Hollandalı sinemacı
Van Gogh’un öldürülmesinin ardından...

Kasım başında Hollanda’da İslamiyet adına bir cinayet işlendi ve Hollandalı film yönetmeni Van Gogh sokak ortasında barbarca katledildi. Neydi? 47 yaşındaki yönetmen Theo Van Gogh, İslamiyeti kadına yönelik şiddet bağlamında eleştirmiş ve bunu konu alan toplam 11 dakikalık bir kısa film yapmıştı. Ve bu filmde çıplak bir kadın sırtına yazılmış Kur-an surelerini gösteren bir an vardı. Ve işte bu, katili zıvanadan çıkarmaya yetmişti.

Nasıl bir kin ve nefret, nasıl bir barbarlık ki, mağduru kurşunlayarak öldürmekle de katil hırsını alamıyor: Van Gogh’u 22 yerinden kurşunlamak yetmiyor, ölmüş insanın cesedini kasap bıçağıyla delik deşik ediyor. Bu da yetmiyor, mağdurun vücuduna çakıyla üzerinde yeni bir ölüm tehditi yeralan bir not saplıyor: “Sıra sana da gelecek!” Sıradaki ise filmin senaryosunun yazarı. Olayın ardından senaryo yazarı Somali asıllı Ayaan Hirsi Ali belli bir dönemden beri ölüm tehditleri aldıklarını açıkladı.

Bu cinayet Hollanda’da ve bütün Avrupa’da büyük tepki uyandırdı. Maalesef çok küçük bir kesim bu olayı, değerlendirilmesi gerektiği gibi, dünya gericiliğinin şimdiye kadar sayısız kez gerçekleştirmiş olduğu yeni bir saldırısı olarak değerlendirdi. Hristiyan, müslüman ya da musevi farketmez, bütün dinlerde kendilerine yönelik en ufak eleştiriye tahammülsüzlük sözkonusudur ve dünya tarihi din adına işlenmiş savaş, cinayet ve tehditlerle doludur. 

Fakat bu gerçeklik çok dar bir kesim tarafından bu şekilde ifade edildi. Avrupa kamuoyunda tartışmayı belirleyen bir yanda kendilerini savunmaya çalışan müslümanlar ve diğer tarafta bütün kötülüğü islamda gören, islam ile terörü nerdeyse eşitleyenler oldu.

İslam adına konuşanların bir bölümü bu cinayet karşısında duydukları üzüntüyü dile getirir ve kendilerini savunmaya çalışırlarken, bunun müslümanlıkla ilişkisinin olmadığını, olamayacağını savundular. Bu gerçekler üzerinde yükselmeyen bir savunudur. Tüm diğer büyük dinler gibi müslümanlık dininde de kendinden olmayana, başka “allaha” “dine” tapanlara karşı –uç noktada yoketmeye kadar götürülen– tavır vardır. Kuran kendinden olmayanı “gavur” olarak damgalar ve yine Kuran’a göre gavur öldürmek günah değil, caizdir. Müslüman olmayan birinin, bir gavurun öldürülmesi olayına olabilirlik çerçevesinde yaklaşılır. Bu anlamda Kuran temel alındığında “gavur” sayılması gereken Van Gogh’un öldürülmesi de günah değil, olabilirdir, uygundur. Bu cinayeti barbarlık olarak nitelerken, bunun islamiyetle ilgisinin olmadığını ileri sürenlere söylenecek tek şey vardır: Bu barbarlık islamiyetin içindedir. Yakın geçmişte Salman Rushdi için ölüm fermanı çıkaran Humeyni başkanlığındaki İran İslam devletinin anlayışı da aynen buna dayanıyordu. Van Gogh, Salman Rushdi gibi sanatçı ya da yazarlara yönelik saldırılar ünlü oldukları için ya da kendilerine sahip çıkan bir lobi olduğu için hemen kamuoyunun gündemine gelebiliyor. Fakat bunlar buzdağının suyun üzerinde görünen zirvesi bile değil. Esas görünmeyen ya da kamuoyunun gündemine bir türlü gelemeyen müslümanlık adına günbegün gerçekleşen ve ezilenleri vuran “sıradan” barbarlıktır. Şeriat yasalarıyla yönetilen devletlerde de yönetimdekiler halkı iliğine kadar sömürüyorlar, resmen hırsızlıkla emekçi insanların yarattıkları değerleri kendi ceplerine indiriyorlar. Ancak bu günah değil, ‘caiz’ oluyor. Diğer taraftan ama açlık çektiği için, karnını doyurmak için hırsızlık yapan bir gencin eli kesiliyor. Öyle bir barbarlık ki, saçının teli görüldü diye kadınları kırbaçlıyor, zina yaptığı gerekçesiyle taşlayarak öldürüyor. Bütün bunlar islam yasalarıyla gerekçelendirilen barbarlıklar. Bu anlamda “Van Gogh”un katledilmesini protesto edip, İslam dininin savunulması çabası dünya çapında ezilen emekçi kitlelerin yaşadıkları barbarlıkların gözden gizlenmesi anlamına gelmektedir. Müslümanlık dininin diğer dinlerden özde bir farkı yoktur. Hepsi halk için afyondur. Hepsi içinde barbarlığı taşımaktadır.

Van Gogh cinayetinin bir başka yönü var. Olayın hemen ardından başta Hollanda’da olmak üzere Avrupa kamuoyunda yeniden bir tartışma alevlendi. Bu tartışma bilinçli bir şekilde 11 Eylül’den bu yana iyice belirginleşen toptancı biçimde müslümanlığı terörizmle eşitleyen kışkırtma politikasının uygulanması olarak yürütüldü.

Emperyalizmin ideologları 1990’lı yılların başlarında, başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Bloğunun yıkılmasının ardından kendilerince hedefi ortaya koymuşlardı: Bunlara göre artık sınıf savaşımları tarihi son bulmuştu. Bundan sonra gündeme gelecek olan kültürler arası savaştı. Emperyalist burjuvazinin ideologları gerçekte bununla yeni düşman arayışına bir cevap bulmuşlardı. Emperyalist dünyanın uluslararası proletarya ve ezilen halklar üzerinde sömürü üzerinde yükseldiğinin örtbas edilmesi ve buna mümkün olduğunca izin vermemek için ezilen kitlelere yeni sahte bir hedef gösterilmek zorundaydı. Geçmişte kitleler Bolşevizm, komünizm hayaletiyle korkutuluyordu, bunun yerini dolduracak yeni bir şey bulunması gerekiyordu. Ve bu bulundu: Kültürler arası savaş! Bu bağlamda da ilk hedef batının “evrensel insani değerleri” ile “uyuşmayan” “İslamcı Fundamentalizm” idi.

Doğu Bloğu’nun yıkılmasının üzerinden yaklaşık 15 yıl geçti ve bu çizilen senaryo çerçevesinde bugün büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğunu gözlemliyoruz. Kültürler savaşı bugün özellikle bir yanda “barbar” “geri” müslüman dünya, diğer yanda “uygar” “ileri” hristiyan dünya şeklinde bir kalıba dökülüyor. Emperyalistler dünyanın zenginliklerini yeniden paylaşma için birbirleriyle girdikleri yarışta şimdilik öncelikle bu yağmacı saldırganlığa karşı ezilenlerin her türden direnişini engellemekle meşguller. Afganistan ve Irak’a yönelik emperyalist saldırganlık ve ilhakın geri planında petrol ve diğer kaynaklara el koyma dururken, bu saldırganlıklar “insan hakları” ve “medeniyet”le gerekçelendirilmeye çalışıldı. Ve bu senaryoya devam ediliyor. Ortaya çıkan her yeni olay, “kültürler savaşı”nı daha da tetiklemek için ve emperyalist emeller için kullanılmaya çalışılıyor.

Avrupa’da göçmenlere karşı bilinçli kışkırtma

Emperyalistlerin her olayı kendi emelleri için kullanma gücü ve becerileri Van Gogh olayının ardından da görüldü. Avrupa’daki medya bir anda müslümanlığın barbarlığının tartışıldığı bir forum yarattı. Bu tartışmada birincisi bir yanda müslümanlık diğer yanda hristiyanlık dini olmak üzere bir karşı karşıya koyuş ve müslümanlık dinini “barbarlık” olarak niteleme, hristiyan dinini “gurur duyulacak” batı uygarlığıyla eşitleme sözkonusu. Bu düpedüz bir sahtekarlıktır. Hristiyan dininin müslümanlık dininden özde bir farkı yoktur. Bütün dinlerde olduğu gibi Hristiyanlık dininde de kendinden olmayanı lanetleme ve yoketme anlayışı vardır. Bugün “batılı” dünyada yaşanan “ilerilik” hristiyan dininin kendi kendisini aşmasının, kilisenin ve hristiyan dininin etkisine karşı dünya tarihinde verilen burjuva “aydınlanma” ve işçi sınıfının mücadelesiyle kırılmasının ve geriletilmesinin ürünüdür. Sınıflar savaşımı tarihinin ürünüdür.

Kaldı ki, hristiyan dininin ne kadar ilerici olduğu bugün katolik Papa’nın yaydıklarıyla da ortadadır. Katolik dünyayı etkisi altında tutan Papa, evlilik-cinsellik- kürtaj, kadınlara yaklaşım bağlamında bağnazlıkları tekrarlamaktan geri durmamaktadır. Ve Papa’nın bu sözlerini kendilerine kural bilen fanatik hristiyanlar örneğin ABD’de kürtaj yaptıran kadınları ve doktorları katlediyorlar! Bu şimdi Van Gogh’un öldürülmesinden daha az bir barbarlık mı?

Kışkırtma salt bu kadarla sınırlı değil! Avrupa’da yürütülen tartışmalarda kışkırtma salt müslüman dinini benimseyenlere değil, bir bütün olara göçmenlere karşı yöneliyor. ‘Bu barbarlar dinleriyle, dilleriyle, kültürleriyle gelip bizim ülkelerimize yerleştiler, şimdi de bize saldırıyorlar’ şeklinde bir kışkırtmayla göçmenlere karşı ‘sıfır tolerans’ diye adlandırdıkları ırkçı-şoven politikalarını yaymaya çalışıyorlar.

Hollanda Avrupa devletleri içinde göçmenler politikasında en toleranslı davranan devlet olarak sayılıyordu. Fakat Hollanda devletinin kendi geçmişiyle bağı olan bu sözümona “açık toplum” yaklaşımı Avrupa Birliği’nin giderek daha merkezi bir yapıya kavuşmasıyla birlikte değişmeye başlamıştı. Avrupa Birliği kendi zenginliğine yönelik bir tehdit olarak gördüğü göç ve göçmenlik sorununu bütün Avrupa Birliği ülkelerinde ortak bir politikanın yerleştirilmesiyle çözme yoluna çoktan girmiş durumda. Avrupa Birliği göçmenlere karşı kendi sınırlarını kapatma çabasında. Bütün Avrupa ülkelerinde de bunun yasaları gündeme sokuldu, bu anlayış yerleştirilmeye çalışılıyor. Hollanda’nın da eski “açık toplum” yaklaşımından çoktan uzaklaşmaya başlamış olduğu gerçeği gözardı ediliyor ve geçmişten kalan “hoşgörü”nün bütünüyle kaldırılması yönünde kışkırtmacı bir atmosfer yaratılıyor. Almanya ve Fransa’da ise ‘açık toplum ve çeşitli kültürlere hoşgörü’nün sonucunu gördünüz işte –bundan vazgeçmeliyiz’ düşüncesi yayılmaya çalışılıyor. Göçmenlerin yıllardan beri yaşadıkları günlük ırkçılıklar ve açık ayrımcı uygulamalar sanki hiç yoktu, göçmenler büyük bir ‘hoşgörü’ içinde yaşıyorlardı da, bunun kıymetini bilmediler, nankörlük yaptılar!!! Bu kışkırtma Avrupa’da işçi ve emekçi kitleleri birbirine düşürme tehlikeli oyununun bir parçasıdır. Devrimcilerin, komünistlerin görevi egemenlerin bu çabalarını teşhir etmek ve buna karşı ezilenlerin birliği ve dayanışmasını öne çıkarmaktır.

Hangi dinden, hangi mezhepten, hangi ulustan ve ulusal azınlıktan olursa olsun dünya ezilenlerinin emperyalistler ve dünya gericiliği tarafından dayatılan bu “kültürler savaşı”nda hiçbir çıkarı yoktur. Ezilenlerin çıkarı din, mezhep, dil, ulus farklılıklarını aşarak ortak çıkarlarımız etrafında birleşmek, sermayenin saldırılarına karşı örgütlenerek ezilenlerin cephesini güçlendirmektir.

Emperyalistlerin “kültürler savaşı” oyununa karşı bizim sarılacağımız silah halkların kardeşliği ve dayanışması olmak zorundadır.