“Faili meçhul”…

Türkiye’de “faili meçhul” kavramının en çok kullanıldığı dönem 1990’lı yıllar ve sonrası dönem oldu. “Kim vurduya gitti”nin bir başka versiyonuydu sanki… Kimin vurduğu belli olmayan olayların tersine ama ”faili meçhul” denen olaylarda failin ya da faillerin kim olduğu gerçekte biliniyordu.
Ama, failler doğrudan devletin kolluk güçleri olarak işlerini yaptıklarından, devletin sözkonusu failleri tutuklayıp cezalandırması da sözkonusu değildi, değildir. Ne de olsa “devlet için yapmışlardı”, kendilerine verilen görevi yerine getirmişlerdi… “Örtülü ödenekler” onlar için ayrılmamış mıydı?
Bırakın halk tarafından bilinmeyen failleri, bilinenler de devlet yetkililerince ödüllendirildiler. Arkalarında onlarca insan cesedi bırakanlar “devletin şerefli mensupları” ilan edildi, ediliyor. Susurluk kazasının sonuçları biliniyor… Şemdinli olayları ise hâlâ sıcaklığını hissettiriyor.
Şemdinli’de “derin devlet” suç üstü yakalandı. Buna rağmen ama cezalar katilleri, suçluları yakalayanlara veriliyor. Halkın yakaladığı ve devletin güvenlik güçlerine teslim ettiği bombacılar serbest dolaşıyor… Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “iyi çocuk”larından tutuklanan uzman çavuş Tanju Çavuş da Şubat 2006 başında yapılan ilk duruşmada tahliye edildi.
Tanju Çavuş tahliye edilirken, Şemdinli’deki bombalamanın esas failleri olarak suç üstü yakalanan JİT mensuplarının aracını tahrip ettikleri gerekçesiyle 11 kişi mahkemeye çıkarıldı ve 6 kişi hakkında tutuklama kararı verildi. Suçları, ”devlet malına zarar vermek”miş…
Türkiye’de hukukun Kürtlere yönelik ya da Türk olmayan milliyetlerin haklarını savunan muhalefete yönelik nasıl işlediğinin en son örneklerinden biridir bu. Şemdinlili altı Kürt kökenli emekçi, suçluları yakaladığı için –aracın tahrip edilmesi esasta işin formalitesi– cezalandırılmakta ve suçlular ise ödüllendirilmektedir.
Şemdinli’deki olayların üstü devlet yetkililerince örtülmeye çalışılırken, bölgeye giden heyetin İstanbul’da Taksim Green Park Otel’de yaptığı açıklamada bölgede yaşananlar bağlamında yapılan tespitlerden biri de şöyledir:
“Yeniden rutin haline gelen kar maskeli görevlilerin evlere gece baskınları yapmalarının, keyfi gözaltıların, kamu görevlilerinin yerel esnafı boykot etmelerine yönelik emirlerin, insanca yaşam alanını daraltan benzer baskıların son bulması, gündelik yaşama ilişkin en önemli taleplerdi. Bu taleplerin haklılığını bir kez daha gördük.” (Evrensel, 8 Aralık 2005)
Bu uygulamaların fiili olarak OHAL döneminin uygulamalarından bazıları olduğu gerçeği de heyette yer alanlar tarafından tespit edilip vurgulandı. Sözkonusu açıklamada tek tek heyet üyeleri de basın mensuplarına görüşlerini aktardı. Oya Baydar’ın söyledikleri şöyledir:
“Orada insanın bedeli yok, zulmün hesabı yok. Bunları açıklıkla dile getirmemiz lazım. Başbakan Türk ve Kürt sorunları aynı diye açıklama yapıyor, alakası yok. Benim burada gördüklerimle orada gördüklerim arasında dağlar kadar fark var. Bunun getirdiği artı ezilmeyi görmezsek sorun çözülmez. Orada insanlar çok yönlü baskı altındalar.” (aynı yerden)
Evet tüm bunlar 2005-2006 Türkiye koşullarında yaşanıyor. Kürt ulusal sorunu devlet yetkililerince hemen her zaman ”terör” ve ”güvenlik” sorunu olarak ele alınmış, en ufak bir hak istemine tankla, topla, kurşunla, bombayla yanıt verilmiştir, veriliyor.
Faili meçhuller sadece geçmiş dönemde kalan ve üzeri kapatılmaya çalışılan olaylar değil. Hayır, faili meçhuller anda da yaşanmaktadır. Mazlum-Der’in Ocak 2006 ayı için ortaya koyduğu hak ihlalleri raporuna göre faili meçhul cinayetler ve şüpheli ölümlerin sayısı 26’dır.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgede ordunun savaş uçaklarıyla yaptığı gösterilere, şimdilerde tanklar gösterisi de eklendi… En son tank gösterilerinden biri Şubat ayı başlarında Cizre’de gerçekleştirildi. “Derin devlet” savaşı kızıştırmaya çalışıyor, Kürtleri eziyor, sindirmeye çalışıyor…

DTP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARINA BASKI ÖRNEKLERİ…
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Osman Aydemir Şubat ayı başlarında, Dünya Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı’nın (USCG) 2006 Yönetim Kurulu toplantılarına katılmak için ABD’nin başkenti Washington’a gitti. 12 günlük bu ziyaretin ABD yönetiminin ”uluslararası ziyaretçi programı” kapsamında gerçekleşmesinden rahatsız olan Ankara, Baydemir’in temaslarını sınırlamak için ABD yönetimiyle yoğun temas yürüttü. Bunun sonucunda ABD Dışişleri Baydemir’le temasta bakanlık binasında randevu vermekten vazgeçti ama Baydemir’le üst düzey diplomatla görüşmede bulundu.
Bu haberin neresi ilginç diye sorabilirsiniz tabii ki. Sormak hakkınız… Cevap yerine soru sormak gerekiyor: Baydemir seçilmiş bir belediye başkanı. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından da kabul görülen bir görevde. ABD’ye her Türkiyeli siyasetçi gibi legal yollardan, bilinen yollardan, TC’nin yasalarına uygun olarak ve TC pasaportu ile gitmiştir. Bu durumda Ankara neden Baydemir’in temaslarından rahatsız oluyor? Hükümet yetkilileri neden ABD yönetimiyle yoğun bir temasa geçmeye ihtiyaç duyuyor? İşte haberin ilginç olup olmadığını bu sorulara cevap vererek ortaya çıkarabilirsiniz.
Bu tavırda ilginç olan bir şey yok. Bu yönlü tavırlar Türk devletinin ve yetkililerinin şoven, ırkçı tavırlarının bir parçasıdır. Başbakan Erdoğan’ın ve Devlet Bakanı Ali Babacan’ın Baydemir’in Washington seyahatinden rahatsız olup Katar’ın başkenti Dohu’da yapılacak ABD-İslam Dünya Forumu’na katılmaktan vazgeçmeleri ise, tam bir ibretlik tavırdır. Bu tavır, aynı zamanda şovenizmin ne kadar azgın olduğunu da gösteren bir tavırdır.
DTP’ye yönelik tavırlar kuşkusuz ki sadece Baydemir’in ABD seyahatine karşı tavırlarla sınırlı değil. Hayır. Örneğin 56 belediye başkanının ortak imzasıyla Danimarka Başbakanı Rasmussen’e gönderilen ve ROJ-TV’nin kapatılmaması çağrısı yapılan mektup nedeniyle 56 belediye başkanının yargılanması gündemdedir.
Baydemir hakkında ayrıca yılbaşı kartında ”Yeni yılınız kutlu olsun”un Kürtçesini, “Sersala we piroz be” yazdığı için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Baydemir hakkında Anayasa ve TCK hükümlerine göre yargılanması için işlem yapılması talebinde bulundu. Okuyucunun sabrına sığınarak sözkonusu talebin açıklamasını aynen aktarmak istiyoruz. Açıklama şöyledir:
“Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in resmi belediye başkanı sıfatını kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi başkan ve üyeleri ile çeşitli devlet erkanına göndermiş olduğu, 2006 yılına ait yeni yıl kutlama tebriğinde ‘Sersala we piroz be’ (Yeni yılınız kutlu olsun) şeklinde Kürtçe cümle kullandığı ve resmi belediye başkanı sıfatı ile gönderilen yılbaşı kutlama kartında kullanılan Kürtçe sözcüklerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesinde yer alan ‘Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir’ şeklindeki düzenlemelere açıkça aykırı olduğu ve yine Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, 805 sayılı İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na aykırı hareket ettiği gerekçesi ile genel hükümlere göre yargılanması için ilgili başsavcılıkça işlem yapılması gerekmektedir.” (Evrensel, 28/29 Ocak 2006)
Kürtçe cümle ve harflerin kullanılması nasıl da sayısız kanunu gündeme getiriyor? Türk devlet yetkilileri ABD’nin başkenti ile temas kurarken, ya da şehrin adını yazarken Washington diye yazmıyorlar mı? Yazıyorlar. Peki W harfini yazmak burada suç işlemek olmuyor mu? Hayır! Yeni yıl kutlamak da yasak değil. O zaman, işlem yapılmasının esas ve tek açıklaması, kutlamanın Kürtçe yapılmış olmasıdır. Ne diyelim? Türkiye’nin durumu, hal-i pür melali böyledir… Burjuva demokrasisini yaşamak için de daha çok mücadele ve zaman gerekiyor!
Baydemir hakkında işlem yapılması gerektiğinin açıklaması aslında tam bir ibretlik tavırdır. Türk devletinin savcılarına da, yöneticilerine de yakışır!
”AYDINLARIN” DEKLARASYONU…
9 Şubat’ta 327 ”aydın” bir deklarasyon yayınlayarak faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması sürecini başlatma talebinde bulundu ve İçişleri ile Adalet Bakanlığını göreve çağırdı.
Sözkonusu bu deklarasyonu gerekli kılan esas mesele, Musa Anter’in 20 Eylül 1992’de katledilmesinin suçlularından Abdülkadir Aygan’ın cinayetin nasıl ve kimler tarafından işlendiğini açıklaması ve bu açıklamanın 22 Ocak 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanması oldu.
Aygan’ın itirafı ve anlatımı Musa Anter’in doğrudan devletin görev verdiği güçler tarafından işlendiğini ortaya koyuyor. Bu gerçeklik aslında Susurluk ile ilgili hazırlanan raporda da teslim edilmişti ama kimin cinayeti işlediği gizli tutulmuştu.
Aygan’ın açıklamalarıyla “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım konusu yeniden gündeme geldi. Daha önce “Yeşil”in ölmüş olabileceği bizzat devlet yetkilileri tarafından açıklanmıştı. “Yeşil”in oğlu Murat Yıldırım başka suçlardan tutuklanırken Susurluk ve faili meçhul cinayetlerin baş faillerinden “Yeşil” ortalıkta dolaşıyor…
Bu arada devletin kolluk güçlerinin özellikle 1992-94 yıllarında kaybettiği insanların toplu mezarları da gündemde.
Somut olarak Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı Alacaköy’de 11 kişinin toplu mezarı bir buçuk yıl önce ortaya çıkarılmıştı. Adli Tıp Kurumu’nun yaptığı DNA testleri, sözkonusu 11 kişinin kaybedilen köylülere ait olduğunu ortaya çıkardı. Bu 11 kişinin Bolu Komando Tugayı tarafından gözaltına alınmış ve daha sonra –yaklaşık on gün sonra köylülerin tutuklu olanlara yiyecek götürmesi ertesinde– hiçbir haber alınamamıştı. DNA testleri yapılana kadar failler belli, cesetlerin sahipleri meçhuldü… Ama failler hakkında hâlâ herhangi bir soruşturma gündeme getirilmiş değil.
Burada değindiğimiz birkaç örnek bile Türk devletinin Kürtlere yönelik saldırılarının, baskılarının hangi boyutta olduğunu ortaya koymaktadır.
Failler meçhul değil, belli! Sorumlu ve suçlusu en başta devletin kolluk güçleri, devletin kendisi… Bu gerçeklik gözönüne alınarak faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için mücadelenin, aslında “derin devlet” güçlerine karşı mücadele anlamına geldiğinin altını çizmek ve mücadeleyi de bu temelde yürütmek her gerçek demokratın, devrimcinin görevidir.

18 Şubat 2006