HALKLARIN KARDEŞLİĞİ

Kürt sorunu, Leyla Zana,
azınlık tartışmaları üzerine notlar

Avrupa Parlamentosu’nun Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü’nü 1995 yılında alan eski DEP milletvekili Leyla Zana, 14 Ekim’de AP Genel Kurulu’nun misafiriydi.  Yapılan törende yapılan konuşmalarda Sakharov ödülü verilen Leyla Zana’nın mücadelesi bir kez daha gündeme taşındı. Sözkonusu törende Leyla Zana da bir konuşma yaptı. Zana, yaptığı konuşmada, ağırlıklı olarak Kürt sorununa değinerek Kürt sorununun çözülmesinde farklı çevrelerin yaklaşımlarını gözden geçirmeleri ve duyarlı davranmaları halinde sorunun çözümleneceğini söyledi. Avrupa Birliği’nin ve dünyanın Kürt sorununu tanıması gerektiğini, Türkiye’ye Kürt sorunu hakkında sorumluluklarının hatırlatılması gerektiğini söyleyen Zana; sorunun adının konulmasının önemini vurgulayarak dünyanın ve Avrupa Birliği’nin sorunun çözümünde köprü rolü oynayabileceğini vurguladı.

Leyla Zana’nın Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşma geniş yankı buldu; çeşitli noktalarda tartışıldı… Büyük olasılıkla üzerine daha da tartışılacak... Çeşitli çevreler Zana’nın Avrupa Parlamentosu konuşmasının önemine vurgu yaparak Zana’nın Kürt sorununda oynayacağı rol üzerine görüşlerini bildirdiler. Güneri Civaoğlu’nun köşesinde bu konuda yaptığı yorum aslında Zana’dan beklentilerin, isteklerin bir özeti gibidir. Şöyle yazdı Civaoğlu:

Zana nereye?

İmralı’daki Apo için ’Mandela olmak istiyor’ denilmekteydi.
Bir süre sonra afla çıkıp siyaset yapma yolunun açılacağı iddiası yoğundu.
Ancak…
Hapiste yatan sadece Apo değil.
Leyla Zana da arkadaşlarıyla birlikte, hem daha uzun süre yattı.

Ve...

Eğer illa böyle bir paralel kurulmak isteniyorsa, Zana, o role daha yakın duruyor.
Batı kamuoyunda grafiği çıkışta.
İleride, “Türkiye’nin yeni ve demokratik Anayasa’sı”için, asli ve çoğunluk ögesi Kürt kökenli yurttaşlar adına “ses” olmak potansiyeli sezilmekte. Bu söylem daha şimdiden dile getirilmekte.” (Güneri Civaoğlu, 15 Ekim 2004)

Leyla Zana’nın kendisine verilen Sakharov ödülü nedeniyle Avrupa Parlamentosu’na davet edilmesi ve burada yaptığı konuşma, Civaoğlu’nun dikkat çekmeye çalıştığı gibi, üzerinde durulması gereken kimi yanlar içermektedir. Leyla Zana’nın “potansiyeli” keşfedilmekte, ondan “Mandela olması” beklenmektedir.

Neden? Gerçekte Leyla Zana’nın önümüzdeki politik süreçte Kürt sorununda oynayacağı rol ne olabilir? Leyla Zana mevcut koşullarda kendisinden beklentilere yanıt verebilir mi? Leyla Zana kendisine biçilen role uygun davranabilir mi?

Bu soru listesi daha da uzatılabilir...

Bu soruların (en azından bir bölümünün) yanıtlarına geçmeden önce gelinen noktada Kürt sorununun ve Kürt hareketinin andaki konumu doğru değerlendirilmek zorunda. Ancak o zaman Leyla Zana’ya biçilen rol üzerine doğru sonuçlar elde etmek mümkün.

Biz daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere Kürt hareketi Türk hakim sınıflarının iktidar dalaşında bir koz olarak kullanılma durumunda ve bu koz her geçen gün daha da önemli hale geliyor.

KÜRT KOZU ÖNEMLİ HALE GELİYOR...

Cumhuriyet tarihi boyunca gelmiş geçmiş hükümetler içinde işbirlikçi büyük burjuvazi açısından, onun isteklerini, taleplerini yerine getirme açısından en has hükümetlerden birisi olan, izlediği siyasetle, İslama vurgu yapan özelliğiyle de anda ABD emperyalizminin desteğini alan AKP hükümetinin iktidar yürüyüşünde izlediği “liberal” siyaset karşısında anda iktidarı elinde tutan ve her geçen gün kitle tabanı zayıflayan kemalistlerin belirli bir direnişi var. Ancak bu direnişte kemalistlerin fazla geniş bir seçenek listesi yok… Varolan seçenekler ise –çeşitli biçimlerde korkutma, sindirme, usturuplu bir biçimde tehdit vs. vs.– artık gelinen noktada fazla işe yaramıyor.

Kemalistlerin elinde en önemli ve en “işe yarar” seçenek olan “darbe” seçeneğinin anda kullanılması mümkün değil. Çünkü dünyadaki gelişmeler, AB ile geliştirilen ilişkiler, Türkiye’nin andaki koşulları, güç dengeleri vs. vs. buna uygun değil. Herşeyden önemlisi darbe seçeneği 1980’lerin tersine anda ABD’nin istediği bir şey değil… Tersine ABD, Türkiye’deki dalaşta kitle tabanı geniş, kendi politikalarıyla uyum içinde icraatlarrda bulunan AKP hükümetinden yana.

Kala kala kemalistlerin elinde kullanıma açık “savaş hali” kalıyor. “Savaş hali” ya da geniş bir sıkıyönetim / olağanüstü hal yönetimi kemalist iktidarın iktidarı elinde tutmasının yolu. Burada Kürt kozu oynanıyor. Kemalist kesim tek taraflı olarak sürdürülen ateşkesin –devletin denetiminde olan Abdullah Öcalan’ın değerlendirmeleriyle de– 1 Haziran’da bozulmasını ve çatışmaların tekrar başlamasını AKP’nin geriletilmesinde bir araç olarak kullanmak istiyor. Bu amaçla savaşı tırmandırmanın yollarına bakıyorlar.

Kürt kozunun bu temelde kullanılmak istenmesi karşısında AKP hükümeti Kürt sorununu da izlediği liberal politikalara uygun bir şekilde “çözme”, sorunu sistem içinde, düzene adapte olmuş liberal oluşumlarla çözme hedefi güdüyor. AB üyeliği için tarih alma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemde tekrar silahlı bir çatışma ortamına gidilmesi AKP hükümetinin isteği değil. Tersine onlar savaş ortamının daha önceki hükümetleri olduğu gibi AKP hükümetini de yıpratacağının, bunun kendilerini “iktidar” hedefinden uzaklaştıracağının bilincindeler.

Bu yüzden AKP, sistemin Kürt oluşumunu yaratma politikasına sarılıyor; bu noktada alan açmaya, bu siyasete eğilimli Kürt “ileri gelenlerini” siyasal sisteme katmaya çalışıyor. AKP’nin bu siyaseti Türk büyük burjuvazisinin, Kürt burjuvazisinin çıkarlarına, taleplerine uygun bir siyaset...

Yine bu siyaset ABD’nin Güney Kürdistan’da Kürt örgütleriyle geliştirdiği işbirliğine uygun bir siyaset… Aslında PKK da çizgi olarak bu siyasetin dışında değil. Fakat PKK devlet ve emperyalizm tarafından Kürt sorununun çözümünde esas muhatap olarak kabul edilmek istiyor. Fakat ne devlet, ne emperyalizm PKK tam teslimiyeti kabul etmeden, kendini dağıtmadan, silahları bütünüyle bırakmadan, onu muhatap kabul etmiyor!

AKP hükümetinin geliştirmeye çalıştığı bu siyaset temelinde kuzeydeki Kürt hareketinde öne çıkan kimi politikacılar önem kazanıyor. Kısa süre önce tahliye edilen DEP milletvekilleri veya legal platformlarda kalma yönünde tavır belirleyen Kürt siyasi sözcüleri vs. bu hesaplar içinde gündeme geliyor.

LEYLA ZANA FAKTÖRÜ...

Leyla Zana da bu tür hesaplar içinde gündeme gelen Kürt politikacılardan birisi... Bu yüzden kendisinin Avrupa Parlamentosu’na davet edilmesi, orada yaptığı konuşma önem kazanıyor; Güneri Civaoğlu’nun dikkat çektiği gibi kendisinden “Mandela” rolünü üzerlenmesi bekleniyor; Kürt sorununun “silahlı mücadele” çerçevesinden çıkarılması konusunda kendisine görevler biçiliyor. Leyla Zana’nın –ya da onun pozisyonunda olanların– liberal siyasete eklemlendirilmesi çabası yoğunlaştırılıyor.

Bu noktada Kürt ulusal hareketinin içinde bulunduğu durum, bu hareketten beslenen ve belirli bir kitleyi kendi bünyesinde toparlamış yasal partinin bugün oynadığı rolün değerlendirilmesi de önem kazanıyor.

Herşeyden önce Kongra-Gel’in tek yanlı yürüttüğü ateşkes döneminde yasaklama tehlikesi Demoklesin Kılıcı gibi sürekli başı üzerinde sallanan DEHAP’ın üzerine düşen misyonu oynayamadığı, bu yönlü eleştirildiği, öngörülen açılımları yapamadığı bizzat hareketin önderi Abdullah Öcalan tarafından belirtilmişti. Bunun sonuçlarından birisi olarak bu alanda boşluğu dolduracak yetenekte ve gerekli açılımları sunacak tarzda; yeni bir düzenlemeye gidilmesine ihtiyaç duyulduğu da dillendirilmişti.

Eski DEP milletvekillerinin tahliyesinin hemen ertesinde Abdullah Öcalan’ın bu milletvekillerine biçtiği misyon da bu yöndeydi. Hemen belirtmek gerekir ki, herkesin kendi legal partisini yaratma, sesini duyurma; bu alanı karşıt güçlere bırakmama; “politikayı” bu alanda da sürdürme ve bunun üzerinden muhatap arayışlarına girme düşüncesi Kongra-Gel –ve Abdullah Öcalan– açısından yeni bir düşünce değildir; bu temelde birçok kez adım atıldı.

Ancak atılan adımlar, kurulan partiler hakim sınıflarla muhatap olma görevini bir türlü yerine getiremedi. Bunda elbette hakim sınıfların oluşturulan Kürt kimlikli partileri PKK’nin uzantısı vs. biçiminde değerlendirmeleri ve bu yüzden legal partilere gözaçtırmama siyasetinde ısrarları önemli rol oynuyordu. Hakim sınıfların tavrı “kendi Kürdünü yaratma”  yönünde bir tavırdı.

Gelinen noktada hakim sınıfların hükümet kanadı tekrar bu oyuna başvurma durumundadır ve ama şimdi geçmiş döneme göre daha elverişli koşullar olduğunu düşünmektedirler.

Örneğin bu bağlamda Kürt sorununu Avrupa Birliği kriterleri, bu birliğe girmek için atılan adımlar çerçevesinde çözme ihtiyacı ve isteği her zamankinden daha güçlü bir hale gelmiştir.

Yine Kürt hareketinin ateşkes sürecinde sağlamış olduğu yumuşak ortam ve “demokratik cumhuriyet”, “üçüncü yol” türünden teorilerle sorunun sistemin içinde çözülmesi gerektiği yönlü yaklaşımların çok açık bir biçimde dillendirilmesi, kimi tabuların yıkılması, kimi kültürel hakların –hakim sınıfların belirlediği sınırlar çerçevesinde– verilmesi; yaklaşık yirmi yıllık savaşın kitleler üzerinde bıraktığı olumsuz etki, ABD’nin Kürt siyaseti vs. vb. hakim sınıflar açısından anda sorunu “siyasal platformda çözme” isteğini daha da net ifade etmeye itiyor.

Bu isteğin yansıması olarak eski DEP milletvekilleri bu planın bir parçası olarak düşünülüyor.

Peki bu bağlamda eski DEP milletvekilleri ne düşünüyor?

Göründüğü kadarıyla eski DEP milletvekilleri, bunlar arasında da Leyla Zana, deyim yerindeyse "iki arada, bir derede kalmış" durumda… Cezaevi sonrasında çeşitli kesimlerle yaptıkları görüşmelerde, ziyaretlerde Kürt sorununun barışçıl ve demokratik bir Türkiye çerçevesinde çözümlenmesi gerektiğine vurgu yapan eski DEP milletvekilleri hakim sınıf siyasetçilerinin bir bölümünden olumlu mesajlar aldılar. Özellikle AKP çevreleri ve onu destekleyen medya organlarının yaklaşımları kayda değerdi.

Sözkonusu “olumlu” ortam sürecinde Leyla Zana ve arkadaşlarının Avrupa Parlamentosu daveti geldi. Bu davette Leyla Zana’nın yaptığı konuşma özellikle ilgi çekti. Çünkü Leyla Zana’nın açık bir tavır takınması sözkonusu olabilirdi. Ve Leyla Zana yaptığı konuşmada Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine vurgu yaptıktan sonra; Kürt sorununun adı konması gereken bir sorun olduğunu, yürüyen savaşta birçok acılar çekildiğini, sorunun “evrensel bir anayasa” temelinde çözülebileceğini; bunun için çeşitli kesimlere görevler düştüğünü söyledi. Zana Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı   konuşmayı şu çağrılarla tamamladı:

“Birinci çağrım; halkımın, ülkemin ve demokratik kamuoyunun beklentilerine yanıt olmak namus ve onur borcumdur, karşılıksızdır.

İkinci çağrım; Türkiye’yedir. Kürtler, sorunun Türkiye’nin coğrafi bütünlüğü içinde barışçıl çözümünde kararlıdır. Cumhuriyet’in kurucu asli unsurudurlar. Türkiye Cumhuriyeti’ni sembolize eden tüm değerlere saygılıdırlar. Ancak hükümet Kürtlerin diyaloga açık ve içtenlikli girişimlerini anlamamakta ısrarlı görünmektedir. Barışçıl çözüm gündeme alınmadığı sürece hangi parti iktidarda olursa olsun önceki partiler gibi erimeye mahkum olacaktır. Evrensel hukuka uygun yeni demokratik bir anayasa yapılmalıdır. Bu anayasada Kürtler, çoğunluğun öğesi olarak tanınmalı ve güvenceye alınmalıdır.

Üçüncü çağrım; Doğru olan önce sorunu adlandırmak, sonra da tanımak ve tanımlamaktır. Adlandırılmayan, tanımlanmayan her şey kimliksizdir. Yok sayılıyor demektir. Dünyadan beklenen, bu iradeye saygı duymak ve uluslararası ilişkilerde pazarlık konusu dışında tutmaktır. Soruna insani ve vicdani yaklaşılmadığı sürece bölge ve dünya barışını tehdit eden potansiyel bir risk olmaya devam edecektir.

Dördüncü çağrım; demokratik kamuoyu ve barış savunucularınadır. Yalnız barışı savunmak ve barışsever olmak barışı getirmiyor. Nerede savaş varsa orada barış savaşçısı olmalı ve örgütlenmeliyiz.

Son çağrım Kürtleredir. Yaşadıkları her coğrafyada demokrasi mücadelesi veren Kürtler önce kendi içlerinde barışık, demokrat, özgürlükçü ve birlik olmalıdır. Değerlere karşılıklı saygı olmadan dayanışma, dayanışma olmadan birlik, birlik olmadan güç, güç olmadan barış sağlanamaz. Bilinmelidir ki; kurtlar sofrasındaki Kürtlerden herkes kendi Kürdünü yaratmak istiyor. Bunu önlemenin tek yolu; içte birlik, içte barış, karşılıklı dayanışma ve temiz siyasettir.”

Leyla Zana’nın söyledikleri, çeşitli kesimlere yaptığı çağrılar bugüne kadar Kürt hareketinin sistemle bir çeşit uzlaşma isteğinin ifadesiydi ve bu yanıyla “ayırıcı bir özelliği” yoktu. Evet, “ayırıcı özellik” Leyla Zana’nın söylediklerinde değil, söylemediklerinde aranmalıydı.

Neydi bunlar?

SÖYLENENLER, SÖYLENMEYENLER...

Leyla Zana yaptığı konuşmada kendisini anda Kürt ulusal mücadelesinin önderi olan örgütten ayırmaya özen göstermişti. Ne mücadelenin kazanımlarına, ne andaki seyrine bir vurgu vardı. Ama herşeyden önemlisi Leyla Zana, kuzeydeki Kürt hareketinin andaki önderi Abdullah Öcalan’a, onun tutukluluk ve tecrit koşullarına, onun sorunun “çözümüne yönelik” etkisine vs. vb. dair hiçbir şey söylememişti.

Bugünkü koşullarda bu tür bir yaklaşım ancak ve ancak hakim sınıfların çizdiği çerçevede hareket etmeye, "Mandelalığa" bir çeşit “evet” demek gibi birşeydi.

Aslında Leyla Zana net bir tavır takınmamıştı ama gidiş yönünü söylenmesi gerekenleri “söylemeyerek” belirlemişti. Bu da kuzeydeki Kürt hareketi tarafından pek de net bir tavır olarak algılanmadı, kaygıyla karşılandı. Yurtdışında yayınlanan ve kuzeydeki Kürt ulusal hareketinin andaki en büyük örgütlü gücünün siyasi çizgisine uygun bir yayın politikası izleyen Özgür Politika gazetesinde Zana’nın Avrupa Parlamentosu ziyaretinin değerlendirildiği yazıda bu “kaygı”, uyarı ve beklenti  şu sözlerle ifadesini buldu:

“Bu ilk ziyaretti ama son ziyaret olmayacağı kesin. Bundan sonra da farklı girişimler temaslar olacaktır. Önemli olan, kitle gücünün yarattığı siyasal değerleri ve onun ağırlığını uluslararası alanda temsil edebilmektir. Daha da önemlisi, demokratik halk gücünden, onun siyasal anlayış ve kimliğinden yabancılaşmadan Kürtleri temsil edebilmektir. Bu güç ve potansiyel var. Çünkü bu süreç, başta Avrupa olmak üzere, küresel güçlerin Kürtler ve halk gerçekliğini daha yakından görmelerini sağladı. Böyle bir zeminde, elit, ayrıksı bir anlayışla hareket edilmez, demokratik halkçı nitelikler korunarak diplomasi yapılabilirse; daha da önemlisi, Avrupa’nın ince hesaplarına, parçalayıcı, tasfiye edici tuzaklarına düşülmezse, başarmak ve başarılı bir diplomasi yürütmek mümkün.” (Özgür Politika, 16 Ekim, "Ufuktan" köşesindeki başyazıdan)

Burada söylenenleri iyi okumak gerekiyor:

“... Kitle gücünün yarattığı siyasal değerleri ve onun ağırlığını uluslararası alanda temsil edebilmek”, “demokratik halk gücünden, onun siyasal anlayış ve kimliğinden yabancılaşmadan Kürtleri temsil edebilmek” vurguları Zana’ya; “Aklını başına topla, yürüyen mücadelenin kazanımları çerçevesinde bir diplomatik çalışma yürüt!" demekle eşanlamlı. Bu yaklaşım “sözkonusu mücadele sonucunda Avrupa’nın ve dünyanın Kürt gerçekliğini tanıdığı” hatırlatmasıyla sürdürülerek; “böyle bir zeminde” hareket edilmesi; bunun dışında, varolan kitle hareketinden kopulmaması, “elit, ayrıksı bir anlayışla hareket edilmemesi”, daha da önemlisi “Avrupa’nın ince hesaplarına, parçalayıcı, tasfiye edici tuzaklarına düşülmemesi” beklentileri / talepleri sıralanıyor.

Aynı gazetenin yazarlarından İdris Güzel ise yaptığı değerlendirmede başlığa çıkardığı “Leyla Zana neden ayakta alkışlandı?” sorusuna yanıt arıyor. Yazar şöyle diyor:

“İyi de; neden ama?!

Birincisi; Amerika’nın Ortadoğu’ya müdahalesi ile politik gündem ve geleceğin çıkar hesapları ABD’ye kaydı. Avrupa, Ortadoğu politikasında oldukça geri kaldı. Bu durum, zaten daha önceleri mevcut olan “ABD-Avrupa çelişkisini” daha da derinleştirdi.

İkincisi, Kongra-Gel ve Önderliğinin tecrit ve tasfiye edilmesi isteğidir.

Avrupa, Leyla Zana’yı öne çıkararak Kürtler üzerinden Ortadoğu’da söz sahibi olmak istiyor. “Yeni bir Kürt oyunu” ile karşı-karşıyayız!

Umarım Leyla Zana ve arkadaşları bunun farkındadır.” (İdris Güzel, Özgür Politika, 17 Ekim 2004)

İdris Güzel, Avrupa’nın yeni bir Kürt oyununa başvurduğunu, Leyla Zana’nın –ve arkadaşlarının– bu oyuna katılmak istendiğini söylüyor ve onlara bu oyuna  katılmamaları gerektiğini söylüyor. İdris Güzel bir yandan Leyla Zana’nın alkışlanmasından gurur duyduklarını söylerken bunu Kürt hareketinin bir kazanımı olarak sunuyor; geçerken Leyla Zana’yı Leyla Zana yapanın Kürt ulusal mücadelesi olduğunu "hatırlatıyor" ve yazısını açık uyarı ile sonlandırıyor:

“Avrupalı parlementerler Leyla Zana’yı ayakta alkışladı. İçinde oyun da olsa, hesap da olsa –yalan yok– gururlandık. Unutulmasın ki Leya Zana’yı yaratan da fedakâr Kürt halkıdır. Önderliği ile, şehidi ile, emeği ve çilesi ile bu halk onure edilmesi gereken bütün davranışlara lâyıktır. Bana göre o alkışlar –politik niyetler ve amaçlar ne olursa olsun– dağdaki gerillaya ve halkımıza gitmiştir.

Kazanan yine özgürlük savaşıdır.

Kimse boşuna umutlanmasın!

Kürt özgürlük hareketi tasfiye edilemez.

Sonra “uyarılmadık” denilmesin.” (aynı yazıdan)

Bir başka uyarı yine aynı gazetenin bir başka yazarından İrfan Cüre’den geliyor. İrfan Cüre yazısında Zana’nın yaptığı konuşmanın “Victor Hugo’nun dediği gibi, barış her şeyi hazmeden mutluluk olduğuna göre; savaşa, acıya, kine, nefrete, intikama dair her şeyi unutmalıyız.” bölümüne atıfta bulunarak; “Politika elbette öç alma işi veya sanatı değildir. Ama öç almayı akla getirmeyecek, düşmanlarını bile affedecek bir konuma gelmek için, önce zafer kazanmak gerekiyor. Ortada kazanımlardan söz edilse de, henüz bir zafer yok. O nedenle sözün doğrusu: ‘Öç almayı unut, ama Öcalan’ı unutma’ olmalıdır.” diyor. Cüre’nin de mesajı, esasında “söylenmeyene” ilişkindir.

Tüm bunların toplamından çıkan sonuçlardan birisi kuzeydeki Kürt ulusal hareketinin Türk hakim sınıflarının bir bölümünün –ve Avrupa’nın– bir “tasfiye oyunu” içinde olduğunu, bu oyunu Leyla Zana ve arkadaşları ile oynamak istedikleri sezgisidir. Bundan dolayıdır ki Leyla Zana –ve arkadaşlarına– bu hareket içindeki sorumlulukları “hatırlatılmakta”, böyle bir oyunda yeralmaktan kaçınma uyarısında bulunulmaktadır.

Peki bu durumda Leyla Zana –ve arkadaşları– böyle bir “oyunda” yeralacak mıdır? Bu soruya anda net yanıt vermek mümkün değildir. Ancak kimi tahminlerde bulunulabilir.

Leyla Zana ve arkadaşları bugüne kadar yürüttükleri siyasetin temelinde yürüyen Kürt ulusal mücadelesinin bulunduğundan hareket edebilir, eğer bir misyon üzerlenmek durumuyla karşı karşıya kalınacaksa bunu sözkonusu hareketin oluşumları üzerinden yapabilir. Bu olasılıklardan birisidir. Zayıf bir olasılıktır.

Diğer taraftan örneğin önümüzdeki süreçte kuzeyde “Kürt halkı” adına konuştuğunu iddia eden, “Kürt vurgusu ile siyaset yapmayı” kendisine siyasi çıkış temeli yapan birden çok legal partinin ortaya çıkması, bunlardan birisinin başında Leyla Zana’nın olması şaşırtıcı olmayacaktır. Böyle bir partinin izleyeceği siyasetin merkezinde, aslında Kürt ulusal mücadelesinin kazanımlarını, bu mücadelenin ortaya çıkardığı “popüler” siyasetçiler üzerinden Kürt liberal burjuvazisinin çıkarlarına tahvil etmek düşüncesi vardır.

Bu siyaset temelinde bir yeni oluşum, gerek Türk hakim sınıflarının –en azından bir kesiminin– açık desteği, gerekse sorunu bırakalım çözmeyi, eğer olabilirse “iğdiş” etmeyi isteyen Avrupalıların desteği ve çabalarıyla “başarılı” olabilir mi? Böylesi bir adımın ABD’nin Kürt siyasetine eklemlenmek isteyenlerin atacakları adımlarla birleşme, birlikte hareket etme şansı var mı? Bu sorular çoğaltılabilir. Bu alanda atılan adımlara, atılmak istenenlere ilişkin çok şey söylenebilir, tahminlerde, değerlendirmelerde bulunulabilinir. Ancak bu adımların tümünün (ister AB’ci temelde, ister AKP’nin isteği temelinde, ister kemalistlerin kullanmak istediği koz olma temelinde, ister ABD’nin politikalarına eklemlenme temelinde vs. vb.) çıktığı bir yol vardır:

Kürt sorununu düzen içinde boğmak, geriletmek, onu emperyalistlerin, Türk hakim sınıflarının çeşitli kanatlarının birbirlerine üstünlük sağlama dalaşında kullanma eğilimi...

Tüm bunların da Kürt ulusu açısından bir tek anlamı var: Hiç biri Kürt ulusuna gerçek kurtuluşu getirmeyecektir!

VE AZINLIK TARTIŞMASI...

Leyla Zana’nın Avrupa Parlamentosu’na ziyareti sısında yoğun tartışılan konulardan birisi de Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili açıklanan “İlerleme Raporu”nda Kürtlerin ve Alevilerin “azınlık” olarak gösterilmesiydi.

Evet, “İlerleme Raporu”nda Avrupalı emperyalistler Türkiye ile ilgili yaptıkları değerlendirmelerde Kürtleri ve Alevileri “azınlık” kategorisinde değerlendirmişlerdir.

Bu değerlendirmeye ilişkin çeşitli tavırlara, görüşlere geçmeden önce neden AB’nin böyle bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduğuna bakmakta yarar var.

Türkiye’ye üyelik tarihi tartışmalarının öngününde hazırladıkları “İlerleme Raporu”nda AB’nin “Kürtleri ve Alevileri azınlık” göstermesinin en temel nedenlerinden birisi Türkiye’yi azınlıklar üzerinden sıkıştırmak, ileriye dönük olarak azınlık sorununu kullanarak Türkiye’nin üyelik sürecini uzatmak çabasıdır.

İkinci olarak AB, eğer üye olacaksa Türkiye’nin ulusal sorununu kendi içinde bir çeşit çözmesi isteğidir. Bunu “azınlık” kategorisi içinde çözülmesi ve sorunlarından, özellikle ulusal sorundan “kurtulmuş” bir Türkiye AB’nin isteklerinden birisidir.

Yine AB, azınlık nitelemesiyle, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin ileride, diyelim ki Türkiye’nin üyeliği sonrasında, ayrılıp ayrı devlet kurma türünden bir parçalanmanın önünü bugünden almak istemektedir. Daha açık bir deyişle AB, Kürt ulusunun “kendi kaderini tayin hakkının ayrılık yönünde kullanılmasının” önüne bugünden geçmek istemektedir. Bunda ABD’nin izlediği Kürt politikasının önemli etkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 Son olarak AB’nin Kürtleri ve Alevileri “azınlık” kategorisinde değerlendirmesi, son yıllarda emperyalizmin “kural tanımazlığı” siyasetinin, iyice saldırganlaşmasının ve uluslararası hukuku daha fazla ayaklar altına almasının  bir sonucudur. Bu değerlendirme ile AB emperyalistleri “ulus”, “azınlık” gibi kavramlarla oynamak, kendi isteği ve çıkarları temelinde bu oluşumları adlandırmak, sözkonusu azınlık veya ulusları istediği “kalıp” / kriter temelinde değerlendirmek hakkını kendilerinde bulmakta, bugüne kadar varolan –ve yine kendi çizdikleri– kriterleri bir kenara bırakmaktan çekinmemektedirler.

Milletler Cemiyeti’nde azınlık kavramına “dil, din ve ırk” farklılıkları temel olurken bugün bundan vazgeçiliyor, bunun yerine “kendisini çoğunluktan farklı görme ve bunu ifade edebilme” tanımı geçiriliyor. Kavramların muğlaklaştırılması, esnekleştirilmesi bugün açıkça ülkelerin işgal edildiği emperyalist dünyada onca önemsiz gibi görünebilir, ama bu yapılan da, işgallerin gerçekleştiği, beğenilmeyen yönetimlerin alaşağı edildiği, yargılandığı emperyalist dünyada sözde demokrasi, uluslararası hukuk vs. adına kuralsızlığın kural haline getirilmesi çabasının örneklerinden birisi değil midir?

AB açısından Kürtlerin ve Alevilerin azınlık görülmesi, gösterilmesi karşısında yürüyen tartışmalarda AB’nin çizdiği bu çerçeveyi benimseyen kimi çevreler oldu. Esas olarak Kürt sorunu değil, vatandaşlık sorunu diyen, Kürt sorununu “anayasal vatandaşlık üst kimliği” çerçevesinde çözümünden yana olan kimi liberal yazarlar (Cüneyt İlsever, Murat Yetkin vd.) dışında hemen her kesim bu değerlendirmeye karşı çıktı.

Türk hakim sınıfları bu değerlendirmeye karşı açık tavır takındılar. Çünkü bu tür bir değerlendirme bile Kürtleri –ve Alevileri– mevcut değerlendirmenin / konumun dışında farklı bir konuma oturtmakla eşanlamlıydı. Oysa hakim sınıf siyasetçilerine göre Türkiye’de Kürtler de, Aleviler de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı, bu kesimlerin azınlık gösterilmesi, mevcut statükoyu zedelemekten başka bir şey değildi vs.

Türk hakim sınıflarının siyasetçilerinin, bu itirazlarının temelinde yatan şey, ülkedeki varolan farklılıkları kendi çizdikleri/uyguladıkları kalıplar, siyasetler temelinde eritmek, esas olarak da asimilasyon temelinde bir çözümün en iyi çözüm olduğundan hareketle uzun vadede buna oynamaktı, oynamaktır.

Halen geçerli uluslararası hukuk kurallarına göre Lozan’da belirlenmiş “azınlıkları” bile bir çeşit sorun gören, onları baskıyla, asimilasyonla çözmeye, yıldırmaya çalışan, kazanılmış en temel haklarını mümkün olduğu ölçüde ellerinden alan Türk devletinin “başını ağrıtacak” yeni “azınlıklarla” uğraşmak istememesi, bu yüzden AB’nin “İlerleme Raporu”ndaki değerlendirmeye “topyekün” karşı çıkması “gayet anlaşılır”. Bu karşı çıkış, bugüne kadar devlete rengini, özelliğini veren asimilasyoncu, inkârcı siyasetin bir göstergesidir.

Ancak Türk hakim sınıflarının Kürtlerin asli unsur olduklarını ilan etmeleri de kimi kesimler tarafından tehlikeli bulunmaktadır. 

İşte bir iki örnek:

Milliyet yazarı Fikret Bila; “Resmi görüşün aksine Kürtlerin itirazı ‘Türk üst kimliğinin reddi anlamına gelmektedir. Ve yeni bir uluslaşma isteğini ifade etmektedir.” diyerek Kürtlerin uluslaşması ve mevcut “Türk üst kimliği” yapışkanının işe yaramayacağını ifade etmektedir. Yine Oktay Ekşi Hürriyet’teki yazısında; “Şimdi seslerini kabartanlar, kendilerinin devlet tarafından bir bütün olarak (kurumsal anlamda) kabul edilmelerini istiyorlar. Mesele bu... ‘asli unsur’ olarak görülmek veya ‘azınlık’ statüsünde olmak tartışmasının özünde bizce bu yatıyor.” diyerek bugüne kadar çiğnenen hakların talep edilmesinden duyduğu korkuyu dile getirdi.

Bu türden karşı çıkışlara rağmen Türk hakim sınıfları ağırlıklı olarak Kürtlerin ve Alevilerin “asli unsur” oldukları görüşünü dile getiriyor, AB’nin bu çıkışını geri çevirmeye, kendi lehlerine yontmaya çalışıyorlar. Gerek Kürtler, gerekse Aleviler bağlamında devletin bugüne kadar izlediği inkârcı ve asimilasyoncu siyasetini gözlerden gizlemeye çalışıyorlar. Kendi çizdikleri çerçevede Türkiye’deki durumu “Türk ulusu”, “İslam dini” etrafında görüp göstermeye gayret ediyorlar. “Tek ulus” olarak Türk, “tek din” olarak İslamiyet, tek mezhep olarak “Sünnilik” olarak uygulanagelen mevcut durumu sürdürmenin telaşını yaşıyorlar. Oysa Türkiye’de farklı ulus ve milliyetler, farklı din ve mezhepler var ve bunların varlığı, bunların hakları tüm Cumhuriyet tarihi boyunca gaspediliyor. Gösterilen çabanın altında yatan olgulardan birisi bu gerçekliğin üzerinin örtülmesidir.

Diğer taraftan AB’nin Kürtleri ve Alevileri azınlık gösteren tespitine Kürtler ve Alevilerden de tepkiler yükseldi. Kürtler ve Aleviler, azınlık olmadıklarını, Kürtler Lozan’dan beri bu devletin asli unsuru olduklarını defalarca açıkladılar, açıklıyorlar. Bu kesimlerin karşı çıkışlarının haklı temelleri var.

Evet, Cumhuriyet tarihi incelendiğinde görülecektir ki, Kürtler “Kurtuluş Savaşı”nda, Lozan’da “asli unsur” olarak devletin kuruluşunda görev almış, Aleviler kendilerini “Cumhuriyetin sigortası” olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda uygulanagelen devlet politikalarının bu kesimlerin kendilerini tanımlamasının, mevcut durumu aşmasının, haklarını talep etmesinin önünde engel olagelmiştir.

Bugün Alevilerin veya Kürtlerin “azınlık” olarak değerlendirilmeleri karşısındaki haklı tavrın devamı getirilmediği –devletle anlayış farkının ortaya konulmadığı, daha doğrudan söylemek gerekirse en temel hakların talep edilmediği, bunun için mücadele yürütülmediği– sürece ve ölçüde fazla bir anlamı olmayacaktır. Salt “azınlık” tanımına karşı çıkılmasından ve orada durulmasından kazanan yine devletin resmi siyaseti olacaktır.

“Azınlık” tartışması bağlamında şunların bilince çıkarılması önemlidir:

— Kürtler “azınlık” değildir. Kürtler bir ulustur ve bu ulusun en temel hakkı olan “kendi kaderini tayin hakkı” çiğnenmiştir, çiğnenmektedir.

— “Azınlık” olarak nitelenen ve Lozan’da uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınanların hakları bu devlet tarafından çiğnenmiştir, çiğnenmektedir.

— “Aleviler azınlık mıdır, değil midir?” tartışması bağıntısında ise söyleyeceğimiz şudur:

Türkiye Cumhuriyeti devleti sözde laiktir, özde ise tek bir dinin (Müslümanlık), bu din içinde de tek bir mezhebin (Sünnilik) imtiyazlı kılındığı bir devlettir. Devlet, dini kendi çizdiği sınırlar çerçevesinde, kurumlar oluşturarak, bunları alabildiğine finanse ederek kullanmaktadır. Bu yapılırken diğer mezheplerin –bu İslamiyetin içinde bir mezhep de olsa– kimliği, hakları ayaklar altına alınmıştır, alınmaktadır.

Oysa gerçek anlamda laiklik Türkiye’dekinin tersine bir dini diğer dinlere karşı desteklemek, bir mezhebi diğer mezheplere karşı imtiyaz sahibi kılmak değil, özde din ile devlet işlerinin bütünüyle ayrılması demektir. Bu ise kapitalist bir sistemde mümkün degildir. En “laik” burjuva devleti olan Fransa somutu bunun açık kanıtıdır.

Alevilerin “azınlık” olup olmadığı tartışması bağıntısında ilk önce akla gelmesi gereken, karşı çıkılması gereken olgu budur, bu olmalıdır.

Devletin dini tekeline almasına, onu kendi çıkarları temelinde kullanmasına, bunu inanç özgürlüğü ve eşit haklardan yararlanma temelinde değil, zorla, asimilasyonla, finansmanla bir mezhebi, dini diğerine karşı favorize etmesine, birini diğeri üzerinde tahakküm kurmaya itmesine karşı çıkılmalıdır.

Din, herkesin kendi özel işidir. Devletin dinle hiçbir ilgisinin olmaması gereklidir. Dini kurumların da devletle hiçbir bağının olmaması gerekir. Herkes herhangi bir dine inanmakta veya inanmamakta, ya da hiç bir dini tanımamakta özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel farklılıklarından dolayı haklarının kısıtlanması veya kimilerinin daha fazla hakka sahip olması olacak iş değildir.

Dinin devletin egemenliğinden, korumasından, denetiminden vs. vb. çıkarılması için, yukarıda da değindiğimiz gibi bugünkü devletin ortadan kaldırılması gereklidir. Görev bunun için mücadeledir.

Çağrımız budur!

22 Ekim 2004