HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN:
Nevruz’a inat yine de Newroz!
Türkiye Cumhuriyeti devletinin Newroz kutlamalarına karşı tavırları, “Burası Türkiye” dedirten tavırlara en iyi örneklerden birini oluşturuyor. 2005 yılının Newroz’unu karşılarken, Türk devletinin bu konudaki yasakçı, baskıcı ve aynı zamanda da Newroz’u Nevruzlaştırmaya yönelik tavrını, kısa da olsa bilince çıkarmakta yarar var.
Newroz, sadece Kürtlerin değil, İran’dan Afganistan’a, Azerbaycan’dan diğer Türki cumhuriyetlere kadar birçok ülkede kutlanan bir bayram. Mitolojik açıklamaları bir kenara bırakırsak, bu kutlamaların perde arkasında esas olarak “yeni yılın”, ilkbaharın başlangıcı ve doğanın –kış mevsiminden sonra– yeniden canlanması, bir nevi hayata yeniden başlama düşüncesi vardır.
Kürtler de içinde bulunduğu coğrafyanın bu geleneğini kendi geleneği haline getirmiş ve kendisine göre kutlar olmuştur. Türkiye’de Kürtlerin kendi ulusal hakları için mücadeleyi yükseltmeleri dönemine kadar da Newroz baharın başlangıcı olarak kutlanmış, herhangi bir yasakla da karşılaşmamıştır.
Ne zamanki Newroz kutlamaları Kürt milletinin haklarını talep etme ve bu haklı talepler için mücadele aracına dönüştürüldü, o andan itibaren Newroz, Türk devletinin yasaklarıyla karşı karşıya kaldı.
Yasaklanan sadece Kürt milletinin temel demokratik haklarını dile getiren Newroz kutlamaları, eylemleri değildi. Hayır! Türk devleti tüm Cumhuriyet tarihi boyunca sahip olduğu yasakçı, ırkçı, şoven tavrını, harflere karşı da gösterdi, gösteriyor. Böylece Newroz kavramında yer alan “W” harfinin yazılımı da Türk alfabesinde olmadığı gerekçesiyle yasaklandı, yasaklanıyor. Böylece Türk devleti Newroz’u ilkönce yazılımı bağlamında “Nevruz”laştırmaya çalıştı.
Bu yazılım temelindeki “Nevruz”laştırma aslında Newroz’un daha sonraki dönemde içerik olarak da “Nevruz”laştırılmasının üzerini örten bir araç oldu.
Özellikle 1990’lı yılların başında “Nevruz” diye yazılsaydı da Kürtlerin demokratik haklarını dile getirdiği eylemler, kutlamalar yasaktı, bugün de böylesi bir içerikle yapılacak eylem, kutlama vb. yasaklanacaktır. Bu bağlamda belirleyici olan esas şey, Kürt milletinin temel demokratik haklarının savunulup savunulmadığıdır.
Özellikle Doğu Bloku’nun çökmesi ve buna bağlı olarak Türki cumhuriyetlerde de Newroz’un kutlandığının Türk devleti tarafından “görülmesi”, Türk devletinin Newroz’u bir Türk bayramı olarak ilan ederek tüm yasaklara rağmen kutlanan Newroz’u bir mücadele günü olmaktan çıkarma çabasına yöneltti. Bu yolda epey de ilerlediler.
Türk hakim sınıfları Newroz’u “Nevruz”laştırmaya çalışırken ve bunu bir Türk bayramı ilan ederken de Kürtler üzerindeki milli baskıların varlığını gizlemeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin AB’ye üyelik görüşmeleri tarihini alabilmek için Kopenhag Kriterleri’ne bağlı çıkardığı AB’ye uyum yasaları, hakim sınıflar tarafından Türkiye’nin “demokratikleştiğine” örnek olarak verilmektedir.
En başta belirtilmesi gereken şey, sözkonusu yasalar da Türk milleti dışındaki millet ve milli azınlıklara onların en temel demokratik milli haklarını vermekten uzaktır. Bu bağlamda sözkonusu yasalar belli bir ilerleme anlamına gelse de, gerçekte demokratik yasalar değildir.
Örneğin dil ve yayın meselesini ele aldığımızda bile sorunun özü açığa çıkmaktadır. Türkçe dışındaki “yerel dillerin” kurslarla öğrenilmesi hakkına sahip olmak, bu haktan yoksun olmaktan iyidir. Ama bu, diller arasındaki eşitlik değildir. Türkçe resmi dildir. Diğer dillerde “anadilde eğitim” hâlâ yasaktır. Buna göre yasal düzeyde de hâlâ demokratik bir eşitlik yoktur.
Peki değiştirilen yasaların uygulanması nasıl? Örneğin Kürtçe kursların engellenmesi için her türlü zorluk çıkarılmaktadır. Kursun yapıldığı binanın kapı ya da penceresinin bir-iki santim küçük olduğu iddiası, “binanın yangın merdiveninin olmaması”, “mevzuatta ‘merkez’ kelimesi yer almadığı için kursu verecek okulun adının reddedilmesi” vb. vb. gerekçeler ileri sürülerek kurslar engellenmeye çalışılmaktadır.
Bir yandan kurslar engellenirken aynı zamanda Kürtçe türkü söylemek, konuşmak Kürt insanlarının cezalara çarptırılmasının nedeni oluyor. Örneğin DEHAP Bitlis İl Örgütü’nün 1. Olağan Kongresi’nde Kürtçe şarkılar söylendiği ve slogan atıldığı için, Bitlis Asliye Ceza Mahkemesi “siyasi parti kongresinde Türkçe dışında başka bir dil kullanıldığı” gerekçesiyle 2820 sayılı yasanın 117. maddesi uyarınca 7 DEHAP’lı yöneticiye önce 5’er ay hapis cezası verdi ve ardından da “sanıkların” iyi hallerini nazara alarak hapis cezasını 1 milyar 733 bin 550 liralık ağır para cezasına çevirdi. Bu ceza geçmiş tarihlerde verilen bir ceza değil. Sözkonusu Kongre 11 Mayıs 2003 gerçekleşmiş ve ceza ise bu yılın Şubat ayı başlarında kararlaştırılmıştır.
Radyo ve televizyon yayını bağlamında da durum esas olarak dil konusundaki duruma benziyor. İleriye dönük belli bir ilerlemeyi, “buzun kırılması”, “kapının açılması” vb. ifade etse de en başta yasanın kendisi gerçekte demokratik değil. Türkçede 24 saat yayın yapılabilirken sözkonusu dillerde günde 1 saat bile zor yayın yapılabilmektedir.
Türkiye’de belli yasalar değişse de uygulamada özde bir değişikliğin olmadığına verilecek örneklerden biri de idam cezasının kaldırılmasıdır. AB’ye uyum için yasalardan kaldırılan idam cezası da Türk hakim sınıfları tarafından Türkiye’nin “demokratikleşmesine” örnek olarak verildi.
Bu cezanın yasalardan çıkarılması tabii ki iyi bir adımdır. Ama devletin “yerinde/yargısız infaz”ları artırarak sürdürdüğü bir ortamda idam cezasının kaldırılmasının fazla bir anlamı da yoktur. İdam cezası başka türlü uygulanmaktadır o kadar.
Son birkaç ay içinde yeniden çoğalarak gündeme gelen “yargısız infazlar” idam cezasının pratik olarak yürürlükte olduğunu göstermektedir. “Dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle ve “terörist” olarak damgalanarak katledilen insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor.
Suçsuz, mazlum insanları, çocuk ve gençleri katleden polis ve askerlere ise ceza yerine ödül veriliyor! Örneğin Mardin Kızıltepe’de Uğur Kaymaz ve babasını kurşuna dizen dört polis, bizzat İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından başka şehirlere gönderilerek görevlerine iade edilmiş ve haklarındaki mahkemeye de “görevleri var” gerekçesiyle gitmemişlerdir.
Benzeri biçimde Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde yine “dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla katledilen Fevzi Can’ın katili Astsubay Komando Çavuş Murat Şener de Aksu tarafından “cezai ve disiplin yönünden yapılacak herhangi bir işlem olmadığı kanaat ve sonucuna varılmıştır.” denilerek suçsuz ilan edildi.
Kısaca vurgulanırsa, 2005 yılının Newroz’unu karşılarken, Kürt milleti ve milli azınlıklar için Türkiye’de özde bir şeyin değişmediğine tanık oluyoruz.
2005 yılının Newroz’unun da bu baskılara karşı mücadele günü olarak görülmesi ve bu mücadele temelinde kutlanması gerektiğini vurgulamak, Newroz’un mücadele günü olmaktan çıkarılmasının bir biçimi olan “Nevruz”laştırmaya karşı da mücadele edilmesi gerektiği bilincini kitlelere yaymak gerçek demokrat, devrimci ve komünistlerin görevidir.
Newroz’un sahip çıkılması gereken esas yanının da milli baskıya karşı mücadele günü olarak kutlanması olduğu bir an bile unutulmamalıdır. Mücadele değişik millet ve milli azınlıklardan işçi ve emekçilerin sınıfsal birliğini sağlama amaçlı olsa da, ezen milletin işçi ve emekçilerinin esas görevlerinden biri de, “başka milletleri ezen millet özgür olamaz” şiarına uygun, ezilen milletlerin kendi kaderlerini özgürce tayin etme hakları için mücadeledir.
NEWROZ’U NEVRUZLAŞTIRMANIN BİR DİĞER BİÇİMİ…
Newroz’u milli baskıya karşı mücadele günü olarak kabul ettiğimizde, “Nevruz”laştırmanın sadece Türk devleti tarafından gerçekleştirilmediğini de bilince çıkarmakta yarar var.
Newroz’un özellikle 1990’lı yılların başlarından itibaren kitlesel olarak kutlanmasına yol açan etken, esas olarak o dönemde PKK önderliğindeki mücadeleydi. Kitleleri radikalleştiren, milli hakları için mücadeleyi “serhildan”lara dönüştüren de bu mücadeleydi. Türk devletinin karşısında yıllarca savaş yürüttüğü mücadele de PKK önderliğindeki mücadeleydi.
İşte bu mücadele, aynı zamanda Newroz’un da milli baskılara karşı bir mücadele günü olarak kutlanmasını pekiştirdi.
Özellikle PKK’nin tek yanlı olarak 1993 Mart ayında ilan ettiği ateşkes sonrası dönemde, mücadelenin seyri ve amacı da değişti. Newroz’lardaki militan mücadele, Kürt milletinin kurtuluş mücadelesini bir kenara bırakma, sorunu Türk devletiyle masabaşı görüşmelerle çözmeye çalışma içeriğine büründü.
Bu durumda esas olarak Newroz eylemlerinin çatışmalara dönüşmesi de Türk devletinin saldırıları sonucuydu. Aslında Türk devleti rahat bıraksa, sözkonusu kutlamalarda yer alan –devrimciler, komünistler dışında– hiç kimsenin kolluk güçlerine saldırma, devleti hedef alma diye bir sorunu ve amacı yoktu. Ama devlet alışmıştı…
Devletin tüm saldırılarına rağmen yapılan eylemlerde de esas olarak Newroz, mücadele günü olarak değil, Türk devletiyle uzlaşma günü olarak kutlanmaya başlandı. Eylemlerde kitlelerin militanlığı savunulan siyasetin Türk devletiyle uzlaşma siyaseti olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye de hizmet etti ve hâlâ belli ölçülerde de hizmet ediyor.
Gelinen yerde Kongra-Gel ve bu eksende Kürtlerin haklarını savunduğunu söyleyen legal alandaki kimi parti ve örgütlerin Türk devletini savunma, onunla uzlaşma siyaseti Newroz kutlamalarına da damgasını vurmaktadır.
Kısacası, Newroz’un “Nevruz”laştırılmasının “Kürt cephesi”ndeki görüntüsü de böyledir.
Bu durumda Newroz, sömürgecilerle barış günü mesajının taşındığı, kendi varlığının inkar edildiği ve sömürgecilerin tanıdığı imkânlar ölçüsünde legal siyaset ve “kuva-i milliyenin gücü” olmak için kitleleri mücadeleye çağıran, Kürt milletinin milli baskıya maruz kaldığı gerçeğinin üzerini örtmek için kullanılan bir güne dönüştürülmek istenmektedir.
Tüm milletlerden ve milli azınlıklardan işçi ve emekçilerin görevi, Newroz’un milli baskıya karşı mücadele günü olmaktan çıkarılmasına, düzenle bütünleştirme çabasına karşı da mücadeleyi yükseltmektir.
Bunun için de bu yılki Newroz’da “Nevruz’a inat yine de Newroz!” şiarını “Newroz’da devrim ateşini körükle!” şiarıyla birleştirip devrim için mücadeleyi yükseltelim!
Halkların kardeşliği için tek yol devrim!
