraya buraya sürebilme konumundadır.
Yüzyıllarca Apartheid rejiminin zulmü altında yaşayan Güney Afrikalı siyahların bir bölümü, şimdi kendisi Güney Afrikalı olmayan insanlara karşı milliyetçi, şoven tavır takınma durumundadır. Göçmenler, bir yandan yönetimin baskıları altında iken, aynı zamanda “iş ve evlerimizi elimizden alıyorlar” vb. gerekçelerle kimi siyah kökenli emekçilerin doğrudan hedefi olmakta ve saldırılarına maruz kalmaktadır.
Mayıs ayı ortalarına doğru başlayan ve giderek şiddetlenen saldırılarla onlarca göçmen katledilmiş, yüzlercesi yaralanmış ve onbinlercesi Güney Afrika’dan kaçmak zorunda kalmış, gerçek ise sürgün edilmiştir.
Sözkonusu olaylar Mayıs ayı ortalarında şiddetli hal almış, polis yetkilileri bile durumu “kontrol edilemeyecek” bir durum olarak açıklamıştır.
Saldırılar, tam bir vahşet ve barbarlık örneklerini sergilemektedir. Göçmenlerin kapıları kırılıp onları dayaktan geçirme ve nesi varsa talan etme gibi saldırılar en “masumane” saldırılar olma durumunda. Kimi taşlanarak, kimi kurşunlanarak, kimi kamçılanarak, kimi pencereden atılarak, kimi de canlı canlı yakılarak katledildi. Kimilerinin evleri, barakaları yakıldı. Kimi binalarda ise silahlı çeteler halinde “yabancı”lar arandı… tabii ki katletmek için. Örneğin bu aramalarda kadınlar –sayısı verilmiyor– pencereden aşağıya atıldı. 2 Haziran 2008 tarihli gazetelerin Güney Afrika polisinin verilerine dayanarak aktardığı bilgiye göre üç haftalık süreçte barbarca biçimde katledilenlerin sayısı 62, yaralıların sayısı 670’tir (bu rakamlar sonraki günlerde yükseldi). Hükümetin verilerine göre sürgün edilenlerin sayısı 35.000 iken Birleşmiş Milletler’in tahminine göre 100.000 insan sürgün edilmiştir. 26 Mayıs tarihli gazete haberlerine göre ise yakılan evlerin sayısı 440, talan edilen dükkan sayısı 342’dir.
Kısaca aktardığımız bu durum Güney Afrika’da siyah kökenlilerin bir kesiminin göçmenlere karşı milliyetçi, şoven yaklaşımlarının katletmeye kadar ilerlediği gerçeğinin belgesidir.
Bu gerçeklik yüzyıllarca ırkçı ve faşist bir rejimin zulmü altında inleyenlerin kendilerinin yanlış yolda olduklarını, milliyetçi, şoven yaklaşımları, katletmeye kadar ilerletenler haline geldiğini göstermektedir.
Bununla birlikte Güney Afrika’da yaşananlar, burjuvazinin borazanlarının propagandasının tersine, milliyetçiliğin, şovenizmin, kapitalizmin varlığını sürdürdüğü sürece varlığını sürdüreceğinin de bir ispatıdır.
Apartheid rejimi son bulmuş, siyahlar içinde zengin bir tabaka oluşmuş ve siyahların büyük bölümü yine ezilen, yoksul kesim olarak kalmıştır. Ekonomik olarak gerçek egemenlik beyaz egemenlerin elinde. Veri olarak aktarılırsa, ülkenin ekonomisinin %90’ından fazlası beyazların elindedir.
Siyah nüfusun %50’sinden fazla –kimi veriler bunu %60’tan fazla gösteriyor– yoksulluk sınırı altında, gerçekte açlık sınırında yaşamaktadır. Yoksulluk, açlık ve hastalık sorunlarının yanısıra konut sorunu, su sorunu en önemli sorunlar arasındadır. Yoksulların bütün önemli sorunları, çözülmeden varlığını sürdürüyor. Bu sorunlarla birlikte milliyetçilik, şovenizm de varlığını sürdürüyor.
Milliyetçiliğin, şovenizmin son bulması gibi, ezilenlerin temel sorunlarının çözümü için de tek bir alternatif vardır: İşçi sınıfı önderliğinde kapitalizme karşı devrim için mücadele ve kapitalist sömürü sistemine devrimle son vermek!
Güney Afrikalı işçi ve emekçilerin görevi, kendileri gibi işçi, emekçi olan diğer ülkelerden göçmenlere karşı değil, “kendi” egemenlerine karşı devrim için mücadele vermesi ve bu mücadelede hangi ülkeden olursa olsun Güney Afrika’da yaşayan tüm işçi ve emekçilerle birliği ve ortak mücadeleyi sağlamasıdır.
23 Haziran 2008 ✓
