Azdırılan şovenizm, ırkçılık…
Ya da bayrak nevrozu!
Nevroz, şu bildiğimiz her 21 Mart’ta kutlanan ve Türk devleti tarafından içi boşaltılmaya ve Türk bayramı olarak satılmaya çalışılan günün adı değil. Nevroz, tıpta sinir hastalığının adı.
Türkiye’de toplumsal sorunlara yaklaşımda özellikle de Türk toplumunda histerik yaklaşımların sonu gelmiyor… Türk hakim sınıfları bu durumu işlerine geldiği gibi kullanıyor ve Türk halkı da zaman zaman egemenlerin şu ya da bu kesiminin oyununa gelmekte, egemenlerin suçlarına ortak olmaktadır.
Türk egemenleri, genelde tüm burjuvaların yaptığını yapmakta, kendi çıkarlarını ulusun, halkın çıkarları olarak sunma ve kitleleri kendi bayrağı altında toplama işini açık ırkçı, şoven tavırlarla başarabilmektedir.
Türk ırkçılığı ve şovenizminin ablukası altındaki kitleleri “Türk, Türkiye düşmanı” olarak gösterilenlere karşı kışkırtmak da egemenler için zor değil.
Türkiye’de iktidar dalaşında esas olarak iki kesim öne çıkmaktadır. Hâlâ iktidarı elinde bulunduran kemalist tutucu kesim ve bu kesimin iktidarını giderek daha fazla sarsan AKP önderliğindeki kesim arasında yürüyor bu iktidar dalaşı.
“Normal”, “demokratik” yollarla AKP’nin önünü kesemeyen “derin devlet”, uluslararası arenada hoş karşılanmayacak ve destek bulmayacak bir darbeye de başvurma yolunu seçemediği yerde, AKP’nin iktidara yürüyüş yolunu kapatmak ve AKP’yi hükümetten de etmek amacıyla başka yollara başvurmaktadır.
Bunların başında da Kürtlere karşı savaş kışkırtıcılığı ve savaşın yeniden yükseltilmesi geliyor. “Derin devlet” Türk halkını kendi iktidar dalaşının peşine takmak için Türk şovenizmi silahını kullanıyor, Kürt düşmanlığını körüklüyor.
“Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil” biçimindeki ırkçı temel yaklaşımda dile getirilen düşünce de şovenizmin kışkırtılmasının değişik araçlarını ortaya koymaktadır.
Bu yılki Newroz kutlamalarında öne çıkarılan ve Türk şovenizminin, ırkçılığının azdırılması için kullanılan araç bayrak oldu! “Derin devlet” Türk bayrağının MHP gibi açık faşist partiden CHP gibi “sosyaldemokrat” “sol” partilere kadarki siyasetlerin etkisinde bulunan kitleleri “birleştirme aracı” rolünü oynayacağının bilinciyle, kendilerine uygun bir zaman bulmaya çalıştı ve buldu da…
Newroz’dan birkaç gün önce Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt, Abdullah Öcalan’ın AİHM’deki mahkemesine atıfta bulunup Öcalan’ın yeniden yargılanma olasılığına tepki olarak takındığı tavırda, “PKK 1990’lardaki gelişme düzeyini çoktan aştı ve bizim eskisi gibi mücadele zemini kalmadı.” tespitini de yapıyor ve böylece “yeni mücadele zeminine” ihtiyaç duyduklarını ima ediyordu.
AKP hükümetinin yetkili bakanlarının yeni TCK üzerindeki tartışmaları, bu TCK’ya göre Öcalan’ın yeniden yargılanmasının yolunun kesildiği, bu durumun aslında AB’nin Türkiye’nin AB’ye üyeliği için öne sürdüğü koşullarla çeliştiğine dikkat çekilerek AİHM’nin alacağı kararın reddedilmesi halinde ise Türkiye’nin üyeliğe gidilecek yoldaki puanlarının düşeceğine vurgu yapıldı. Bu durumda AB’ci kesimin istemediği bir durum ortaya çıkacak. AİHM’nin Öcalan’ın yeniden yargılanmasına yönelik alacağı karara uyulması durumunda da özellikle açık ırkçı, şoven kesimin Türkçü damarlarına dokunulacak…
“Derin devlet” bu “Türk oğlu Türkçülerin” damarlarına basılması işini daha AİHM karar almadan gerçekleştirmek için “düğmeye bastı”… Hükümette TCK mı değiştirilecek, yoksa AİHM’nin alacağı karar TCK’dan üstün mü vb. vs. temelindeki tartışmalar ve kimi burjuva medyanın hükümet yetkililerini hedef gösteren bir tartışma eşliğinde Newroz’a gelindi.
MERSİN VE BAYRAK NEVROZU…
Bu yılki Newroz etkinliklerine katılımın geçen senelere göre daha yoğun olduğu genel kabul gören bir tespit. Yine, DEHAP’ın tek başına ya da birlikte örgütleme işinde yer aldığı 50’den fazla etkinliğin barışçıl ve herhangi önemli bir olay yaşanmadan gerçekleştiği de genel kabul gören bir düşünce.
Mersin’de de 16 bin kişinin katıldığı etkinliğin kendisi, etkinlik bitirilene kadar herhangi bir olayın yaşanmadığı, barışçıl bir etkinlikti. 20 Mart’ta yapılan bu etkinliklerin haberleri 21 Mart tarihli gazetelerde yayınlandığında, diğer haberler arasında Mersin’de bir grubun Türk bayrağını yakmak istediği ve sivil bir polisin müdahale ederek “yanan bayrağı” gruptakilerin elinden aldığı haberi de yer alıyordu.
İlk anda “normal” bir haber olarak düşüneceğiniz bu haber Türk şovenizminin, ırkçılığının azdırılması için temel atmıştı…
Adalet Bakanı Çiçek jet hızıyla sözkonusu bayrağı yakılmaktan kurtaran polise 24 maaş ikramiye verileceğini ilan etti, takdirname verdi. Erzurum’da ülkücü faşistler SMS haberleşme yolu ile 7 bin kişilik bir yürüyüş düzenlediler. Hürriyet gazetesi bu haberi “Bayrağa saldırıya Dadaş öfkesi” olarak verdi. Yürüyüşün temel sloganlarından biri “Bayrak inmez, vatan bölünmez”di.
22 Mart’a gelindiğinde ise “iki günlük suskunluk” sonrasında Genelkurmay Başkanlığı “Sabrımızı taşırmayın!” uyarısında bulundu. Böylece bayrak sendromu start aldı…
Genelkurmayın açıklamasında Kürtlere yönelik tavır kuşkusuz ki sadece “sabrımızı taşırmayın”la sınırlı değildi. “Türk Milleti engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetler de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır.” (Hürriyet, 23 Mart 2005)
Genelkurmayın bu açıklamasına göre Türk milleti tarihinin en büyük “alçaklığıyla” karşı karşıya kalmıştı ve bunu da “dış düşmanlar” değil, “kendi sözde vatandaşları” gerçekleştirmişti…
Üstüne üstlük: “Hem bir ülkenin vatandaşı olmak, havasını teneffüs etmek, suyunu içmek, karnını doyurmak, hem de o ülkenin en kutsal ortak değeri olan bayrağına el kaldırmaya yeltenmek, gaflet, dalalet ve hıyanetten başka başka bir şekilde tarif edilemez”di. (aynı yerden)
Tabii ki “engin tarihinin” bu “en büyük alçaklığıyla” “gaflet, dalalet ve hıyanet” ile karşı karşıya gelen “Türk milleti” de, en başta da bu milletin “koruyucusu güç” gereken cevabı vermeliydi! “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatan ve bayrak sevgisini denemeye kalkışanlara, tarihin sayfalarına bakmalarını öneririz.” (aynı yerden) diye de verildi…
Evet, bu tavırlar Genelkurmayın resmi tavrı. Bu tavır Türkiye’deki sistemin gerçek niteliğini de ortaya koyan bir tavır… Irkçı, şoven, faşist! Türk olmayan ulus ve ulusal azınlıkların varlığının inkar edildiği, kendi kimliklerini dile getirmesinin yasaklandığı bir sistem.
Kürtlere Türk ülkesine “sığınan”, ikinci sınıf vatandaş rolü biçildiği ve teneffüs ettiği hava, içtiği su ve yediği ekmek için Türk devletine “şükran borcu” olan “öteki” kimliği verilen ve buna uygun davranmadığı için de Kürtlerin “gaflet, dalalet ve hıyanet” içinde olarak gösterilen bir tavır…
Bu tavırlarla “tarihin sayfalarına” bakma yönlü hatırlatma birleşince, esas resim ortaya çıkmaktadır. “Tarihin sayfalarına” bakıldığında görülecek olan nedir? Ulusal baskı, zulüm ve katliamlar. Bu tehdidin somut anlamı, “eğer siz Kürtler sabrımızı taşırırsanız, geçmişte olduğu gibi –ki geçmiş aslında hiç de o kadar geçmiş zaman değil– bugün de katliamdan geçiririz”dir.
Bu tavrı Genelkurmayı takınırsa, açık faşist MHP’lilerin “ya sev ya terk et” sloganıyla saldırganlığını somut saldırı eylemlerine dönüştürmesi, İstanbul’da olduğu gibi Kürt kökenli genci öldürmesi de “normal”dir… Fakat gidişatı asıl belirleyici olan MHP’li faşistler değil, devletin başı konumunda olan genelkurmaydır, “derin devlettir”. MHP’li faşistlere karşı mücadelede bu gerçeklik mutlaka gözönüne alınmalı ve 1980 öncesi gibi faşizm ve sorumluları sokaklarda aranmamalıdır.
22 Mart’ta Genelkurmayın yaptığı açıklama kelimenin gerçek anlamında Türk ırkçılığının, şovenizminin azdırılmasının startı oldu. Kelimenin gerçek anlamında bir bayrak nevrozu yaşandı.
RTÜK 24 Mart’ta televizyonların bütün gün ekranlarına Türk bayrağı yerleştirme çağrısını(!) yaptı. Hani şu 29 Ekim, 10 Kasım gibi günlerde yapılır ya, öyle işte! Hemen hemen televizyon kanallarının hepsi bu çağrıya uydu.
Diyarbakır’da camilerde Cuma hutbesinin konusu da “bayrak sevgisi ve önemi”, “vatanın, milletin bölünmez bütünlüğü” oldu. Türkiye’nin hemen hemen her yerinde bayrak dağıtma, asma, yürüyüş eylemleri aldı başını yürüdü… Tehditler, saldırılar eşliğindeki Kürt düşmanlığı da…
Başta Genelkurmayın resmi açıklamasıyla müdahale ettiği ve hemen hemen tüm Türkiye’de yaklaşık on gün gündemin birinci maddesi haline gelen bu şoven, ırkçı saldırganlığın görünürdeki gerekçesi neydi? Ne olmuştu…
İktidar dalaşında oynanan oyunlar, perde arkası gerçekler bir kenara bırakılıp bayrak nevrozuna yol açan –daha doğrusu bahane edilen– olayın ne olduğuna baktığımızda, karşımıza şu gerçeklik çıkmaktadır:
Mersin’de Newroz eyleminin bitiminden sonra evlerine gidişte yürüyüş halinde olan ve yaşları 11 ile 17 yaş arası olan gençlere, yol güzergahı üzerindeki bir kahveden çıkıp gelen, takım elbiseli 25-30 yaşlarında olan birinin Türk bayrağını ısrarla vermesi ve sonuçta gençlerin bayrağı sopasıyla yere vurması ve bayrağı çiğnemeye kalkışmasıdır tüm olay… Bayrak olayı nedeniyle tutuklanan 6 kişinin verdiği bilgiler, sözkonusu eylemin gençler tarafından önceden planlanan bir eylem olmadığını ortaya koymaktadır. Planlanmış ve gerçekleştirilmiş bir eylem olsaydı da, böylesi bir eyleme burjuva demokrasisinin olduğu ülkelerdeki tepki, Türkiye’deki gibi olmazdı, olmaz… Ama Türkiye’de işler böyle değil! Türk ırkçıları sözbirliği etmişçesine birkaç gencin tavrını tüm Kürtlerin tavrıymış gibi göstererek Kürt düşmanlığını körüklemenin sınırsızlığının işaretini verdiler…
DEHAP yetkilileri ve burjuva medya tarafından suçlanan, hedef tahtasına konan Leyla Zana ve arkadaşlarının olayı kınayıp bunun bir provokasyon olduğunu ve Türk bayrağının “ortak vatanın” kendilerinin de simgesi olduğu, buna sahip çıktıkları yönlü açıklamaları da Türkçü, ırkçı, şoven kesimin ikna olmasına yetmedi. Bu histerik havayı herkes kendisi için kullanmaya çalıştı, çalışıyor. Özellikle MHP’li faşistler AKP’yi de eleştirerek ırkçılık, şovenizmle kitleleri kendi saflarına çekmeye çalışmaktadır. DYP ise Ağar önderliğinde bir başka hesap içinde. Türk şovenizmi bağlamında MHP ile özde farkı bulunmayan Ağar’ın taktiği ise, AKP’yi eleştirerek ve PKK’yi dışlayan ama Kürt emekçilerinin oylarını kazanmaya yönelik. Ağar’ın DYP’lilere Kurmanci ve Zazaca “Allahaısmarladık” diye konuşması da bunun bir göstergesidir.
CHP ise “derin devletin” bir başka versiyonlu savunucusu… Deniz Baykal “bayrakla faşizm gelmez” düşüncesini işleyerek “Türkiye’ye faşizmin gelmesi mümkün değildir, kimse merak etmesin” (Hürriyet, 30 Kart 2005) diyerek dikkatleri başka yöne çekip faşizmin zaten iktidarda olduğu gerçeğinin üzerini örtme görevini yerine getirmeye çalıştı. Bunun yanısıra şunları da söyledi:
“Halkın gösterdiği tepki yerinde bir tepkidir. Türkiye’ye karşı yapılan haksızlıklar karşısında hükümet susarsa, meydanlar konuşur. Bayrak krizi bitince Apo krizi başlayacak.” (aynı yerden)
Kendi aralarındaki farklılıklara rağmen MHP, DYP, CHP’nin –tabii ki sadece bunların değil– tavırları, esas olarak iktidar dalaşında AKP’ye karşı, “derin devlet” yanlısı tavırlardır. AKP de benzeri tavırlar takınmaya zorlanmaktadır. Bu baskılar belli ölçülerde meyvesini de vermektedir.
Türk devletinin baş yetkililerinden çanak yalayıcılarına kadar herkesin takındığı saldırgan tavırlar da, sorunun esas kaynağının başka yerlerde aranması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Türk ulusundan işçi ve emekçilerin asli görevlerinden biri Türk devletinin Kürt milletine yönelik azgınlaştırdığı şovenizme, ırkçılığa, milli baskı ve zulme karşı mücadeleyi yükseltmesidir. Egemenlerin iktidar dalaşında onların oyunlarına alet olmayı reddedip kendi sınıfsal çıkarlarımızın kavgacısı olalım.
Fillerin çiğnediği çimenler olmamak için de devrim için mücadeleye sarılmak, barbarlığın kaynağını kökten kurutmak gerekiyor.
Azdırılan Türk şovenizmi ve ırkçılığına karşı proletarya enternasyonalizmi bayrağını yükseltelim.
Halkların kardeşliği için tek yol devrim!
