HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN:

Kosova’nın “nihai statüsü” ne olacak?

Kosova’nın statüsünün ne olacağı üzerine pazarlıklar Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde yeniden başlatıldı… Nihai statü tartışmalarının içeriği Kosova’nın emperyalistlerin diktesiyle “bağımsız” bir devlet, ya da Sırbistan-Karadağ’a bağlı bir özerkliğe sahip olup olmayacağıdır.

Bu tartışmada bilince çıkarılması gereken ilk gerçeklik, Kosova’nın andaki statüsü veya durumunun, NATO’nun 24 Mart 1999’da –hem de uluslararası hukuku çiğneyerek– şimdi adı “eski” olarak anılan Yugoslavya’ya saldırması ile başlattığı savaşın doğrudan ürünü ve sonucu olduğudur.

BM Güvenlik Konseyi, 10 Haziran 1999’da aldığı 1244 sayılı karar ile Kosova’nın statüsünü de belirlemişti. Buna göre uluslararası hukuka göre Kosova, şimdiki adı Sırbistan-Karadağ olan, eski Yugoslavya’nın geriye kalan esas bölümüne aittir. Pratik olarak da kısaca formüle edilirse Kosova’nın statüsü, NATO’nun ve BM’nin işgali ve koruması altında olma durumudur.

Bilince çıkarılması gereken ikinci bir gerçeklik ise, Kosova bağlamında tartışılanın esas olarak Kosova-Arnavut halkının bağımsızlığını doğrudan ilgilendiren ulusal sorun olduğudur.

Kosova’nın andaki statüsü bile, emperyalist güçlerin veya emperyalistlerin kurum ve kuruluşlarının önderliğinde, yönetiminde ulusal sorunun gerçekte çözülmesinin mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

KİMİ HATIRLATMALAR…

Eski Yugoslavya’nın parçalanmasına yönelik emperyalist çabaların doğrudan bir parçası olarak gündeme getirilen ve başını ABD emperyalistlerinin çektiği NATO güçlerinin Yugoslavya’ya saldırı-savaşı; “yaşanan insanlık dramını durdurmak”, “insan haklarını korumak”, “Yugoslav güçlerinin Kosova’daki etnik temizliği durdurmak” vb. açıklamalarla haklı çıkarılmak isteniyordu.

Sırp şovenleri, emperyalistlerin doğrudan müdahalesiyle Bosna-Hersek, Hırvatistan vb. kesimlerin Yugoslavya’dan kopmasına karşı Kosova’nın da kopmasını engellemek için Kosova Arnavut halkına yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış, Arnavutlara karşı ulusal baskının dozunu yükseltmişti. Bu baskılara “etnik temizlik” siyaseti ve uygulamaları da eşlik ediyordu.

Sırp şovenlerinin Arnavutlara karşı yürüttüğü bu ulusal baskı, tepki olarak Arnavut milliyetçiliğinin de gelişmesini beraberinde getirmiş ve Kosova’nın bağımsızlığı talebiyle ortaya çıkan silahlı güçler kısa zamanda halk içinde destek bulmuştu.

Emperyalist güçler de bu güçleri kendi siyasetlerini uygulamak için desteklemiş, Kosova’da çatışmalar bir iç savaşa dönüşmüştü.

Emperyalist güçler yapılan görüşmelerde Kosova ve Yugoslavya temsilcilerine kendilerinin istediği temelde bir barış anlaşması dikte etmeye çalışmıştı. Bu dikte edilmek istenen anlaşma Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün korunması koşuluyla Kosova’ya geniş özerklik tanıyan bir statüyü içeriyordu. Kosova adına görüşmelerde bulunan temsilciler, gerçekte bağımsızlık isteseler de bu anlaşmaya imza attılar.

Yugoslavya temsilcileri ise, sözkonusu anlaşmada dikte edilmeye çalışılan NATO ordu güçlerinin garantör güç olarak Kosova’ya yerleştirilmesi tavrının, Yugoslavya’nın devlet bağımsızlığını açıkça reddettiği gerekçesiyle anlaşmayı imzalamadı.

24 Mart 1999 tarihinde NATO güçlerinin Yugoslavya’ya karşı bombardımana başlaması da gerçekte “etnik temizliğe son verme”, “insan haklarını savunma” vb. vb. amaçlara varmak için değil, Yugoslavya’yı hizaya getirme saldırısıydı.

Sözkonusu saldırı savaşı döneminde sınıf bilinçli işçilerin, komünistlerin tavrı, emperyalistlerin sahtekârlıklarını ortaya koyan bir tavırdı. Sözkonusu tavırlar yaklaşık yedi sene sonra, bugün de doğruluğunu aynen korumaktadır ve dünkü gibi günceldir…

Sözkonusu tavırların bazıları şöyleydi:

“Emperyalist güçlerin, Yugoslavya’da ‘barış’ istedikleri, barış için savaş yürüttükleri vb. iddiaları doğru değildir. Onların istediği gerçek bir barış değil, ulusların eşitlik temelinde, kendi özgür iradeleri ile gerçekleştirecekleri bir birlik ve barış değil; emperyalistlerin kendi çıkarları gereği dikte ettikleri, sınırlarını ve şartlarını kendilerinin dikte ettiği emperyalist bir ‚barış’tır.

Savaş emperyalistler için gerçekte gayet ‚kârlı’ bir olgudur. Silah satışı bugün dünya ticaretinde en önemli kâr alanlarından biridir. Ve şimdi Yugoslav yöneticileri barışa zorlamak adına yürütülen bu savaşta da, emperyalistler ordularını ve silahlarını kullanarak, büyük kârlar edecek, büyük yeni kârların kapısını açacaklardır.

Emperyalist güçlerin ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’, ‘insan hakları’ vb. savunma adına konuşmaya hiçbir hakları yoktur. Her birinin ‘insan hakları’ vb. konulardaki suç dosyası, en az Sırp şovenistlerinin dosyası kadar kabarıktır. NATO’nun insan hakları ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı adına Yugoslavya’ya müdahalesi büyük bir ikiyüzlülük ve sahtekârlıktır. (…)

O halde sorun insan hakları vb. değil, çıplak emperyalist çıkarlardır! Batılı emperyalistler açısından, onların her dediğini yerine getirmeyen Yugoslavya yönetiminin cezalandırılması gereklidir! NATO, uluslararası alanda yeni rolünün ne olduğunu bütün ezilenlere göstermek zorundadır! NATO batılı emperyalist güçlerin vurucu gücü olarak, batılı emperyalist güçlerin dikte ettiği ‚dünya düzeni’ne aykırı davranan her güce cezasını vermeye hazır ve muktedirdir! Yugoslavya’ya yapılan saldırının göstermek istediği budur! Bu dünyada hiçbir güç batılı emperyalist güçlerin dikte  ettiği ‚çözümler’ dışında bir çözüm ararsa, sonunda insan hakları, ulusların kendi kaderini tayin hakkı vb. adına NATO’nun birleşik askeri güçleri tarafından cezalandırılacaktır! Söylenmek istenen budur! Verilen mesaj budur!”

Bu satırlar 1999 Mart ayında yazılmıştı ve aradan geçen yaklaşık yedi senelik süreçte, emperyalistlerin ve kurumlarının tavırları, edimleri hep yeniden bu tespitlerin doğruluğunu ortaya koydu.

Gerçekten de emperyalist güçler için, onların askeri bir gücü olan NATO için de esas mesele “insan haklarını” savunmak, “ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinden yana olmak” değildir. Onlar için temel mesele, kendi emperyalist çıkarlarıdır. Onların çıkarlarının temel alındığı bir siyasetin, bu siyaset temelinde de yine onların çıkarlarının savaş aracılığıyla savunulmasının sözkonusu olduğu yerde, ulusal sorunun gerçek çözümü, ezilen ulusun kendi kaderini özgürce tayin etmesi de mümkün değildir.

Kosova’daki gelişmeler Mart 1999’da yapılan şu tespitleri de onaylayan gelişmelerdir.

“Bu saldırı, Yugoslav yönetimine emperyalistlerin dikte ettiği barış anlaşmasını imzalatma hedefine varmasa bile bir şeyi başaracaktır: Kosova’da Sırp ve Arnavutlar arasında savaşın daha da boyutlanması, değişik milliyetlerden Kosovalıların, zaten önemli ölçüde tahrip olmuş birlikte yaşama imkânlarının uzun süre için bütünüyle ortadan kalkması; Sırp faşistlerinin bu arada ‚etnik temizlik’ eylemlerini daha da boyutlandırması, sonuçta Kosova’nın bugünkü statüsünün artık taşınamaz duruma gelmesi…”

Mart-Haziran 1999 sürecinde emperyalistlerin Yugoslavya’ya yönelik savaşının sonucunda, Yugoslavya yönetimi dikte edilen anlaşmayı imzaladı.

Bunun sonucunda Sırp şovenlerinin, faşistlerinin Kosova’da Arnavutlara yönelik ‚etnik temizlik’ saldırıları, ardından yüzbinlerce kurbanı bırakarak son buldu. Ama tam da bu “etnik temizlik” saldırıları Kosova’da değişik milliyetlerden halkların birarada yaşama imkânlarını, uzun süre için bütünüyle ortadan kaldırdı.

Kosova Sırp burjuvazisine karşı gerçekte bağımsızlığını elde edemeden ve bu bağlamda ulusal sorun çözülmeden dindirilen savaş, Kosova’da bu sefer Arnavutların Sırp ve Romanlara ve diğer milliyetlerden insanlara karşı başlattığı “etnik temizliğe”, yeni bir ulusal çatışmaya dönüştü. Dünün ulusal baskısı altında inleyenleri –Arnavutlar–, şimdinin ezenleri olmuştu. Bir ulusal sorun çözülmeden, bir başkası gündeme gelmişti…

Arnavutların gerçekleştirdiği “etnik temizlik”, Sırp ordu güçlerinin Kosova’dan çekilmesinden sonra Kosova’ya yerleşen NATO ordu güçleri ve BM’nin yöneticilerinin “gözleri” önünde, kontrolleri altında gerçekleşiyordu…

Tüm gelişmeler Stalin’in şu tespitlerini doğruluyordu:

“Yeni bağımsız ulusal devletlerin oluşumu, milliyetlerin barış içinde birarada yaşamalarına yol açmadı ve açamazdı da; bu çözüm ne ulusal eşitsizliği ne de ulusal baskıyı ortadan kaldıramadı ve kaldıramazdı da, çünkü özel mülkiyet ve sınıfsal eşitsizlik üzerine yükselen yeni burjuva devletler:

a) Kendi öz ulusal azınlıklarına baskı yapmaksızın (…);

b) Kendi topraklarını komşuları zararına genişletmeksizin, ki bu çatışmalara ve savaşlara yol açar(…);

c) Emperyalist ‚büyük’ güçlere mali, ekonomik ve askeri olarak boyun eğmeksizin varlıklarını sürdüremezler.” (Stalin, Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, İnter Yayınları, sayfa 111)

Eski Yugoslavya’nın içinden çıkan devletlerin ve Kosova’nın durumuna baktığımızda karşımıza çıkan gerçeklik tam da Stalin’in burada ortaya koyduğu görüşlere uygun bir gelişme göstermiştir. Bu gerçeklik ise, ulusal sorunun gerçek çözümünün emperyalist güçlerce sağlanmasının mümkün olmadığını, Kosova somutunda bir kez daha ortaya koymaktadır.

“NİHAİ STATÜ” TARTIŞMALARI…

Kosova’nın statüsü bağlamındaki durum, esas olarak BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararıyla belirlenmiştir. Özerk bölge olarak Kosova Yugoslavya’ya –şimdiki adı Sırbistan-Karadağ– aittir.

BM tarafından belirlenen ya da dikte edilen bu durum Kosova Arnavut halkı tarafından aslında istenmeyen bir durumdur. Kosova Arnavut halkının büyük bölümü Sırbistan-Karadağ’dan bağımsız bir Kosova devletinden yanadır. Sırbistan-Karadağ yönetimi ise esas olarak özerkliğe evet, ama bağımsızlığa hayır tavrı içindedir. Bu bağlamda varolan çelişkinin yeniden bir savaşa dönüşmemiş olması esasta BM ve NATO güçlerinin Kosova’daki varlığı sonucudur.

Emperyalist güçler Kosova’da değişik milliyetlerden halkların birlikte yaşama imkânının uzun süre için ortadan kalktığının bilincindedirler. Kosova Arnavut halkının çoğunluğunun ve yönetiminin bağımsızlık talebi ile Sırbistan yönetiminin bu talebe hayır tavrını kullanmaya çalışmaktadırlar.

BM’nin Kosova’nın statüsü üzerine yeniden görüşmelere başlaması için ileri sürdüğü koşulların başında sürgün edilen Sırpların, Romanların vd. geri dönmesi ve insan haklarının BM ölçülerine uygun şekilde yerleşmesidir.

Bu iki koşulun yerine getirilmediği emperyalistlerin kendileri için de açıkça ortadadır. 1999 Haziran ayından sonraki süreçte 200.000’den fazla Sırp ve diğer milliyetlerden insan sürgün edilmiştir. 2500 civarında insan Arnavut milliyetçileri tarafından öldürülmüş veya kaybedilmiştir. 60 bin ile 100 bin arasında insan ise gettolaşmış ve sözkonusu bölgelerden çıkmaya çekinmektedir. Çünkü can güvenliği yok ve milliyetçi Arnavutların hedefi durumundadırlar. 2004 Mart ayında gerçekleşen pogromdan kaçan 4000’den fazla insanın büyük çoğunluğu BM yönetimine rağmen yerine geri dönememiştir.

BM’nin kendi ölçülerine göre bile ele alındığında, aslında Kosova’nın “nihai statüsü” konusunda görüşmelerin şimdi başlatılmasının mümkün olmadığı söylenebilir. Ama onlar başlatıyor!

BM’nin Kosova’daki sömürge valisi Sören Jessen-Petersen 27 Mayıs 2005 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda Kosova’nın statüsü üzerine görüşmelerin başlaması için sözkonusu önkoşulların, andaki tempo devam ederse yerine getirilmiş olacağını belirtip pazarlıklara başlanmasının işaretini veriyordu.

BM Kosova Özel Temsilcisi olarak atanan Karl Eide de Jessen-Petersen’in raporunu temel alarak 2005 Ekim ayı başında Kofi Annan’a sonuç raporunu sundu. BM Güvenlik Konseyi sözkonusu raporu gözönüne alarak Kosova’nın “nihai statüsü”nü belirlemek için görüşmelerin başlatılmasına karar verdi. Görüşmeleri yürütmek için de Finlandiya’nın eski cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari atandı. Ahtisaari bu yıl içinde Kosova ve Sırbistan yönetimini ortak noktada buluşturmaya çalışacak. Kuşkusuz ki bu arada BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Rusya ve Çin’in de görüşlerini almak zorunda kalacak…

Yazımızın girişinde de tespit ettiğimiz gibi sorun, Kosova’nın Sırbistan-Karadağ’dan ayrılıp emperyalistlerin denetiminde “bağımsız” bir devlet mi olacak, yoksa geniş çaplı haklara sahip özerk bir cumhuriyet, bölge olarak mı kalacak sorunu ikileminde ele alınmaktadır.

Bu temelde soruna bakıldığında ve özellikle Kosova’da Arnavut halkı ile diğer milliyetlerden insanların birlikte yaşama ortamlarının, birbirine karşı güvenlerinin uzun süre için ortadan kalktığı gerçeği ve yaklaşık yedi yıllık süreçte NATO ve BM yönetiminde Kosova’da devlet kurumlarının oluşturulduğu da bilindiğinde; sonucun Sırbistan-Karadağ yönetiminin isteğine uygun geniş çaplı haklara sahip bir özerklikle sonuçlanması, ancak Kosova yönetiminin “bağımsızlık” talebinden vazgeçmesi ve emperyalistlerin kendilerine uygun görüp dikte ettikleri görüşleri onaylamasıyla mümkündür.

Sırbistan yönetiminin Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılmasına onay vermesi esas olarak beklenmemelidir. Onay verirse eğer, bu da esas olarak emperyalistlerin dayatmaları sonucu olacaktır. Kosova’nın “nihai statüsü” tartışmalarının başladığı şu sıralar Karadağ’ın Nisan ayında “bağımsızlık” için referanduma gideceği yönlü tartışmalar da Sırp yönetimine gözdağı vermenin bir aracı olarak kullanılmaktadır.

Tarafların ortak noktada uzlaşmaları ya da uzlaşmamaları durumunda da Kosova’nın gerçek bağımsızlığı meselesi gündemde kalacaktır.

Kosova’nın “nihai statüsü”nün BM tarafından “bağımsız” bir Kosova devleti olarak sonuçlandırılması ihtimali ise, kimi emperyalistlerin temsilcilerini endişelendirmektedir. Örneğin AB’nin dışişleri siyasetinin şefi ve İspanyol kökenli Javier Solana Kosova’nın Bask ülkesi için örnek oluşturmasından kaygı duyduğunu açıkça ilan etti.

Sadece Bask ülkesi için değil duyulan kaygılar… BM eğer Kosova’ya kendi kaderini tayin etmeyi ayrılma hakkı olarak tanırsa, o zaman bu hakkın, kendi devletini kurmak isteyen Korsikalılara, Uygurlara, Kürtlere, Çeçenlere ve diğerlerine tanınmamasının da, tanınmasının da sorun olacağını savunanlar var. Bu durumda Balkanlarda da karışıklıklar çıkabileceği yönlü kaygıları var…

NATO ordu güçlerinin ve BM yönetiminin Kosova-Misyonu’nun zaman sınırının olmadığı bilindiğinde Kosova’nın “nihai statüsü”nün pazarlıklarının da uzayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Pazarlıkların başlatılmasına paralel Kosova’da saldırı eylemlerinin giderek çoğalması, bu sefer Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) yerine Bağımsız Kosova Ordusu (UPK) adıyla bir askeri gücün ortaya çıkması gibi olgular ise yeniden çatışmaların gündeme gelebileceğine işaret etmektedir. Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılması emperyalistlerin çıkarlarına uyarsa, çatışma, savaş ortamı yaratılır ve istediklerini yine “insan haklarını savunma” adına gerçekleştirirler. Savaş, silah satışı, yıktıktan sonra imar ihaleleri ve kâr demektir onlar için…

Sadece bu da değil. Kosova’nın kömür rezervleri zengin. Şimdilik ispat edilen rezervler 8.3 milyar tonluk rezervdir. Bir bu kadarının daha da olabileceği tahmin edilmektedir. Bunun, Avrupa’daki en büyük kömür rezervi olduğu söylenmektedir.

Yine Kosova’da önemli oranda bakır üretilmektedir ve rezervinin de yüksek olduğu söylenmektedir. Krom ve altın madenlerinin olduğuna da dikkat çekilmektedir.

Sözkonusu altın ve krom madenlerinin bulunduğu bölgede yeraltı madenlerini arama hakkı, sömürge valisi Jessen-Petersen tarafından 21 Ocak 2005 tarihinde ihaleye çıkarıldı ve ilk iki gün içinde 600 civarında ilgili kendini kayıt ettirdi. BM’nin Kosova’daki yönetimi bu satıştan 13 milyar euro elde etmenin hesaplarını yapmaktadır.

Kosova’da petrol yok ama başka madenler var…

BM’nin atadığı Ahtisaari’nin öngörüşmelerinin ardından 25 Ocak 2006 tarihinde resmi görüşmeler başlayacak. BM ve Güvenlik Konseyi’nde de yeni pazarlıklara şahit olacağız.

Görüşmelerin ve pazarlıkların hangi sonuçla kapanacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Ama çıkacak sonuç ne olursa olsun, emperyalistlerin dikte ettiği çözümün Kosova somutunda da ulusal sorunu gerçekte çözmeye muktedir olamayacaktır.

Sırbistan-Karadağ halklarının bu konudaki görevi, kendi yönetimlerinin Kosova Arnavut halkına karşı ulusal baskı uygulamasına ve Kosova’nın bağımsızlığına engel çıkarmasına karşı mücadele etmeleridir.

Kosova Arnavut halkının görevi de hem Arnavut milliyetçiliğine karşı ve Sırp, Roman ve diğer milliyetlerden insanlarla birlikte yaşamanın imkânlarını yaratmak için; hem de emperyalistlerin Kosova’dan defolması için mücadele etmesidir.

Halkların kardeşliğine giden yolun değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin birlikteliği ve ortak mücadelesini yaratmak olduğu; her ulustan işçi ve emekçilerin “kendi” burjuvazisine karşı öncelikle mücadele vermesi gerektiği; emperyalistlerin hiç bir çözümünün işçi ve emekçilerin sorunlarına gerçekte bir çözüm olmadığı yaşanan tüm deneyimler tarafından tekrar tekrar onaylanmış gerçeklerdir.

Ulusal sorunun gerçek çözümü için de kapitalizme karşı, devrim için mücadele olmazsa olmaz önkoşuldur.

18 Ocak 2006