Anayasa Mahkemesi kararı üzerine:
Hukuk değil, yargı darbesi!

Yüksek öğrenim kurumlarında türbanın giyilmesini serbest bırakan, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan Anayasa değişikliği, AKP ve MHP’nin oylarıyla, 411 Milletvekilinin oylarıyla kabul edilmiş, ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti.
CHP ve DSP türbanı serbest bırakan değişikliğin, “Anayasa’nın değiştirilmesi teklif edilemez laiklik ilkesine aykırı olduğu” gerekçesiyle iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurdu.  
Anayasa değişikliği üniversitelerde kargaşaya yol açtı. Kimi üniversitelerde türbana karışılmazken, kimi üniversitelerde yasak kararı uygulanmaya devam edildi.
Türbanın yüksek öğrenim kurumlarında serbest bırakılmasını öngören Anayasa değişikliği, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısı’nın AKP hakkında Anayasa Mahkemesinde açtığı kapatma davasında, AKP’nin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olması iddiasının gerekçelerinden biri olarak yer aldı.
Anayasa Mahkemesi’nin nasıl bir karar vereceği merakla bekleniyordu.
Aslında Anayasa Mahkemesi’nin 22 Temmuz seçimleri öncesinde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında     meclis toplanma yeter sayısı ile karar yeter sayısını aynılaştırması, 367 konusunda aldığı karar, verilecek kararın ne yönde olacağına işaret ediyordu. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin 11 üyesinden 8’i, Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmış üyeler olması, ideolojik Kemalist olma özelliğine sahip olmaları diğer bir işaretti.
Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yayınladığı bildirinin, Danıştay ve Barolar Birliği Başkanı tarafından desteklenmesi, Anayasa Mahkemesi üyelerine de uyarı niteliğindeki bildiri de gelişmenin ne yönde olacağına dair başka bir işaretti.
Anayasa Mahkemesi 5 Haziran’da görüştüğü davada, türbanlıların yüksek öğrenim kurumlarına serbestçe girebilmeleri için Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan Anayasa değişikliğini iptal ederek, yürürlülüğü durdurma kararı verdi.
Anayasa Mahkemesi bu kararı ile, yürürlükte olan Anayasa’da öngörülen yetkilerini aşarak, siyasi karar vermiş, AKP’nin iktidar yürüyüşünü engellemek için yeni bir yargı darbesi yapmıştır. Anayasa Mahkemesinin bu kararı, bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından alınan şu karar ile: “Anayasanın 148. maddesinde Anayasa değişikliklerinde Anayasa Mahkemesine tanınan denetim yetkisi, teklif, oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülmeyeceği şartlarına uyulup uyumadığı hususları ile sınırlanmıştır. Esas yönünden denetime olanak tanınmadığı gibi, 148. maddede tüketici biçimde sayılan koşulların dışında şekil yönünden denetim yapılması olanaksızdır.” çelişmektedir.
Anayasa değişikliklerine sadece şekil bakımından inceleme ve denetleme yetkisine sahip olan Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişiklikleri  esastan görüşerek iptal kararı vermiştir.
Hakim sınıflar arasında, iki kanat arasında giderek sertleşen, kızışan iktidar mücadelesinde, yüksek yargı yürürlükte olan Anayasaya göre hukuksal kararlar değil, siyasi kararlar vermektedir. Yüksek yargı içerisinde egemen konumlarını sürdüren Kemalistler, yürüyen iktidar mücadelesinde, statükocu ideolojik Kemalist kanadın iktidarını koruma siyasi kaygısı ile meselelere yaklaşmakta, verdikleri kararlarda  buna uygun olmaktadır.
“Türkiye’nin hukuk devleti olduğu, yargının bağımsız olduğu”nun büyük bir yalan olduğu bu karar ile bir kez daha tescillenmiştir. Türkiye’de hukukun sadece adı var, kendisi yoktur! Hukuk gerçekte yargı bürokrasisinin keyfine göre işleyen bir mekanizmadır.
Yüksek  Yargı gelinen yerde, ordu yanında Kemalist devlet iktidarının başındaki elitin kendi  iktidarını sürdürmek için kullandığı en son kalelerden biridir. En son kalede tehlike altındadır!
İktidar mücadelesi sırtı duvara dayanmış olan ordu merkezli statükocu, ideolojik Kemalist kesim ile AKP’nin temsil ettiği kesim arasında yürümektedir.
AKP iktidar mücadelesinde,   iktidarı ellerinde bulunduran devlet bürokrasisinin yerleşik iktidarını ciddi olarak geriletmiştir. AKP bütün bürokrasiyi uzun vadede kendine uygun hale getirecek imkanları ele geçirmiş durumdadır. Yerleşik devlet iktidarını ellerinde bulunduranlar buna karşı ellerindeki tüm araçlarla direnmektedir. Mücadele, laiklik-şeriat, darbecilik-demokrasi, bağımsızlık-işbirlikçilik mücadelesi değildir. Mücadele esas olarak hakim sınıfların hangi kanadının iktidar nimetlerinden daha fazla yararlanacağı mücadelesidir.
İktidar mücadelesi içerisinde herşey egemenler için mübahtır. İktidarı koruma ve iktidarı ele geçirme noktasında taraflar arasında her türlü araç kullanılmaktadır. Ergenekon, Şemdinli, Hrant Dink cinayeti, içeride sürekli olan askeri operasyonlar, Güney Kürdistan’ın sık sık bombalanması, karşılıklı tele kulaklar, darbe ortamının hazırlanmaya çalışılması vb. kavganın daha çok şeylere gebe olduğunu göstermektedir.
Anayasa mahkemesinin türban kararı, egemenler arasındaki iktidar mücadelesinin daha da sertleşmesine yol açmıştır. Anayasa Mahkemesi bu kararı ile AKP’nin kapatılmasının da yolunu da açmıştır.
Hakim sınıfların iktidar mücadelesi yürüten her iki kanadı da işçi, emekçi düşmanıdır. Her iki kanatta emperyalizmin işbirlikçisi, bağımsızlık, özgürlük düşmanıdır. Her iki kanatta sömürü düzeninin sürmesinden yanadır. Gerçekte yoktur birbirlerinden farkları. Al birini, vur ötekine!
İşçiler, emekçiler yürüyen iktidar mücadelesinde egemenlerin kuyruğuna takılmamalı, uyanmalı, kendi özsel sınıf çıkarlarına   sahip çıkarak bağımsız mücadele yürütmelidirler. Kendi sınıf çıkarlarımız için kendi sınıf örgütlerimizde, burjuvaziden bağımsız örgütlenmelerimizi yaratalım. Kendi bağımsız sınıf mücadelemizi örgütleyelim. Egemenleri iktidar dalaşında   yalnız bırakalım!
İşçi sınıfı, emekçiler, tüm ezilenler için bu düzende, kurtuluş yoktur! Kurtuluş, gerçek anlamda bağımsızlığın, özgürlüğün, demokrasinin,  sağlanacağı işçilerin, emekçilerin kendi iktidarlarındadır.
Kurtuluş sömürünün her türüne son veren düzende, işçilerin- yoksul köylülerin düzeninde, sosyalizmdedir.

12 Haziran 2008