“Aydın”lardan açıklamalar…

Türkiye’de son dönemde giderek artan silahlı çatışma, bombalama gibi olaylar karşısında kimi aydınlar kamuoyuna açıklamalarda bulundu, bulunuyor. Kimi Prof’lar kendilerinin “aydın” olmadığını ve kendilerine “aydın” yerine “düşünür” denmesini istese de, sözkonusu açıklamalara imza atanlar kamuoyu tarafından da, medya tarafından da “aydın” olarak kabul edilmektedir.

Soruna işçi ve emekçilerin, ezilenlerin çıkarları bakış açısıyla yaklaşıldığında, gerçekten de Türkiye’de “aydın” olarak kabul edilenlerin büyük bölümünün “aydıncık” bile olmadığını söylemek gerçeği tespit etmektir.

Türkiye’de kendini aydın sayanların büyük bölümü kemalisttir. Bunlar gerçek anlamda burjuva demokratı bile değiller. Toplumun ileriye doğru gitmesinin, halkın aydınlanmasının önündeki en önemli engellerdendirler. Demokratik kimi hakların savunuculuğunu yaptıklarında bile en temel yaklaşımları, Türk şovenizmiyle yoğrulan devlet iktidarını savunma düşüncesidir. Kısacası bunlar işçi ve emekçilerin, ezilen halkların demokratik haklarını savunmuyorlar. Onlar “aydın”lığın değil karanlığın temsilcileridirler.

Kuşkusuz ki Türkiye’de az da olsa ezilenlerin haklarını savunan demokrat aydınlar da var. Tüm takibatlara, tehditlere, cezalara rağmen kendi kimliğini korumayı sürdüren ve az da olsa işçi ve emekçileri demokrasi mücadelesi için de olsa aydınlatan aydınlar –tüm görüş farklılıklarımıza rağmen– sahip çıkıp desteklenmesi gereken aydınlardır.

Türkiye’deki somut duruma baktığımızda da görünen şey aydın olarak tanımlanan insanların da taraflı olduğudur. Yani aydın var, aydın var! Burjuvazinin iktidarını savunanlar, faşizmin savunucuları ya da burjuva demokrasisinin savunucuları var; burjuvaziye karşı işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunan, demokrat, devrimci, komünist aydınlar var.

Aydın olarak tanımlananların hangi sınıfın, ya da hangi cephenin çıkarlarını savunduğu, temsilciliğini yaptığı ise, kuşkusuz ki takındığı somut tavırda ortaya çıkar. Bu yaklaşım temelinde yapılan üç açıklamayı karşılaştırabiliriz.

Olayları takip eden herkesin bildiği gibi, özellikle son dönemde Türkiye’de silahlı çatışmalar, eylemler giderek yoğunlaşarak gündemi işgal etmektedir.

Bunun perde arkasında iktidarı elinden giderek kayan “derin devlet”in AKP hükümetini zayıflatma, düşürme planları, hesapları var. AKP hükümeti de kuşkusuz ki bu iktidar dalaşında kitle desteğini en azından elde tutma, hatta Kürt seçmenin de desteğini alarak kitle desteğini güçlendirme çabası içindedir.

Derin devlet “terörizme karşı mücadele” adına savaşı yoğunlaştırıp tırmandırırken AKP ise “demokrasicilik” oyunu oynamaktadır.

Kısaca tespit edilirse, Kongra-Gel (PKK) güçlerine karşı savaşı tırmandıran derin devlettir. Türkiye’deki silahlı eylemlerin önemli bölümü de devletin hesabına yazılması gerekir. Kongra-Gel (PKK) durmadan “bize saldırmazsanız biz çatışmayız, savaş istemiyoruz” açıklamaları yapmakta, yaptığı eylemleri “meşru savunma eylemleri” ya da “misilleme eylemleri” olarak açıklamaktadır. Gerçekten de eğer devletin güçleri onlara saldırmasa, silahlı eylemler yapma durumunda değiller. Yani özcesi: Çatışmaların kaynağı, sorumlusu, suçlusu devlettir.

“Çatışmalardan kaygı duyan”, “barış isteyen”, “insanlarımızın ölmemesini” talep eden ve bunun için tavır takınan aydınların, herşeyden önce bu gerçeği tespit etmeleri ve buna uygun tavır takınmaları gerekir.

15 Haziran 2005 tarihinde 150 civarında “aydın” tarafından imzalanan ve bir basın açıklamasıyla kamuoyuna bildirilen, 16 Haziran tarihli gazetelerde yayınlanan açıklamada ise bu yaklaşımın izi yoktur. Kendilerine “Türk aydınları” diyen imzacıların tavrı şöyledir:

“Son günlerde yoğunlaşan çatışma ortamından derin kaygı duyuyoruz. 15 yıl süren ve 30 bini aşkın insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunlukta çatışma’ veya ‘kirli savaş’ olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin. Barış için adil yaşam sürelim. PKK’nin silahlı eylemlerine derhal ve ön koşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmelerini de talep ediyoruz.” (16 Haziran tarihli Hürriyet)

Barış istemi, çatışmaların durması, insanların ölmemesini istemek kendi başına ele alındığında iyi niyetli bir tavırdır. Fakat kendisine “aydın” diyenlerin iyi niyetlerini belirtmeleri yetmez. Çatışmaların gerçek kaynağını ortaya koyması ve talebini örneğin: “Devletin silahlı güçlerinin Kürt halkına karşı saldırılarına son vermesini, Kürtlerin en temel demokratik haklarını tanımasını istiyoruz” biçiminde ortaya koyabilmeleri gerekir. Koymuyorlar.

Türk şovenizminin yağız savunucularını kızdıran “taraflarca” ifadesiyle sorunun iki tarafı olduğunu ifade etseler de, onlara göre çatışmaların kaynağı Kongra-Gel (PKK)’dir. Onun için de silahlı eylemlere önkoşulsuz son vermesini talep ediyorlar. Bu arada silahlı eylemlerine son vermelerini talep etmelerinin, somut olarak “devletin silahlı güçleri size saldırdığında kendinizi savunmayın” çağrısı anlamına geldiğini gözardı etmektedirler. Devletten, pardon hükümetten utangaçça istedikleri ise bir “genel af”tır.

Sözkonusu “aydınlar” o kadar tek yanlı ki, bu taleplerini önce af sonra PKK silahlı eylemlerine son versin biçiminde bile sıralama durumunda değiller.

Takındıkları bu kısa tavır içinde birçok noktada gerçekleri tersyüz etmekte ve kitlelerin bilincini karartmaktadırlar. PKK’nin silahlı eylemlerine son vermesi ve hükümetin “herkesin demokratik hayata katılması için gerekli yasal düzenlemeleri” yapması durumunu “kalıcı barışın sağlanması” olarak göstermektedirler. PKK bugün sadece silahlı eylemlere son vermeyi değil, silahlarını teslim edip kendisini lağvetse de, sözkonusu yasal düzenlemeler yapılıp onlara legal siyaset alanı açılsa da “kalıcı barış” sağlanamaz.

Savaşın kaynağı varlığını koruyor. Sadece devlet olarak değil, sistem olarak da. Evet, savaşın kaynağı kapitalist sistemdir, bu sistemin koruyucusu ve kollayıcısı Türk devletidir. Kalıcı barışın sağlanmasını gerçekten isteyenlerin, kaynağın kurutulması için mücadele etmesi gerekir.

“Türk aydınları”nın esas görevi Türk devletinin Kürtlere ve milli azınlıklara uyguladığı ulusal baskılara, zulme karşı mücadele etmesidir. Sömürgeciliğe karşı mücadele etmeyen, Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını savunmayan kimse, ne demokrat olur ne de aydın. İmzacıların tavrı sonuç itibariyle ezenlerden yana olan bir tavırdır; aydın tavrı değildir. “Türk aydınları” olarak kendilerini ayırmaları bile, bunların doğru bir konumda olmadığının işaretidir.

“Türk aydınları” bu tavrı takınırken kendisini “Kürt aydınları” olarak gören 260’tan fazla imzacı “Türk aydınları”nın açıklamasını destekleyen bir tavır takındılar. Yukarıda aktardığımız açıklamayla birlikte şunu belirtmektedirler:

“Biz aşağıda imzası bulunan Kürt Aydınları; 15.06.2005 tarihinde, ülkemizin değerli bilim adamları, aydınları ve sanatçılarının kamuoyuna sundukları aşağıda metni bulunan açıklamaya katıldığımızı ve desteklediğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.” (indymedya)

Bu kesim için de şimdilik söylenmesi gereken şey, bunların da “Türk aydınları”nın yanlışına ortaklık ettikleridir. Bunlar da çatışmaların kaynağının, sorumlu ve suçlunun, sömürgeci Türk devleti olduğu gerçeğinin üzerinin örtülmesine hizmet etmektedirler. Ulusal baskının varlığı olgusunu bile gözardı eden bir tavırın “aydın” bir tavır olamayacağı açıktır.

Sonuç itibariyle çatışmalara karşı olma, barışı isteme, suçsuz insanların ölmesine karşı gelme iyi niyetiyle takınılan tavır, kölelere köleliklerini kabul etmeyi vaaz eden bir tavır olmaktadır.

“Türk aydınları” ve “Kürt aydınları”nın açıklamaları dışında yapılan bir açıklama da 98 aydının, demokratın imzaladığı açıklamadır. Sözkonusu açıklamanın tümü şöyledir:

AYDINLARIN BİLDİRGESİ

-Militarizme ve Şovenizme karşı–

Halklarımızın ufkunda kara bulutlar dolaşıyor.

Bunun sorumlusu devlettir.

Devlet, militarizmi körüklüyor; Tunceli’de sivil ve silahsız insanları havadan ve karadan bombalıyor; Ankara’nın göbeğinde kelepçelediği ve ayağından yaraladığı genci kurşuna dizerek naklen infaz gerçekleştiriyor.

Devlet şovenizmi kışkırtıyor; Kürt halkını ‘sözde vatandaş’ olarak anıyor; Trabzon’da faşistlerin öncülüğünde sahnelenen linç girişimlerini cesaretlendiriyor. Başbakan ve ana muhalefet partisi başkanı, linççilerin ‘hassasiyet’ini anlayışla karşıladığını söylüyor. Solcu-gericiler, faşist saldırganlığa ‘ulusalcı’ mazeretler uyduruyor. Faşist hareket kışkırtılıyor.

Devlet anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen’i tasfiye etmekle tehdit ediyor.

Devlet, topluma resmi ideolojiyi dayatıyor; 1915 Ermeni tehcirinin gerçek boyutlarını kabul etmek bir yana, Türk Tarih Kurumu (TTK) ve Yüksek Öğrenim Kurulu (YÖK) bünyesinde oluşturduğu sözde komisyonlar aracılığıyla gerçekleri çarpıtıyor, ezen ulus milliyetçiliğini yeniden üretiyor.

Kaynağı bizzat devletin kendisi olan şiddetin sorumluluğunu başka adreslerde aramak, aydının vicdanıyla da, bilimsel gerçekçi kimliğiyle de bağdaşmaz.

Nitekim 1990’lı yıllarda JİTEM hesabına çalışan itirafçıların son haftalarda yaptıkları açıklamalar, organize şiddetin ilk ve dolaysız sorumlusunun devlet olduğunu bir kez daha göstermektedir. Kaçırıp kaybetme ve yargısız infaz gibi kontrgerilla uygulamalarının ayrıntıları, bizzat kontrgerilla tetikçileri tarafından açıklanmasına karşın, devletin ilgili birimlerinin suçluları yargılamaya dönük hiç bir girişimde bulunmaması, saldırganlığın yeniden başlamasını özendiriyor.

Bizler, halklarımızın ufkunun karartılmasına izin vermeyeceğimizi, hayatın ve toplumun aydından beklediği sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayacağımızı duyuruyoruz.

İşçi sınıfı hareketini, tüm demokratik kitle örgütlerini, emekçileri ve toplumun bütün ezilenlerini birleşik bir cephe gibi davranmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.” (indymedya)

Bu açıklama, çatışmaların, savaşın, ölümlerin kaynağını, suçlu ve sorumlunun kim olduğunu gösterme ve bunlara karşı mücadele etme çağrısını işçi sınıfı hareketine, demokratik kitle örgütlerine, emekçilere ve genelde ezilenlere yöneltmesiyle, diğer “aydınların” açıklamalarından nitelik olarak ayrılmaktadır. Yine temelde farklı olan bir yanı, imzacıların değişik milliyetlerden olması, kendilerini şu ya da bu ulusal kimliğe göre ayırmamalarıdır.

Kısaca değerlendirilirse, bu açıklamada sözkonusu olan gerçekler ortaya konmaktadır. “Devlet savaş politikasında ısrar ediyor.” “Devlet militarizmi körüklüyor.” “Devlet şovenizmi kışkırtıyor.” “Şiddetin kaynağı devletin kendisidir, sorumlusu devlettir.” vb. vs.

Bu “aydınların” açıklamalarında işçilerin, emekçilerin çıkarları ve mücadelesi için umut veren, “Türkiye’de demokrat aydınlar da var” dedirten bir açıklamadır. Bilinmelidir ki, savaşa, insan ölümüne karşı çıkmanın kendisi tek başına demokrat olmanın, aydın olmanın ölçüsü değildir.

Bu açıklamaların yapıldığı süreçte kimi başka gelişmeler de yaşanıyor. “Türk aydınları” Başbakan Erdoğan tarafından kabul edilip, “Kürt sorunu” üzerine görüş alışverişi yapılıyor. Başbakan Erdoğan Diyarbakır’a gidip “Kürt sorunu benim sorunum”, “demokratik cumhuriyet çerçevesinde çözülecek demokrasi sorunudur” vb. türünden açıklamalarda bulunuyor ve bu konunun tartışılması Türkiye’nin gündemini işgal ediyor.

Bu gündem içinde burjuva medyada yürütülen tartışmalarda iki eğilim kendisini gösteriyor. Birincisi, “Türk aydınları” ve “Kürt aydınları” tarafından savunulan ve bu tavırların destekçilerinin görüşü, “vatanın ve milletin birliği ve bölünmez bütünlüğü” yaklaşımı çerçevesinde “80 yıllık bir sorunu çözmek”, Kürtlere belli demokratik haklar tanımak gerektiği biçimindeki yaklaşımdır.

Bu yaklaşım aslında liberal burjuva yaklaşımı olarak da tanımlanacak olan ve esas olarak keskin AB’ci kesimin yaklaşımıdır.

Gerek sözkonusu “aydınların” açıklamalarının etkisi, gerekse de Başbakan Erdoğan’ın bu açıklamayı yapanların temsilcileriyle görüşmesi ve ardından Diyarbakır’a gidip “Kürt sorunu vardır” vb. tespitlerini yapması; Türk devletinin egemen sınıflarının bir bölümünün TC’nin Kürtleri bütünüyle inkâr siyasetini yumuşatmaktan yana olduğunu ve bunun için adımlar atmaya çalıştığını göstermektedir.

İkinci eğilim ise, TC’nin kuruluşundan beri varolan inkarcı, açık şoven, kafatasçı yaklaşımıdır. Bu görüşün medyadaki temsilcileri, “taraflar”dan, “halklar”dan bahsedilmesini bile hazmedememekte, bunun TC’nin ve Türk milletinin “birliğine ve bölünmez bütünlüğüne” ters olduğunu savunmaktadırlar.

Kısaca vurgulandığında, bu iki eğilim de Türk şovenizminin, egemenliğinin savunuculuğu temelinde yükselmektedir. Her ikisi de sorunun bir ulusal sorun olduğunu reddetmekte ve adını açıkça koymamaktadır. Aralarındaki fark, “vatanın bölünmez bütünlüğünün” daha fazla baskıyla, yok etmekle mi korunacağı, yoksa belli haklar tanınarak mı… İkinci eğilim giderek güçlenmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’daki açıklamalarına da bu bakış açısıyla bakılmalıdır. Bu ikinci eğilim giderek güçlenirken, iktidar dalaşının daha fazla kızışmasını da beraberinde getirmektedir.

Sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin bu, temelde aynı olan iki eğilim arasından birini seçme zorunluluğu yoktur. Türkiyeli işçi ve emekçilerin görevi, Türk devletinin uyguladığı inkâr siyasetine, ulusal baskının her türüne karşı, ezilen ulus ve milliyetlerin özgürlüğünden yana tavır takınması ve bunun için mücadele etmesidir.

15 Ağustos 2005

Sayı 92 İçindekiler