Halkların Kardeşliği İçin:
Maç ulusal, sorun uluslararası…
Genelde spor, özelde de takımların maçları
hakkında konuşulduğunda, sporun değişik
halklar arasındaki ilişkileri sağlayan bir araç
olduğu ya da olması gerektiği düşüncesi dile
getirilir. Bu, sadece gerçekten sporu halklar
arası ilişkileri geliştirmenin aracı olarak
görenler tarafından değil, milliyetçi
yaklaşımlara sahip kişiler tarafından da laf
düzeyinde savunulmaktadır.
Gerçek durum ise bu savununun tersini ortaya
koymaktadır. Spor halklar arası ilişkileri
sağlamanın bir aracı olarak değil, değişik
ulusların karşılıklı rekabetinin, bu
rekabette milliyetçiliğin, şovenizmin
yaygınlaştırıldığı bir araç olarak ele
alınmaktadır.
Sporda milliyetçiliğin, şovenizmin
yaygınlaştırıldığı dalların başında futbol
dalı geliyor. Tribünlerde amigoların
kışkırttığı ve seyircilerin eşlik ettiği
ırkçı tavırlar, sözkonusu maça bakanların
çıplak gözle görebileceği tavırlardır. Maç
öncesi, sırası veya sonrasındaki
holiganların çatışmaları da perde arkasında
yatan milliyetçi fanatizmin birer yansıması.
Irkçılık, şovenizm veya milliyetçilik ama
tribünlerdeki fanatik seyircinin,
holiganların tavrıyla sınırlı değil. Bu tavır
kulüp yöneticilerinden, antrenörlere kadar,
varsa o ülkedeki spor bakanlığına kadar
uzanmaktadır. Yani spor, somutta da futbol
halklararası ilişkilerin geliştirilmesinin
bir aracı olarak değil, rekabetin, şovenizmin
yaygınlaştırılmasının bir aracı olarak
kullanılmaktadır.
Her şeyin meta olarak görüldüğü, alınır-satılır
olduğu düşünüldüğü ve ilişkilerin azami kâr
üzerine kurulu olduğu kapitalist-emperyalist
sistemde, sporun böyle kullanılması “normal”
bir sonuçtur.
Bu “normal” sonuçlardan biri de sporun bir
eğlence, dostça yarış olarak algılanması değil
de para, gelir, kâr kaynağı olarak
görülmesidir. Spor alanı, spekülatif
kazançların en yüksek olduğu, kara paraların
en çok aklandığı alanlardan biri olma
durumundadır. Futbol ise bu alanlar içinde öne
çıkan dallardan biridir. Öyle bir duruma gelmiş
ki futbol, artık hemen hemen her kulübün
arkasında bir mafya bulunuyor. Bir bakıma
takımların mücadelesi de sözkonusu mafyalar
arası mücadele oluyor…
Futbol dalında sadece seyircilerin ırkçı
olmadığını, ırkçılığın, şovenizmin
yöneticilere, antrönerlere ve medyaya kadar
uzandığını sonunda Birleşmiş Milletler Örgütü
(BMÖ) de keşfetti.
BM İnsan Hakları Komisyonu’nun BM Genel Kurulu
için hazırladığı “yabancı düşmanlığı” üzerine
raporunda, genelde sporda, ama özelde de futbol
dalında ırkçılığın yükseliş gösterdiği,
ırkçılık temelindeki çatışmaların, şiddetin
arttığı ve ırkçı temeldeki saldırıları
küçümseyen medyanın da ırkçılıktan nasibini
aldığı ifade ediliyor.
Irkçılığın varlığına örnek olarak gösterilen
milli takım Fransız milli takımıdır. 1998’de
dünya şampiyonu, 2000 yılında da Avrupa
şampiyonu olan Fransız milli takımında yer alan
oyuncuların önemli bölümünün göçmen kökenli
olması durumu, Fransa’nın “çokkültürlü
entegrasyon” siyasetinin başarısı olarak
gösterildi. Ama gerçekte Fransa’da
yaşananların bu görüntüye uygun olmadığı;
örneğin sözkonusu göçmen kökenli
futbolculara “Fransızca bilmeyen ve ulusal
marşı bile söyleyemeyen yabancı paralı
askerler” olarak küfür edildiği ortaya
konmaktadır.
Bu tür sorunlara karşı tavır takınmaya çalışan
BM, Ekim ayında aldığı bir kararla sporu
“kalkınmanın ve barışın bir aracı” olarak
kullanma çağrısında bulundu. Buna paralel
olarak yapılan bir çağrı da, Almanya’da
yapılacak olan 2006 yılı Dünya Şampiyonası’nda
“Irk ayrımcılığından, ırkçılıktan arı bir spor
dünyası oluşturma” yönündedir.
Evet buraya kadar aktardıklarımızdan çıkan
sonuç aslında başlıkta ifade edilen
düşüncedir. Maçlar ulusal ama sorun
uluslararasıdır. Özellikle futbol dalında
ırkçılık, ayrımcılık, şovenizmin varlığı,
yaygınlaştırılması uluslararası bir
sorundur.
Bu soruna biraz yakından bakarsak, Türkiye’de
de futboldaki şovenizmin boyutlarını biraz da
olsun görebiliriz. Bunun için Türkiye’nin genel
futbol tarihine bakmamıza gerek yoktur.
Sadece 2006 Dünya Kupası’na katılmak için
İsviçre ile oynanan iki maça bakmak yetiyor.
TÜRKİYE-İSVİÇRE MAÇLARININ YORUMLARINDAN…
Türkiye futbol milli takımı, 2006 yılında
Almanya’da yapılacak Dünya Kupası’na katılmak
için grup maçlarını bitirdi ve ikinci oldu. Bu
sonuçla bir başka grupta ikinci olan bir takımla
oynaması, kazandığında ise dünya kupasına
katılma imkânı doğdu. Sözkonusu takım çekilen
kura sonucu İsviçre milli takımıydı.
İlk maç İsviçre’nin Bern kentinde oynandı.
Türkiye milli takımı 2-0 yenildi. Gözler
İstanbul’da yapılacak rövanş maçına çevrildi.
Rövanş maçını Türkiye 4-2 kazandı ama bu sonuç
onun Dünya Kupası’na katılmasına yetmedi. Dünya
Kupası’na İsviçre katılacak…
Tüm bunları tabii ki biliyorsunuzdur. Amacımız
da zaten “90+1”, “Üçüncü Devre” türünden programlar
yapmak değil. Futbol maçı yerine savaşa gider
gibi davrananlara getireceğiz sözü…
İsviçre’deki maçın skoru açıktı. Yetkililer,
yenilgiyi, “kötü oynadık, yenildik” diye kabul
etme yerine, faturayı hakeme çıkardılar (zaten
her yenilgide hakem yenilen takım için biraz “taraflı
davranmıştır”!) ve rövanş için hem futbolcuları,
hem de seyircileri intikam duygularıyla
yüklemek için ellerinden geleni ardlarına
koymadılar.
Efendim, bizim kutsal ulusal marşımızı
söylediğimizde tribünlerdeki ıslıklamalar
da neydi? Bir ulusa böyle hakaret edilir miydi?
Futbolcularımızın gece uykuları kaçtığında
uyuyamamasının sorumlusu ve suçlusu
İsviçreliler değil miydi yani? Bir gelsinler de
Türkiye’nin kaç bucak olduğunu onlara
gösterelim… vb. vb. Tüm bunları futbolculara
empoze etmek için de takım çalışmalarına bir
psikolog götürüldü ve gazetelerin
aktardığına göre sözkonusu psikolog “ekibimizin
maça tam olarak hazır duruma gelmesi için
seferber” oldu…
Tarafsız Türk kökenli gözlemcilerin
yazdıklarına göre, İsviçre’de “olumsuz” olarak
görülen tek tavır, ulusal marşın söylenmesi
anında kimi seyircilerin ıslık çalma olayı
olmuştur. Ama ulusal gururu zedelenen ve
geceleri uykusu kaçanların seyircileri
kışkırtmak için havayı zehirlemesi
gerekiyordu, zehirlediler de. Milliyetçilik
içlerine işlemişti iyice…
Türk tarafı/medyası bunu yaparken İsviç re
basını da işin gırgırında, Avrupa merkezci
bakışla Türkiye ile alay ediyordu. Blick
gazetesi ilk maç öncesinde yayınladığı bir
haberde Türkleri sevmenin 33 nedenini
okurlarına sundu… Bunlardan birkaçı şöyle:
Çünkü: “Türkiye bu akşam oynanacak
karşılaşmayı kaybederek Dünya Kupası
finallerinin kapısını İsviçre’ye açacak.” “TC,
Lozan’daki anlaşmayla kuruldu; dünyaya göbek
dansını, laleyi, Türk kahvesini, baklavayı
hediye ettiler.” “Orhan Pamuk gibi yazarları
var; bayrakları bizim gibi kırmızı-beyaz; bizim
gibi fazla bilinmeyen bir başkentleri var; bize
Kubilay ve Yakın kardeşleri kazandırdılar;
yoğurdu buldular; Asya’ya köprü kurdular…” vb.
İsviçre ile oynanan ilk maç sonrasında Türk
yetkililerin kışkırtıcı tavırlarına dikkat
çeken Milliyet gazetesi spor yorumcularından
Mehmet Demirkol ikinci maç öncesinde şunları da
yazdı:
“Takım top oynamamış, hedefi saptır, rakibi
düşman yap, ortalığı ger. Oh ne rahat! Bu ülke
zaten 10 yıllardır böyle yönetilmiyor mu?
Ekonomi, siyaset, kültür, sanat ve spor. İşi
beceremeyince, yarat bir düşman, halkı ger,
çıldırt, sür düşmanın üstüne. Oh ne güzel.
Yıllarca Eurovizyon’dan, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararlarına kadar her alanda aynı
taktikle germediler mi bizi?” (Milliyet, 15
Kasım 2005)
Ayne böyle! Ülke içinde birşeyler ters
yürüyorsa sorumlusu suçlusu “dışardan”
aranır… Devlete-millete uymayan her şeyin kökü
dışardadır… Böylece bir yandan gerçek
sorunların görülmesinin engellenmesine,
dikkatlerin başka yönlere çekilmesine
çalışılırken, Türk olmayan milletlere karşı da
düşmanlık yapılmakta, Türk şovenizmi
yaygınlaştırılmaktadır.
Milliyet gazetesi adına yapılan açıklamada da
hem İsviçrelilere karşı propaganda
yapılmakta hem de ama Türkiye’nin konumunu zora
sokmamak için “sükunete” çağrı yapılmaktadır.
“Öfke, şiddet ve intikam duyguları bize sadece
utanç getirir, unutmayalım…” biçiminde
bitirilen çağrıda, öfkenin ya da intikam
duygularının varlığı teslim edilmektedir.
Biraz da olsa inceltilmiş milliyetçilik
gösterisi yapılmaktadır.
İşte sükunete çağrı yapılan yazının bir
paragrafı:
“İsviçre uygar görüntüsünün altında tıpkı
bankalarında sakladığı ‘kara paralar’ gibi
komplekslerini, ayrımcılığını, orta çağdan
kalma ilkelliklerini taşıyor. Buna
şaşırmamak gerekli. Ermeni kıyımı iddiaları
ile ilgili yasalar ve Türkiye karşısındaki
negatif tavırları da aklımızda…” (aynı yerden)
Eh, onların Türkiye’ye karşı negatif tavrı olur
ve bunu aklımızda tutuyorsak, kimse bize lades
diyemez! Biz sadece ve sadece Türkiye’nin
yüzü-gözü çamura bulaşmasın diye oyuncuları
ve seyircileri sükunete davet ediyoruz.
Yoksa… gösteririz onlara “bir Türk’ün kaç
İsviçre’ye bedel” olduğunu…
Futbolcuların psikolojik yüklenmeyle ikinci
maça hazırlandığı dönemde, özel olarak
amigoların örgütlendiği bilgisi de basına
yansıdı. Türkiye çok yönlü bir hazırlık
içindeydi.
İsviçre takımı İstanbul’a gelip Atatürk
Havalimanı’na indiğinde, ilk zorluk pasaport
kontrolünde çıkarıldı ve Türkiye’nin
misafirperverliğinin ne demek olduğunu
gösterdiler. Başka takımlara uygulanan özel
pasaport kontrol noktasında geçiş prosedürü,
İsviçrelilere uygulanmadı. Bilinçli olarak
100 kişiden fazla olan sıraya eklendiler… İki
saate yakın bir süre pasaport kontrolü ve eşya
kontrolü yapıldı.
Bunu yapanlar stadyumlardaki amigolar ya da
holiganlar değildi. Hayır, devletin resmi
memurlarıydı bunu yapanlar.
Havaalanındaki sürpriz sadece bu değildi.
Kimi havaalanı çalışanı –bunların sayısı 100
civarında–, İsviçre takımını “Cehenneme
hoşgeldiniz 5-0” gibi pankartlarla karşılayıp
protesto etti. İstiklal marşı eşliğinde
“Buradan çıkış yok” sloganı da atıldı. Hem suçlu
hem güçlü deyimine uygun olarak “öfkelenen
taraftarlar” takımı otele götüren otobüse
yumurta ve pet şişe attılar. İsviçreliler daha
Türkiye’ye ayak basmadan korkutulmak,
sindirilmek istenmişti. Onlara, ulusal
marşımızın söylendiği sırada ıslıklamanın ne
olduğunu göstermeye başlamışlardı ve ardı
arkası da gelecekti…
Maçın sonucunu biliyoruz: 4-2. Maç sırasında
seyircinin memleket aşkı, futbol federasyonu
sorumlularının her sandalyeye/koltuğa
bıraktığı bir Türk bayrağının ellerde
sallanmasıyla doruğuna ulaşmıştı. 40 bin
civarında bayrak sallandı o gün Şükrü
Saraçoğlu Stadı’nda… Bu da neydi ki…
İsviçrelilere onların ulusal marşı
söylendiğinde ıslık çalarak, “ana-avrat” küfür
ederek bir kez dersleri verildi. Sahaya “yabancı
madde” atıldı vb.
İsviçreliler ise önceden sözleşmiş gibi –tabii
ki karşılaştıkları atmosfer onları buna
zorlamıştır, kimbilir?– hakemin maçı bitiren
düdüğü çalmasıyla soyunma odasına koştu.
Ne olduysa bundan sonra oldu! Kimin başlattığı
tam belli olmayan bir tekme tokat, birbirine
girişmeler… Sahadaki maç bitmiş, sıra
sahadışı mücadeleye gelmişti.
İsviçrelilerin de Türklerden aşağı kalır yanı
yoktu yani.
İsviçreli FIFA başkanı Sepp Blatter’in
Türkiye’ye yönelik sert açıklaması ise
Türkiye’nin ağır cezalara maruz kalabileceği
yönlü tartışmalara yol açtı. Sözkonusu
tartışmalar bir yandan Blatter’e karşı onun, daha
raporlar eline geçmeden, tarafları dinlemeden
Türkiye’ye tehdit savurması yönlü tavrı haklı
olarak eleştirilirken, sorun yine Türklük,
Türkiye’nin resminin “dışardan” kirlenmemesi
temelinde ele alındı. Avrupa basını Avrupa
merkezci tavırlarla Türkiye’ye karşı tavır
takınırken, Türk tarafı da “kökü dışarda”
yaklaşımına uygun olarak herkesi düşman ilan
etmeye çalıştı. Hatta kimileri hakemlerin
Almanya’da yapılacak Dünya Kupası maçlarında
hakemlik görevi alabilmek için Türkiye’yi
sattıkları yönlü komplo teorileri de üretildi.
Tartışmalar sadece spor sayfalarında yapılan
yorumlarla sınırlı kalmadı. Ne de olsa ulusal
mesele değil mi? O zaman tüm Türkiye’nin
meselesi olarak sorun ele alınmalıydı… Bu arada
Şemdinli’de patlayan bomba, yakalanan
tetikçiler, Yüksekova’da protestocuların
kurşunlanması ve benzeri sorunların üstünün
örtülmesi için de bu maç birebirdi…
Hürriyet gazetesine mektup yazan Koray C.
isimli bir okur şunları söylemektedir:
“Futbol, futbol, futbol. Yetti be!! Milli takım da
kulüp takımları da sağlam bir ceza alsın da
Türkiye’nin gerçek sorunlarıyla ilgilenilsin
artık. Türkiye’de güvenlik sorunu var. Hırsızı,
katili kol geziyor.” (Hürriyet, 21 Kasım 2005)
Türkiye’nin futbol maçı nedeniyle alacağı
cezanın AB’ye üyelik görüşmelerinde olumsuz rol
oynayacağı, futbolun popüler kültürün bir
parçası olarak AB anayasasını oylamada
referandumu etkileyebileceği vb.
düşünceler de dile getirildi.
Vatan gazetesinden Necati Doğru’nun tavrı ise,
bize “1 Türk’ün dünyaya bedel” olmadığını, “1
İsviçrelinin 14 Türk” ettiğini öğretti.
Hesabı şöyle yapıyor: “14 Türk biraraya
geliyor, çalışıyor çabalıyor; işini
büyütüyor ancak 1 İsviçreli kadar mal hizmet
üretebiliyordu. 14 Türk… 1 İsviçreli
ediyordu.”
Futbol maçına, spora değil de savaşa
hazırlanır gibi hazırlanan futbolcular ve
taraftarların bu “mücadeleci” yanını ortaya
koyan kimi yorumlar ise şöyledir:
“Ama sahada oynayan her futbolcu dişleriyle
mücadele etti. Her damla akıttıkları ter helal
terdi. Bir futbol savaşı, ancak bu kadar olur.
Mohaç mı desek, Malazgirt mi desek, Çanakkale mi
desek. İşte öyle bir şey.” (Milliyet, 18 Kasım,
Halil Özer)
“Seyircimiz, Kadıköy’ü İsviçre için adeta
cehenneme çevirip, milli takıma müthiş bir
destek verdi. (aynı gazeteden)
“Hakan’ın maçtan sonraki ‘helalleştik’
sözlerinden de anlaşılıyor ki, savaşa
gidercesine sahaya çıkmış futbolcular.” (aynı
gazeteden, Derya Sazak)
“Bu maçtan sonra artık gerçeklerle karşı
karşıyayız. Almanya’da biz yokuz. Psikolojik
savaşı kazanamadık.” (Osman Şenher, Posta)
Bu kadar yeter! Maçı savaş olarak gören
zihniyetin, diğer takımı düşman görmemesi ve
buna uygun davranmaması beklenemez. Bunların
yüklendiği psikoloji, savaşa göredir. Bu
fanatizm o kadar ileri gidiyor ki, kimi ılımlı
Türk milliyetçilerini bile rahatsız ediyor.
Örneğin Milliyet gazetesi spor yazarlarından
Atilla Gökçe, “Türk milli takımı hepimizindir,
hepimiz sahip çıkalım”, “yapılanlar bize zarar
veriyor” düşüncesiyle şu çağrıyı yapıyor:
“Ve ne olur değişelim. Futbolda geciktiğimiz
kültür devrimini yapalım. Ne olur sadece futbol
oynayalım. İnsanların ulusal duygularıyla
değil, popülizmle, demagojiyle, duygu
sömürüsüyle değil…” (Milliyet, 18 Kasım 2005,
Atilla Gökçe)
Olursa iyi olur tabii ki. Ama Türk şovenizmiyle
yüklü yöneticilerin, futbolcuların ve
taraftarlarının, kısacası bilimum “erkek takımının”
bu “kültür devrimi”ni kolay kolay
yapamayacağını söylemek için kahin olmaya
gerek yoktur.
İsviçrelileri gönderirken, Türkiye’ye
verilebilecek cezaları indirmek hesabıyla
olsa gerek, bu kez özel polis kordonundan oluşan
konvoyla havaalanına götürüp özel açılan
bankodan pasaport konrolleri yapılıp
bekletilmeden gönderildiler. Kibarlık
gösterisi gecikmişti…
“Yabancı” basından seçme haberlerden biri
şöyledir:
“Teknik direktör Terim ise futbolcularını
‘Milletimiz sizden onlara hesap sormanızı
istiyor. Türkiye’nin şerefi için oynayın’ diye
motive ediyor. Türklerin aşırı milli gururunun
altında aslında aşağılık kompleksi yatıyor.” (akt.
Hürriyet, 19 Kasım 2005, Süddeutsche Zeitung)
“Kökü dışarda” bir doğru analiz yapmış gazete…
Tartışmalar, maçlarda nasıl tavır takınılması
gerektiğinden çok Türkiye’nin nasıl bir ceza
alabileceği ve bu cezanın Türk tarafınca nasıl
en aza indirilebileceği temelinde yürüyor.
Maç sonunda soyunma odalarına giderken İsviçreli
futbolculara çelme taktığı fotoğraflarla belgeli milli
takım antrenörlerinden Mehmet Özdilek istifa etti.
Federasyonda kimi yetkililer de istifa
ettiklerini açıkladı. Hatta kimileri federasyon
yönetiminin tümden istifa etmesi gerektiğini filan da
söyledi. Bütün bunlarla “Türk tarafının daha az ceza
alması” amaçlanıyor…
Son olarak Sepp Blatter’in milli maçlarda, milli
marşın çalınmaması yönündeki önerisinin
kabul edilir bir öneri olduğunu söyleyelim.
FIFA Sepp’in bu önerisini görüşmeli ve tüm
zamanlar için maçlardan önce milli marş
çalınması kuralını yasaklamalıdır. Bu, hem
ıslıklandığında “ulusal gururu” zedelenen
fanatiklerin azmasını önlemek için, hem de
“ulusal” marş eşliğinde milliyetçiliğin
yaygınlaştırılmasına karşı olanların
sinirlerinin bozulmaması için işe yarar bir
karar olacaktır.
Ancak bu tür şeyler yapılsa bile futbol bir bütün olarak
ırkçılıktan, şovenizmden, milliyetçilikten,
holiganizmden, maçoluktan… arınmış olmayacaktır. Hayır;
ırkçılığın, şovenizmin kaynağının sömürü
sistemi olduğu bilindiğinde, bu sistem varlığını
sürdürdükçe de sporun ırkçılıktan, şovenizmden
arınması mümkün değildir. Halkların spor alanında
da kardeşliğini sağlamak, sömürü sistemine karşı
mücadeleyle mümkündür.
23 Kasım 2005
