ÇETE SAVAŞLARI
TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİNİ BELİRLİYOR ...
BU KADER DEĞİLDİR...
ÇARESİZ DEĞİLİZ!
Yine toz duman ortalık.
Yine kimin eli kimin cebinde belli değil.
İlginç ve korkutucu günler yaşanıyor.
Onlarca komplo teorisi üretiliyor,
konuşuluyor, tartışılıyor.
Egemen sınıflar arasındaki iktidar dalaşı,
cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devleti
elinde bulunduran güçlerle, merkezinde
ordunun bulunduğu ve bu devlet bizim diyen
güçlerle, parlamentodaki çoğunluğuna
dayanarak devlet erkini adım adım ele geçirmeye
çalışan AKP hükümeti arasındaki dalaş, artık
her iki tarafın da birbirini açıkça öbür tarafı
kendisine karşı komplo yapmakla, çeteleşmekle
suçladığı ve bu suçlamanın kanıtlarını ortaya
koymaya çalıştığı bir aşamaya geldi. Gelecek
yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri ve
Ardından yapılacak genel seçim dalaşın
kızışmasında belirleyici rol oynuyor.
Danıştay’a yönelik ardında bir ölü, dört yaralı
bırakan silahlı saldırı ertesinde olan
gelişmeler, özellikle geçen yıl sonundaki
Şemdinli olayları ertesindeki gelişmelerin
devamı olarak izlendiğinde gelinen yerde
egemen sınıflar arasındaki iktidar dalaşının
boyutlarının doğru değerlendirilmesi için
yeter veri sunuyor.
Devleti elinde bulunduran, ayaklarının
altındaki iktidar zemininin kaydığını gören
ve bunu engellemeye çalışan güçler,
ellerindeki tüm araçlarla hükümeti
sıkıştırmaya, onu hizaya çekmeye, deyim
yerinde ise “emir komuta zinciri” içine çekmeye
çalışıyor.
Bu uluslararası siyaset alanında da (örneğin
Kıbrıs konusu, örneğin AB konusu, örneğin
Ortadoğu siyaseti konusu vb.), iç siyaset
alanında da (örneğin “Kürt sorunu”, örneğin
“terörle mücadele” adı altında sunulan sorun,
örneğin “türban sorunu” vb.) açıkça görülüyor.
Hükümet kanadı zamanın kendi lehine işlediği
hesabıyla ortamı germeden, bir “kazaya
uğramadan” hükümet olma konumunu bir dahaki
yıl genel seçimlere kadar korumak için devleti
elinde bulunduran güçlerle uzlaşmaya giriyor,
bir mehteran bölüğü gibi iki ileri, bir sağ bir
sola selam ile yoluna devam etmeye çalışıyor.
Arada bir tabana moral vermeye yönelik ve kimi
de kontrol dışı olan “sert” çıkışlar işin özünü
değiştirmiyor. Hükümet kanadının ortamın
gerilmesinden, çatışmanın sertleşmesinden
anda bir çıkarı yok. Buna karşı devlet
iktidarını elinde bulunduran ve bu iktidarı
korumaya çalışan kanadın ortamın
gerilmesinden, çatışmaların artmasından,
toplumun lafta laiklik ile şeriat
alternatifleri arasında sıkıştırılıp,
şeriatçı görülüp gösterilen hükümete karşı
“laik” cumhuriyetin “zinde güçleri” etrafında
toplanmaya çalışılmasından çıkarı var. Bu
kanat için iktidarı elde tutmak için
alternatifler şunlar:
“Demokratik alternatif”, hükümeti erken
seçime zorlamak, bu erken seçimde
AKP hükümetini temeli devletçi olmak olan yeni
bir Milliyetçi Cephe hükümeti kuracak bir
koalisyon hükümeti ile devirmektir. Bu
hükümetin ortakları CHP/DYP/ANAP ve MHP olarak
öngörülmektedir.
Kuşkusuz yönlendirme fonksiyonu da olan ve
Danıştay olayları ertesinde yayınlanan son bir
kamuoyu araştırmasında, AKP’nin oyları yüzde 30
civarına düşmüş olarak gösterilmesine rağmen,
oyları kendisine en yakın partiden 10 puan
önde görülmektedir.
Bugün devletçi kemalist kesimin, yani gerçekte
devlet iktidarını elinde bulunduranların
parlamentodaki “ana muhalefet partisi”
görünümdeki CHP’nin oyları yükselen bir eğilim
içinde gösterilmektedir. Fakat yine de AKP’nin
çok gerisindedir.
AKP’nin gelecek seçimlerden de —halk desteği
temel alındığında— en büyük parti olarak
çıkacağı en azından anda burjuvazinin
medyasının tümünün üzerinde birleştiği bir
olgudur.
Bu durumda AKP’yi hükümetten “demokratik” yolla
uzaklaştırmanın tek yolu koalisyon
hükümetidir. Böyle bir koalisyon hükümeti
içinde CHP esas parti olacaktır. (Her ne kadar
CHP içinde de iç çatışmalar, Baykal’ı CHP’den
uzaklaştırma çabaları, bu arada
CHP-ANAP-DYP dışında yeni bir oluşumla AKP’ye
karşı yeni bir alternatif etrafında birleşme
planları olmasına, pazarlıklar
yürütülmesine vb. rağmen… Böyle bir
alternatifin bir dahaki seçimlere kadar
yaratılıp, halktan da oy alması göle maya
çalmaya benzemektedir. DSP’nin de yükselir
görünen bir oy eğrisi vardır. Fakat bunun
Ecevit’in ölüm döşeğinde yatmasına bağlı olarak
duyulan acıma duyguları, vefa, “namuslu adam”
vb. imajı ile bağı vardır. DSP’nin barajı aşıp
koalisyon ortağı olma şansı sıfıra yakın bir
olasılıktır.) Bugünkü güç dengelerine göre,
AKP’yi demokratik yoldan işbaşından
uzaklaştırma altanatifi koalisyonunun olası
ortakları DYP, ANAP ve MHP’dir. DYP ve ANAP’ı bir
türlü birleştirerek barajı aştırma planı
vardır. Son kamuoyu yoklamasında DYP barajı
aşar gösterilirken, ANAP barajın oldukça
altında, tek başına seçime girdiğinde % 10’luk
seçim barajıyla hiç şansı olmayan bir
pozisyonda gösterilmektedir. Böylece olası
bir birliğin adresi de DYP olarak
gösterilmektedir.
MHP son kamuoyu yoklamasında barajın oldukça
altında görünmektedir. Fakat ANAP’ın tersine
tek başına seçimlere girdiğinde barajı aşma
şansı vardır. Bu durumda AKP’nin “demokratik”
alternatifi ortaya çıkar. Olası bir
CHP/DYP/ANAP/MHP koalisyonu. İyi de bunun için
seçimlerin yapılması ve bundan da önemlisi
AKP’nin gerçekten % 30’lar civarında kalıp tek
başına hükümet kuracak güce erişememesi ve de
bunun yanında CHP yanında MHP ve DYP/ANAP’ın
barajı aşıp, üçünün-dördünün parlamentoda
çoğunluk elde etmesi gerekir. Bu hesap sonuçta
çok bilinmeyenli ve tutma ihtimali oldukça
düşük olan bir hesaptır.
Orta ve uzun erimde devlet iktidarını elinde
bulunduranlar için “felaket” senaryosu, AKP’nin
hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam etmesi,
elindeki parlamento çoğunluğuna dayanarak
kendi belirlediği bir adayı
cumhurbaşkanlığına seçmesi, böylece devlet
erkinin çok önemli bir mevkiini daha düşürerek
ele geçirmesi, ardından da genel seçimlerde tek
başına hükümet kuracak bir çoğunluğu
sağlamasıdır. Bu devleti elinde bulunduran
kemalist bürokrat burjuvazi açısından yolun
sonu olmaz, fakat sona götüren yolda çok önemli
bir virajdır.
Bu yüzden şimdi öncelikli hedef olarak
hükümetin hükümet olmadığının, hükümet
edemeyeceğinin ispatı ve hükümetin erken
seçime zorlanması seçilmiştir.
Ortaya Demirel sürülmüştür. Demirel ağzından
bu hükümetin aslında hükümet edemediği, bu
ülkede belli güç odaklarına karşı hiç bir şey
yapmanın mümkün olmadığı, çarenin erken
seçimde olduğu, eğer erken seçim yapılmış olsa
idi 12 Mart ve 12 Eylül’ün yaşanmış olmayacağı
görüşleri dillendirilmiştir.
Tam böyle bir ortamda gelen Danıştay’a yönelen
“Allahın Askeri” imzalı ve “türban kararının
cezalandırılması” markalı ve fakat ne
gariptir ki hep milliyetçi/devletçi rabıtalı
silahlı saldırı eylemi, hükümetin hükümet
edemediğinin ötesinde, cumhuriyetin laik
kurumlarını hedef gösteren bir konumda
olduğunun ispatı bir eylem olarak çıktı ortaya.
Devlet ordusu, yargısı, üniversite yönetimi
vb. ile Anıtkabir’e “Ata’ya şikayet”e çıktı.
Hükümet üyeleri kemalist kitle tarafından
“Mollalar İran’a!”, “Katil hükümet!” nidaları
ile karşılandı öldürülen Danıştay üyesinin
cenaze töreninde. Katilin eylemin hemen
ertesinde yakalanmış olması ve katilin tüm
ilişkilerinin eski ordu mensupları, kemalist-ırkçı
kuruluşlar vb. olduğunun ortaya çıkması ile
birlikte bu kez hükümet kanadı, Danıştay
saldırısının hükümete karşı girişilmiş bir
komplo olduğunu işlemeye başladı. “Laik
devlete karşı hükümetin işaretiyle hareket
eden şeriatçıların devlete yönelik
saldırısı” teorisinin karşısına “adı
konamayan bir çetenin hükümete karşı
komplosu” teorisi çıktı. Bu arada çok ciddi
başka komplo teorisyenleri, aslında bunun
emperyalist dış güçlerin, “Türkiye’ye karşı
komplosu” olduğunu anlattı. Bir ‘yaşlı eşek’ de,
aslında komplonun hedefinin Türkiye’nin
bağımsızlığını savunan esas güç olan İP ve onun
önderi olduğunu anlattı. vb.
Sonunda ne oldu?
Savcının hakkında tutuklanma kararı
çıkarılmasını istediği ve Danıştay
eylemindeki tetikçinin, Emniyet
açıklamasına göre “adı konamayan çete”sinin
“kilit ismi” olarak tanıtılan, ismi bu davaya
karıştırıldığı için üzüntüsünden “kalbine
bıçak saplayarak intihara kalkışan” emekli
yüzbaşı Muzaffer Tekin hakim tarafından
tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Bu olay “Türkiye seninle gurur duyuyor”
nidalarıyla karşılandı. Aynı Susurluk
davasında yargılanan “vatan-millet için kurşun
sıkanlar” gibi. Aynı Şemdinli davasının “iyi
çocuk” katilleri gibi! Sonra bütün burjuva
medya hep bir ağızdan bastırdı: Gördünüz mü,
bağımsız yargı karar verdi. Demek ki neymiş?
Demek ki, hükümetin ve Emniyet’in bir
bölümünün Danıştay saldırısının ardında çete
filan araması yanlışmış. Demek ki ortada
komplo filan yokmuş. Bir “meczup” kendi dediği
gibi, kendi başına karar alıp uygulamış. vb. vb.
Danıştay saldırısının ardından çıkarılan, adı
konmamış, ve çete olmadığı “bağımsız yargı”nın
bağımsız bir kararıyla tescil edilmiş olduğu
söylenen çetenin ardından, Emniyet içinde
hükümete yakın olan kesim ortaya bir çete daha
çıkardı. İçinde aktif subayların yer aldığı bu
çetenin belgeleri arasında, Başbakanın evinin
krokisi, hangi yoldan ne zaman nasıl geçtiğinin
notları filan da bulundu. Devlete zimmetli bir
dizi silah, cephane, bomba vb. de bulundu.
“Vatansever” olduklarını açıklayan bu
çetecilerin açıklamaları da ilginç: Bunlar
Türkiye’nin olası bir işgaline karşı
örgütleniyorlarmış! Ve tabii bunlar da
bireysel olarak hareket eden, devlet ve ordu vb.
ile ilişkileri olmayan “meczup”lardır. İlginç
olan şudur ki, bu meczuplar ve bunların
eylemleri olduğu gibi, bunlara karşı hükümet
yanlısı Emniyet kesiminin takibatı da
nedense son dönemde artıyor. Herhalde
sıcakların artmasından olacaktır bu. Öyle ya,
sıcaklar arttıkça delilik alametleri de artar!
Yine herhalde bunların cumhurbaşkanlığı
seçimi yaklaştıkça daha da artacağını
söylemek için kâhin olmaya da gerek yoktur.
Gelişmelerde anda gelinen son nokta ne?
Özel sermayeli işbirlikçi büyük sermayenin öz
örgütü TÜSİAD, erken seçime karşı olduğunu
açıklayarak, hükümete destek verdi. Fakat bu
desteğini de bir şarta bağladı: Hükümet
cumhurbaşkanlığı seçimi vb. konularda
“toplumsal uzlaşma” aramalı ve bunu
sağlamalıdır. Hükümet öyle olur olmaz yersiz ve
zamansız çıkışlar ve açıklamalar
yapmamalıdır… vb.
Ardından Başbakan –hükümetin başı– Genelkurmay
Başkanı –devlet erkinin gerçek başı– ile bir
görüşme yaptı. Ve bu görüşmenin sonucu tek
cümleyle açıklandı: İç ve dış güvenlik sorunları
üzerine görüşülmüştür!
Anlaşılan odur ki, hükümet ile devleti elinde
bulunduran güçler arasındaki iktidar dalaşında her
iki taraf da kendisinin her dediğini yapacak durumda
olmadığını, her iki tarafın da elinde ötekine karşı
kullanacağı kozlar olduğu gösterilmiştir. Bu
hükümetin bundan öncekilerin bir çoğunda olduğu gibi
ilk muhtırada şapkasını alıp gitmeyeceği görüldüğü
gibi, devlet iktidarını elinde bulunduran güçlerin
hiç bir şart altında AKP’nin tek başına parlamento
çoğunluğuna dayanarak seçeceği bir cumhurbaşkanını
kabul etmeyeceği de görülmüş, gösterilmiştir.
Bundan sonrası bu gerçeklerin yineleneceği bir dönem
olacak, sonuçta bir uzlaşma formülü bulunacaktır.
Fakat cumhurbaşkanlığı seçimi ile de, bir dahaki
seçimler ile de bu dalaş son bulmayacaktır. Ve egemen
sınıflar kendi aralarındaki bu iktidar dalaşında
şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da işçileri
ve emekçi yığınları, hükümet demokrasi adına, devlet
iktidarını elinde bulunduran güçler laik
cumhuriyeti ve bağımsızlığı savunma adına kendi
kuyruklarına takmayı deneyecektir.
Ve bu arada çete savaşları sürecektir.
Biz egemen sınıfların iktidar dalaşının ürünü olan bu
çete savaşlarının aptal seyircileri, şu ya da bu
taraftaki saf destekçileri olmak zorunda değiliz.
Bizim kendi tarafımız, kendi sınıf çıkarlarımız,
kendi mücadelemiz var.
Çete savaşlarının tozu dumanı arasında, kaybedilen,
unutturulmaya çalışılan Türkiye gerçeğinde ne
türban, ne egemen sınıfların laikliği ne televole
sorunları belirleyici sorunlar değil.
Bizim derdimiz iş sorunu, aş sorunu, konut sorunu,
insanca yaşama sorunu. Tekeller bütün Türkiye
tarihinde en yüksek kârlarını elde ederken, işçi
ve emekçilerin toplumsal zenginlikten eline geçen
pay eksiliyor. İşsizlik, yoksulluk diz boyu.
Demokratikleşme adına çıkarılan bir dizi yasa var.
Ama bunlar bizim için pratikte bir anlam ifade
etmiyor. Kullanılmıyor. Gerçek sorunlar bunlar.
Bırakalım çeteler tepişsin. Biz onların tümüne
sırtımızı dönelim. Biz kendi işimize bakalım. Biz
sermaye egemenliğine karşı sınıf mücadelesine
sarılalım, kendi gücümüze güvenelim.
Örgütlenelim.
Örgütlenelim.
Örgütlenelim.
11 Haziran 2006
