HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN
AB’ye uyum yasalarında “Kürt kartı”…
Haziran ayı başlarında yaşanan bazı gelişmeler yeniden “burası Türkiye!” tespitini yapmaya yol açıyor… Evet, burası Türkiye! Bu devlette, artık burjuva medyasının mensuplarının bile tekrarlamakta olduğu “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” tespitine uygun bazı gelişmeler yaşanıyor!
Söz konusu gelişmeler tek başına ele alındığında Türkiye’de belli burjuva anlamda “demokratik” adımların atılması anlamına gelen adımlardır; ama bu adımlar gerçekte demokratik bir yaklaşıma sahip olunan bir siyaset temelinde atılmamaktadır. Türk devletinin hükümeti ve diğer yöneticilerinin zihniyetinde gerçekte bir demokratikleşme yönündeki değişiklik söz konusu değildir. Söz konusu olan, Türkiye’yi “AB’ye uyuma” uydurma, Türkiye’nin müzakere tarihini alması için AB yetkililerinin elindeki “mazeret”leri almaktır. Söz konusu adımlar, Türk devletinin AB’den AB’ye üyelik için müzakere tarihi alma amacıyla yapılan vitrin değişikliğinin beraberinde getirdiği adımlardır.
Burada, TRT’nin 7 Haziran’dan itibaren başlattığı “mahalli dil ve lehçelerde yayın”dan ve kapatılan DEP’in 10 yıldır hapiste bulunan kimi eski milletvekillerinin 9 Haziran’da tahliye edilmesinden bahsediyoruz.
Bilindiği gibi AB’ye uyum yasaları AB’nin beklentisinin tersine Meclis’ten “jet hızıyla” çıkarıldı. Türk hükümetinin attığı bu adımlardan “başı dönen” AB temsilcileri, söz konusu yasaların Meclis’ten çıkarılmasına, “bu kadar hızla beklemiyorduk” yönlü açıklamalar yaparak övgüler dizdiler. Türk devletinin müzakere tarihi alması için ise, uygulamaları da görmek istediklerini dile getirdiler.
Mayıs ayı ortalarında AB ülkelerinin Dışişleri Bakanları ile Türkiye Dışişleri Bakanı Gül’ün bir araya geldiği “Ortaklık Konseyi” toplantısında, müzakere tarihi alması için Türkiye’nin önüne dört noktadaki talepler kondu. Söz konusu talepler, ya da koşullar özetle ifade edilirse, “1) Gayrimüslimlerin hakları verilsin, 2) reformlar eksiksiz uygulansın, 3) Zana ve diğer eski DEP milletvekilleri için iyi niyet gösterilsin, 4) anadilde yayına başlansın” biçiminde ortaya kondu.
Türk Dışişleri Bakanı Gül ise bu toplantıda Türkiye’ye yönelen eleştiriler karşısında, özellikle DEP milletvekillerinin durumu bağlamında “Bu iş keşke bitse de Türkiye kurtulsa” dileğinde bulundu…
Bu arada Avrupa Konseyi’nin Nisan ayında yapılması gereken “Türkiye’nin denetim sürecinden çıkarılmasına” yönelik oylamanın 22 Haziran’a ertelenmiş olması da, eski DEP milletvekillerinin tahliye edilmesiyle “mahalli dil ve lehçelerde” yayına başlanması sürecine doğrudan etkide bulunan bir gelişmeydi.
Türk hükümeti AB’nin Türkiye hakkında hazırlayacağı raporda “olumlu not” alabilmek için zamanın giderek daraldığının bilincindedir. Bunun için de istenilen talepleri yerine getirme çabasında, vitrin değişikliğini mümkün olan hızla gerçekleştirmeye çalışmaktadır
TV VE RADYO YAYINLARI BAŞLADI…
AB “Ortaklık Konseyi”nin tavrı ve talepleri ertesinde AKP hükümeti kısa sürede Kürtçe yayına başlanacağı yönünde karar aldı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün başkanlığında toplanan “Reform İzleme Grubu” (RİG) TRT’de Kürtçe yayın yapılabilmesi üzerine de görüştü ve yeni bir yönetmeliğe gerek olmadığı sonucuna vardı.
RTÜK ile TRT arasındaki tartışmalar hükümetin aldığı karar ve Dışişleri Bakanlığı’nın müdahalesiyle bitirildi ve TRT Genel Kurulu 26 Mayıs’ta yaptığı toplantıda “oybirliğiyle” “farklı dil ve lehçelerde yayın” yapılmasına karar verdi.
Son iki yıllık süreçteki yasal değişikliklere ve aynı zamanda yeni yönetmeliklerin yürürlüğe girmelerine rağmen, her seferinde bir başka gerekçeyle yayına başlanmadığının bilincinde olanlar, TRT’nin bu tavrının da sorunu sürece yayma tavrı olacağını düşündüler. Geçmişe bakıldığında bu düşüncenin haklı bir temeli vardı. Ama burası Türkiye! Bu sefer TRT beklenmedik biçimde adım atarak 7 Haziran’dan itibaren “farklı dil ve lehçelerde yayın” yapacağını TRT Genel Müdürü aracılığıyla kamuoyuna açıkladı.
TRT Genel Müdürü Demiröz’ün yaptığı açıklamaya göre söz konusu “farklı dil ve lehçelerde yayına” 7 Haziran’da başlanacaktı. Haftanın beş günü –Pazartesi’nden Cuma’ya kadar– yapılacak yayın, her gün başka dil ve lehçeden yapılacaktı. Boşnakça başlanan yayına Arapça, “Kırmançi” (doğrusu Kurmanci’dir), Çerkezce ve Zazaca devam edilecekti. Söz konusu yayınların süresi ise radyoda 35 dakika –sabah saat 6.10’dan 6,45’e kadar– televizyonda 30 dakika –sabah10.30’dan saat 11.00’e kadar– olacaktı.
Bu yayın süresi daha önce RTÜK’ün çıkardığı yönetmeliğe göre haftada öngörülen yayın süresinin çok altındadır. Örneğin, söz konusu yönetmeliğe göre televizyonlar günde 45 dakikayı aşmamak koşuluyla haftada 4 saat, radyolar ise günde 60 dakikayı aşmamak koşuluyla haftada 5 saat Kürtçe yayın yapabilecekti…
Söz konusu yayınların “dostlar pazarda görsün” anlayışıyla yapıldığı en başından itibaren açıktı. Boşnakçadan Çerkezceye kadar yapılan yayınların hemen hepsi de aynı formattaydı. Daha önce Türkçe verilen haberlerin aynısı, şimdi söz konusu dillerde veriliyordu. Yarım saate bayatlanmış haberlerin, doğayla ilgili görüntülerin, bilgilerin ve müziğin sığdırılmaya çalışıldığı bir yayın söz konusuydu.
Kuşkusuz ki böylesi yayınlara tepkilerin gelmesi de gecikmedi. Tepkiler değişikti. Kimi Boşnaklar kendilerinin “azınlık” olmadığını, kendilerini Türk milletinin bir parçası olarak gördüğünü, böylesi bir yayını talep etmediklerini açıklarken; Kürtler de haklı olarak AB’nin istemiyle değil halkın istemiyle böylesi yayınların olması gerektiğini dile getirerek, 20 milyonluk bir halkın yarım saatlik bir yayınla aldatılmaya çalışılmasının Kürt halkının sorununu çözemeyeceği tepkisini gösterdiler.
Kurmanci’ye “Kırmançi” denmesini de eleştiren Kürtler, TRT’nin Kürtçe yayın yapılmasını “Kırmançi” ve “Zazaca” lehçelerini adlandırarak yapmasına da tepki gösterdi.
TRT’nin yayınındaki önemli bir nokta ise, yayının adıdır. Söz konusu yayın “Kültürel Zenginliğimiz” adı altında yapılmaktadır. Bununla anlatılmak istenen kuşkusuz ki Türk milletinin kültürel zenginliğidir. Yani, Türkiye Cumhuriyeti denen devletin resmi devlet sınırları içinde yaşayan tüm ulus ve ulusal azınlıklar –gayrimüslimler dışındakiler– nasıl ki Türk milletinin mozaiğinin bir parçası olarak görülüp, onların ulusal kimliği ve varlıkları reddediliyorsa; radyo ve televizyondaki “yerel dil ve lehçelerde”ki yayınlar da Türk kültürünün zenginliği olarak görülüp gösterilmektedir.
Türk hakim sınıflarının ve hükümetinin bu ırkçı, inkârcı siyasetine rağmen Türkçe dışında “yerel dil ve lehçelerde yayın” yapılması, TC tarihinde bir tabunun yıkılması anlamında önemli bir adımdır.
Fakat bu adım da demokratik bir hakkın elde edilmesi bağlamında tartışıldığında geri düzeydeki bir adımdır. Türkçenin resmi dil olması ve bunun doğrudan sonucu olarak imtiyazlara da sahip olması gerçeği devam etmektedir. Türkçe dışındaki hiç bir “yerel dil ve lehçeye” eşit hak tanınmamıştır. Sözümona demokrat kesilen siyasetçilerin bile takındığı tavırlarda ortaya konan yaklaşım, Türkçenin “ortak dil” olduğu yaklaşımıdır ve bunlar devletin görevinin bu “ortak dili” öğretmek olduğunu savunan bir tavır içindedirler. Burjuva demokrasisi bağlamında bile ele alındığında, atılan adım gerçekte demokratik bir adım değildir. Söz konusu olan, deyim yerindeyse “burjuva demokrasinin kırıntılarının kırıntılarıdır”. Bu adımın gerçekte tek ve önemli yanı, bu adımla faşizmin hüküm sürdüğü, şovenizmin, ırkçılığın egemen olduğu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir tabunun yıkılmış olmasıdır.
Söz konusu yayınların göstermelik olduğu burjuva medya mensupları tarafından da teslim edilmektedir. Hatta haklı olarak Lazca, Gürcüce, Ermenice, İbranice, Rumca vd. yayın yapılmayan dillerde neden yayın yapılmadığı da sorulmaktadır.
Söz konusu yayınların, dergimizin 76. sayısında aktardığımız TRT Genel Müdürü Demiröz’ün şu anlayışı temelinde yapıldığına bir kez daha dikkat çekmek, işin özünü anlamaya hizmet edecektir. Söz konusu tavır şöyledir:
“Şahsi görüşüm, illa Kürtçe yayın yapacaksanız, bunu çok akıllıca kullanabilirsiniz. Belirli bölgelere zaten Kürtçe yayın yapılıyor. Bu Türkiye için tehlike olarak değerlendiriliyor. Doğrudur. Peki size yöneltilen bu silahı, siz ne diye tersine çevirmiyorsunuz? Çok geniş bir alana Kürtçe yayın tevcih ederim ve bununla Türk devletinin politikalarını, tezlerini anlatırım. Bunu siyasal bir güç olarak kullanırım. Bu yayın, Irak, İran içlerine vs’ye kadar da gidebilir. Alın bu silahı tersine çevirin ve Türkiye’nin lehine kullanın.” (18 Ocak 2004, Zaman gazetesi)
TRT’de söz konusu yayınlar yapılmaya başlandığında, Türkiye’nin tek Kürtçe haber servisi olan Dicle Haber Ajansı’na (DİHA) yönelik polis baskını gerçekleştirilmesi de bu anlayışın bir başka yansımasıdır.
Atılan adımın ne anlama geldiğini bilince çıkararak ve önemini küçümsemeden demokratikleşme şovlarına karşı mücadele etme görevi sınıf bilinçli işçilerin görevidir. Gerçekte demokratik hakların elde edilmesi için mücadeleyi yükseltmek ve demokrasi için mücadelenin gerçekte ancak ve ancak kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirildiğinde başarıya ulaşabileceğini emekçi kitlelere kavratmak için de bu göreve daha sıkı sarılmak gerekiyor.
KAPATILAN DEP ESKİ MİLLETVEKİLLERİNİN TAHLİYESİ…
9 Haziran’da kapatılan DEP eski milletvekillerinden Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak tahliye edildi.
Söz konusu kararın siyasi olup olmadığı üzerine tartışmalar yürüyedursun, AB’ye üyelik için müzakere tarihi almanın önündeki engellerden birinin ortadan kaldırılması çabasının doğrudan bir sonucu olan bu kararın hukuki yoldaki gelişmesi kısaca şöyle oldu:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Ünal Haney tarafından hazırlanan tebliğnamede, kapatılan DEP’in dört milletvekilinin Ankara 1 No’lu DGM’de yargılandığı davada verilen mahkumiyet kararının usulen bozulması talep edildi.
Söz konusu kararın usulen bozulmasının gerekçeleri ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) söz konusu davanın “DEP’lilern adil yargılanmadığı, savunma haklarının kısıtlandığı, DGM’lerde askeri hakimin bulunduğu” gerekçeleriyle bozulması yönündeki isteminden sonra yeniden yapılan yargılamada da “adil” davranılmadığı ve yargılama kurallarına ters davranıldığı biçiminde değişik gerekçelerle açıklandı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Ünal Haney’in bu yöndeki tebliği Yargıtay’a göndermesinin hemen ertesinde DEP eski milletvekillerinin avukatı Yusuf Alataş, temyiz duruşması için Yargıtay’ın belirlediği 8 Temmuz tarihini beklemeden müvekillerinin tahliye edilmesi gerektiği yönünde başvuruda bulundu.
Söz konusu başvuru dilekçesi 9 Haziran’da Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından ele alındı ve söz konusu olan kapatılan DEP eski milletvekillerinin tahliyesine karar verildi. Bu karara göre söz konusu kişilerin üçüncü kez yargılanmaları gündeme gelecek. Bu kez DGM’siz ve tutuksuz olarak yargılanacaklar… Mahkeme süreci bittiğinde, verilen cezanın süresi de bittiğinden yeniden hapse girmeyecekleri olasılığı neredeyse kesin gibi görülmektedir. Ama burası Türkiye! DGM’ler yerine kurulacak olan mahkemelerin ne karar vereceği belli değil…
Yeniden yargılamanın sonucu ne olursa olsun, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin verdiği kararın hukuk kurallarına uydurulmasına rağmen AB’ye, çıkarılan yasaların uygulandığını ve öne sürülen talebin yerine getirildiğini gösterme çabasının bir parçası olduğu gerçeği açıkça ortadadır. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de yaptığı açıklamada: “Türkiye belli bir süreden beri demokratik zihniyet değişimi yaşıyor. Bunun enstrümanı bir anlamda AB’dir. (…) Bu karar, siyaseten Türkiye’yi içerde ve dışarıda rahatlatır. AB için bahane arayanların son kozlarını da ellerinden alır.” (Hürriyet, 10 Haziran 2004) tespitini yapmaktadır. Burjuva medyanın haberlerinin başlığı da esas olarak AB’nin bahanesinin kalmadığı yönündeydi.
Özetle bu konuda da söz konusu DEP eski milletvekillerinin tahliye edilmesi, onların suçsuzluğunun kabulü sonucu değil, AB’nin müzakere tarihi vermek için öne sürdüğü talep sonucu gerçekleşmiştir. Bu tavır da gerçekte demokratik bir yaklaşımın ürünü olan bir tavır değildir.
Tüm burjuva medya temsilcilerinin birleştiği temel noktalardan biri, söz konusu milletvekillerinin 1994’te yaptıklarının yanlış olduğu, hata yaptıklarıdır. Demokrat kesilen kesimi ise buna rağmen on yıldan fazla bir süre cezaevine tıkılmalarının “haksızlık”, “yanlış” olduğunu dile getirmektedir. Bir demokrat olma yarışıdır sürüp gidiyor…
Bu demokrat olma yarışında da öne çıkan Türk şovenizmidir. En basitinde kapatılan DEP eski milletvekillerinin Kürtlerin haklarını savunmalarını, Meclis’te Kürtçe “iki halkın kardeşliği” üzerine yemin etmelerini “yanlış” ve “hata” olarak değerlendirmek bile Türk şovenizminin göstergesidir.
1994’te DEP milletvekillerini cezaevine götüren tavır ile onların bugün takındığı tavır arasında özde bir fark yoktur. Örneğin Leyla Zana’nın Kürtçe yaptığı yemin de Türk ve Kürt halkının kardeşliği üzerineydi. Zana bugün de Türk, Kürt ve diğer halkların kardeşliğini –bunu sistem içi tavır temelinde yapsa da– savunmaktadır.
Burjuva medyanın kimi temsilcileri Zana ve arkadaşlarına yer yer övgüler yağdırsalar da, öne çıkan esas şey, bunların “artık kendi hadlerini bilmeleri” ve PKK ya da KONGRA-GEL ile aralarına kesin ve açık set çekmeleri, “terörü” ve “şiddeti” tümüyle reddetmeleri temelinde devletin safında yer almaları yönlü tavırlardır… Bu yönde tavır takınmadıklarında ise “hesabının sorulacağı” yönlü tehditler savurmaktadırlar.
“Artık akıllanın” yönlü uyarı ve tehditlerin yanısıra yapılan bir sahtekârlık ise Kürtlere artık temel hakları verildiği masallarının anlatılmasıdır. Bu temelde yükselen bir yaklaşımla da geçmişte yaşananları bırakıp geleceğe bakmak gerektiği nasihatleri yapılmaktadır.
Oysa, sorulması gereken temel sorulardan biri, DEP eski milletvekillerinin neden on yıl boşu boşuna cezaevinde yattıkları sorusudur. Hesap sorulması gereken DEP’liler değil, onları kodeslere tıkanlardır.
Bu bağlamda geçmişi unutalım, geleceğe bakalım yönlü tavırları takınanlar, geçmişe sünger çekmeye çalışanlardır.
Geçmişin üzerine sünger çekmekle gelecek elde edilemez! En azından on yılın hesabı verilmek zorundadır.
