Türk şovenizmine hayır!
Halkların kardeşliği için tek yol devrim!
Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi sınırları içinde yaşayan insanların önemli kesimi Türk ulusuna mensup değil. Fakat devletin resmi ideolojisi, bu devletin resmi sınırları içinde yaşayanların tümünü –gayri müslimler dışındakileri– Türk olarak tanımlamaktadır. Resmi görüşe göre Türkiye’de Türk ulusundan başka ulus ve ulusal azınlık yoktur.
Bu düşünceyi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 12 Ağustos’ta Maraş’ta yaptığı bir konuşmada şöyle ortaya koydu: "Hepimiz Türk milletinin birer parçasıyız. Bununla iftihar ediyoruz. Ayrı düşmenin yararı yok. Böleceksiniz de ne olacak. Birilerinin satranç tahtasında ve enerji haritasında piyon ve oyuncak olacaksın. Türkiye’de azınlık-mazınlık yok, hepimiz bir ve beraberiz." ( www.milliyet.com.tr , 12 Ağustos 2006)
Eh, azınlık-mazınlık yoksa, kimseye, şu ya da bu ulusa ya da ulusal azınlığa bir hak istemek de sözkonusu olmaz! Ben Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Arabım, Ermeniyim, Romanım vb. deyip anadilde eğitim hakkı ya da başka bir hak mı istersiniz? Bölücüsünüzdür! Kökünüz dışardadır! Kökeniniz cumhuriyetin ömründen çok daha uzun geçmişe dayansa bile… Eskiden Doğu Bloku vardı ve "Komünistler Moskova’ya" denirdi. Şimdilerde öyle bir şey de yok ki, oraya gönderilesiniz… Bu kovmanın şimdiki sloganı ise "ya sev, ya terk et"tir! Siz de neyi sevip neyi terk etmek, ya da bir yeri terk ederken nereye gideceğinizi düşünmek zorunda bırakılırsınız.
Bu anlattıklarımız, bu coğrafyada yaşananların birkaç cümleyle ifadesidir sadece. Gerçek yaşam daha da kötü. Türkiye’de değişik ulus ve milliyetler arasında ayrımcılık yapıldığını söyleyenler gerçekte yanılıyordur. Hayır, Türkiye’de devlet ayrımcılık yapmıyor, inkar ediyor. Kürt ulusunun ve onlarca ulusal azınlığın ulusal kimliğini inkar üzerine kurulmuştur bu cumhuriyet. Gayri müslimleri –somutta Rum, Ermeni, Yahudileri– dini azınlık olarak kabul etmiştir. Onlara da esas olarak ulusal haklar tanımıyor. Süryanileri dini azınlık olarak bile kabul etmiyor. Var olmayanlar arasında da ayrımcılık yapmak mümkün değil. Nasıl olsa hepimiz Türk değil miyiz? Anayasa’da bu böyle ifade edilmemiş mi? Edilmiştir elbet… Belgelidir de bu.
Sorun da burdan kaynaklanıyor. Türk şovenizmi her şeyden önce kaynağını bu devletin yasalarından almaktadır. Yani belgeli ve resmi şovenizm yapılıyor bu coğrafyada. Şu ya da bu partinin, ya da taraftarın, milliyetçiliğinden, şovenizminden önce devletin şoven siyasetine karşı mücadele etmek gerekiyor. Son dönemde bu coğrafyada yaşananlar da, Türk şovenizminin kitlelerin beynini iyice zehirlediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de hakim sınıflar arasında yoğun ve şiddetli bir iktidar dalaşı sürüyor. Bu dalaşta her yol mübahtır. Çetecilik, rüşvetçilik, yağmacılık… tehdit, balans ayarı, takiyye… vb. vb. Bu bağlamda iktidar dalaşında egemenler birleşmiyor. Deyim yerinde ise birbirlerini yemeye çalışıyorlar.
Ama sözkonusu olan ulusal sorun olunca hepsi birleşebiliyor. Aynı kaynaktan beslendiklerini sergiliyorlar hemen. İktidarı elinde tutan Kemalist kesim ile AKP hükümeti arasındaki dalaşta, Kürtlere karşı tavır sözkonusu olduğunda, AKP’nin akordu ayarlandı ve koroda bozuk seslere son verildi. Gerçekte iktidar dalaşı içinde olanlar, Kürtlere karşı birlikte seferberlik türküleri söylemektedir. Kuşkusuz ki bu tavır sadece Kürtlere karşı değildir. Somut olarak Ermenilere karşı da aynı koro sahnede ve aynı seferberlik türküleri dillerde… Yarın öbür gün, başka bir ulusal azınlık hakları için sesini yükseltsin, onlara karşı da yeteneklerini sergilemekten geri kalmayacaklardır.
TÜRK ŞOVENİZMİNİN KİMİ GÜNCEL GÖRÜNTÜLERİ…
Egemenlerin kendi aralarındaki dalaşta, özellikle kemalist kesimin, öncelikle de ordunun Kürtlere karşı savaşı kızıştırıp AKP hükümetini zayıflatmaya çalıştığını değişik yazılarımızda ortaya koyduk. AKP hükümetinin "teröre karşı mücadele" adına Kürtlere karşı tavırda balans ayarı yapıldığını da gördük. Bunun andaki sonucu Kuzey Kürdistan’da ilan edilmemiş bir savaşın ve resmen adı konmamış bir OHAL’in yaşanmasıdır.
Öyle bir ortamdayız ki, 1990’lı yılların başlarında yaşanan savaş yeniden yaşanıyor sanki… Bir şehirden diğerine giderken kimlik kontrolleri yine uygulamada. Köylerin boşaltılması, dağların bombalanması, ormanların yakılması yine yaşanıyor. Ama bu savaş yine de 1990’lı yılların başındaki savaşın aynısı değil. 1990’lı yılların başında Kürt halkı serhildan gerçekleştiriyor, devlet güçleriyle çatışıyordu, en temel hakları için. Bugün ise Kürt halkı kimi demokratik hakları için mücadele etse de barış istiyor. Saldıran, savaşı kızıştıran yine Türk devleti, ordusu, kolluk gücü.
Türk devleti yine "sınırötesi harekât" planlarını tartışıyor. ABD izin verse, dünden Güney Kürdistan’a saldırırdı. Güney Kürdistan’a askeri bir müdahaleyi haklı çıkarmak için yoğun biçimde savaş propagandası yapıyor. Çatışmalarda ölen askerin ölüsü üzerinde "şehit cenazesi" gösterileriyle Türk halkını Kürtlere karşı kışkırtıyor. Ve belli ölçüde başarılı da oluyor. Bu kışkırtmada Türk devleti çatışmaların yoğun olduğu 1990’lı yıllarda bile bu kadar başarılı olamamıştı.
Devleti ve yasaları arkalarına alan kimi faşist güruhlar başta olmak üzere, Türk şovenizminin ağusuyla zehirlenen kimileri Kürtlere saldırmakta, linç eylemleri gerçekleştirmektedirler. Kürt olduğundan dolayı kimi insanlar, son dönemde İzmir’de olduğu gibi kovulmaya maruz kalmaktadırlar.
Devlet sadece böylesi saldırılara temel yaratmakla, sivil faşist güçleri devreye sokmakla kalmıyor. "Teröre karşı mücadele" adına barbarlıkta sınır tanımıyor.
Çatışmalarda öldürülenlerin cesetlerinin ailelerine verilmemesinden, çatışmalarda kimyasal silah kullanmaya "yargısız" infazlara, ölüleri yakmalara, cesetlerin üzerinde zafer pozları vererek resim çekmelere, burun ve kulak kesmelere kadar her şey yapılıyor.
Böylesi bir ortamda emekli ordu mensupları da kendilerinin ne kadar başarılı bir Türk ordusu mensubu olduğunu anlatma cesaretini kendinde bulup icraatlarını itiraf edebiliyor.
Emekli Korgeneral Altay Tokat Şemdinli olaylarına atıfta bulunarak: "Benim zamanımda ben de bomba attırdım. Bir, iki kritik noktaya. Boş yerlerdi! Meselem mesaj vermek. Batıdan gelen memurlar, hakimler işin ciddiyetini anlamıyor. Çok koordineli ve iyi çalıştık." tespitini yapıyor, bu arada Şemdinli’deki bombacıları, yani "iyi çocuk"ları da "beceriksizce iş yapmışlar" diye eleştirip, bu eylemin arkasındaki gücün kim olduğu konusunda da bilgi veriyordu. Tokat’ın bu tavrı açık itiraf olduğundan orduyu rahatsız etti ki, hakkında soruşturma açıldığı haberi medyaya yansıdı.
İHD kayıtlarına göre Altay Tokat’ın Asayiş Kolordu Komutanı olarak görev yaptığı 1995-97 yılları arasında aydınlatılmayı bekleyen 383 faili (belli) meçhul cinayet, yargısız infaz, 125 kayıp olayı yaşanmıştır. Tokat, 18 Temmuz 1989 tarihinde Hakkari’nin Yoncalı Köyü’nde üç köylünün öldürülmesinden sonra cesetlerinin yakılması emrini de vermiştir. Mahkeme dosyasını rafa kaldırmıştır.
Bu örnekler Türkiye’de şovenizmin, kafatasçılığa nasıl büründüğünün ve kafatasçıların barbarlıklarının onların övünç kaynağı olduğunu da göstermektedir.
Ülkede Özgür Gündem gazetesinin son dönemde yayınladığı resimlerden de görüleceği gibi, beyinleri şovenizmle, ırkçılıkla biçimlenenlerin, öldürülen insanların kulağını, burnunu kesip, cesetlerin üzerine çıkıp zafer işaretleri yaparak resim çektirmeleri ve bu resimleri albümlerine yapıştırmaları gibi barbarlıklar da Kürt ulusuna karşı yürütülen savaşın doğal bir sonucu oluyor.
Sözkonusu resimler bir vahşetin belgeleri, görüntüleri. Bu görüntüler kelimelerle anlatılamayacak barbarlığın görüntüleri. Ve bunlar yaşananların sadece birkaç görüntüsü. Gerçek vahşet ve barbarlık aslında daha da büyük.
Ülkede Özgür Gündem’in bu resimleri yayınlaması aslında kitlelerin, devletin bu uygulamalarına karşı en azından "bu kadar da olmaz" diyerek sesini yükseltmesine yol açması gerekirken, kitleler işlenen bu barbarlığa karşı hiç bir önemli tepki vermedi… Devlet yetkilileri ise, Ülkede Özgür Gündem’i 15 günlük kapatma cezası ile ödüllendirdi –itirazdan sonra kararı geri alsalar da.
Ülkede Özgür Gündem, Cumhurbaşkanı Sezer’in Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı itiraz sayesinde "Terörle Mücadele Yasası"ndan şimdilik kurtuldu. Adana’da 15 yaşındaki iki genç ama bu yasanın polise tanıdığı silah kullanma yetkisinden kurtulamadı. "Dur" ihtarı bile yapılmadan kurşunlandılar. Suçları mı? Bildiri dağıttıkları ve "15 Ağustos kutlamasına" katıldıkları iddiası var… Bu satırlar yazılırken internette, başından kurşun yiyen ve dört gündür komada olan Fevzi Abik’in ölüm haberi ajanslara geçiliyordu. Sokakta infaz yasası ilk kurbanını almıştı…
Kısacası savaşın yeniden kızıştığı ve Güney Kürdistan’a askeri müdahale hesap ve planları yapıldığı bir süreci yaşıyoruz. Türkiye’de çokça kullanıldığı gibi devlet topyekün saldırıda. Özellikle Türk ulusundan işçiler, emekçiler de bu savaşın destekçileri, ortağı yapılmaya çalışılmaktadır.
Biz Türkiyeli, başta Türk ulusundan işçilerin, emekçilerin asli görevlerimizden biri, Türk şovenizminin yaygınlaştırılmasına, Kürt ulusu ve ulusal azınlıklar üzerindeki ulusal baskıya, zulme karşı sesimizi yükseltmemizdir. "Kendi" egemenlerimize "biz sizin savaşınızda yokuz", "düşmanımız diğer ulus ve milliyetlerden insanlar değil, sömürücülerimiz, egemenlerimiz, yani sizsiniz" diyerek karşı çıkmamızdır.
"Biliyoruz ki ‘başka halkları ezen bir halk özgür olamaz’! Kürt ulusunun nasıl yaşayacağına kendisinin özgürce karar vermesinden, tüm ulusal azınlıklara tam hak eşitliğinden yanayız" diyebilmemizdir görevimiz.
Kahrolsun Türk şovenizmi! Halkların kardeşliği için tek yol devrim! vb. şiarlar proletarya enternasyonalizminin savunuculuğunda haykırmamız ve bize yol göstermesi gereken şiarlar olmalıdır.
Bimre koletî, bijî azadî!
Ji bo biratîya gelan tek rê şoreşe!
16 Ağustos 2006
