HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

Avrupa Birliği’nde de istenmeyen bir azınlık: Sinti-Romanlar!

AB’nin genişlemesi yönündeki adımların atıldığı ve TC’nin de AB’ye üyeliğinin yoğun olarak tartışıldığı son iki-üç yıllık süreçte Türkiye’de AB işçilere-emekçilere “demokrasinin kâbesi” olarak sunuldu, sunuluyor.

Başta liberal burjuvazinin temsilcileri olmak üzere tüm AB’ci kesimler, AB’ye üye olunduğunda ülkeye demokrasinin geleceğini, etnik ve dini meselelerin çözüleceğini, işçi ve emekçilerin yaşam düzeylerinin yükseleceğini vb. vb. anlatıp duruyor…

Tüm bu anlatılanların burjuvazinin ve medyasının yalanları olduğunu görmek için, Avrupa Birliği’nin başını çeken en gelişmiş emperyalist ülkelerdeki duruma; işçi ve emekçilerin ekonomik yaşam koşullarının her geçen gün kötüleştiği, siyasal-sosyal haklarının sürekli ve sistemli biçimde ellerinden alındığı, “terörizme karşı mücadele” adına iç faşistleşmenin giderek yoğunlaştırıldığı, ırkçılığın körüklendiği vb. olgulara bakmak yeterlidir.

Konumuz halkların kardeşliği olduğunda, AB’nin “demokrasinin kâbesi” olarak gösterilmesinin sahteciliği daha açık görünmektedir. Çünkü, burjuvazinin yönetim biçimlerinden faşizm ile burjuva demokrasisi bağlamında ele alındıklarında burjuva demokrasisinin yaşandığı ülkeler olsalar da –bu bağlamda Türkiye gibi ülkelerden farklı olsalar da–, tüm AB ülkelerinde egemen olan burjuva milliyetçiliği, şovenizmidir. Değişik biçim ve ölçülerde de olsa, tüm AB ülkelerinde, özellikle göçmenlere karşı tavırda ırkçılık kendisini açıkça göstermektedir.

Kuşkusuz ırkçılık, ulusal baskı sadece göçmenlere karşı değil, bilakis AB’nin sınırları içinde yaşayan ulusal azınlıklara karşı da gündemdedir. Buna bilinen Bask ve İrlanda örnekleri dışında örnekler verilirse, en başta Korsikalılar, Sorblar (Sorben), Sinti ve Romanlar, Yahudiler ulusal baskıdan, ırkçılıktan paylarını almaktadırlar…

Sadece Avrupa Birliği’nde değil, var oldukları tüm ülkelerde baskı altında olan ve toplumun en alt kesimi konumuna düşürülen, bir diğer deyişle azınlıklar içinde daha çok ezilen, dıştalanan, horlanan azınlığın Sinti ve Romanlar olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Bunu görmek için “demokrasinin kâbesi” olarak gösterilen AB’ye biraz yakından bakmak yeterlidir.

Dünyanın iki kutuplu –yani genel olarak emperyalist dünya ve kamp ile sosyalist olarak gösterilen, ama gerçekte sosyalemperyalist bir niteliğe sahip SSCB önderliğindeki Doğu Bloku’nun var olduğu– bir durumu yaşadığı dönemde, Batılı emperyalistler sosyalizme karşı mücadele içinde Doğu Bloku’ndan kaçıp Batı’ya gelen insanlara “kucak” açıyordu…

1990’lı yıllarda Doğu Bloku’nun yıkılışını hızlandırmanın bir aracı olarak “Doğu Bloku”ndan göçlere kapılar açıldı… Doğu Bloku’nun beklenmedik bir hızla çöküşü, açılan kapıların da kısa sürede yeniden kapanmasını beraberinde getirdi.

Kapanan kapıların altında ilk kalanlar, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinden gelen Sinti-Romanlar oldu. Kapıları delip Batı Avrupa’ya gelenleri ise, geldikleri ülkelere geri gönderilmek, sürgün bekliyordu. Bunun en açık örneği emperyalist Alman devletinin Romanya ile yaptığı Romanları iade etme-geri sürme anlaşmasıdır.

Sosyalist olarak görülen, gösterilen Doğu Bloku’nun çöküşünü sevinç naralarıyla karşılayanlar, “çalışmadan para kazanmak, bizim kazancımıza konmak isteyen Çingeneleri istemiyoruz” vb. açıklamalarla ırkçılığı kışkırtmaya ağırlık verdiler. “Çingeneler” hakkında ne kadar önyargı, suçlama, karalama varsa yeniden yaygınlaştırıldı…

Benzeri durum eski Yugoslavya’ya karşı tutumda da yaşandı. Savaşı kışkırtanlar, değişik halklardan insanları birbirine kırdırtanlar, gerçek yüzlerini gizlemek için önce eski Yugoslavya’dan kaçmak zorunda kalanlara kapıları açtılar. Sadece Almanya’ya kaçanların sayısı yüzbinleri buldu.

Ne zamanki savaş, yine kendi istedikleri temelde dayatmalarla dindi, savaştan kaçanlar kapıdışarı edilmeye başlandı. Gerek Doğu Avrupa ülkelerinden, gerekse de eski Yugoslavya’dan gelenlerden geri gönderilen, sürülenlerin çok önemli bölümünü Sinti-Romanlar oluşturuyordu.

Romanya, Macaristan, Çekoslovakya (şimdiki Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Bulgaristan vb. ülkelerde pratik olarak istenmeyen azınlık konumuna düşmüş; bu ülkelerdeki özelleştirme önlemleri sonucu işlerini –özellikle tarım alanında– kaybetmiş; işsiz kalınca da “asalak” ilan edilmiştir… Başta Romanya olmak üzere birçok yerde sistemli ırkçı saldırılara uğramış, evleri barkları yakılmıştır.

Bu ve benzeri gelişmelerin zorlamasıyla yaşayabileceği yer aramaya kalkınca da, emperyalist güçlerin sınırlarıyla, duvarlarıyla, sürgünleriyle karşı karşıya gelinmiştir. Sosyalizmin kimi açık düşmanları bile, yıkılmadan önce Doğu Bloku ülkelerinde Sinti-Romanların durumunun daha iyi olduğunu teslim etmek zorunda kalıyor.

***

Çöken Doğu Bloku ülkeleri Batılı emperyalist güçler için yeni pazar alanları olarak çekiciydi… AB’nin genişlemesi süreci de esas olarak Doğu Avrupa ülkeleri eksenli yürüdü, yürüyor. 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren 10 yeni üyeye sahip olacak AB, böylece bu pazarı kendi bünyesine katmış olacak.

Dün Doğu Bloku’nun –onlara göre sosyalizmin– çöküşünü kutlayanlar, şimdi sözkonusu pazarı kendi bünyelerine katmanın sevincini yaşıyor. Kopenhag Kriterleri mi? İnsan hakları mı? Azınlıkların korunması mı? Hiç birinin önemi yoktur! Emperyalistler için –AB içinde öncelikle Alman ve Fransız emperyalizmi için– önemli olan, sözkonusu ülkelerin kendi nüfuz alanlarına katılması ve yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilmesi olanağına kavuşmalarıdır. Bunun doğal sonucunda sözkonusu ülkelerdeki Sinti-Romanların durumu da emperyalistler için önemli değildir.

Fakat AB’ye üye olduktan sonra sözkonusu ülkelerdeki Sinti-Romanların “çekirdek Avrupa”ya gitmeleri olasılığı, emperyalistleri yakından ilgilendirmektedir. Önlemlerini de almaktadırlar…

“Çingeneler geliyor!”

Bu başlık 20 Ocak 2004 tarihli “Daily Express” adlı İngiliz gazetesinin haber başlığıydı. Haberin çıkış noktası Doğu Avrupa ülkelerinin 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren AB’ye üye olmaları durumu, fakat öne çıkarılan “Çingenelerin” gelişiydi…

Sözkonusu habere göre “Çingeneler geldiğinde İngiltere’ye büyük işgal” sözkonusuydu ve 1.6 milyon “Çingene” ellerinde bavulları hazır bekliyordu… “Sunday Times” gazetesinin 18 Ocak 2004’teki haberine göre ise sözkonusu sayı 100.000 idi. İki gün içinde bu sayı 1.6 milyonu buluyordu… “The Economist” gazetesi ise “Gelecek sürüler”den bahsediyordu. Romanlar sadece ve sadece “parsayı toplamak”, “yiyicilik” için geliyorlar… düşüncesi egemen kılınmaya çalışılıyor.

Kendi aralarındaki farklılıklara rağmen yapılan, açıkça Sinti-Romanlara karşı düşmanlıktır, düşmanlığı kışkırtmaktır, ırkçılıktır.

Sinti-Romanlara karşı ırkçılık, şovenizm kuşkusuz ki sadece İngiliz medyasının yaptığıyla sınırlı değildir. Hemen hemen tüm Avrupa devletlerinin Sinti-Romanlara karşı tavrı, ırkçı, şoven tavırdır. Aralarındaki farklılık sadece detaylarla ilgilidir. İşin özünde hepsinin hamuru aynı un ve suyla yoğrulmuştur: Irkçılık, şovenizm…

Almanya’da ırkçılık, şovenizm kendisini, eski Yugoslavya’ya onbinlerce Sinti-Romanın sürgün edilmesi, hergün polisin terörü, baskısı, işkencesi; otellerde –hem de Almanyalı Sinti-Roman, yani “yerli” olmanıza rağmen– “Çingenelere yer yok” denerek dışlanmak; “Çingene” ve benzeri küfürlerle hakarete uğramak; park ve yerleşim alanlarına girişlerini yasaklamak; kısaca her türlü aşağılamaya, hakarete uğramak vb. biçimde göstermektedir. Diğer AB ülkelerinde de benzeri durumlar yaşanmaktadır. Ve tüm bunlar toplam olarak Avrupa’daki sayısı 8 milyon civarında olan bir azınlığa karşı yapılmaktadır.

İSYAN MEŞRU VE HAKLIDIR…

Şubat ayı sonlarına doğru, 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye olacak ülkelerden biri olan Slovakya’da küçük çapta bir isyan yaşandı. İsyancılar Romanlardı. Yüzlerce Roman isyanlarını dükkan ve mağazaları yağmalamaya kadar ilerletti. Ekmek ve yiyecekleri yağmalarken isyancılar –özellikle de kadınlar– “açız, ekmek istiyoruz” diyorlardı. Evet, açlık artık dayanılmaz kılmıştı hayatı… ve polisle, askerle çatışmak, aç kalmaktan daha kolaydı!

Çatışmalarda 150’den fazla ağır yaralı olmak üzere yüzlerce Roman yaralandı. Slovakya hükümeti çatışma bölgesine basının girmesine izin vermezken, yerli ırkçı basın Romanlara karşı düşmanlığı kışkırtmaya ağırlık verdi. Ordu ve polis güçleri Romanların biraraya gelmesini ve kent merkezlerine girmesini engellemek için, Slovakya’nın Çek Cumhuriyeti’nden ayrılmasından bu yana, ilk kez bu yoğunlukta harekete geçirildi.

Olayların yaşandığı günlerde “iyi papaz” rolünü Devlet Başkanı Rudolf Schuster üstlendi. Hükümetin etnik konulara yeterli hassasiyet göstermediğini açıklayan Schuster, Romanlara da “şiddeti içeren protestolara başvurmamaları”, “resmi düzeni tehlikeye sokmamaları” (tehdit etmemeleri) ve dükkan ve mağazalarda “hırsızlık yapmamaları” çağrısında bulundu.

Olaylar birkaç günde dindi. Ama Romanları isyana iten koşullarda herhangi bir değişiklik olmadı. Kısa sürede de olacağa benzemiyor.

Romanlar Slovakya nüfusunun yaklaşık %10’unu teşkil ediyor. Bu ise yine yaklaşık olarak yarım milyonluk bir nüfus demektir. Bu nüfusun bulunduğu bölgelerde, kimi yerlerde işsizlik %100’lere kadar varmaktadır. Romanlar arasında ortalama işsizlik oranının %80 civarında olduğu belirtiliyor.

Somut olarak Romanların yaşaması için gerekli minimum gelir sosyal yardım ile çocuk parası olma durumunda… AB’ye uyum yasaları Slovakya’da da gündemde! Çıkarılan yeni bir yasayla sosyal yardım parası % 50 oranında düşürülerek aylık yuvarlak hesapla 36 Euro’ya indirildi. Çocuk paraları da kısıtlanınca Romanların açlıkla karşı karşıya kalması gündeme geldi. AB’nin 1999’dan bu yana Slovakya’ya aktardığı milyonlarca Euro’dan Romanların durumunu düzeltmek için bir cent bile harcanmadığı da ayrı bir gerçeklik.

Romanların bugünkü duruma gelmelerinin arka planında Doğu Bloku’nun çökmesi ve açık kapitalist sisteme geçilmesi sürecindeki gelişmeler durmaktadır. Revizyonist, bürokratik kapitalist iktidarın Romanlar üzerindeki baskıları, ayrımcılığı, Romanların esas olarak sezon işçiliğinin yapıldığı tarım alanlarında ve sanayi işletmelerinde de en basit işleri –yani özel eğitim yapmadan yapılan işleri– yapma durumuna yol açmıştı.

Çöküşten sonra Romanlara karşı ayrımcılık, dıştalama tavrı daha hızlı bir şekilde ortam buldu. Özellikle tarımsal kooperatiflerin ve bazı sanayi işletmelerinin kapatılması en çok Romanları vurdu… Mantar gibi türeyen “yeni” burjuvalar, iş ilanlarında Romanların işe başvurmasına gerek olmadığını, çünkü onların işe alınmayacağını açıkça yazmaya, ilan etmeye başladılar.

Burjuvazinin oyunları böyle! Önce işsiz bırakır, ardından tembellikle, asalaklıkla suçlar, saldırır…

Romanların isyanı meşru ve haklıdır. Sorun bu isyanın açlığa, baskılara karşı isyandan, bunların kaynağı olan sisteme karşı yönlendirebilmektedir.

İşsizliğin % 15 ile 20 arasında seyrettiği Slovakya’da hakim sınıflar ırkçı baskılarını Romanlara yöneltirken, aynı zamanda gelişmekte olan toplumsal çelişkilerin üzerini örtmeye, dikkatleri başka yönlere çevirmeye çalışmaktadır.

Slovakya, sadece bir örnek! Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti vb. ülkeler başta olmak üzere Kosova’da, Arnavutluk’ta, Sırbistan’da… Almanya, İngiltere, Fransa’da… evet, sekiz milyon Sinti-Romanın yaşadığı tüm Avrupa ülkelerinde Sinti-Romanlar baskı altında; egemen ulus şovenizminin, ırkçılığın her türünden payını almaktadır.

Sonuçta Avrupa Birliği’nde de Sinti-Romanlar istenmeyen bir azınlık… Onlar, en az bin yıldır istenmeyenler arasında… Ama yine de varlar, var olacaklar! Kovuldukları, katledildikleri yerlere yeniden gelmeyi, oralarda kalmayı başaranlar, elbet bir gün kurtuluşları için mücadeleyi de ellerine alacaktır!

 

10 Nisan 2004