HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN
“Sözde” Fransa
“gerçek Türk”ün sabrını taşırıyor!
“Fransa şaşırma, sabrımızı taşırma!” vb. sloganların
yabancısı değiliz bu ülkede. Bu ülkede kendisine Türk
halkının temsilciliği payesi verenlerin Türk ulusu
dışındaki ulus ve milliyetlerin ulusal meseleleri
sözkonusu olduğunda saldırganlıkta sınır tanımadığının
yabancısı da değiliz. Hele bir de Ermenilere yönelik
soykırımı sözkonusu olunca tüm frenlerin boşaldığının,
protesto etme adına normal insan aklının alamayacağı
işlerin yapıldığının da tanığıyız bu ülkede.
Evet bu ülkede, tarihimizde yaşanmış ve yaşanan
gerçeklikler üzerine özgürce tartışmak mümkün değil.
Ellerinden gelse başka ülkelerde de yasaklayacaklar ama…
iyi ki ellerinden gelmiyor.
Tüm şoven, ırkçı tavırlarına, protestolarına rağmen
başka devletlerin parlamentolarının alacağı, aldığı
kararları değiştiremediklerinde ise kuduz hastalığına
bulaşmış gibi oluyorlar.
Fransa ile Türkiye arasında Ermenilere yönelik soykırım
meselesindeki sorunlar yeni değil. En son 1998 Mayıs
ayından 2001 Ocak ayı sonuna kadar süren bir “sertleşme”
yaşandı. Türklerin tüm protestoları Fransa’nın bir
cümlelik “Fransa, Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı
soykırımını resmen tanır.” kararını almasını
engelleyemedi.
İstanbul’da taksicilerin Fransız müşterilerini taşımama
kararı kendilerinin zararınaydı. Midesine doğru dürüst
yiyecek bile girmeyen Türk şovenistlerinin Fransız malı
diye elma vb. meyvaları ayaklar altına alıp çamur içinde
çiğnemeleri, meyvaların ağızda çiğnenmesinden daha
faydalı değildi. Kimi üniversitelerde Fransızca dilinin
yasaklanması ise öğrencilerin Fransızcayı öğrenmelerini
geciktirmekten başka hiçbir işe yaramamıştı. “Dünyanın
Fransızı, Avrupa’nın arsızı” vb. küfürler ise
sahiplerine kaldı… Türk-İş, DİSK gibi sendikalar da
işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi
için mücadele yerine, Fransa’ya karşı kampanyanın
ortaklığını yaptılar. İşe yaramadı! Yaramazdı da! Askeri
ve diplomatik ilişkilerin askıya alınıp dondurulması
ise, ekonomik ve siyasi çıkarların ateşiyle kısa sürede
eridi…
Türk hükümetleri Türkiye’nin dünyaya yansıyan resminin
böylesi eylemlerle çirkinleştiğinin –ki gerçek resim bu–
farkına vardığı yerde, kitlelerin şovenizmde sınır
tanımayan eylemlerini dindirmeye yöneldi. Şovenizmle
doldurulmuş kitleleri sokaklara dökme yerine, sistemli
biçimde lobi çalışmalarına yönelindi. Bu yönde belli
ilerlemeler kaydettikleri yapılan çalışmalardan ve
protesto tavırlarının sokak eylemlerine düşük düzeyde
yansımalarından görülebilir. Protesto eylemlerinin şekli
değişse de Ermenilere yönelik soykırımının ve bununla
ilgili karar tasarılarının gündeme getirilmesi her zaman
olduğu gibi Türk milliyetçilerinin, şovenlerinin
“sabrını” taşırmaktadır. Fransa’da gündeme getirilen
tasarı bunu bir kez daha gösterdi.
KANUN TASARISI VE TARTIŞMALAR…
Milliyetçi Türklerin sabrını taşıran mesele bu sefer
Fransa’da “soykırımı inkar edenlere” ceza verilmesini
öngören bir kanun tasarısının gündeme getirilmesiydi.
Tasarıyı gündeme getiren Fransız Sosyalist Partisi’ydi.
Tartışmalar bu tasarının 18 Mayıs’ta Ulusal Meclis’te
ele alınacağını ortaya koyuyordu. Tasarıya göre
soykırımın varlığını inkar edenlere 1 yıla kadar hapis
ve 45 bin euro’ya kadar para cezası verilmesi
öngörülüyordu.
Türk hükümeti ve devletin kimi yetkilileri tasarının
kabul edilmemesi için özellikle Nisan ayı sonundan
itibaren atağa kalktılar. Dışişleri Bakanı Gül
Yunanistan’da Fransız meslekdaşı ile yaptığı görüşmede:
“Böyle fikir özgürlüğü olur mu? Cumhurbaşkanı, Başbakan,
bakan ve akademisyenler gelip görüş ifade etse onları
tutuklayacak mısınız? Bu tasarı ilişkilere çok zarar
verir.” (Milliyet, 1 Mayıs 2006) yönünde tavır takındı.
Gül, sanki gerçekten düşünce özgürlüğünün savunucusuymuş
pozlarına bürünerek meslekdaşından sözkonusu tasarının
kabul edilmemesini talep ediyordu. Gül meslekdaşından
bunu talep ederken Türkiye’de onlarca kişi düşüncesini
ifade ettiğinden dolayı mahkemelikti, “Terörle Mücadele
Yasası” gündeme ağırlığını koymuştu…
Kanun tasarısının 18 Mayıs’ta kabul edilmemesi için
hükümet yetkilileri başta olmak üzere Cumhurbaşkanı
Sezer’e kadar birçok yetkili Fransa’yı “uyardı”lar! Bir
yandan tarihin parlamentolar tarafından yazılmayacağını,
böylesi sorunları tarihçilere bırakmak gerektiğini
anlatmaya çalışırlarken, ağırlığı ekonomik ve siyasi
ilişkilerin bozulacağının uyarılarına verdiler.
Fransız firmalarının nükleer santral ihalelerinden
dışlanacağı tehditleri ile birlikte, bankacılık, savunma
ve otomotiv sektörleri başta olmak üzere değişik
sektörlerdeki işbirliği ve yatırımların da sekteye
uğrayacağının altı çizildi. Başbakan Erdoğan da
Türkiye’de yatırım yapan Fransız işadamları ile görüşüp
tasarının engellenmesini talep etti. Erdoğan: “Sizden
Türkiye’nin yanında yer almanızı istiyoruz. Türkiye’nin
tezlerine destek bekliyoruz. Bu işi tarihçilere
bırakalım. Lobilere yardımcı olun. Bu tasarının
geçmesini engelleyin. Aksi takdirde Türk-Fransız
ilişkileri ciddi yara alır.” (Hürriyet, 10 Mayıs 2006)
tavrını takındı.
Başbakan Erdoğan’ın tavrı yoruma gerek bırakmayacak
kadar açık ve net. Lobi çalışmaları da esas olarak
ekonomik ilişkilerin zarar göreceği üzerine yürütüldü bu
sefer. Türkiye ile Fransa arasında karşılıklı ticaret
hacminin yaklaşık 10 milyar dolar olduğunun, tasarının
kabul edilmesinin buna zarar vereceği ve eğer tasarı
kabul edilirse yoğun boykotların gerçekleşeceği
biçiminde tehditler savruldu.
Bu arada Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Osman Korutürk
istişarelerde bulunmak için Ankara’ya çağrıldı. Benzeri
bir durum Kanada Hükümeti’nin 24 Nisan’da “soykırım”
kavramını kullanması nedeniyle Ottowa Büyükelçisi
Aydemir Erman’ın Ankara’ya çağrılmasında da yaşandı.
1998-2001 döneminde de böylesi tehditlerin fazla işe
yaramadığını bildiklerinden çalışmalar sadece tehdit ve
uyarılarla sınırlı bırakılmadı. TOBB, TÜSİAD, TİSK,
Türk-İş, Hak-İş ve TESEV gibi örgüt ve kurumlar Fransız
gazetelerine “tam sayfa ilan” vererek “sevgili Fransız
dostları”na kanun tasarısını reddetmek için çağrıda
bulundular.
Sahibinin sesi burjuva kalemşorlar da, köşe yazılarında
“300-400 bin Ermeni oyu’na değer mi”, ya da “Ermeniler
yüzünden koskoca Türkiye ile ilişkileri zedelemeye,
Türkiye’yi kaybetmeye değer mi” biçiminde Ermenilere
düşmanlığı körükleme görevlerini icra etmekte geri
kalmadılar. Fransız işadamlarını ise “ayaklanmaya”
çağırdılar.
Kimi köşe yazarları da Fransa’nın “demokrasinin beşiği”
olarak böylesi bir kanun tasarısını kabul etmesiyle,
düşünce özgürlüğünü kısıtlayacağı, “özgürlük, kardeşlik
ve eşitlik” ilkelerine ters düşeceği tartışması
temelinde Fransa’ya karşı “ulusal mücadele” vermeye
kalkıştı.
BURJUVA DEMOKRASİSİ VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ…
“Soykırımı inkar edene ceza verilmesi” kanun
tasarısı gerçekten de Fransa’nın, ya da bu tasarıyı
savunanların Ermeni halkının çıkarlarını savunduğu
anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda düşüncesini ifade
etme özgürlüğünü kısıtlayan bir yaklaşım. Fakat
Fransa’nın tavrını eleştirenlerin kendileri gerçekte
düşünce özgürlüğünün savunucusu ve uygulayıcısı değil.
Türkiye cephesinden düşünce özgürlüğünü araç olarak
kullanıp Fransa’yı eleştirenler –burada Türk
milliyetçisi kesim sözkonusudur–, Türkiye’de düşüncesini
ifade etme hakkını ayaklar altına alan sistemin ve
kanunların yağız savunucularıdır. Bırakın burjuva
demokrasisinin savunuculuğunu, çoğu faşizmin savunucusu
konumunda. İşlerine böyle geldiği için demokrasiden,
düşünce özgürlüğünden dem vuruyorlar. Bu arada burjuva
demokrasisinin özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği
içerdiğini de kitlelere yutturuyorlar.
Evet, Fransa burjuva demokrasisinin beşiği, “özgürlük,
kardeşlik, eşitlik” şiarlarının yükseldiği bir ülke.
Fakat, 1789’da burjuva devriminde yükseltilen bu
şiarlar, burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesinde ve
ilerici bir rol oynadığı dönemde ortaya çıkmıştı.
Burjuvazi iktidarını sağlamlaştırdıkça “özgürlük”
şiarının içeriği, burjuvazinin işçileri, emekçileri
sömürme, ezme özgürlüğü ile doldu… Kardeşlik ve eşitlik
ise burjuvazinin iktidarda olduğu ülkelerde ezen,
sömüren sınıflar ile, ezilen, sömürülen sınıflar ve
ezilen halklar arasında hiçbir dönem gerçekleşmedi.
Gerçekleşemez de! Burjuvazi ilerici rolünü çoktan
kaybetmiş, bir bütün olarak gericileşmiştir. “Özgürlük,
kardeşlik, eşitlik” şiarlarının gerçekleştirilmesi
görevi proletaryanın omuzlarına binmiş ve özgürlük,
kardeşlik, eşitlik proletarya önderliğinde gerçekleşecek
devrimlerle ancak bir gerçek haline gelecektir.
Kapitalizmin varlığı, burjuvazinin iktidarı tüm toplum
için özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin sağlanmasının en
temel engelidir.
Bu temelde soruna yaklaşıldığında burjuva demokrasisinin
düşünce özgürlüğünü kısıtlaması, bu konuda yasalar
çıkarması vb. kendi karakterine uygundur. Sonuçta
burjuva demokrasisi, ezenler için demokrasi, ezilenlere
karşı burjuvazinin diktatörlüğüdür. İşçiler, emekçiler
için özgürlüklerin sınırı sermayedarların çıkarlarının
gerektirdiği kadardır. Sermayedarların çıkarlarına
dokunulduğunda özgürlükler yerini yasaklara bırakır.
Somuta baktığımızda düşünce özgürlüğü adına Fransa’yı
eleştirenlerin çoğu Türkiye’de soykırım üzerine tartışma
özgürlüğünü savunmuyor. Fransa’nın “soykırımı inkara
ceza” kanun tasarısına, düşünce özgürlüğü adına karşı
çıkanlar, tutarlı olmak istiyorlarsa en azından
Türkiye’de de soykırım var mı yok mu tartışmalarının
özgürce yürütülebilmesi için mücadele etmesi gerekir.
TASARI OYLANMADAN ERTELENDİ…
Sahibinin sesi kalemşorların “Ermeni konusunda
yanlızlaşıyoruz” yakınmaları ve devlet yetkililerinin
diplomatik çabaları eşliğinde yürüyen tartışmalar;
tasarının kabul edilebileceği korkusu ve beklentiler
Türk tarafı açısından 18 Mayıs Perşembe günü saat 14:30
sularında yerini “memnuniyete” bıraktı.
Tasarı, 18 Mayıs’ta toplanan Meclis’te ele alındı.
Meclisin ele aldığı birinci gündem maddesi
tartışmalarının uzaması ve “Ermeni soykırımının inkarına
ceza” tasarısının oylanmasından önce, Meclis Başkanı
Louis Debre’nin oturumu kapatması ile tasarı ertelendi.
Uygulamaya göre tasarı bundan sonra en erken Ekim ayında
yeniden gündeme gelebilecek. Meclis Başkanı,
Cumhurbaşkanı Chirac ve hükümetin tavrından yana biri.
Dışişleri Bakanı’nın tasarıya karşı konuşmasından da
ortaya çıktığı gibi bunlar Türkiye ile ilişkileri
bozabilecek böylesi bir kanun tasarısının kabul
edilmesini şimdilik çıkarlarına uygun görmemektedirler.
Fakat benzeri bir kanun tasarısı Türkiye’nin AB’ye
üyeliği müzakereleri sürecinde hep yeniden, gerekli
gördüklerinde gündeme getirilebilecek bir kart olarak
elde tutulmaktadır.
Somut olarak sözkonusu tasarı Meclis’te kabul edilseydi
de, hemen yasalaşmış olmayacaktı. Bunun için Senato’nun
onayı ve Cumhurbaşkanı’nın onayı gerekliydi ve bunların
gerçekleşmesi ise yine epey zaman alacaktı. Tabii ki
raflara kaldırılması ve reddedilmesi de mümkündü.
Kanun tasarısının Meclis’te oylanmadan ertelenmesi Türk
tarafının “taşan sabrını” şimdilik dindirdi. Fakat bu
tartışma sürecinde de “nöbet”lere tutulanlar vardı.
Kanun tasarısının savunucuları, “Ermeni jenosidi bir
fikir değil bir gerçektir ve Türkiye bunu tanımalıdır”
ve “Türkiye AB’ye üye olmak için soykırımı kabul
etmelidir” düşüncelerini savunurken, Türk şovenizminin
bayraktarlığını kimseye bırakmayan İP, İstanbul, Ankara
ve İzmir’de Fransız konsoloslukları önünde ve Fransa’da
Fransa Ulusal Meclisi binası karşısında, kanun
tasarısını protesto etmek için “Türk-Fransız Dostluk
Nöbeti” tuttu. Kimileri böyle “nöbet”lerle kimileri de
mektup ve fakslarla, yürüyüşlerle, ya da Fransa’da
çocuklarını iki gün okula göndermemekle Fransa’yı
protesto ettiler. “Vatanın ve milletin bölünmez
bütünlüğü”nü korudular…
Fransa ile “sorun” şimdilik bitti, benzeri bir kanun
tasarısı ile Belçika sırada duruyor. Ermenilere yönelik
soykırımı kabul etmede devletlerin ve parlamentoların
sayısı her geçen gün artıyor. New York Times gazetesinin
16 Mayıs tarihli başyazısında, Milliyet gazetesinin
aktarımına göre “Türklerin, tarihi inkâr etmenin
kendileri için büyük bir tehdit olduğunu anlamalarının
zamanı” (Milliyet, 17 Mayıs 2006) gelmiştir tespiti
yapılmaktadır. Önümüzdeki süreçte yeni “sabır taşmalara”
tanık olacağımıza kesin gözüyle bakabiliriz.
Yasalarla tarih yazılmaz ama tarihi gerçekliklerin
reddedilmesinin de, yaşananları, tarihi olguları,
ortadan kaldıramayacağı bilinmelidir. İnkar ne kadar
sürerse sürsün, gerçekler kendisini er ya da geç kabul
ettirecektir.
19 Mayıs 2006
