Ulusal baskının kimi görüntüleri…
Radyo ve televizyonda “yerel dil ve lehçelerde” yayına başlanması ve DEP eski
milletvekillerinin tahliye edilmeleri kimi burjuva kalemşorlar tarafından “Kürt
sorununun demokratik çözümü” olarak sunuldu. Tahliye edilen eski
milletvekillerinin kendilerine verilen imkânı iyi kullanmaları tavsiye(!)
edildi…
Geçen sayımızda tespit ettiğimiz gibi Türkçe dışındaki “yerel dil ve lehçelerde”
yayına başlanması ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, bütünüyle inkâra dayanan
siyasetin bir tabusu yıkılmıştır. Fakat gerek bir tabunun yıkılmış olması,
gerekse de DEP eski milletvekillerinin tahliye edilmesi, Türk devletinin Türk
milleti dışındaki millet ve milli azınlıklara karşı temel tavrını değiştirdiği
anlamına gelmiyor.
Türk devletinin resmi devlet sınırları içinde yaşayan millet ve milli azınlıklara
karşı inkârcı, şoven yaklaşımı sürdürülüyor. Kimi “yerel dil ve lehçelerde”
yayına başlanması bile, sözkonusu dil ve lehçelerin Türk milletinin kültürünün
bir parçası olduğu temel yaklaşımıyla oluyor. Yani, sözkonusu millet ve milli
azınlıkların ulusal varlığı bağlamındaki inkârcı siyaset sürdürülüyor.
Yasal alanda yapılan kimi değişiklikler egemen kemalist iktidar yapısının
giderek değişmesine yol açtığı gibi, iktidar sahiplerini iktidarın giderek
ellerinden alınmasına yönelik çabalara ve değişikliklere karşı daha da saldırgan
hale getirmektedir.
Özetle ifade etmek gerekirse “derin devlet” hâlen iktidarını korumakta, ama
ayağının altındaki toprak da yavaş yavaş kaymaktadır. Tutucu, katı ideolojik
kemalist “derin devlet” ile AKP hükümeti arasında yürüyen iktidar dalaşında
“derin devlet” AKP’nin hükümet olmaktan iktidar olmaya doğru yürüyüşünü
engellemenin bir yolu-önlemi olarak Kürt ulusal meselesinde, özellikle Kongra-Gel’e
karşı ve aynı zamanda legal alandaki siyasi güçlere karşı da saldırgan tavır
takınmakta, savaşı kışkırtmaya, tırmandırmaya çalışmaktadır.
Özellikle bu yılın bahar aylarından bu yana Türk devleti, Kongra-Gel’e karşı,
somut olarak da Halk Savunma Güçleri’ne (HPG) karşı saldırılarını yoğunlaştırdı.
HPG adına yapılan tek taraflı ateşkesin 1 Haziran’dan itibaren kaldırıldığının
ilanı da savaşı tırmandırmak isteyen güçlerce kullanıldı.
Son aylarda yapılan operasyonlarda çatışmalarda yaşamını yitiren insanların
kulak, baş, burun vb. gibi uzuvlarının kesilmesi vb. durumlar yeniden gündemde…
1980’li yılların sonu 1990’ların başındaki gibi yoğun ve şiddette olmasa da
yeniden yoğunlaşan, giderek yükselen çatışmalara tanık oluyoruz.
1998’de ateşkesi PKK tek yanlı ilan etmişti. Türk devleti hiç bir zaman
saldırılarını durdurmamıştı. Ama PKK’nin ilan ettiği ateşkese uyması ve silahlı
güçlerini esas olarak Türkiye’nin resmi devlet sınırları dışına çıkarması ve
daha sonra da KADEK ve Kongra-Gel’in bu tavrı sürdürmesi sonucu genel olarak
egemen olan hava “çatışmasız, sakin” bir havaydı… Yaklaşık altı yıllık bu
süreçte Türk devletinin saldırıları sonucu 500 civarında gerilla yaşamını
yitirdi. Operasyonların giderek yoğunlaştırılmasına bağlı olarak HPG 1
Haziran’dan itibaren ateşkesin geçerli olmadığını ilan etti. Bu tarihten sonra
da “misilleme” eylemlerinde de yükseliş görüldü. Karşılıklı çatışmalar
yoğunlaştı. “Terörizme karşı mücadele” adına ulusal baskının kimi görüntüleri de
daha çok göze batmaya başladı…
EĞİTİM-SEN’E KAPATMA
DAVASI…
Eğitim-Sen’in tüzüğünün “Sendikanın amaçları” başlıklı 2. Maddesinin (b)
fıkrasında “Toplumun tüm bireylerinin kendi anadillerinde eğitim görmesini ve
kültürlerini geliştirmesini savunur.” düşüncesi yer almaktadır. Bu durum
Genelkurmay’ı rahatsız etmiş olacak ki, 27 Haziran 2003 tarihinde Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bir yazı yazar ve Eğitim-Sen’in tüzüğünün bu
bölümünün değiştirilmesi için gerekli girişimlerde bulunulmasını ister…
Gerekçesi, sözkonusu anadilde eğitim talebi ifadesinin Anayasa’nın 3.
maddesindeki “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili
Türkçedir” ve Anayasa’nın 42. maddesindeki “Türkçeden başka hiç bir dil, eğitim
ve öğrenim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve
öğretilemez” düşüncesine aykırı olduğudur.
Genelkurmay’ın dikte ettiği girişimler yerine getirilir, durum Eğitim-Sen’e
bildirilir ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’na göre yapılacak
ilk olağan genel kurulda “anadilde eğitim” ifadesinin tüzükten çıkarılması
istenir. Eğitim-Sen bu değişikliği yapmayınca, yine 4688 sayılı kanunun 6.
maddesine göre Eğitim-Sen hakkında işlem yapılması gerektiği Ankara Valiliği’ne
bildirilir.
Bu arada daha önce Eğitim-Sen hakkında suç duyurusunda bulunulduğu, sonuçta
takipsizlik kararı verildiği de ortaya çıkar. Genelkurmay’dan gönderilen yazı da
bu takipsizlik kararından sonra yazılıyor… Emir büyük(!) yerden gelince, bu
takipsizlik kararı da işe yaramaz oluyor ve Valiliğin talebini inceleyen Ankara
Cumhuriyet Başsavcısı sendikanın kapatılması için dava açıyor. Başsavcının
kapatma talebi şöyle gerekçelendiriliyor:
“Yukarıda kimlikleri yazılı davalıların, ilimiz, Çankaya Kızılay Konur Sokak No:
29/3 adresinde kurulu Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nda, Genel Merkez
Yönetim Kurulu Üyeleri oldukları sendikaları tüzüğünün sendika amaçları başlığı
taşıyan 2. maddesinin (b) bendinde toplumun bütün bireylerinin, temel insan
hakları ve özgürlükleri doğrultusunda demokratik, laik, bilimsel ve parasız
eğitim görmesini, bireylerin ana dillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini
geliştirmesini savunur ifadelerinde geçen kendi anadilinde ibaresinin
Anayasamızın 3. ve 42. maddelerine uygun düşmediğinden, bu ibarelerin madde
metninden çıkartılması için Ankara Valiliği’nin Eğitim ve Bilim Emekçileri
Sendikası’na yazdığı 28.10.2003 gün ve 301524 sayılı yazısına rağmen sendikanın
maddede herhangi bir değişiklik yapmadığından, sendikanın 4688 sayılı kanunu 37.
maddesi gereğince kapatılması için ilgili mahkemeye dava açılması, Ankara
Valiliği’nin 12.4.2004 gün ve 105153 sayılı yazıları ile Cumhuriyet
Başsavcılığı’mızdan talep edilmekle evrak incelendi…” (Aktaran Mehmet Altan,
Gazetem.net)
Başsavcı evrakı incelemiş ve Eğitim-Sen’in kapatılmasına karar vermiş bu yüzden
de kapatma davası açmış ve mahkemeden de Eğitim-Sen’in kapatılması kararını
talep etmiştir. Dava 13 Temmuz’da Ankara 2. İş Mahkemesi’nde görüldü.
Eğitim-Sen’e kapatma davasını protesto eylemlerine engel olmak için de devletin
kolluk güçleri eylemcilere karşı saldırgan tavrını pratikte gösterdi.
Mahkemede Cumhuriyet Başsavcılığı’nın sendika yöneticilerine dava açmasını
“temsilcide yanılma” olarak değerlendiren hakim, davanın sendika yöneticilerine
karşı değil sendikanın tüzel kişiliğine karşı açılması gerektiğini savundu.
Dava konusu olan tüzük maddesi bağlamında ise tüzük maddesini değiştirmesi için
Eğitim-Sen’e 60 günlük bir süre tanındı. Mahkeme 15 Eylül’e ertelendi.
Tüm bu gelişmeler, özel bir yoruma gerek bıraktırmayacak kadar açıktır. Anadilde
eğitim hakkından yana olmak ve bunu talep etmek bile bir sendikanın kapatılması
için dava açılmasına yetiyor. Türk devletinin ırkçı siyaseti, milli meselenin
bir parçası olan dil sorununda da milli baskının, şovenizmin sürdüğünün açık bir
göstergesidir yaşananlar.
Türk devletinin AB’ye üyelik için müzakere tarihi almaya çalışmasına bağlı
olarak vitrini süslemeye de çalıştığı bir ortam, durum yaşanmasa, 15 Eylül’de
–eğer tüzük maddesini değiştirmezse– Eğitim-Sen’in kapatılmasına karar
verileceğini söylemek için tereddüte gerek kalmazdı. Ama burası Türkiye! Kararın
hangi yönde olacağını şimdilik kestirmek zor. Açık olan milli baskının
sürdüğüdür.
DEP ESKİ MİLLETVEKİLLERİNE SUÇ DUYURUSU…
DEP eski milletvekillerinin tahliye edilmesi Türkiye’nin ne kadar “demokratik”
olduğunu göstermek için kullanıldı, kullanılmaya çalışılıyor. Fakat aynı zamanda
sözkonusu eski milletvekillerinin 13 Haziran’la 18 Haziran tarihleri arasında
Diyarbakır, Kızıltepe, Nusaybin, Şırnak, Siirt, Van ve Bitlis’te yapılan
mitinglerde Kürtçe de konuşmaları, bunlar hakkında suç duyurusunda bulunmanın
nedeni oluyor.
Sözkonusu milletvekillerine yönelik suçlama, tehdit, uyarı vb. talepler, tahliye
olmalarıyla birlikte başladı. Türk devletinin temsilcilerinin, kalemşorlarının
tavırları içinde en ılımlı tavır, sözkonusu milletvekillerinin artık akıllarını
başlarına devşirmeleri yönlü tavırdı.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek kararın “tövbe etmek, ülkenin barışına, huzuruna katkı
sağlamak isteyenlere imkan” tanıdığını açıklayarak “Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin gücünü bir defa daha sınama çabası içine girmemeleri lazım.”
uyarısında bulunup “Eskiden ‘Türkiye demokratik açılım yapmıyor, sadece sopa
gösterir’ denilirdi. Şimdi bu devletin elinde sopası da demokratik imkanları da
var. Sopayı yemek istemiyorsan, verilen imkanları iyi kullan.” (21 Haziran
tarihli basından) diyerek sopayı gösterdi…
8 Temmuz’da ise sıra Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Başbuğ’daydı. Başbuğ,
Hürriyet gazetesinin aktarımına göre birçok tavrın yanısıra şu tavrı da takındı:
“Mahkemeleri tamamlanmamış eski DEP milletvekilleri tahliye olur olmaz bir parti
başkanıyla birlikte siyasi amaçlı gezi düzenlediler, mitinglerde resmi dil
dışında konuştular, hatta, bu konuşmalarının birinde bölücü terör örgütünün
eylemlerini de 6 ay daha durdurmalarını önerebildiler, bir anlamda bürokrasideki
tereddütlerden yararlandılar. Bu konulara ilişkin hukuki mevzuatın, idarece
uygulanmasında bazı eksikliklerin olduğu düşünülüyor.” (abç) (Hürriyet, 9 Temmuz
2004)
Altını çizdiğimiz yerde sözkonusu milletvekillerinin adı bile verilmeyen ama
resmi dil dışında olan bir dille konuştukları ifade edilmekte, ateşkes talep
etmelerini “haddini bilmemek” olarak görüp Genelkurmayın hukuki mevzuatın
uygulanmasında eksiklikler olduğunu düşündüğü söylenmektedir. Böylece hukuki
mevzuatın idarece uygulanması işareti verildi ve bu işaret Emniyet Genel Müdür
Yardımcısı ve Sözcüsü Ramazan Er tarafından alındı hemen.
9 Temmuz’da basına yaptığı açıklamada Ramazan Er, “Mitingler sırasında yasadışı
örgüt lehine slogan atma, Kürtçe konuşma, Trafik Kanunu’na muhalefet ve
Toplantı, Gösteri ve Yürüyüş Kanunu’na muhalefet suçlarının işlenildiğinin
tespit edildiğini” söyleyerek sözkonusu mitinglerin yapıldığı yerlerin
cumhuriyet savcılıklarına Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak
hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu kamuoyuna duyurdu.
Ramazan Er, sözkonusu mitinglerin, siyasal parti mitingleri niteliğinde
toplantılar olduğunu, Siyasi Partiler Yasası’na göre ise propagandaların Türkçe
olarak yapılmasının bir zorunluluk olduğunu, Kürtçe konuşulduğu için bu yasaya
aykırı davranıldığı düşüncesini açıklayarak bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na da suç duyurusunda bulunulduğunu açıkladı.
TİSK Başkanı Refik Baydur da DEP eski milletvekilleriyle yaptığı görüşmede, eski
milletvekillerine “bölücü olmayın” uyarısında bulunarak “Türk insanı daima
devletinin yanında olacak. Milletine, insanına saygılı her kuruma biz de
saygılıyız” diyerek temsil ettiği burjuvazinin tavrını dile getirdi. Baydur için
sadece “Türk insanı” vardır Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi sınırları
içinde. Hem de karşılarındakilerin Kürt kökenli olduğunu bildiği, “ben de
doğuluyum” açıklamasını yaptığı halde…
DEP eski milletvekillerine karşı tavırlarda da, özelde Kürtlere karşı, genelde
de Türk milleti dışındaki millet ve milli azınlıklara karşı Türk şovenizmi tavrı
egemen tavırdır. “Demokratikleşme” şovları yapılırken bile Türk şovenizminin
ağusu her yandan akıtılmaktadır…
HEVSEL OPERASYONU VE DEHAP’A KARŞI
SALDIRGANLIK…
28 Temmuz’da Diyarbakır’ın Mardinkapı semtinde çıkan bir çatışmada Abbas Yoldaş
adlı bekçi öldürüldü ve bir polis de yaralandı. Sözkonusu “saldırganların”
yakalanması için devletin kolluk güçleri operasyona başladı. Operasyon,
sözkonusu kişilerin saklandığı iddia edilen Hevsel Bahçeleri’nde yapıldı ve 10
gün devam etti.
Operasyonun yapıldığı süreçte, bölge ve o bölgede yaşayan halk bütünüyle abluka
altına alındı ve abluka altına alınan kesimde sıkıyönetim uygulandı.
Operasyonun yapıldığı bölgeye gidip inceleme yapmak isteyen Diyarbakır Belediye
Başkanı Osman Baydemir’in de yer aldığı heyete de “güvenlik çemberi” içine
alınan bölgeye giriş izni verilmedi. Emniyet Müdürü Orhan Okur, Valiye heyette
yer alanların ismini veren Baydemir’e “Amacınız ne? Propaganda mı yapmak
istiyorsunuz? Terör örgütüne kimse destek çıkmasın. Teröristleri almamıza kimse
engel olamaz.” diyerek suçlamada bulunurken, bu suçlamaya şunu da ekledi:
“Siz burada bizi meşgul ederek görevimize engel oluyorsunuz. Burda bir tek insan
hakkı ihlali yoktur. Terörle mücadele vardır.” (Hürriyet, 4 Ağustos 2004)
Müdür Okur’a göre, bölgeyi ablukaya alıp orada yaşayan insanlar üzerinde terör
estirmek insan hakkı ihlali değildir… İnsanların kendi bahçelerine gitmesini
engellemek, ürününe zarar vermek insan hakkı ihlali değildir. 10 gün bir bölgeyi
savaş alanı ilan etmek ve evet bombardımanla da 221 bin 534 ağaç ve 578 dönümlük
araziye büyük oranda zarar vermek, tahrip etmek insan hakkı ihlali olarak
sayılmıyor… Bekçiyi öldürdükleri ispat bile edilmeyenlerin “terörist” ilan
edilip katledilmeleri insan hakkı ihlali olarak sayılmıyor. “Terörizme karşı
mücadele” adına ne yapılırsa mübahtır bunların anlayışına göre. Bunların insan
hakları dediği şey, kendilerine karşı olan herkese baskı, zulüm, katliam, talan,
yakıp-yıkmaktır.
Resmi açıklamalara göre operasyonda iki kişi öldürüldü, “örgüt üyesi” olduğu
iddia edilen 2 ve onlara yardım ettiği iddia edilen 3 kişi olmak üzere 5 kişi de
tutuklandı.
7 Ağustos’da bitirilen Hevsel operasyonunun hemen ardında ise bir başka olay
gündeme geldi. Operasyonda öldürülen M. Sait Özgün’ün taziyesine giden
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Baydemir ve Baydemir ile birlikte
taziyeye giden belediye başkanlarına karşı saldırganlık, kışkırtıcılık aldı
başını yürüdü.
Sahibinin sesi medya tam bir linç havası yaratma rolünü oynama durumunda.
Diyarbakır Valiliği sözkonusu belediye başkanları hakkında hemen suç duyurusunda
bulundu ve İçişleri Bakanlığı’ndan konunun incelenmesi için müfettiş talep etti.
Geleceğin Genelkurmay adayı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Yaşar
Büyükanıt, sözkonusu ziyaretin “çok çirkin” olduğunu açıklayarak askerin tavrını
ortaya koydu.
İçişleri Bakanı Aksu ise Diyarbakır Valiliği’nin yaptığı suç duyurusu
sonrasında, olayı araştırmak ve soruşturmak için Mülkiye Müfettişi
görevlendirdi…
Şimdi araştırma, soruşturmalar özelde belediye başkanlarına genelde ise DEHAP’a
karşı kışkırtmalar, suçlamalar eşliğinde yürütülüyor.
DEHAP’lıların DEP eski milletvekillerinin tahliyesi ertesinde devletle
Kongra-Gel arasında arabuluculuğa aday oldukları yönlü açıklamaları sonrasında
gündeme gelen taziye meselesi yangına körükle gidilmesi için kullanıldı.
DEHAP hakkında kapatma davası zaten açılmış durumda. Son dönemdeki gelişmelere
de bakıldığında “derin devletin” DEHAP’ı kapatma olasılığı giderek yükselmiş
durumdadır.
Bu yazımızda dile getirdiğimiz birkaç örnekte de görüldüğü gibi Türk devleti
ulusal baskılarını değişik biçimlerde sürdürüyor.
Türk milletinden işçi ve emekçiler başta olmak üzere tüm millet ve milli
azınlıklardan işçi ve emekçilerin Türk devletinin bu saldırılarına karşı çıkıp
halkların özgürlüğü için mücadele etmeleri gerekiyor. Bilinmelidir ki “başka
halkları ezen bir halk özgür olamaz!”
