“Ermeni konferansı” ve Türk şovenizmi…
Basında kısaca “Ermeni konferansı” adı verilen,
“İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri:
Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” konulu
konferans sonunda gerçekleşti.
Sözkonusu konferans daha önce 25-27 Mayıs tarihlerinde
planlanmış ve başta Adalet Bakanı Cemil Çiçek olmak
üzere birçok kişi Ermenileri ilgilendiren bir gündemle
planlanan böylesi bir konferansa gösterdikleri tepki
sonucu konferans ertelenmişti.
Adalet Bakanı’na göre “Bu konferans Türk milletini
arkadan hançerlemek”ti… Yine tepki gösteren kimi diğer
Türk şovenisti kesimler de konferansa “soykırım olmadı
diyen kimseyi çağırmadılar” biçiminde tepkiler
gösterdiler. Bu arada sanki tartışmaktan yanaymışlar
gibi, konferansın “tek taraflı” olduğu eleştirisini
getirerek gerçekleri de çarpıttılar, kitleleri bu
temelde de kışkırtmaya çalıştılar.
Bu tepkiler nedeniyle konferans örgütleyicileri
konferansı belirsiz bir tarihe erteleyince, sorun dünya
medyasına da yansıdı. Özellikle de Türkiye’nin AB’ye
üyelik için müzakerelerinin başlamasını istemeyen kesim
bu durumu kullandı.
Bu sorunun 3 Ekim’de müzakerelerin başlatılmasının önüne
konacak engellerden biri olma olasılığı Başbakan
Erdoğan’ı harekete geçiren bir etken oldu. Sonradan
ortaya çıktığı gibi Başbakan Erdoğan, konferansı
örgütleyen Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi
rektörlerinden ertelenen konferansın 3 Ekim’den önce
gerçekleştirilmesini talep etmiştir.
Başbakanın devreye girmesi konferansı örgütleyenleri
cesaretlendirmiş olacak ki, konferansı 23-25 Eylül
tarihlerinde yapmaya karar verdiler. Buna göre sözkonusu
konferans, Boğaziçi ve Sabancı Üniversitesi’nin
ortaklaşa düzenlediği ve “İmparatorluğun Çöküş Döneminde
Osmanlı Ermenileri” bağlamında “bilimsel içerikli
çalışmaların paylaşılacağı” bir konferanstı. Ve bu
konferansta, konferansı düzenleyenlerin açıklamalarına
göre özel olarak “soykırım var mıydı yok muydu?” sorunu
biçiminde bir gündem maddesi de yoktu.
Konferansa katılanlar ise değişik görüşlerin
temsilcileriydi ve bunların arasında “soykırım yapıldı”
diyenler de vardı. “Soykırım yoktu” diyenler de davet
edilmişti. Örneğin Hürriyet gazetesinin “Zaptiye” yazarı
ve Talat Paşa’nın notlarını yayınlayan Murat Bardakçı da
davet edilenler arasındaydı, konferansa katılmadı.
Gerek davet edilenlerin kimler olduğuna bakıldığında,
gerekse de katılanların savunduğu görüşler gözönüne
alındığında konferansın “tek yanlı”, “Türkiye’ye
düşmanlık yapanların” konferansı olduğu yönlü iddiaların
esas olarak yalan olduğu, bu iddiaların konferansa
katılanlar şahsında Ermeni düşmanlığını körüklemenin bir
aracı olarak kullanıldığı gerçeği açıkça ortaya
çıkmaktadır.
Sonuç olarak sözkonusu konferansın yapılıp yapılmayacağı
sorunu, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini isteyenlerle
istemeyenler arasındaki mücadelenin; Türkiye’de liberal
burjuvazi ve AKP hükümeti ile “derin devlet” arasındaki
iktidar dalaşının yansıdığı bir sorun olmuştur.
Ermenilere düşmanlık ise bu dalaşta kitleleri
kışkırtmanın bir aracı olmuştur.
MAHKEMENİN YÜRÜTMEYİ DURDURMASI…
Türk devletinin resmi tezini savunmayan ve hatta
“soykırım yapıldı” düşüncesini savunan kimilerinin de
katılacağı belli olan bu konferansın 23-25 Eylül
tarihlerinde yapılacağı kamuoyuna yansıdıktan sonra
(Ağustos ayının sonuna doğru), yağız Türk şovenistleri
hem “karşıt Ermeni konferansı” yapma, hem de sözkonusu
konferansı mahkeme kararıyla engelleme yollarına
başvurdular.
2005 yılının “soykırımın 90. yıldönümü” olması nedeniyle
Türkiye’de, parlamento da içinde olmak koşuluyla bir çok
toplantı, panel gerçekleştirildi. Sözkonusu toplantı ve
panellere –bunların hemen hepsi de Türk devletinin resmi
tezini savunma, hatta daha da açık Ermeni düşmanlığı
yapılan bir içeriğe sahip olduğu için de– herhangi bir
engel çıkarılmadı.
Fakat içinde “soykırım yapıldı” düşüncesini savunanların
da katılacağı bilgisinin olduğu yerde, böylesi bir
konferansı engellemek için kimi açık Türk şovenleri
kolları sıvadılar.
21 Eylül’de “Her Yönüyle Ermeni Sorunu ve Tarihi
Gerçekler” isimli konferans yaparak “soykırımın
yapıldığı” düşüncesinin yalan olduğunu anlattılar.
Katılımcıların başında ise Devlet Arşivleri Genel Müdürü
Yusuf Sarınay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen
gibileri vardı.
Bu “karşıt konferansın” yapılmasının amacını Emekli
Tümgeneral Armağan Kuloğlu şöyle açıklamaktadır:
“23 Eylül’de İstanbul’da Ermeni konferansı yapılacak.
Katılımcıların kimliğine ve fikrine bakıldığında
toplantının Türkiye’nin pek yararına sonuç vermeyeceği
açık. Bu yüzden o toplantıdan önce bu toplantı
düzenlendi ve orada yapılacak ihanetlere, kasıtlı
yanlışlara dikkat çekmek, kamuoyunu aydınlatıp uyarmak
istedik.” (Zaman, 22 Eylül 2005)
Konferansa katılacak olanların kimliğine ve fikrine
bakarak önceden karar veren sadece emekli Tümgeneral
Kuloğlu olmadı… Başını MHP’li kimi avukatların çektiği
Hukukçular Birliği Vakfı üyesi avukatların başvurusu
üzerine, İstanbul 4. İdare Mahkemesi 2005-2282 Esas
sayılı kararıyla, 2’ye karşı 3 oyla yürütmeyi durdurma
kararı verdi.
Bu kararın verilmesi bir anlamda ortaya ilginç bir
tablonun çıkmasına yol açtı… YÖK, Mayıs ayında
konferansın ertelenmesini desteklerken, bu sefer
yürütmenin mahkeme tarafından durdurulmasını “Türk
yüksek öğretimi adına büyük talihsizlik” ve
üniversitelerin bilimsel özerkliğine müdahale olarak
değerlendirip karara karşı çıktı. Kuşkusuz YÖK demokrasi
savunucusu ve üniversitelerin bilimsel özerkliğinin
temsilcisi değil. Fakat, kendisine ait olduğu bir alana
müdahale edilmesine karşıdır.
Sözkonusu karara karşı Başbakan Erdoğan ve Dışişleri
Bakanı Gül de tavır takınıp kararı eleştirdiler.
Bunların da esas sorunu, konferansta Ermeniler hakkında
özgürce konuşup tartışma yanlısı olma sorunu değildi.
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül açıkça
yapılanı, 3 Ekim’de başlatılması düşünülen AB’ye üyelik
müzakerelerinin önünü kesmeye çalışmak, provokasyon
olarak değerlendirdiler. Bunların karara karşı çıkması
da AB’ye üyelik müzakerelerinin başlatılması ve aynı
zamanda buna karşı olan kesimlerle iktidar dalaşında bir
adım daha ilerleyebilmektir.
Bu durumda YÖK ile Başbakan ve Dışişleri Bakanı mahkeme
kararına karşı olmada birleştiler…
Mayıs ayında “Bu konferans Türk milletini arkadan
hançerlemektir”diyen Adalet Bakanı Cemil Çiçek görüşünü
koruduğunu açıklasa da konferansı düzenleyenlere “tüyo”
vermekten geri durmadı. Ne de olsa hükümet sözcüsüydü, 3
Ekim’de müzakerelerin başlatılması hükümet için
önemliydi ve o da bu konuda görevini yerine getirmesi
gerekiyordu. Kendi aralarındaki görüş farklılıkları bu
görevi yerine getirmenin önüne konulamazdı…
Sözkonusu “tüyo”, mahkemenin aldığı yürütmeyi durdurma
kararının, sözkonusu iki üniversiteyi ilgilendirdiğini,
“konferans yapılamaz” diye bir genel kararın olmadığını,
toplantının başka yere kaydırılarak yapılabileceğini ve
bunun yasalara uygun olduğu yönlü açıklamaydı.
Yürüyen tartışmalarda kuşkusuz ki mahkemenin aldığı
kararın hukuka aykırı olduğu vb. konularda da tartışma
yürütüldü.
Hukuki olarak mahkemenin aldığı karara temel oluşturan
“konferansa kimlerin katılacağı, isimlerin hangi
kıstaslara göre belirlendiği, masrafların nasıl
karşılandığı” vb. soruları sorması bile üzerine düşmeyen
işe kalkışmaktır. Aslında soruna hukuki olarak değil,
siyasi olarak yaklaşıldığı ve hukukun hiç de bağımsız
olmadığını gösteren bir örnektir bu. Mahkeme sözkonusu
soruları sorup cevap gelene kadar yürütmeyi durdurmaya
karar veriyor. Oysa, somut olayda kimlerin konuşacağına
karar vermek yargının değil, idarenin, somutta da
üniversite rektörlüğünün yetkisi alanındadır.
Sonuçta yapılanlar esas olarak –kimin ne zaman ve nasıl
konuşacağına, hangi görüşü açıklayıp savunacağına İdare
Mahkemesi tarafından karar verilmesi– düşüncesini
açıklama özgürlüğüne yapılan bir müdahaledir.
Yasalara göre henüz işlenmiş bir “suç” yok. Ama mahkeme
olası bir “suç” işlenebileceğini gözönüne alarak
“önleyici” karar alıyor! Somut olarak da “Ermenilere
soykırım yaptık” tespitini yaptırmamak, bu düşüncenin
ifade edilmesini engellemek için yürütmeyi durdurma
kararı vermiştir.
Konferansın yapılmasını engellemeye çalışanlar
mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını sevinçle
karşılarken, esas olarak liberal siyaset savunucuları
olanlar bunun Türkiye’nin imajını zedeleyen, kötü bir
resim çizen bir durum olduğunu savunup Türkiye’nin
çıkarları için sözkonusu konferansın yapılmasından yana
tavır takındılar.
Bu yönlü tavır takınanlardan biri de Taha Akyol’du.
Milliyet gazetesindeki yazısında şunları yazmaktadır:
“Konferansı engellemek, bu görüşleri yok etmeyecek.
Aksine, engellemeler bu konferansa ‘sansasyon’ katmış,
ilgi odağı haline getirmiştir.
Bütün dünya için, konferansta nelerin söylendiği veya
nelerin söylenmediğinden daha çok ilgi çeken bu
‘engelleme’ olmuştur.
Türkiye’nin üzerine, ‘suçunun ifşa edilmesinden korkan,
akademisyenleri susturan ülke’ görüntüsü düşürülmüştür.
Lobiler bunu koz olarak kullanacaktır. (…)
İçeriği bakımından ‚tartışmalı’ olan bu konferansın
tekrar engellenmesi, ‘kesin’ bir şekilde Türkiye’nin
imajına gölge düşürmüştür.” (Milliyet, 24 Eylül 2005)
Taha Akyol konferansın engellenmesinin Türkiye’nin milli
menfaatlerine uygun olmadığını düşündüğü için
engellemeye karşıdır, demokrat olduğu için değil. Ermeni
soykırımı üzerine özgürce tartışılmasından yana olduğu
için değil. Ona göre “konuşmacılar içinde Taner Akçam
gibi birkaç fanatiğin dışında, ‘soykırım’ diyen yok; çok
farklı görüşler var. ‘Mukatele’ diyen var, ‘kıtal’ diyen
var, hatta ‘İttihatçıların etnik temizliği’ diyenler var
ama bunlar da ‘soykırım tarifine girmez’ diye açıkça
belirtiyorlar.” (aynı yerden)
Yani mantığı, nasıl olsa “soykırım” diyenler çok az
sayıda, bunun sonucu da konferansta bu yönde ortak bir
tavır çıkmaz ve karşı görüşü savunanlar da var vb.
biçimde çalışıyor. Ne de olsa söylenenler kimseyi
ilgilendirmiyor ama engelleme Türkiye’nin imajına gölge
düşürüyor ve Türkiye karşıtları da bunu kullanacak…
Taha Akyol’un bu yaklaşımı konu hakkında tavır takınan
birçoğunun tavrının bir örneğidir sadece. Eğer bir
genelleme yapılırsa, bu yönlü tavır AB’ye üyelikten yana
ve müzakerelerin başlamasını isteyen kesimin tavrını
yansıtmaktadır. Kuşkusuz ki bunlar arasında da
farklılıklar var ama ortak noktaları Türkiye’nin milli
çıkarlarına uygun olup olmadığıdır.
Sorunun özüne bakıldığında, “milli menfaatleri savunmak”
gerekçesiyle mahkeme kararına karşı çıkanların yaklaşımı
ile mahkemeye başvurup konferansı engellemek
isteyenlerin yaklaşımları arasındaki farklılıkları esas
olarak yol ve yöntem konusunda, kendi siyasi tavırlarına
göre neyin Türkiye’nin çıkarlarına uygun olduğu
konusundadır. Fakat temel yaklaşımları arasında özde bir
fark yoktur. İki akım da Türk milliyetçisidir… Ermeni
sorunu sözkonusu olduğunda farklı düzeylerde de olsa iki
akım da Ermeni düşmanlığını yapan, soykırımın varlığını
reddeden konumdadır.
Arka planında “milli menfatlerin” savunuculuğu yatsa da,
tartışmalarda soruna “demokratikleşme”, yasakçılığa
karşı olma yanının ağır bastığı, düşüncelerin özgürce
açıklanması, tartışılması gerektiği yönlü tavırlar da
takınıldı.
KONFERANSIN KİMİ YANLARI…
Konferans, konferans yeri değiştirilerek
gerçekleştirildi. Konferansın yeri değiştirildiğinde adı
da adlandırmadaki “Çöküş” yerine “Son” tanımı eklenerek
“İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri:
Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” olarak
değiştirildi. Mahkeme kararının hemen konferanstan önce
verilmiş olması ve yerin değiştirilmesi üç gün olarak
düşünülen konferansın iki gün yapılmasına yol açtı.
Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere Kampusünde yapılan
konferansa katılım davetlilerle sınırlandı. Verilen
bilgilere göre toplam davet edilenlerin sayısı 786,
katılanların sayısı ise 267 idi.
Konferans sıkı önlemler altında, kimi gazetecilerin
deyimiyle “sanki olağanüstü hal ilan edilmiş” bir
durumda yapıldı. Protesto eylemi yapanların –bunlar esas
olarak MHP ve İP’lilerdi– sayısı da 300 civarındaydı.
Konferansta konuşmacılar görüşlerini açıkladı ama
herhangi bir sonuç açıklaması, bildirisi sözkonusu
olmadı. Kimin ne tartıştığı, ne savunduğu ise esas
olarak medyaya yansıdığı kadarıyla takip edilebildi.
Protestocuların konferansa katılanlara domatesli,
yumurtalı saldırısının esnafın satışına katkısı ve
domatesle yumurta saldırısına maruz kalanların olayı
“menemen eylemi” biçiminde değerlendirmesi, tartışmaları
renklendirdi… Ama medyaya yansıdığı kadarıyla
konferansta savunulan düşüncelerde konu hakkında şimdiye
kadar savunulan düşüncelerin ötesinde yeni olan bir şey
yoktu.
Mahkeme kararını tartışmanın konferansa doğal yansıması
olarak sorun, kimi konuşmacılar tarafından, AB yanlısı
ve “demokratikleşmek” isteyenlerle, buna karşı olanların
“ciddi bir mücadeleyle kapıştıkları” olarak ortaya
kondu.
Bu bağlamda konferansın yapılmış olması burjuva anlamda
da olsa demokrasi yanlısı liberal kesimin hanesine
yazılan bir artı olmuştur.
Konferansın yapılması Kenan Evren gibilerine bile “iyi
ki yapıldı” dedirten ve bunu Türkiye’yi dışta
“demokratik” bir ülke olarak pazarlamanın bir örneği
olarak kullanılmasına olanak vermiştir.
Konferansın yapılması, diyasporadaki Ermenilerin “Türk
devleti bu sorunu tartışmaz” biçimindeki tezlerine karşı
bir koz olarak da kullanıldı, kullanılacaktır.
Konferansın yapılması kendi başına ele alındığında
Ermeni sorununun tartışılması bağlamında önemli olsa da,
çokça propaganda yapıldığı gibi gerçekte bir tabunun
yıkılması anlamına da gelmemektedir.
Konferansta Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinin
Ermenileri hakkında tartışması, bu tartışma Türkiye’de
yapıldığı için ve bu konferansta soykırım yapıldığını
savunanların ve soykırım tanımını kullanmasa da resmi
devlet çizgisinin dışında orta-çizgi savunanların olması
durumu olduğu için önemli oluyor.
Yani bu konferansın belirleyici özelliği esas olarak
resmi devlet çizgisinin dışındaki görüşlerin savunulduğu
bir konferans olmasıdır.
Özellikle 2005 yılının şimdiye kadarki bölümünde
yapılanlar gözönüne alındığında “Ermeni sorunu”
tartışılmıyor diye bir genel değerlendirme yapanların
yanlış bir değerlendirmeye sahip oldukları
belirtilmelidir.
Özgürce tartışılmayan ya da tartışılması ancak kimi
yaptırımları, cezaları gözönüne alarak mümkün olan esas
şey soykırımın varlığını savunan düşüncenin ifade
edilmesidir. Devletin resmi yaklaşımı bağlamında bu
konuda herhangi bir tabu yıkılmamıştır. Resmi görüş
açısından kırmızı çizgi hâlâ soykırım tanımının yapılıp
yapılmamasıdır.
Türkiye’de soykırım hakkında tartışmalar bu konferansla
başlamamıştır. Özellikle son birkaç yılda soykırım
hakkında onlarca kitap, yazı yayınlanmıştır.
Konferansta, örneğin Taha Akyol tarafından “fanatik”
olarak gösterilen Taner Akçam’ın savunduğu görüşler,
esas olarak Türkiye’de ilk baskısı 1992’de yapılan “Türk
Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” adlı kitapta da yer
almaktadır. Halil Berktay veya Murat Belge gibileri de
görüşlerini son yıllarda daha açık biçimde kamuoyuna
sunmuşlardır ve bu görüşler nedeniyle “vatan
hainliğiyle” de suçlanmışlardır. Ki Murat Belge
“kırım”dan bahsetse de “soykırım terminolojisinden
vazgeçilmesi” düşüncesinin de savunucusudur. O bu
tavrıyla aslında resmi devlet yaklaşımına, kırmızı
çizgisine uydurulabilecek bir siyaset savunmaktadır.
Konferansa katılanların önemli bölümü de benzeri
yaklaşımın savunuculuğunu yapıyorlar.
Tabunun gerçekte yıkılması için soykırımın varlığını
savunanların, bu görüşlerini özgürce dile getirip
savunmalarının ortamının olması gerekir. Bu mesele
aslında bir yanıyla Ermeni soykırımı meselesi iken bir
yanıyla da düşüncenin açıklanması özgürlüğü meselesidir.
Bu bilinçle soruna yaklaşıldığında, tabunun yıkılmasını
resmi devlet çizgisi dışında görüşlerin savunulduğu bir
tartışmaya izin verilmesi olarak anlayıp anlatanlara
karşı kavram tartışması yürütmeyeceğimiz de açıktır.
Sorunun özü tartışılan içeriğin ne olduğudur.
Bilince çıkarılması gereken esas noktalardan biri
halklar arasındaki düşmanlığa son vermenin ve halkları
birbirine yakınlaştıran her adımın önemli olduğudur.
Sonuçta soykırım gerçeği kabul edilmeden, soykırım
lanetlenip Ermeni halkından özür dilenmeden ve
soykırımın varlığını kabullenmenin sonuçlarına hazır
olmadan da Türk halkıyla Ermeni halkının kardeşliğini
gerçekleştirmek mümkün değildir.
Yasakçı bir zihniyete karşı liberal tavırlar demokratik
bir resim çizse de, anda çekici olsa da, sonuçta gelişme
daha kötü bir durumdan daha az kötü bir duruma gitme
anlamına gelse de, esas tehlikenin bu burjuva
demokrasisine takılıp kalmaktan geldiği bilinçlere
kazınmak zorundadır.
18 Ekim 2005
