Halkların Kardeşliği İçin
“Alt-üst kimlik”
Son bir aylık dönemde medyanın öne çıkardığı
tartışmalardan biri de, “alt kimlik”, “üst
kimlik” tartışmasıydı.
Genelde “alt-üst kimlik” tartışması aslında
yeni bir tartışma değildir. Sözkonusu bu
tartışma “Türkiyelilik” kavramı bağlamında
yakın geçmişte de yürümüştü. “Üst kimlik” veya
“alt kimlik” de değişik dönemlerde, şu ya da bu
kesim, şu ya da bu siyasetçi tarafından dile
getirilmişti.
Hatta “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma
Kurulu”nun hazırladığı “azınlık hakları”yla
ilgili raporda da “alt-üst kimlik” meselesi
tartışılmış, buna karşı yükselen tepkiler
sonucu, sözkonusu rapora Başbakanlık sahip
çıkmamıştı. Sahip çıkmamanın da ötesinde,
Başbakanlık sözkonusu komisyon
çalışanlarına gönderdiği bir yazıyla, görev
sürelerinin 5 Şubat 2005’te dolacağını
bildirmiş, “postmodern” bir çıkış vermişti…
Sadece bununla da kalınmamıştı, sözkonusu
raporu hazırlayan Baskın Oran ile İbrahim
Kaboğlu hakkında soruşturma da açılmıştı. Bu
tartışmalar 6 Ekim 2004 tarihinde sözkonusu
raporun kamuoyuna yayınlanmasıyla
yoğunlaşmış ve bu yılın ilk aylarına kadar
sürmüştü.
Bu seferki tartışmalar ise esas olarak Başbakan
Erdoğan’ın 22 Kasım tarihinde AKP’nin Meclis
grubunda yaptığı konuşma sonrasında başladı.
Oysa Erdoğan son birkaç aylık süreçte, gerek
“Kürt sorunu var” tespitini yaptığı Ağustos
ayında, gerekse de Şemdinli olaylarının hemen
ardından yaptığı konuşmalarda bu sorunu
birkaç kez dile getirmişti.
Örneğin Ağustos ayında Başbakan Erdoğan,
gazetecilerin sorularına verdiği
yanıtlarda, “Kürt vatandaşı benim
vatandaşımdır. Bunlar birer alt kimliktir. Bu
alt kimliği biz üst kimlikle
karıştırmayacağız. Ben ne dedim? Tek millet, tek
bayrak, tek vatan dedim. Bunu bir defa
paylaşacağız.” (Hürriyet, 23 Ağustos 2005)
tavrını takınmıştı.
O dönemde medyanın öne çıkarıp tartıştığı konu
Başbakanın “Kürt sorunu var” tespiti
konusuydu. MGK Ağustos ayı sonlarına doğru bu
meseleyi “ince ayar” ile halledip “Kürt sorunu
yoktur, terör sorunu vardır” tespitini bir kez
daha kamuoyuna dayattıktan sonra, Başbakanın
da “Kürt sorunu var” tespitini
“unutuvermesiyle” dikkatler başka sorunlara
çevrildi.
Bu arada Şemdinli’de meydana gelen olaylar
Türkiye’nin de gündemini belirlemeye başladı.
Egemenler arasındaki iktidar dalaşının
kızışmasının bir görüntüsü olan bu
gelişmelere bağlı olarak, Başbakan Erdoğan da,
sorunun “hukuk çerçevesinde” çözülmesi
yönünde tavır takındı.
Başbakan, iktidar dalaşında kimi güçlerin,
“derin devletin” provokasyonlara
başvurduğunu düşünerek, “Kimse hukuk dışı
yollara tevessül etmesin” diyerek “Gelin,
sükunetle, aklıselimle, itidalle
meselelerimizin çözümüne katkıda
bulunalım. Tahriklere, provokasyonlara
iltifat etmeyelim.” (Hürriyet, 23 Kasım 2005)
tavrını takındı.
Bu tavrı takınırken, –ki yaptığı konuşma AKP’nin
Meclis grubunda 22 Kasım’da yaptığı konuşmaydı–
şunları da savundu:
“Bunlara karşı Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığı, 73 milyon için sigortadır. Bizi;
Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Türk’ü, doğulusu,
batılısı, güneylisi, kuzeylisi ile, inananı
inanmayanı ile birleştiren bu üst kimliktir. Bu
ifademden rahatsız olanlar da var. Onlara,
bilimsel bazı çalışmalar yapmalarını tavsiye
ederim.
Biz bir mozaiğiz, bu mozaiğin bütününü
oluşturan farklı farklı unsurları vardır. Bu
mozaiğin birinin kenara atılması durumunda, o
zenginlik yakalanamaz. Bu ülkenin ayaklarını
sağlam tutacak denge, zaafa uğratılmıştır.”
(Hürriyet, 23 Kasım 2005)
Yukarıda da tespit ettiğimiz gibi Erdoğan’ın
bu tavrı yeni bir tavır değildir. Ama
egemenlerin kendi aralarındaki iktidar
dalaşında gündem yaratılması gerekiyor ve
yaratılıyor da!
Bu tavıra karşı başlayan polemik, Türkiye
medyasında bir “alt-üst kimlik” tartışmasını ön
plana çıkardı. Erdoğan’ın tavrına karşılık CHP
Genel Başkanı Baykal gecikmeden şu tavrı
takındı:
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, Türk
milleti yerine ikame edilmez. Türk milleti
kavramını kafanın içine sindireceksin. Türk
milleti demekten korkmayacaksın,
utanmayacaksın, mahcup olmayacaksın. Türk
milleti demenin kimsenin etnik kimliğine
tecavüz olmadığını bileceksin. Diyarbakır’a
gittiğinde suçlu suçlu ‘tek millet, tek devlet’
dedin. Neymiş bu millet, aç anayasaya, bak. Aç
tarihe bak, gör ne milleti olduğunu.”
(Milliyet, 23 Kasım 2005)
Andaki tartışmanın başlangıcı esas olarak bu
tespitler temelinde oldu ve bu iki yaklaşım
temelinde de gelişti. Aradaki farklılık neydi?
Erdoğan’ın ve Baykal’ın söylediklerini
özetlersek, Erdoğan tarafından söylenen şey
şudur: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bir
üst kimliktir”, “Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Türk’ü” vd.
ise bu “üst kimlik” altında birleşen “alt
kimlik”lerdir.
Buna karşı Baykal’ın ve onun görüşüne destek
çıkanların tavrı ise, “üst kimliğin” “Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı” değil, “Türklük”
olduğudur. Bunun için de dayandıkları kaynak TC
Anayasası’dır. Anayasa’ya atıfta bulunarak
savundukları da esas olarak şöyledir:
Anayasanın 66. Maddesi’ne göre “Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
Buna göre “üst kimlik” de Türklüktür, Türk
olmaktır. “Üst kimlik” olarak “Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı”nı göstermek,
“ihanettir”, “bölücülüktür”, “Türkiye’nin
birliğini ve bütünlüğünü dinamitlemektir”…
Tartışmaların temel ekseni “üst kimliğin”
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” mı,
“Türklük” mü olduğu eksenidir.
Bu eksene bakarak cevap verilmesi gereken iki
soru vardır aslında. 1) Bu tartışmaların
kaynağı nedir, perde arkasında ne var? 2)
Tarafların takındıkları tavırlar neyi
gösteriyor?
PERDE ARKASINDA NE VAR?
Sorulardan birincisine verilecek cevap,
aslında kısa ve nettir: Tartışmanın kaynağı ve
perde arkasında yatan şey, egemenler
arasındaki iktidar dalaşıdır.
Türkiye’deki gelişmelere bakıldığında, medya
tarafından da gündeme getirilen hemen hemen
her gelişmenin, çelişkinin perde arkasında
sözkonusu iktidar dalaşı; tartışanlar ise
esasta bu iktidar dalaşında şu ya da bu yanı
tutan kesimler var.
İktidar dalaşının bir yanında, 82 yıllık
cumhuriyet tarihinde iktidarı elinde tutan
devlet bürokrat burjuvazisi ve esas olarak da
onun iktidarının koruyucusu ordu duruyor. Bir
yanıyla bu iktidar sahipleri, Türkiye’de
faşizmin uygulayıcılarıdır da.
İktidarlarını “demir yumruk”la korumaya
çalışan, koruyan kesim.
İktidar dalaşının diğer yanında ise, esas
olarak özel sermayeli büyük burjuvazi, onun
siyasi alandaki temsilcileri, liberal
burjuva kesim var. AKP hükümeti ise hem bu
kesimin temsilciliğini yapmaya çalışmakta,
hem de “demokratikleşmeyi” iktidara
yürümenin aracı olarak kullanmaktadır.
Bunların kendi aralarında farklı hesapları
olsa da, bunlar Türkiye’de faşizmin çözülüşünü
zorlayan, burjuva demokrasisine doğru
gelişmekten yana olan kesim.
Bu kesim gelinen yerde çok açık biçimde devlet
bürokrat burjuvazisinin iktidarını tehdit
ediyor, ayakları altındaki toprağı giderek
daha çok kaydırıyor. İktidar sahipleri ise,
ellerindeki iktidarı kaptırmamak için
çırpınıyor ve evet elinden geldiğince
saldırıyor da! Bu saldırının değişik
görüntüleri gündeme geliyor.
Başbakanın “Kürt sorunu var” tespitine karşı
“balans ayarı” yapılması, genelde Kürtlere
karşı savaşın kızıştırılması ve bunun bir
parçası olarak da Şemdinli’de yaşananlar ve son
olarak “alt-üst kimlik” tartışmaları, esas olarak
Türkiye’deki ulusal sorun bağlamında gündeme
gelenler.
“Alt-üst kimlik” tartışmaları bir yanıyla
Şemdinli’de yaşanan olayların üzerini
kapatmanın; suçluların üzerine yürümemenin;
devletin, devlet güçlerinin doğrudan işin
içinde olduğu gerçeğinin üzerinin örtülmesi
için de kullanılmaktadır. Türk
milliyetçiliğinin, şovenizmin kışkırtılması
da bu amaca varmanın temel araçlarından biri
durumunda…
Tekrar vurgularsak: Yaşanan tartışmaların
perde arkasında egemenler arasındaki iktidar
dalaşı var.
Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde de
–Irak-Güney Kürdistan somutunda örneğin ABD ile
ilişkilerinde– gündemde olan “Kürt sorunu”na
yönelik yeni bir siyaset belirlemesi
gerekiyor. “Alt-üst kimlik” bağlamında
tarafların takındıkları tavırlar, bir yanıyla
da, bu konuda andaki devlet siyasetinin
değiştirilmesi, “kırmızı çizgilerin” yeniden
çizilmesi ya da varolanın korunmasına
yönelik tavırlardır. Gelinen yerde, 82 yıllık
Cumhuriyet tarihinde takınılan tavırların
değişmesinin Türk devletinin kendi çıkarları
açısından da kaçınılmaz görünüyor.
TARTIŞANLAR NEYİ SAVUNUYOR?
Erdoğan’ın “üst kimlik” “Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığı” olmalı tavrına karşı olanların
savunduğu düşünce, esas olarak hâlâ Anayasa’da
olan ırkçı, Türkçülük düşüncesidir. Bunların
esas tavrı statükoyu koruma tavrıdır. Açıkça
Türk ırkçılığını savunmaktır. Hem de
“demokrasi” adına, “kardeşlik” adına, “eşitlik”
adına!
Ne sahtekârlık!
Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğundan
bu yana, hem de Anayasal düzeyde, Türk milleti
dışındaki millet ve milli azınlıkların ulusal
kimliğini red ve inkâr etmiştir.
Anayasanın değiştirilemez maddelerinden
biri olan 3. Madde, “milletin bölünmez
bütünlüğünü” de yasa haline getirmiş ve bu
milletin Türk milleti olduğu da Anayasada
açıkça ortaya konmuştur.
Anayasa’nın 42. Maddesi Türkçe dışında hiçbir
dilin eğitim ve öğretim kurumlarında “Türk
vatandaşlarına” kendi anadili dili olarak
öğretilemeyeceğini ortaya koyarken; 66.
Madde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türktür. Türk babanın veya Türk
ananın çocuğu Türktür” düşüncesini ortaya
koymaktadır.
Bu yaklaşımın ırkçı temelde yükselen bir
yaklaşım olduğu, Türkçülük yaklaşımı olduğu
açıktır. Bunun “Atatürk milliyetçiliği” olduğu
da açıktır. “Atatürk milliyetçiliği” denen
milliyetçilik, gerçekte Türk şovenizmidir.
Baykal’ın tavrını “Atatürk milliyetçiliği”
olarak savunanlar –ki Baykal’ın tavrı aynen
böyledir–, bunun ırkçı bir düşünce olmadığını
da kitlelere yutturmaya çalışıyorlar.
Ne büyük bir sahtekârlık!
Bizzat Erdoğan’a karşı savundukları
Anayasa’nın 66. Maddesi, Türk devletinden,
Türk’ten bahsetmektedir. Bu maddeye göre evet
Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk devleti
olarak kabul edilmekte, savunulmaktadır. Bu
devletin tüm vatandaşları ise ayrımsız Türk
olarak ilan edilmektedir.
Gayrimüslim toplulukların, daha doğrusu
azınlıkların Lozan Antlaşması nedeniyle dini
azınlık olarak kabul görülmesi, bir anlamda
onların “Türk” olarak ilan edilmesini
engellemektedir. Fakat, Rum, Ermeni ve
Museviler dışındakiler –Süryaniler tümden
inkâr ediliyor–, esas olarak müslüman dinine
sahip olan millet veya milli azınlıklar olma
durumundadır.
Aslında Lozan Antlaşması ve Anayasa ile
Türkiye Cumhuriyeti devleti tüm müslüman
halkları Türk saymaktadır. Bu bağlamda din
unsuru bu halkları birleştirici bir unsur
olarak kabul edilmektedir.
Erdoğan’ın, nüfusun %99’unun müslüman olduğu
Türkiye Cumhuriyeti’nde “etnik unsurları
birbirine bağlayan, ayrıca önemli bir din bağı
vardır” tespitini yapmasına karşı ise yine bu
statükocu, ırkçı kemalist kesim “Biz ümmet
miyiz?!” vb. çığırtkanlığıyla karşı çıkmakta,
sahtekârlıklarına yenilerini
katmaktadırlar.
Bu kesimin tavrı statükoyu koruma tavrıdır.
Bunlar, 82 yıllık Cumhuriyet tarihinde yaşanan
Türk olmayan millet ve milli azınlıkların ulusal
varlığını red ve inkâr eden, ırkçı, Türk
şovenisti tavrının sürdürücüleridir.
Bunların “üst kimliği” de, “alt kimliği” de
birdir: Türklük!
Bu ırkçılardan kimileri, şimdi “mozaik”
olmaya da karşıdır. Şimdiye kadar devletin
resmi ideolojisi, Kürtleri, ya da başka
halkları Türk milletinin mozaiği diye anlattı
durdu… Fakat, AB’ye üyelik için müzakere tarihi
alma çabası içinde çıkarılan uyum yasaları
tartışmalarında, açık ırkçı kesimden mozaik
düşüncesine karşı çıkma temelinde bir “kopuş”
başladı. “Mozaik” parçalanabilirdi… Ne olur ne
olmaz “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü”
mozayiğe benzetilerek, parçalanma
tehlikesiyle karşı karşıya
getirilmemeliydi. Bu düşünceyi savunanlar
esas olarak sadece ve sadece “Türklük” tanımını
vurgulamaya yöneldiler.
Bunlardan kimileri de yeni tanımlarla bu
düşünceyi anlatmaya çalıştı. “Biz mozaik
değiliz, Ebru’yuz” diyordu, açık ırkçı
kalemşorlardan biri… Erkan Mumcu’nun yeni
katkısı ise, “Biz şerbetiz” biçiminde oldu…
Mozaik, ebru, şerbet! Artık ne ise… hepsi de Türk
şovenizminin, milliyetçiliğinin değişik
varyasyonları. Türk milleti dışındaki millet
ve milli azınlıkların varlığını reddetmenin
farklı yolları…
Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığı”nın “üst kimlik”
olması düşüncesini savunanlar ise, esas olarak
statükoyu değiştirmeye yönelik bir tavır
içindedirler. Bu cephe, genel olarak ele
alındığında AB’cilerin tümünü kapsama
durumundadır. Buna Kürtlerin kimi demokratik
haklarını savunan kesimlerin önemli bölümü de
dahildir.
Bu tavır, AB’ye üyelik için müzakere tarihi alma
sürecinde yapılan kimi yasal değişikliklerle
açılan yolda ilerlemeye yöneliktir. Bu tavır
esas olarak AB’ye üyelik için, AB’nin Türkiye’ye
biçtiği kaftanlardan biridir. Türkiye’nin
“azınlıkların” haklarını koruması, daha
doğrusu vermesi için, ilk önce onların
varlığını kabul etmesi ve onlara uygun bir
kimlik tanıması gerekiyor… Bunun için de
yürütülen tartışmalarda, Fransa ya da benzeri
örnekler gündeme getirilmişti. Sorunun
“vatandaşlık” haklarının verilmesi temelinde
çözümü önerilmişti.
Bu kesimin tavrı Türkiye’de hâlâ Anayasal
düzeyde de egemen olan ırkçı yaklaşımla
karşılaştırıldığında, burjuva
demokrasisine daha yakın bir tavırdır. Bir
bağlamda varolan tabulardan birini daha
yıkmaya yöneliktir.
Fakat bu olgu, bu kesimin Türkiye’de sözkonusu
olan ulusal kimlik sorununa çözüm
getirecekleri anlamına gelmiyor. Bu, yine,
bunların şovenist, milliyetçi ya da ırkçı
olmadığı anlamına da gelmiyor.
Dalaş esas olarak Türk milliyetçiliğinin açık
ırkçı kesimiyle, Türk şovenizminin
inceltilmiş biçimini savunan liberal siyaset
savunucuları arasında yürümektedir.
Tarafların temel birlik noktası, hâlâ, Türk
milliyetçiliğidir.
“Üst kimlik” olarak “Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığı”nı savunanlar da, “üst kimlik”in
“Türklük” olmasını savunanlar da, Türk milleti
dışındaki millet ve milli azınlıkların
varlığını reddetme, inkâr etme konumundadır.
En iyi halde, etnik kökenlerini dile
getirebilmeleri isteniyor.
Başbakan Erdoğan’ın “Kürt sorunu var” demesine
paralel, bu sorunun “Tek millet, tek bayrak, tek
vatan” prensibi temelinde çözüleceğini
savunması yaklaşımı ile, “üst kimlik”
“Türklüktür” diyenlerin yaklaşımı arasında
özde bir fark yoktur.
Erdoğan’ın da savunduğu “üst kimlik” “TC
vatandaşlığı” olmalı düşüncesi, “üst kimlik”
“Türklüktür” düşüncesinden daha az kötü olan bir
düşüncedir. Fakat sınıf bilinçli işçi ve
emekçilerin kötüler arasında daha az kötü
olanı seçme zorunluluğu veya görevi yoktur.
Tüm tartışmalar, bir kez daha burjuvazinin
değişik kanatlarının ve temsilcilerinin
Türkiye’de ulusal soruna yaklaşımlarını
sergiliyor.
Bu tartışmanın da özellikle “Kürt sorunu”
tartışmaları temelinde yükseldiği açıktır.
Türkler, kendi aralarında özelde Kürtlere,
genelde de tüm milli azınlıklara hangi kimliği
bahşedecekleri üzerine tartışıyor.
Kürtlerin ya da milli azınlıkların
kendilerinin ne istediğini ise soran yok!
Onlara eğer bir kimlik verilecekse, onu da 82
yıldır egemen olan ezen milletin, Türk milletinin
egemenleri verecekti… Türkiye tarihinde “Bu
ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz
getireceğiz” denmemiş miydi? Şimdi de benzeri
yaklaşımla “alt”takilere kimlik verilmeye
çalışılıyor.
“Alt”takilere de sadece ve sadece
“üst”tekilerin onlara reva gördüğü kimlikle
yaşama seçeneği bırakılıyor…
Bu yaklaşıma göre de yine Kürtler, Lazlar,
Gürcüler, Araplar, Romanlar…vd. alt’ta kalıyor.
Bu yaklaşımın, burjuva demokrasisi
çerçevesinde ele alınsa bile eşitsizliği
savunan bir yaklaşım olduğu en başından
açıktır.
Birileri “üst”te, birileri “alt”ta… Sömürü
sisteminin kaçınılmaz doğal bir sonucu bu… Ne
faşizmin yönetim biçimi olduğu ülkelerde, ne
de burjuva demokrasisinin yönetim biçimi
olduğu ülkelerde, ezenlerle-ezilenler
arasında, sömürenlerle-sömürülenler
arasında, ezen ulus-ezilen ulus ve milliyetler
arasında eşitlik mümkün değildir.
Milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık da
kapitalist sistemin yol arkadaşlarıdır.
Milliyetçiliğe, şovenizme, ırkçılığa karşı
olanların, sömürü sistemine karşı devrim için
mücadele etmesinden başka bir seçeneği
yoktur.
Bu mücadelede, “alt-üst” değil, herkese kendi
kimliği! Herkesin kendi anadilinde eğitim ve
öğretim hakkı! Tüm millet ve milli azınlıkların
ulusal varlığının kabulü! Tam hak eşitliğinin
sağlanması vb. talepler, sınıf bilinçli
işçilerin, emekçilerin savunması gereken
kimi taleplerdir.
Kahrolsun Türk şovenizmi! Halkların kardeşliği
için tek yol devrim! Yaşasın proletarya
enternasyonalizmi!
13 Aralık 2005
