“KÜRT KONFERANSI”…
11-12 Mart tarihlerinde İstanbul’da Bilgi
Üniversitesi’nde, “Sivil ve Demokratik Çözüm Arayışları
1–Türkiye’nin Kürt Meselesi” başlıklı bir konferans
gerçekleştirildi.
Sözkonusu konferans “Helsinki Yurttaşlar Derneği” ve
“Empati Grubu” tarafından örgütlenmiş ve toplam 9 ayrı
konu başlığı altında dokuz paneli içeren bir programa
sahipti.
Katılımcılar arasında tanınmış siyasetçilerden, yazar ve
gazetecilere, emekli olmuş diplomat eskilerine kadar her
kesimden ve renkten insan vardı. Siyasi eğilim olarak
doğrudan ve açıkça PKK’nin siyasetinin savunucuları
dışında hemen hemen tüm legal siyaset temsilcileri vardı
konferansta.
Konferansta konuşulanlar ve tartışılanlar esas olarak
konferansın “Türkiye’nin Kürt Meselesi”ni “Sivil ve
Demokratik” temelde “Çözüm Arayışları” adına uygundu.
Konferansa katılanlar arayış içinde. Herkes tabii ki
başka çözüm önerisi dile getirmekte ve yine herkesin
öncelikle adım atması gereken tarafın kim olması
gerektiği noktasında da farklı görüşleri var.
Tüm bu çeşitlilik içinde ama hepsinin de ortak bir
noktası var: Kürt hareketinin şiddete başvurmasını
reddetmek. Kürt sorununu –bunun ulusal sorun olduğunu
çoğu reddetmekte, reddetmeyenler ise en alt düzeyde
sorunu dile getirmektedir– PKK’yi devredışı bırakarak
çözmenin yollarını aramak. Kürtleri arkasında
götürebilecek devletle barışık bir Kürt örgütlenmesini
ortaya çıkarmak vb. vb.
Konferansın önemli bir engel olmadan gerçekleşmesi aynı
zamanda devlet yetkililerinin de bu konferansa sıcak
baktıklarının bir işareti.
Konferansta “azınlık kavramı”, “Kimlik hakları, sosyal
ve kültürel boyut” gibi konuların yanısıra Irak-Güney
Kürdistan’daki durum ve Kürtler üzerindeki etkisinin de
tartışıldığı bilince çıkarıldığında, Türk devletinin
“ezberi”nin giderek bozulduğunu tespit etmek hiç de
yanlış olmayacaktır.
Türk devleti Güney Kürdistan’daki gelişmeleri sıkı takip
edip ince elemeye çalışıyor ve özellikle Barzani’nin
Kürtler arasındaki etkisinin Türk devletinin çıkarlarına
zarar verecek temelde gelişmesini engelleme hesapları
yapıyor.
Bunun ucunda PKK’yi bütünüyle safdışı bırakmak ve
kendine güvenilir bir Kürt hareketi ya da Kürt
hareketini kendi peşinde götürebilecek bir önderliği
ortaya çıkarma, oluşturma çabası görünüyor.
Konferansa katılanlar arasında esasta iki taraf var. Bir
taraf, sorunu gerçekte burjuva demokrasisi çerçevesinde
ve Kürtlerin demokratik haklarının –esasta da kimliğinin
ve buna bağlı olarak kimi kültürel hakların– tanınması
temelinde çözümünden yana; diğer taraf ise kimi
rötuşlarla –tabii ki 82 yıllık TC resmi siyasetinden
değişiklikleri de içeren kimi rötuşlar–, camekân
süslemekle sorunu çözmüş gibi yapmak isteyenler.
Esasta farklı iki siyasi yaklaşıma tekabül eden
tavırların ortak bir yanı ve en temel ortak yanlarından
biri “Kürt meselesi”ni sistemi ve “vatanın ve milletin
bölünmez bütünlüğünü” koruma yaklaşımı temelinde çözmeye
çalışmaktır.
Konferansa katılanlar PKK’nin silahları bırakması
gerektiği tavrını savunup desteklerken silahların
bırakılmamış olması, ya da bunun kimin çıkarlarına
yaradığı konusunda farklı görüşler savundular. Bu
görüşler içinde öne çıkan tavır DTP’nin eşbaşkanlarından
Ahmet Türk’ün tavrıydı. Şöyle diyordu Türk: “…Kimse
PKK’nın silah bırakmasını istemiyor. Zira, Orta Doğu’da
yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyor. Bu düzen
kesinleşene kadar, PKK’nın devre dışı kalmaması için
herkes elinden geleni yapıyor. Ne TC Devleti, ne Kuzey
Irak, ne de başka güçler. Bugünkü durumun sürmesi
isteniyor. Bunun için örgütün üstüne gidiliyor, yumuşama
yaratacak adımlar atılmıyor. …” (akt, M. Ali Birand,
Hürriyet 14 Mart 2006)
Konferansa katılanların büyük bölümü tarafından onay
gören bu değerlendirme, olası değerlendirmeler içindedir
ve önemli ölçüde de doğrudur. PKK’nin silahları elde
tutması ve silahlı eylemler yapmasının Türkiye’de
egemenler arasındaki iktidar dalaşında hâlâ iktidarı
esasta elinde bulunduran kemalist kesimin işine yaradığı
ve hatta çatışmaları bu kesimin kışkırttığı sorunu da
tartışmanın içine çekilmek zorundadır. Mücadelenin esas
olarak Kürt ulusu üzerindeki baskıların temel kaynağı
olan TC’ye karşı yöneltilmesi ile birleştirilmediği
sürece de böylesi tespitler esas olarak Kürtlere karşı
bir silah olarak kullanılmaktadır.
Türkiye’de benzeri konferans veya etkinliklerde boy
gösteren ve artık siyasetle uğraşan herkes tarafından
bilinen “kızıl elmacı” cephenin temsilcilerinden Bedri
Baykam ve temsil ettiği “Yurtsever Hareket” konferansı
protesto etti.
“Hiçbir emperyalist tuzak Kürt kardeşlerimizi bizden
ayıramayacaktır”, Bu yurdun her santimetrekaresi
hepimizindir”, “Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür,
bölünemez” sloganlarının yazılı olduğu pankartlar açan
onkişilik grubun sözcüsü Bedri Baykam konferans hakkında
da şunları söyledi: “Bizi Kürt kardeşlerimizden ayırma
düşüncesini yaymak için zemin yoklayan bu üzücü
girişimler şunu bilmelidir ki bu yurdun her
santimetrekaresi hepimizindir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
her kökenden vatandaşı eşit ve kardeştir.” (BİA, 13 Mart
2006)
Bedri Baykam’ın Türk ırkçılığının en yağız
temsilcilerinden biri haline geldiğini biliyoruz. Bu
bağlamda şaşırmadık. Ama Baykam’ın konferansa ve
örgütleyicilerine haksızlık ettiğini de belirtmek
gerekiyor. Baykam kadar açık olmasalar da konferansa
katılanların önemli bölümü Türk milliyetçiliğinden ve
ırkçılığından payını almış kesimden oluşuyor. Kürtlerin
en basit demokratik haklarının savunucusu olanlar da
Türkiye’nin “bölünmez bütünlüğünü” savunan bir siyasete
sahiptirler. Bu iki kesim arasında kalanların sayısı ise
belki bir elin parmak sayısını oluşturmuyor.
Bedri Baykam Türk ırkçılığını gösterirken doğal olarak
gerçekleri de çarpıtmaktadır. Ona göre “Türkiye
Cumhuriyeti’nin her kökenden vatandaşı eşit ve
kardeştir”…
Gerçekler bunun tersini ortaya koymaktadır. Eşit ve
kardeş olanların hak elde etme taleplerinin temelinde ne
yatıyor? Eşitsizliğin kendisi değil mi? Kardeş iseler
eğer, o zaman Baykam’ın kardeşlikten anladığı şey
başkadır. Bu, feodal ve despot ailenin büyük oğlunun
küçüklere ve özelde de kızkardeşlere karşı hükümdarlığı
gibi bir kardeşlik olsa gerek… Ezilenlerin böylesi bir
kardeşliğe ihtiyacı yoktur.
Tarihi gerçekler böylesi ırkçı ve sahtekârlıklarla da
gizlenemez. Kürtler ve onlarca ulusal azınlığın kendi
anadillerinde eğitim hakları var mı? Kendi
anadillerinden ve evet alfabelerinin serbestçe
kullanılabildiği bir hakka ve ortama sahipler mi? W, X
ve Q harflerinin hâlâ yasaklı olması bu “eşitliğin ve
kardeşliğin” nemenem bir şey olduğunu göstermeye
yetmiyor mu? Bedri Baykam gibiler egemen ulustan insan
olma imtiyazlarını diğer ulus ve milliyetlere karşı tepe
tepe kullanmayı “eşitlik ve kardeşlik” olarak görüyor ve
savunuyorlar.
Değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin
kardeşliği, eşitliği ancak ve ancak bir tarafın
diğerleri üzerindeki egemenliğinin ortadan kaldırıldığı,
tüm ulusların nasıl yaşayacağına özgür koşullarda kendi
özgür iradesiyle karar verdiği ve tüm ulusal azınlıklara
tam hak eşitliğinin sağlandığı koşullarda mümkündür.
Bunun için de, tüm ulusal ve sınıfsal baskıların kaynağı
olan kapitalist sisteme son verilmesi ve işçilerin,
köylülerin sosyalizme gidecek yolu açan demokratik
iktidarını kuracak olan devrim gerekiyor.
Kürt ulusal sorununu gerçekte ne liberal burjuvazinin
siyaseti ne de Kürt milliyetçisi ve Kürt
reformistlerinin siyasetleri çözebilir. Kurtuluş için
tek yol devrim, gerisi ham hayaldir!
