Aranan bir kimlik

YORGO BACA

Yıllardır biz İstanbul Rumlarına acı veren sorunlardan biri de bizim kim olduğumuz ve Atina’nın Palio Faliro ve diğer semtlerinde kendimizi nasıl ansızın bulduğumuzdu. İstanbul’dan iki bin beş yüz yıllık bir uygarlığın sonunda nasıl oldu da kendi kökenimizi dahi ifade edemez duruma düştüğümüz ve kontrol dışı değişik nedenlerden ötürü kendimizi ve ne olduğumuzu unutmamızın dayatıldığı bir yere geldiğimizdir. Kimliğimizle ilgili bu temel mesele etrafında bazı hemşerilerimizin son yıllarda çalışmaları oldu kuşkusuz. Ancak bu araştırmalar daha çok tarihsel-toplumsal ve kültürel araştırmalardı ve denilebilir ki yetersizdirler. Ve denilebilir ki son zamanlara kadar yapılan araştırmaların en önemli eksiği sorunun siyasal yorumunun yokluğudur.

Bu metne, bilinen somut yöntemle, yani özelden genele ve tersi yöntemiyle başlayacağız. Zorluk şuradadır. Somut olayla ilgili analiz ve araştırmalar yoktur. Bizleri bazı sorunsallarla karşı karşıya getirecek ve ilgili konunun değerlendirmesine götürerek bazı sonuçlar elde etmemizi sağlayacak bir takım doğrultuları kaydetmekle başlayacağız.

Birinci çöküş 1453’te İstanbul’un düşüşüyle birlikte geldi. Rumluk, 1821’deki Yunan Devrimine kadar, boyunduruk altına alındığı bir dönem geçirdi. Sonrasında Balkanlarda ulusal-ayrılıkçı akımlar dal budak salmaya başladı. İstanbul Rumları Osmanlı devlet mekanizmasında tercümanlık işlerinde kurumlaşmışlardı ve bir çoğu aynı zamanda ticaretle de uğraşıyordu.

1821 devriminin öncesi ve sonrası bu dönem, Fener Rum Patrikhanesi’nin Katakouzini, Xrisantos Notaras, Nikolaos Mavrogordatos gibi büyük isimlerin önderliğinde dini-kültürel faaliyetlerini arttırdığı ve Hellen Ortodoks eğitimi açısından Rönesans sayılacak bu dönemine katkılarda bulundukları bir süreç yaşandı.

Tanzimat döneminde de imparatorluk bünyesindeki Hıristiyanlar kendilerini ifade ettikleri yeni olanaklar yarattılar. Yani “Yeni Osmanlıların” ortaya çıkışı ve Osmanlıcılığın bir ideoloji olarak kendini ifade etmesiyle birlikte İstanbul Rumlarının da siyasal faaliyet olanaklarının artışı gündeme geldi. Oluşan bu konjonktürü hangi düzeyde değerlendirdikleri kuşkusuz bir araştırma konusudur. Belirtmek gerekir ki Rumlar Osmanlı devlet mekanizmasında önemli mevkiler elde etmişlerdi, özellikle de Osmanlı Hükümetlerinin dış politika alanlarında önemli yerleri işgal etmişlerdi.  Özellikle 1839-1876 reform kararnameleri Hıristiyanların atanmasının yolunu açmıştı. Bu zamandan sonra bir çok Rumun önemli mevkilere geldikleri gözlemleniyor. Örneğin 38 üyeden oluşan Şurayı Devlet’in üç üyesi Rum idiler. Bunlar Dr. Konstantinos Karateodoris, Konstantinos Mousouris ve Stavros Aristarhis idiler. Hıristiyanlar taşrada da temsil hakları kazanmaya başladılar. Bu durum değişik biçimlerde 1912’ye kadar devam etti.

Denilebilir ki bahsettiğim bu birinci dönemde Hıristiyanların, özellikle de Rum ve Ermenilerin merkezi Osmanlı yönetimiyle ilişkilerini olumsuz etkileyen bir çok faktör vardı. İngiltere ve özellikle de Rusya’nın zaman zaman gayri Müslimlerin hamisi rolünde Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine açık müdahaleleri ve kendi politik çıkarları gerektirdiğinde bu iki somut ulusal topluluğun ulusalcı hareketlerini desteklemeleri örnek olarak gösterilebilir. Osmanlı İmparatorluğu toprak kaybettikçe değişik ulusal toplulukları Osmanlıcılık şemsiyesi altında bir arada tutmanın adı olan Osmanlıcılık düşü de başarısızlığa mahkum olacaktı. II. Abdülhamit döneminde Osmanlıcılık ideolojisi yerini İslamcılığa bıraktı. Böylelikle hem Müslüman halk Hıristiyanlara karşı fanatikleştirilecek hem de Abdülhamit kendi tahtını güçlendirmiş olacaktı.

İmparatorluk Rumları 1876’daki Birinci Meşrutiyeti coşkuyla karşıladılar. Çünkü bununla birlikte hakları resmen tescil ediliyordu. 1876-77 Meşrutiyet döneminde kendi temsilcilerini seçmeyi de başardılar. İstanbul’dan Nikos Soulidis ve Vasilis Seragiotis’i meclise temsilci olarak seçtiler. Osmanlı tarihine Sultan II. Abdülhamit’e karşı oluşlarıyla geçen Kleanti Skalieri ve Aziz Bey’in grubu bu dönemde ortaya çıkarlar. Skalieri, Sultan Abdülhamit’in kovuşturmasından kurtulmak için Atina’ya kaçar. Patlak veren Osmanlı-Rus savaşı meclisteki Rum temsilcilerin yurtseverlik duygularının dışına taşan Osmanlı yanlısı düşüncelerini ifade etmeleri için fırsat yaratmıştı. Bu siyasal tavırları, merkezi iktidar karşısında boyunduruk ilişkisini reddeden ve kendileri açısından eşit haklar ve devlet iktidarına katılımı öngören Osmanlıcılık adına açıklanıyordu. Kısaca bu tarz bir politik yaklaşımla yüzyıllardır Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında var olan gerilim azaltılmaya çalışılıyordu. Keza bahsi geçen temsilciler, savaş zamanları da dahil olmak üzere Hıristiyanların da askere alınmaları önerisinde bulunmuşlardı. 1897’deki Türk-Yunan savaşının sonuçlarından biri de Yunanistan’daki yurtsever bazı kişi ve çevrelerin Megali İdea (Büyük Helen Düşüncesi) düşüncelerinden uzaklaşmaları ve Türk-Yunan ilişkileri için yeni bir strateji ile yaklaşmaları olmuştu. Türk tarafındaki en önemli destekçi, bireysel girişimci ve ademi merkeziyetçi siyasal ve gelişme tezlerini savunan Şehzade Sabahattin idi. Çok sayıda Rum bu siyasal tezlere destek veriyordu ve aynı görüşü paylaşıyorlardı. Hatta Türk-Yunan federasyonu önerenler de olmuştu. Bu düşünceyi savunanlar I. Dragoumi ve A. Soulioti’nin etrafında kilitlenmişlerdi. Soulioti’nin düşüncesi; Bizans’ın evrenselliğinin Osmanlıca yorumunu savunan Riga’nın düşünceleri ile Megali İdea’nın ulusçuluğunu bağdaştırarak onları Doğu Akdeniz’in kültürel kimliğiyle ve aynı coğrafyada yaşama bağıyla bir arada tutma esasına dayanıyordu. Oysa I. Dragoumi Hellenizmin entelektüel ve maddi olarak gelişmişliğine inanıyordu ve “Helen-Osmanlı” imparatorluğunda bu verinin kısa zamanda yükselişe geçeceğine inanıyordu. 1908’deki “devrim”den sonra Türkiye’nin siyasal geleceğinin ne olacağı üzerine görüşlerde bir karışıklık süreci yaşandı. Örneğin bir mebus olan Bousios, Mecliste Rumların düşünsel üstünlük kurmaları halinde Türkiye’nin yeni bir Bizans imparatorluğu olabileceğine dair görüşler ileri sürüyordu. Aslında Türk-Yunan ilişkilerinde hakim olan iklimi en iyi şekilde milletvekili ve diplomat olan Apostolos Aleksandris anlatmaktadır. 1908 yılında Yunan Kralı kendisini çağırarak İstanbul’a özel bir görevle gitmesini ve gerek Türk tarafına bilgiler vermesini gerekse de oradaki gözlemlerini aktarmasını istemişti. Kendisinin anlatımlarına göre görevi başarıyla tamamlamıştı. İttihat ve Terakki’nin lider kadrolarıyla önemli görüşmeler de yapmıştı. Anlatımlarına göre Girit ile birleşme sorunu, Slav tehlikesi vb. konular tartışılmış. Tam da bu aşamada Patrik III. Yoakim ile ilişkiye geçmiş ve Rumların durumları hakkında daha net bilgiler edinmişti. Anılarındaki açıklamalarına bakılırsa Türkiye’deki gelişmeler ile ilgili bilgisinin olmadığını ve Kral kendisini yeniden çağırınca yeni bir görev yüklenmekten kaçındığını itiraf etmektedir. İttihat ve Terakki kadrolarıyla yapılan görüşmede Yunan tarafının talebi, soydaşlarına verdikleri sözleri İttihat ve Terakki aracılığıyla uygulamaya geçirme arzusudur. Yunan devletinin müdahaleleri bu somut görüşmelerle başlamış oluyordu. Sonrasında Yunanistan’ın İstanbul Büyükelçiliğinde görevli olan I. Dragoumis ve A. Souliotis, bu kimlikleri aracılığıyla mebus olan Bousios ve Patrikhane’nin özel danışmanı G. Theokharidi ile işbirliği geliştirerek İstanbul’da gizli bir merkez oluşturdular. Bu “merkez” aracılığıyla İstanbul’daki Yunan büyükelçiliği, Osmanlı Meclisi’ndeki Rum mebuslarla ilişki kuruyordu. Toplam 24 olan Rum mebuslardan 16’sı bu oluşuma katılmıştı. Bu gizli “merkez”e gazeteciler, İstanbul’un ekonomi ve toplum yapısının ileri gelenleri ve yerel halktan da katılanlar olmuştu. Bu sistem “İstanbul Örgütlenmesi”ni oluşturuyordu. Bu somut örgütlenme, ilk başta yalnızca bilgi toplamakla başlayan ancak daha sonra Helen-Türk Balkan Federasyonu öngören bir programı açıkça savunan Yunan Büyükelçiliği’nin bir şubesi idi. Bu program Atina’daki Yunan devletinin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına göre düşünülmüştü. Ayrıca büyük ihtimalle kendi çıkarları doğrultusunda daha değişik bir politika izleyecek olan Rum Mebusları da yanlış hedeflere yöneltmişti. Bu mebuslardan biri olan Pavlos Karolidis ve onu takip eden daha başkaları “İstanbul Örgütlenmesi”ne mesafeli durmuşlardı. Bu örgütlenme, kendi soydaşlarının iç işlerine doğrudan müdahale eden bir örgütlenme olarak da kabul edilebilir. Bir seçim döneminde bu örgütlenme, Rum cemaatin seçim faaliyetlerini üstlenmiş ve İstanbul’da “Yunan Siyasal Derneği”ni kurmuşlardı. Zaten Girit sorunundan dolayı iyice gerginleşen ilişkilerden dolayı Türklerin olumsuz psikolojik durumları seçim çalışmalarına da yansıyordu, ancak onları çileden çıkaran asıl olay Yunan Büyükelçilik yetkililerinin seçim çalışmalarına müdahale etmeleri ve Rum adayları açıkça desteklemeleriydi. Yunan Büyükelçisi’nin Pontus Bölgesinde Trabzon ve Amasya’da seçim öncesi adayları ziyaret etmesi, üzerinde anlaşma sağlanan oyları alamamalarına ve sonuçta kaybetmelerine neden oldu, oysa İstanbul’da Müslümanlarla yapılan açık anlaşma sayesinde beklenen sonuçlara ulaşıldı.

İstanbul ve diğer şehirlerdeki Rumlar ve diğer ulusal azınlıklar 1876 yılından beri yürürlükte olan ve gelişen yeni koşullara uymayan seçim kanunu karşısında hazırlıksız idiler. O zaman Patrikhane konuyla ilgili bir genelge yayınlayarak bu konudaki boşluğu doldurmaya çalışıyor. Bir makale yazarı çok büyük endişelerini dile getirdiği bir makalesinde o dönem bazı sorular sormaktadır. Yaşanan olaylar karşısında insanlarımızın duruşu ne olmalıdır? Eylem Programımız nedir? Yeni rejim karşısında, tarihsel nedenlerin milletimize yüklediği yeni yönelimleri nasıl algılamalıyız? Rumlara hakim olan siyasal belirsizlik gazetecinin sorduğu sorulardan da anlaşılabilir. Rum mebusların Osmanlı Meclisi’nde bir grup oluşturdukları bir gerçekti. Keza ulusal mesele konusunda işbirliği içindeydiler ve diğer konular üzerindeki değerlendirme ve oylamaları kendi durumlarıyla uyumluluk gösteriyordu.

Yunan Siyasal Derneği tarafından politik parti kurma önerisi yapıldı. Ancak bu öneri bütün mebuslar tarafından kabul görmedi. Kabul edenler G. Bousio’nun liderliğinde grup kurma yolunda ilerlediler ve Osmanlı Meclisi’ndeki diğer muhalefet partileriyle birlikte “İttihat ve Terakki”nin önerilerine karşı oy kullanıyorlardı. G. Bousio mecliste yalnızca Hıristiyanların askere alınmalarını değil aynı zamanda onların Türk askerlerle birlikte görev yapmalarını korkusuzca ifade ediyordu. Bu proje, Osmanlı Federasyonu düşüncesine inanan İstanbul Örgütlenmesi’nden geliyordu. Bu politikayı savunanlar dönemin uluslararası konjonktürünü ve Türk öğenin kimlik arayışı sürecini görmemezlikten geliyordu. Açıktı ki üzerinde anlaşılan herhangi bir proje yoktu. O dönemde Elefterios Venizelos henüz Osmanlı vatandaşıydı ve Jöntürklerle işbirliği isteyen Yunan Hükümetleriyle aynı görüşü paylaştığı anlaşılıyor. 10 Ocak 1909 tarihli Kirika ton Hanion gazetesinde çıkan makalesinde Türk-Yunan sorununda çözüm önerilerini açıklığa kavuşturmakta ve önerilen çözümlerin geçici ve dönemsel olduğunun altını çizmektedir. Çünkü Megali İdea düşüncesini gerçekleştirecek güce henüz ulaşmamıştır. Ancak 1910 yılında başbakan olur olmaz Megali İdea’yı gerçekleştirmeye karar verir.

İstanbul Rumları, siyasal parti kurmaları yasak olduğu için daha çok meslek örgütlerinde ve kültür merkezlerinde örgütlenmişlerdi. Faaliyetleri, dil çalışmaları ve kültürel düzeyle sınırlı kalmıştı. Bu derneklerin gelişmelerinin kaynağı imparatorluk bünyesindeki Ortodoks Yunan burjuva sınıfıydı. Böylece Rum burjuvazisi için bu dernekler birer ifade aracı ya da kolektif-kültürel eylem araçları işlevi görüyordu.

Dernekler somut eylemler örgütlerler ve somut talepler öne sürerler. Örneğin eğitim sorunları, kilisenin bakımı, okullara destek, toplumsal kurumlar ve insani yardım vb. konular. İstanbul’da bu derneklerin kongreleri bir toplumsal gerçeği de oluşturuyordu. Derneklerin biçimleri ve okulların gelişmeleri ile olan ilişkileri öyle olmasını istedikleri için değil, tersine dil eğitimi talebine sürükleyen somut gerçekliğin sonucuydu. Bütün bir süreç boyunca İstanbul Rumları kendi dilinde eğitim hakkını elinde tutmak için çabaladı. O dönemin tarihi derneklerinden biri de İstanbul Yunan Filoloji Derneği (1861-1925) idi. Bu dernekler kendi bölgelerinin tecrübelerini dilsel düzeyde organize eden ve bunu kendi üyelerine bilinç olarak taşıyan cemaatlerin okumuşlarından oluşuyordu.

Kuşkusuz bu, temel sorunlara cevap olmaya çalışan kurumsallaşmış bir söylem olarak ifade ediliyor. Ayrıca, ulus bilinci kural olarak ilk aşamada ortak politik bir yazgı ile saptanmaktadır, yoksa ortak bir kökenden değil. Açıktır ki Weber’in tanımı o dönemde ulusal bilinç konusunda Yunanlılarla karşılaştırıldığında İstanbul Rumlarının durumuna daha çok uymaktadır. Çünkü Yunanlılar, İstanbul Rumlarından çok daha farklı sorunlarla karşı karşıyaydılar. Ulusal kimlik gelişmemiş de olsa politik bir birlik duygusunu gerektirir. Siyasal toplum, sırayla ulusal kurumları tüm üyeleri için geçerli olacak hak ve sorumluluk kodlarını da gerektirir. Aslında ulusal kimlik çok boyutludur ve hiçbir şartta tek bir öğeye indirgenemez. Çünkü sınıfsal, dinsel vb. daha bir sürü kimlikle bağdaşabilir. Bu yüzden biz de söz konusu olan kimlik ile sınırlı kalacağız. Bu, zamanla ve siyasal olayların akışı içinde belirginleşir.

Rusya’daki 1905 burjuva devrimi Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan halkları da etkiledi. İstanbul’da Rum ve diğer uluslara ait teknik eleman ve çalışanlar tarafından sektörel sendikalar kurulmaya başlandı. İstanbul’daki soydaşların dünyadaki gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemezdi zaten.

Sosyalist hareket içinde bir çok önemli şahsiyet boy gösterdi. Nikolaos Giannios İstanbul’da büyüdü ve Stillianos Papadopoulo, Zaharia Vezesteni ve Vasili Kondouri ile birlikte İstanbul Sosyalist Merkezi’ni kurdu ve Ergatis (İşçi) gazetesini yayına soktu. Stillianos Papadopoulo, Selanik’te Ocak 1911’de yapılan İşçi Konferansı’na gazetenin temsilcisi olarak katılacaktı. Bu insanlar daha sonraları dilde halkcılık için de mücadele edeceklerdi. İstanbul kökenli bir başka önemli şahsiyet ise Nikos Zahariadis idi. Kendisi yıllarca Yunanistan Komünist Partisi’nin liderliğini yaptı ve sürgünde bulunduğu Sibirya’da vefat etti. Yorgos Skliros 1907’de Trabzon’da doğdu. Genç yaşlarda “Bizim Toplumsal Sorunumuz” adında bir araştırma yazdı. Bu konu, “Noumas” adlı derginin de tartışma gündemine girdi. Bunları İstanbul’daki Rum aydınların tartışmaları izledi. Y. Skliros daha sonraları “Doğu Sorunu” ile de ilgilendi. Jöntürk “devrimi”nden sonra Türkiye’de burjuva milliyetçiliğinin gelişeceğini öngörüyordu. Bu durumda imparatorluğunun Türk olmayan öğelerine kısa sürede güç birlikleri oluşturmalarını ve Balkan devletlerinden de dengelerin korunması amacıyla aynı politikayı hayata geçirmelerini öneriyordu. Bu çalışmalar 1908’deki seçimlerin başlarından itibaren devam ediyordu ve Rumlar Liberal Partiyi (Osmanlı Ahrar Fırkası) destekleyip işbirliği yapıyorlardı. Ancak Osmanlı Meclisi’nde temsil düzeyine ulaşmayı başaramadı. Partinin ideolojik lideri Şehzade Sabahattin’di, ancak o politik arenada görünmek istemediği için Partinin liderliğini yakın bir çalışma arkadaşına devretmişti. Partiyi dolaylı olarak destekleyen mebuslar Kosmidis ve Konstantinidis idiler. 1911 yılında Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurulur. Bu parti Rum, Arap, Arnavut, Ermeni, Kürt ve Bulgarlar tarafından desteklenecek ve böylece Osmanlı Meclisi’nde büyük bir muhalefet gücü oluşacaktı. O zamanlar P. Karolidis ve daha başkaları durumu tedirginlikle takip ediyorlardı, çünkü Jöntürklerle çatışma bir iflasla sonuçlanabilirdi, nihayet de öyle oldu. P. Karolidis, “Siyasal Dernek”in duruşunu onaylamayarak da tavrını belli ediyordu. Solun önemli bir başka ismi de İzmirli Dimitris Glinos idi. Jöntürk hareketi üzerine ciddi şekilde düşünen ve kafa yoran biriydi.

1915 tarihli yeni eğitim kanunuyla Jöntürk Hükümeti eğitim sistemini tamamen denetimi altına alıyordu. Yeni kanun, Türk dilinin ve tarihinin Yunan okullarında öğretilmesini zorunlu kılıyordu. Yunanistan, I. Dünya Savaşı’nın sonunda İtilaf devletlerin yanında savaşa girince Talat, Cemal ve Enver Paşa üçlüsünün hükümeti Rumlara karşı tedbirler almaya başladılar ve onları “stratejik olarak hassas” olan bölgelerden daha doğuya doğru kaydırdılar. İzmir ve İstanbul Rumlarına karşı ekonomik ambargo uygulamaya başladılar.

Ateşkesten sonra mebuslar mecliste söz alarak Hıristiyanların uğradıkları haksızlıkları dile getirdiler ve sorumluların cezalandırılmasını talep ettiler. Küçük Asya (Ege) Rumlarının savaş sonrası yaşadığı felaketlerin anlatıldığı ve Rum Mebusların imzaladığı raporlar yabancı gazetecilere dağıtıldı. Sonraki İstanbul Hükümetlerinde artık Rum Mebus göremiyoruz. Ancak İstanbul’da Türklerle işbirliği halinde yeni siyasal partilerin kuruluşunda bulunanlara rastlamaktayız. En çarpıcı olanlardan biri 1918 yılında kurulan ve Yorgaki Afenti’nin genel sekreteri olduğu Sosyal Demokrat Fırkası’dır. Bir diğeri ise 1920 yılında kurulan ve Hristos Zabaoğlu’nun Yönetim Kurulu’nda olduğu Tarikat-ı Salahiye Cemiyeti’dir.

Çok çalkantılı birinci dönem böylece sona eriyor. Rum Mebuslar zengin bir siyasal deneyime ulaşıyorlar, ancak maalesef kısa zaman sonra mülteci yollara düştüler. Tabi ki Balkan savaşlarının ve I. Dünya Savaşı’nın sonunda sınır dışı edilenleri, öldürülenleri (örneğin Trabzon Mebusu Kofidis) saymazsak. Tarih, daha başka işlemeye başlamıştı. Olaylar İstanbul ve Anadolu Helenizm’i açısından ters gelişmeye başladı. Olup bitenler onların iradeleri dışında gelişti. İzmir’e çıkarma yapan Elefterios Venizelos’un onlara danıştığını sanmıyoruz, aynı şekilde Venizelos’u İtilaf devletleri safına özendiren İngiliz ve Fransızların da.

Lozan Antlaşması ile birlikte, İstanbul’da, İmroz ve Gökçeada’da toplumsal travmaya uğramış bir Yunan azınlık Türk devletinin insafına terk ediliyordu. Türk devletinin çeşitli entrikalarıyla 370 bin olan Rum nüfusu 200 bine düşecekti, ki bunlardan 26 bini Yunan vatandaşıydılar.

Aynı şey Batı Trakya’daki Müslüman azınlık için de geçerliydi. Çünkü Lozan Antlaşması’nın 45. maddesi Yunanistan ve Türkiye’deki azınlıkların karşılıklı olarak korunmasını öngörüyordu. Türkiye’de Kemalistler İstanbul’u kontrolleri altına aldıkları gibi, Lozan Antlaşması’nın 39. maddesini ihlal ederek Yunan azınlığın sivil ve siyasal haklarını sınırlamaya giriştiler. Azınlıkların ulusal çapta ve yerel düzeyde siyasal sürece katılma olanaklarını ortadan kaldırdı. Keza Rumların kamu işletmelerinde diğer uluslararası şirketlerde çalışmalarının da önü kesildi. Kemalistlerin el attığı bir başka alan da eğitim ve sosyal vakıflardı. En karakteristik örnek İstanbul Yunan Filoloji Derneği’nin 1925 yılında kapatılması ve arşiv ile kütüphanesinin Ankara’ya taşınmasıdır. Devamında da Türk Hükümeti 156 deneyimli eğitimciyi Türkiye’deki eğitim koşullarına uymuyor gerekçesiyle istifaya zorladı. Aynı şekilde ticaret ve teknik okulların yanısıra azınlıkların çocuklarına özel eğitim veren Apostolidi Özel Dil Okulu’nun eğitim yapmaları yasaklandı. Tüm bunlara ek olarak değişik hukuksal düzenlemelerle mal ve vakıflara el konulmasını da eklemek gerekiyor. Lozan Antlaşması’ndan sonra İstanbul’daki ve iki adadaki Helenizm mahsur ve rehin gibi kendi kaderini bekledi. Türkiye artık Yunan azınlığı Yunanistan’a karşı bir baskı aracı ve çelişkilerinin çözümünde şiddet unsuru olarak kullanıyordu. Bu yeni gerçeklik İstanbul Rumlarının tüm yaşam kesitlerine olumsuz sonuçlarıyla yansıyordu. M. Kemal’in kurduğu “ulus-devlet”in yukarıdan dayattığı Türklük bilinci karşısında diğer ulusal azınlıkların Türkiye’de yaşam olanakları ortadan kaldırılıyordu. Elefterios Venizelos, Büyük Helen Düşüncesi’nin (Megali İdea) 1922’deki Küçük Asya trajedisiyle son bulmasıyla bu kez Türk-Yunan dostluğu konseptine uygun olarak 17 Haziran 1930 tarihli meclis konuşmasında şöyle demektedir: “Yaklaşık bir yüzyıllık geçmişi olan Türkiye ile olan tarihsel mücadelemiz son savaştaki antlaşmadan sonra kesin olarak son bulmuştur”. Artık resmi olarak Büyük Helen Düşüncesi’nden vazgeçiliyordu. Sonraları İstanbul’da kalan entelektüel, aydın insanların Türk Hükümeti’nin izin verdikleri sınırlar içinde kültürel düzeydeki çalışmaları devam etti. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de 1942 yılında getirilen Varlık Vergisi ile Yunan azınlık bir yara daha aldı. Yunan azınlığa karşı 1955’deki talan girişimleri ve 1964’deki sınırdışı kararı takip etti. Yunan azınlığın büyük bir kısmı Atina yollarına mülteci olarak düşerler. Başka da çareleri yoktur. 70 yıllık Kemalist devlet iktidarı boyunca Rumlar her an için Yunanistan’a doğru yol almak için tetikte bekliyorlardı.

Anadolu Rumları 1922’den sonra kökenlere bağlı olarak üçe ayrılıyorlar. a) İstanbul Rumları (Yerliler de denebilir), b) Pontus kökenliler, c) Kapadokyalılar. Her grup kendileriyle birlikte bölgelerinin değer ve alışkanlıklarını da taşıyorlardı. Rumların görüştüğü alanlar okullar, kiliseler, atletizm kulüpleri, vakıflar, huzurevleri, yetimhaneler gibi toplu alanlardı. Sınırdışı olaylarından sonra iki Yunan gazetesi ve bir de belirli bir zaman aralığı için Pazar gazetesi yayınlarına devam ettiler. Aslında önemli bir şey de yazmıyorlardı, Türk basınında çıkan haberlerin çevirisi ve Yunanistan’dan bazı haberler. 1930’daki Türk-Yunan yakınlaşması adına iki milletvekili azınlık temsilcileri olarak Türk Meclisi’nde boy göstermişti, ancak 1960’daki darbeye kadar. Bunlar da hem siyasal hem de ideolojik olarak kontrol altındaydılar. Her şeyden önce Rum azınlığa yenilgi ve korku psikolojisi egemendi. İstanbul’da varolma ve kalma mücadelesi için hiçbir siyasal projeye sahip değillerdi. Azınlıkların kendilerini Türk siyasal yapısı içinde “ifade etme”leri Libarel Partilere (Demokrat Parti daha yerinde olur) ve Adalet Partisi’ne oy vermeleriyle tamamlanıyordu. Rum azınlığın zorlandığı siyasal davranış biçimlerinden dolayı hiçbir siyasal kriterin uygulanma şartı kalmamıştı. Bunların dışında Anadolu Rumlarının köklerinden koparılmalarına ve siyasal olarak daralmalarına sürükleyen daha bir sürü neden vardı. Örneğin Türkiye’deki azınlıkların kaderleriyle ilgili Lozan Antlaşması’na imza atan büyük devletlerin ilgisizliği bunlardan bir tanesidir. Keza her defasında iktidara gelen Yunan Hükümetlerinin ilgisizliği ve azınlıkların durumu konusunda Türk Hükümetleriyle yaptıkları ikili anlaşmalar da bir başka nedendir. Rum Patrikhanesi’nin yetersizliği ve pasif duruşu. İstanbul’daki azınlık okullarında uygulanan eğitim sistemi vs… Burada biraz durmakta fayda var. Okulların çalışma koşulları birbirinden farklıydı. Her okulun yöneticisi Rumdu ve yöneticinin yardımcısı da Türk olarak atanıyordu. Ancak Türk olan yardımcı genellikle yöneticiyi görmemezlikten gelir ve ayağını kaydırmaya çalışırdı ve bu şekilde eğitim konularını belirlemeye çalışırdı. Öğrencilerin de sorunları tartışma olanakları yoktu. İstanbul’da kalan bu yeni nesle cesaret veren, moral değerlerini ayakta tutan ve düşünmeye sevk edecek eğitimcilerin ilhamına ihtiyaçları vardı. Yunan devletinin atadığı eğitimciler ise genellikle ekonomik kriterleri göz önünde bulundurarak gidenlerdi ve azınlık öğrencilerin ihtiyaç duyduğu yetenek ve aradığı desteği sunabilecek kimseler değillerdi. Yunanlı eğitimciler oradaki öğrencilerle iletişim kurmakta zorlanıyorlardı, çünkü yaşam anlayışları öğrencilerin psikolojisinden, koşullarından ve Helenizm’in oradaki yaşam mücadelesinden tamamen ayrı yerlerde seyrediyordu. Kemalist devletin kesintisiz süren beyin yıkama seansları her gün “Türküm, doğruyum, çalışkanım” sözleriyle devam ediyordu. Her Pazartesi ve Cumartesi günleri İstiklal Marşı okumak da zorunluydu. Eğitimcilerin de hiçbir fedakârlığa yanaşmamaları eğitim aracılığıyla öğrencilerin belli alanlarda duyarlı kılınması ve bazı düşüncelerin ortaya atılması koşullarını ortadan kaldırıyordu. 1971 yılında Nihat Erim döneminde Heybeli adadaki Ruhban Okulu’nun da (İlahiyat Fakültesi) kapatılmasıyla Hıristiyan Ortodoks Kilisesi büyük bir yara daha aldı. Çünkü artık kiliselerde görev yapacak elemanların yetiştirildiği yerden de mahrum kalacaktı. 60 ve 70’li yıllarda azınlıkların çocuklarının bir çoğu yurtdışına yönelmişlerdi. Kalanlar da Türk üniversitelerinde ya da Robert Koleji’nde (daha sonraları Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştürüldü) eğitimlerine devam ettiler. İstanbul’da eğitimlerine devam eden ya da Türkiye’de kalış sürelerini uzatanlar Türk Sol örgütlerinde kendilerini ifade etmeye ve böylece siyasal bir korunak da elde etmeye çalıştılar. Bu siyasal duruşu Ermeniler ve Yahudiler de takip ediyorlardı. Bu tartışma götürmeyen bir fenomen olarak tarihe geçti. Ancak Kemalizm Türk Solunda yeniden dolaşıma giriyordu ve İstanbul Rumları bir süre sonra devletin resmi ideolojisiyle tekrar yüz yüze geliyordu. İstanbul’dan Yunanistan’a sonradan gelen kuşaklar böylece beraberlerinde otoriter yanları, Kemalist bir anlayışı ve biraz yabancılaşmaya uğramış Türk bir mantık da taşıyorlardı. Bir türlü bütünlüklü bir siyasal bilince ulaşamıyor ve politik olarak tamamlanamıyorlardı. Bu yüzden Atina’da İstanbulluların oluşturduğu dernekler bir türlü gerçek işlevlerine kavuşamamaktadır.

İstanbullular Derneği son 25 yıldır Rum azınlığın uğradığı tarihi haksızlıkları Yunanistan’da anlatmaya çalışıyor. Rum aydınlar Kemalist siyaseti ve Türkiye’nin gerçekliğini Yunanlı soydaşlarına açıklamaya çalışıyorlar.

 

Kasım 2003