AFGANİSTAN
Savaştan iki yıl sonra da tüm sorunlar varlığını koruyor!
11 Eylül 2001'de ABD'ye saldırılar sonrasında ABD emperyalizminin
tüm müttefikleriyle "terörizme karşı mücadele" adına ilk yöneldiği
ülke Afganistan oldu. 7 Ekim 2001 tarihi, Afganistan'a karşı saldırı
savaşının başlatıldığı tarihtir.
Yaklaşık üç ay süren sıcak savaş sonrasında Taliban rejimi yıkıldı
ve Afganistan'da "yeniden imar" planları ve çalışmaları başlatıldı...
Fakat Hamid Karzai önderliğinde kurdurulan hükümet, kelimenin gerçek
anlamında ülkedeki hiçbir temel sorunu çözemedi. Tüm temel sorunlar
varlığını koruyor.
Emperyalizme bağımlılık sorunu, toprak / tarım reformu sorunu ve
ulusal sorun gibi sorunların çözümü zaten emperyalistlerin atadığı
bu hükümetle mümkün değil. Fakat sözkonusu çözülmek istenen, açlık,
yoksulluk, sağlık sorunları, göç, eğitim-öğretim, iç güvenlik, Karzai
hükümetinin emrine verilecek silahlı güçler-asker dışındaki tüm
silahlı güçlerin silahsızlandırılması vb. tüm sorunlar da varlığını
koruyor. Burjuva anlamda demokratikleşme sorununda hiçbir önemli
adım atılmış değildir.
Karzai hükümeti gerçekte Kabil dışında hiçbir yere hükmedemiyor.
Bu durumun en iyi dile geldiği şey, halkın Karzai'yi "Kabil belediye
başkanı" olarak adlandırmasıdır.
Afganistan'da Kabil ve dar çevresi dışındaki tüm alanlar esas olarak
savaş ağaları, yerel beylerin (emirlerin), değişik milis ve kriminallerin,
uyuşturucu tüccarlarının egemenliğindedir.
Hükümet içinde Savunma Bakanı olan Tacik kökenli Muhammed Kasım
Fahim'in bile kendine bağlı özel silahlı güçleri bulunmaktadır ve
Fahim bakanlık konumunu silahlı güçlerini daha da güçlendirmek için
kullanmaktadır.
Özbek kökenli Abdul Reşit Dostum da hükümetteki "yardımcı başkanlık"
konumunu pek ciddiye almıyor ve kendine bağlı bölgede (Kuzeybatı)
yönetimi elinde tutmaktadır.
İran sınırına yakın bölgede -özellikle Herat vilayetine bağlı bölgede-
hakim olan İsmail Han'dır. İsmail Han'ın 30.000 civarında silahlı
gücü bulunmakta ve Kabil'de alınan kararlar onu hiç ilgilendirmemektedir.
Gulbuddin Hikmetyar ise öne çıkan bir başkası. Hikmetyar Kabil hükümetinin
-Taliban güçleri dışında- en keskin düşmanıdır. Taliban güçleriyle
ve El Kaida güçleriyle ittifaka gittiği yönünde haberler yayınlamakta...
Ülkede başgösteren çatışmalardan, saldırılardan birinci elden suçlanan
biri Hikmetyar. Buna rağmen esasta ülkenin güney kesiminde yönetim
kontrolü Hikmetyar'dadır.
Burada değindiğimiz bu birkaç örnek bile Afganistan'da "iç güvenliğin"
gerçek anlamda olmadığı, işgalci güçlerce de -ABD askeri gücü ile
ISAF gücü yaklaşık 15 bin askeri güç- gerçek anlamda bir güvenlik
sağlanmadığını ortaya koymaktadır. Bu duruma bir de Taliban güçlerinin
yeniden örgütlendiği ve güçlenmeye başladığı yönlü haberler eklenince
Afganistan'daki durumun pek de emperyalistlerin istediği yönde ilerlemediği
görülebilir.
Gelinen yerde emperyalistler ISAF'ın etkinlik alanının genişletilmesi
ve daha fazla askeri gücün Afganistan'a yerleştirilmesi yönünde
adımlar atmaktadırlar. Onlara göre, ya daha fazla askeri güç yerleştirilerek
"savaş kazanılacak" ya da "yenilgi" kabul edilecektir...
Irak'a yönelik savaşta ABD ile karşı karşıya gelen Alman emperyalizmi,
Irak yerine Afganistan'a güç yığma yönünde tavır takınmakta ve bunun
için çalışmaktadır. Alman emperyalistlerinin bu konudaki planına
göre Kunduz'a birkaç yüz Alman askeri gönderilmek istenmektedir.
İşgal gücü, yardım gücü olarak sunulmaya çalışılmaktadır!
Bu arada Afganistan'daki "yardım güçlerinden" askerler saldırılara
da maruz kalmaktadır... Sadece ABD askerleri değil, ISAF gücü olarak
Afganistan'da görev yapan Alman askeri de saldırılardan payını aldı.
Haziran ayı başında gerçekleşen bir intihar saldırısında 4 Alman
askeri yaşamını yitirmiş 30 kişi yaralanmıştı.
Afganistan'da andaki durum, bir yıl öncesine göre daha da karışık...
Taliban güçleriyle çatışmalar, bombalamalar sürüyor. Savaş gerçekte
bitmiş değil.
Taliban rejiminin yıkılması ve saldırgan emperyalist güçlerin savaşı
kazanması sonrasında, bu yıl Mayıs ayı başında Kabil'de ilk kez
Amerikalı ve tüm yabancı askeri güçlerin ülkeden çıkmasına yönelik
bir yürüyüş yapıldı. İşgalci güçlere karşı tepkiler giderek artmaktadır.
Gelinen yerde, işgale karşı savaş ağalarının El Kaida ve Taliban
güçleriyle işbirliğine gittiği yönlü haberler medyaya yansımaktadır.
Hatta ABD güçlerinin bile Taliban'la gizli görüşmeler yaptığı yönlü
haberler de medyaya yansımaktadır.
Afganistan'a karşı savaşın bitiminden sonra Almanya'nın Bonn şehrindeki
Petersberg'te yapılan iki konferansta öngörülenler içinde olan yeni
Anayasa'nın "Kurucu Meclis" (Loya Jirga) tarafından belirlenen hükümet
tarafından 2003 yılının sonuna kadar kabul edilmesi, 2004 yılı ortalarında
ise genel seçimlerin yapılması sorunları sürüncemede kaldı... Anayasa
hâla ortaya konmuş değil. Ne bağımsız bir seçim komisyonu oluşturulmuş,
ne de partiler yasası çıkarılmıştır. Buna bağlı olarak da seçimlerin
sözkonusu tarihte -2004 yazında, Haziran veya Temmuz'da- yapılıp
yapılmayacağı soru işareti haline gelmiştir. Savaş ağalarının silahsızlandırılması
meselesi ise tam bir çıkmaz sokak! Bu olgu da bilindiğinde, aslında
seçimlerin sözkonusu tarihte gerçekleşmemesi büyük bir olasılık
olarak görünmektedir. 70.000 civarında eğitilmesi düşünülen "Ulusal
Ordu" gücü bağlamında ise şimdiye kadar eğitilen asker sayısının
5000 olduğu belirtilmektedir.
ISAF güçlerinin komutası ise Ağustos ayı başlarında (11 Ağustos)
Hollanda-Almanya ortaklığından NATO'ya devredildi. (ISAF güçleri
içinde 31 ulustan asker bulunmaktadır. Bunlarda en çok sayıyı Kanada
ve Almanya askeri oluşturmaktadır. NATO'nun ISAF komutasını devralması
sonrasında öne çıkan esas askeri güç Kanada'nın askeri gücüdür.)
Kısaca belirtilirse, Karzai hükümeti bırakın ülkeyi yönetmeyi, Anayasa
taslağı oluşturmada bile başarısız kalmıştır. Kabil'de yönetimi
sağlaması da esasta ISAF askeri güçleri sayesindedir. Burjuva basın
bile onbinden az NATO askeri gücüyle Karzai'nin geleceğinin kurtarılamayacağını
yazmaktadır.
KISA BİR İKİ NOKTA DAHA...
Afganistan'da "iç güvenlik" bağlamında gerçekte önemli
hiçbir adımın atılmadığı bilindiği halde, Avrupalı emperyalist güçler,
Taliban rejiminden kaçmak zorunda kalan mültecileri, ya da başka
deyimle "ilticacıları", "Afganistan'da durum değişti,
güvenlik var" gerekçeleriyle sürgün etmekte...
Somut olarak son dönemde öne çıkan Belçika'daki gelişmeler oldu.
1.100 Afganlının ülkeyi terketmesi yönünde karar verilirken 10.000
civarındaki mültecinin de oturum hakları gözden geçirilip bunu takiben
iptal edilmesi yönünde uygulamalara başlandı.
Sürgüne karşı mücadele eden Afganlı mülteciler Brüksel'de kilise
işgal ederek tavır koydular. Ama bu mücadele de Belçika devletinin
tavrını esas olarak değiştiremedi. Onlar, Afganistan'daki değişiklikleri,
"sığınma gerektirecek şartların ortadan kalktığı" yönünde
değerlendirme tavrını sürdürdüler. Afganlı bir mülteci haklı olarak
şunu soruyordu:
"Eğer Afganistan'da durum güvenlikli ve demokratik ise, neden
Batılı Milletler ISAF'ın etki alanını genişletme ve daha fazla asker
gönderme üzerine tartışıyorlar? Burada biri ya da öteki yanlış."
Kuşkusuz sadece Belçika sürgün etmedi Afganlı mültecileri. Örneğin
İngiltere de onlarca Afganlıyı sürgün etti.
Burada bilince çıkarılması gereken bir sorun da uyuşturucu ticareti
meselesidir.
2001 Ekim ayı başında Afganistan'a karşı savaş başlatma yönünde
tavır takınan İngiltere Başbakanı Tony Blair, o dönem şu tavrı takınmıştı:
"Afganistan, dünyanın en büyük uyuşturucu kaynağıdır. Britanya'nın
sokaklarında satılan eroinin yüzde 90'ı Afganistan kaynaklıdır.
Taliban'ın bugün satın aldığı silahlar, uyuşturucu satın alan genç
Britanyalıların hayatlarıyla ödenmektedir. Bu da Taliban rejimini
yıkmamızı gerektiren bir başka nedendir."
Bu tavrı duyan ya da okuyanlar, İngiliz emperyalistlerinin uyuşturucuya
karşı mücadele etmek istediğini sanmıştır... Ama gerçek durum böyle
değil!
Sözkonusu dönemde, Taliban rejiminin yasaklamalarıyla 2001'e gelindiğinde
eroinin ham maddesi üretimi, ya da ham afyon üretimi iyice azaltılmıştı.
Basına yansıdığı kadarıyla durum kısaca şöyledir:
Eroin üretimi için ham madde olarak afyon çiçeği (haşhaş) üretimi,
1999'da rekor ürün olarak 4600 ton, 2000 yılında 3300 ton, 2001
yılında ise sadece 185 ton (kimi verilere göre 80 ton) üretilmiştir.
Yani çok açık biçimde haşhaş, ya da afyon çiçeği üretimi çok büyük
oranda düşürülmüştür.
Yani Blair'in tespiti, durum tespiti açısından da sözkonusu dönemde
gerçekleri yansıtmayan, yalan yanlış bir tespittir. Gerçek durum
ise İngiliz emperyalistlerinin gerçekte uyuşturucuya karşı olmadığıdır.
Kuşkusuz Afganistan'ın işgali sadece İngiliz emperyalizmi tarafından
gerçekleşmedi. En başta ağabeyi-baş müttefiki ABD emperyalizmi işin
içinde ve başı çekmekte. Ama buna rağmen, gerçekte ise bunun sonucu,
yani ABD-İngiltere emperyalistlerinin işbirliği sonucu savaş sonrası
dönemde uyuşturucu üretimi yeniden yüksek rakamlara ulaştı.
2001 yılında 185 ton olan haşhaş (afyon çiçeği) üretimi, savaş sonrası
bir yıl içinde 3300 tona yükseldi. Gelecek sene içinde de daha da
yükseleceği belirtilmektedir. Eroin, anda Afganistan'ın temel ihraç
maddesidir. Ve dünyadaki eroin tüketiminin % 75'ini Afganistan karşılamaktadır.
Tabii ki bu nedenle Blair'in Karzai hükümetini yıkma, Afganistanı
bombalama diye bir düşüncesi yok...
Ülke nüfusunun % 70'inin açlık sınırı altında yaşadığı, % 23'ünün
temiz su bulamadığı, çocuk ölümleri bağlamında dünyada birinci sırada
bulunan bir ülkede, emperyalistler uyuşturucu tüccarlarını destekleyerek
daha da fazla kâr elde etmenin peşindeler...
Onlar kendi çıkarlarının peşinde. Gayet doğal! Sorun, Afganistanlı
-değişik ulus ve milliyetlerden- işçilerin, yoksulların, köylülerin,
genelde tüm emekçilerin kendi sınıfsal çıkarları için emperyalist
işgale ve yerli egemenlere karşı mücadele edip etmemesinde düğümlenmektedir.
20 Eylül 2003
MEKSİKA
Cancun'da da sonuç yok!
Dünya
Ticaret Örgütü (WTO) Eylül ayında Meksika'nın Cancun kentinde yeni
bir zirve daha yaptı. Mart ayında sonuca bağlanamadan dağılan zirveden
sonra, Cancun zirvesi de 21 bağımlı ve geri ülkenin direnişiyle
sonuçlanamadan dağıldı.
Cancun'da yaşanan çelişkinin özünü emperyalistlerin dayatmaya çalıştığı,
geri ve bağımlı ülkelerin çıkarlarına dokunan tarım anlaşması ve
ilaç politikası oluşturuyordu. Emperyalistler tarım sübvansiyonlarının
daha da indirilmesini, gümrüklerin daha da açılmasını talep ediyorlardı.
Bu, yoksul ülkelerin tarımının giderek yok edilmesi ve bu ülkelerin
tarım ürünlerini de ithal etmeye zorlanması demekti. Emperyalistler
açıkçası dünya yoksullarına, siz üretmeyin biz size kendi ürünlerimizi
kendi koyduğumuz fiyattan satarız diyor ve daha fazla bağımlılık
ilişkisini dayatıyorlar. Bağımlı ve geri ülkelerin Cancun'daki temsilcileri
özde emperyalist bağımlılığa karşı çıkmıyorlar şüphesiz, ancak emperyalistlerin
giderek pervasızlaşan ve ülkelerini daha da yoksulluğa sürükleyen
talepleri karşısında -bıçak kemiğe dayandığından- önlerine uzatılan
anlaşmaları imzalamıyor, protestoyla zirveyi terkediyorlar.
Bir diğer çıkar dalaşması da ABD ile AB arasında yaşanıyor. ABD
Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde AB'nin gen manipülasyonuyla üretilmiş
tarım ürünlerine koyduğu ithalat yasağına şikayetini dile getiriyor,
ABD tarım ürünlerinin Avrupa pazarlarında müdahalesiz satışını talep
ediyordu. Emperyalistlerin kendi aralarında olduğu kadar emperyalistlerle
bağımlı ülkeler arasında yaşanan bütün bu çıkar çelişkileri Cancun'da
bir kere daha açığa çıktı.
Cancun zirvesinde çatışma konusu olan bir diğer nokta emperyalist
büyük güçlerin ucuz, patentsiz ilaç üretimini engelleme siyasetiyle
ilgiliydi. Küreselleşme karşıtı örgütlerden Sınır Tanımayan Doktorlar
Örgütü Cancun zirvesi öncesinde Kamboçya'nın Dünya Ticaret Örgütü
üyeliğine kabul edilmek için ucuza, patentsiz AIDS ilacı üretme
hakkından vazgeçmeye zorlandığı açıklandı. İşte böyle yürüyor emperyalist
pazarlıklar!
Bugün dünyanın yoksul ülkelerindeki milyonlarca insan yaşamlarını
kurtaracak ilaçlara erişemediğinden yaşamını yitiriyor. Onların
yaşamını yitirmesinin nedeni, hastalıklarına çare olmaması değil,
emperyalistlerin kâr hırsı! Emperyalist ilaç tekelleri patent hakları
üzerinde direterek dünya yoksullarının da elde edebileceği ucuz
ilaç üretimini engelliyorlar.
Bugün dünya çapında 42 milyon insan HIV/AIDS taşıyıcısı durumunda
ve bunların % 90'ı yoksul ülkelerde yaşıyor. AIDS'in henüz tam çaresi
bulunmuş durumda değil. Fakat emperyalist ülkelerde HIV/AIDS taşıyıcısı
insanların ömürlerini uzatmak ve yaşam kalitelerini yükseltmek için
ilaçlar bulunuyor. Ancak bu ilaçlara ulaşamayan dünya yoksulları
kitlesel ölümlerle karşı karşıya kalıyor. Sadece Güney Afrika'da
hergün 600 kişi AIDS'ten ölüyor. Bugün ABD bir AIDS hastasının yıllık
ilaç ihtiyacını 10.000 ABD dolarına satıyor. Brezilya, Hindistan
ve Güney Kore kendi ürettikleri ilaçlarla bu fiyatı 2002'de 1400
ABD dolarına düşürmüş durumdalar. Bunun kendi çıkarlarına vurduğu
darbeyi gören emperyalist ilaç tekelleri "patent hakkı"
talepleri ve TRIPS (Ticaretle İlişkili Fikri Mülkiyet Hizmetleri)
anlaşmasıyla ucuz ilaç üretimini engellemeye çalışıyorlar. TRIPS
anlaşması Brezilya, Hindistan, Güney Kore gibi ülkeleri ucuz ilaç
üretiminden vazgeçirerek emperyalist tekellerin biçtiği fiyattan
patentli ilaç üretimine zorluyor.
Ve Dünya Ticaret Örgütü de ilaç fiyatlarının yüksek tutulmasının,
patentsiz ucuz ilaç üretiminin engellenmesinin gözetimini gerçekleştirmeye
çalışıyor.
Yeri geldiğinde insan hakları üzerine çok laf edenlerin insan sağlığına
biçtiği önem işte bu kadardır. Bir yanda emperyalistlerin azami
kârı ve diğer tarafta milyonlarca yoksulun sağlıklı yaşam hakkı...
Emperyalistlerin gözlerini bile kırpmadan gerçekleştirdikleri seçim
açıktır!
Cancun zirvesi boyunca küreselleşme karşıtları çeşitli eylemler
düzenlediler. Onbinlerin sokağa döküldüğü yürüyüş ve protesto eylemlerinin
karşısında emperyalist zirveyi koruyan polis vardı. Cancun sokaklarında
barikatlar kuruldu, polisle çatışıldı ve hatta bir eylemci intihar
eyleminde bulundu. Küreselleşme karşıtlarının yürüttükleri yer yer
oldukça militan eylemler dünya kamuoyunun dikkatini emperyalistlerin
barbarlıklarına çekmesi noktasında önemli ve olumludur. Ancak eksik
olan bu eylemlerin emperyalizmin aşırılıklarına karşı direnişin
çerçevesini aşamamasıdır. Küreselleşme karşıtları bugün; "Başka
bir dünya mümkündür!" şiarıyla sokağa çıksalar dahi, genel
ideolojik-siyasi yaklaşımlarıyla emperyalizmin zincirlerini kırmaksızın,
emperyalizmi bir bütün olarak yok etmeksizin, biraz daha "adil"
bir dünya düşüne saplı kalmaktadırlar. Bu eylemler içine bir bütün
olarak emperyalizmi hedef alan, emperyalist barbarlığı yoketmek
için bir bütün olarak emperyalizmi yoketmenin gerektiği düşünceleri
taşınmak zorundadır!
21 Eylül 2003
FİLİSTİN - İSRAİL
Üç yıl intifada ve yolu olmayan harita...
İkinci
İntifada üçüncü yılını doldurdu. İkinci İntifada'nın başlamasından
bu yana geçen süreçte yaşamını yitiren insanların sayısı üç bin
civarında... Bunların büyük çoğunluğu Filistinli Arap halkından.
Üç yıllık bilanço tam anlamıyla ortaya konmamış ama basına yansıyan
veriler -33 ayın hesabına göre- şunları gözönüne sermektedir:
İki binin üzerinde Filistinli ve 800 civarında İsrail'linin ölümünün
yanısıra 35 bin Filistinli Arap halkından insan yaralanmış, bunlardan
3 bini sakat kalmıştır. Filistinlilerin 3700 evi bütünüyle yıkılmış,
23 bin civarında ev ise kısmen tahrip edilmiştir. 15 bin Filistinli
evsiz bırakılmıştır... Bu döküm kuşkusuz değişik biçimlerde uzatılabilir.
Ama üçüncü yılını dolduran İkinci İntifada'ya karşı Siyonist İsrail
devletinin tavrının Birinci İntifada'ya karşı tavırla aynı olduğunu
göstermeye yeterlidir. Siyonist İsrail devleti işgal ettiği bölgede
Filistinli Arap milletine karşı faşist terörü uygulayarak halkın
ayaklanmasını bastırmaya çalışmaktadır.
Emperyalist güçlerin Filistin-İsrail sorununu "çözme"
yönündeki açıklamaları, "barış görüşmeleri", ya da çizdikleri
"yol haritası" da bu gerçeği değiştirmiyor.
ABD emperyalizmi, "Ortadoğu'yu düzenleme" siyasetinin
bir gereği olarak Irak'ta Saddam rejimi yıkıldıktan sonra Filistin-İsrail
sorununun "çözümüne" el attı... Bunun da bir sonucu olarak
BM, AB ve Rusya ile birlikte üzerinde anlaştıkları, adına "Yol
Haritası" dedikleri "çözüm" önerilerini Mayıs ayı
başında Filistin ve İsrail'e sundular!
Taraflar arasındaki görüşmeler sonucu, gerek İsrail, gerekse de
Filistin Özerk Yönetimi sözkonusu "Yol Haritası"nı kabul
ettiler. 3 Haziran'da Bush, Mısır'ın Şarm El Şeyh kentinde Mısır,
Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn başkanlarının da katıldığı ve onların
da onayını aldığı bir toplantı ertesinde, 4 Haziran'da Şaron ile
Abbas'ı Ürdün'ün Akaba kentinde bir araya getirdi... Ayrıca: "Eğer
herkes üzerine düşen görevleri yerine getirirse, biliyorum ki barış
olacaktır." açıklamasında bulundu. Böylece "yeni bir barış
süreci" başlatılmış oldu.
"Yol Haritası"na bakıldığında, gerçekleri gören herkesin
de tespit edebileceği gibi, "güçlüler" -ABD ve İsrail-
"güçsüzlere" -Filistin Özerk Yönetimi- dayatmada bulunuyordu
ve Filistin Özerk Yönetimi'ne -ne kadar isterse istesin- çözemeyeceği
görevler yükleniyordu. Yani aslında sorunun bu planla da çözülmeyeceği
işin başında belliydi.
Örneğin sürgündeki Filistinli Arapların geri dönme hakkı sorunu,
siyonist İsrail devleti ve andaki şefi Şaron için kabul edilmesi
mümkün görünmeyen bir meseledir. Bu sorun örneğin "Yol Haritası"nın
da çözemediği bir sorundur. Tarafların üzerinde anlaşamadığı tüm
temel sorunlar, gelecekteki görüşmelerle çözülmesi istenen sorunlar
olarak dile getirildi sadece.
Taraflar arasında çözümü zor görünen bir mesele de işgal bölgelerindeki
Yahudi yerleşim alanlarının boşaltılması meselesidir. Bu konuda
da "Yol Haritası" gerçek anlamda bir çözüm getirmemiştir.
Şaron'un son yıllarda "izinsiz" ya da "kaçak"
kurulan yerleşim alanlarını boşaltmaya hazır olduğunu açıklaması
bile, burjuva medyanın bazı kesimleri tarafından "büyük başarı"
olarak kitlelere yutturulmaya çalışıldı. Örneğin bu plana göre işgal
edilen bölgenin sadece % 42'sinin Filistinlilere bırakılacağı, %
58'inin yine işgal altında kalacağı / tutulacağının hesapları yapılmaktadır.
Üç aşamalı plana göre, birinci aşamada Filistin Özerk Yönetimi İsrail'e
karşı şiddeti, şiddet eylemlerini koşulsuz olarak durdurmakla yükümlü
kılınmaktadır. Bu konuda İsrail'in de yardımı öngörülmektedir. Yani
Filistin Özerk Yönetimi silahlı örgütlere / gruplara yönelik -ya
onları ikna ederek şiddet eylemlerine son vermelerini sağlayacak,
ya da İsrail ile birlikte saldırıya geçecek...
Tarafların karşılıklı düşmanlık kışkırtma tavırlarına son vermeleri
ve İsrail'in iki devletli çözümü kabul etmesi gerekiyordu. (Ki bu
gerçekleştiği için taraflar 4 Haziran'da "barış sürecini"
ilan ettiler).
İkinci aşamada ise, Haziran-Aralık 2003 arası dönemde "geçici
sınırlar ve hükümran bir bağımsız Filistin devletinin kurulması"
için çaba gösterilmesi isteniyordu.
Fakat bunun için de ön şart, "Filistin halkının, teröre karşı
tutarlı mücadele eden, bunun için hem isteği hem de yeteneği olan
bir önderliğe sahip olması ve demokratik temellere dayalı işleyen
bir hoşgörünün ve özgürlüğün sağlanması" konuyordu.
Üçüncü aşamada ise, "Son statü üzerinde anlaşma" ve böylece
1967'de işgal edilmiş bölgelerden İsrail güçlerini çekilmesi ve
buna bağlı olarak çözülmesi gereken tüm sorunlar yapılacak görüşmelerle
çözülmek isteniyordu.
İsrail'in devlet olarak ilk kez bir Filistin devletinin kurulmasını
kabul etmesi emperyalistler tarafından dayatılan bu "çözümün"
gerçekleşebilecek bir çözüm olduğu yönünde kamuoyunda iyimser bir
beklentiye yol açtı. Suudi Arabistan tarafından geçen sene önerilen
ve başka Arap devletleri tarafından da destek bulan İsrail'in devlet
olarak tanınması önerisi de gözönüne alındığında, artık tarafların
birbirini kabul etme yoluna girdikleri ortaya çıkmaktadır.
Kuşkusuz bu, Filistin-İsrail sorununun çözülmesi sürecinin kısa
sürede ve sorunsuz olacağı anlamına gelmiyor.
Her şeyden önce bilinmesi gereken şey, İsrail ve esas destekçisi
ABD emperyalizmi Filistin Özerk Yönetimini Oslo Anlaşması'dan daha
geri düzeydeki bir anlaşmaya zorlamaktadır. Bu konuda önemli düzeyde
yol alınmıştır da. Ama bu daha da gerilere çekilmek isteniyor...
Bu arada Arafat devredışı bırakılmak istenmekte; böylece Filistin
Özerk Yönetimi'nde iç çelişkiler, iktidar mücadelesi körüklenmekte,
bir yandan Filistin Özerk Yönetimi HAMAS, İslami Cihad ve El Aksa
Şehitleri Tugayı gibi örgütlere karşı sert tavır takınmaya zorlanmakta,
"terörizme karşı mücadele" adına bu grupların / örgütlerin
silahsızlandırılması dayatılmaktadır. Böylece Filistin Arap milletinin
iç çatışmalarını körüklemektedir. Diğer yandan da, İsrail'in hoşuna
gitmeyen her gelişmede faşist terör devreye sokulmaktadır. Böylece,
aslında "Yol Haritası"nda öngörülen 2005 yılında Filistin
devletinin kurulması, yine bilinmez bir tarihe ertelenmeye çalışılmaktadır.
Andaki gelişmelere bakıldığında -beklenmedik çok önemli değişiklikler
olmazsa- 2005 yılında Filistin devletinin kurulmayacağını söylemek
gerekiyor. Bu süreçte olabilecek olan, en iyi ihtimalle Haziran-Aralık
2003 dönemi için "Yol haritası"nda öngörülen ikinci aşamanın
uygulanması konusunda ilerleme olabilir.
Gelişmeler hangi hızda olursa olsun, anda görünen şey, gidişatın
iki devletli bir çözüm yönünde ilerlediği, ilerleyeceğidir.
"YOL HARİTASI" ERTESİNDE BAZI GELİŞMELER
"Yol haritası"nın açıklanması ertesinde Filistin Başbakanı
Abbas, HAMAS, İslami Cihad vb. örgütlerin yönetime katılmaları,
şiddet eylemlerine son vermeleri yönündeki çabalarını yoğunlaştırdı.
Bu çabalar Haziran ayı sonuna doğru meyvelerini vermeye başladı
ve sözkonusu örgütler üç ay süreyle İsrail'e karşı ateşkes ilan
ettiklerini açıkladılar.
İsrail ise 30 Haziran'dan itibaren Gazze Şeridi'nin kuzey kesiminden
çekilmeye başladı ve 50 civarında Filistinli tutukluyu serbest bıraktı.
Bu tavırlar bir yandan karşılıklı adımların atılması bağlamında
"iyimser" bir gelişme olarak kamuoyuna yansırken, aynı
zamanda karşılıklı tehdit ve talepler ise işin karmaşıklığını gösteriyordu.
HAMAS vb. örgütler İsrail'den 8000 civarında olduğu söylenen Filistinli
tutukluları serbest bırakması ve başta Arafat'a olmak üzere ablukanın
kaldırılmasını talep ediyordu. İsrail ise Filistin yönetiminden
bu grupların silahsızlandırılmasını talep ederek, 350 tutukluyu
serbest bırakmaya hazır olduğunu açıklıyordu.
Bu arada Abbas ile Arafat arasındaki görüş farklılıkları nedeniyle
Abbas'ın istifası gündeme geldi ve geçici bir anlaşmayla bu tartışma
sonuçlandı.
Temmuz ayı sonlarına gelindiğinde İsrail 540 Filistinliyi serbest
bırakmaya hazır olduğunu açıkladı ve daha sonra 400'den fazla tutukluyu
serbest bıraktı.
Tüm bunlar yapılırken 6 Ağustos'ta yeniden bombalı intihar eylemi
gerçekleşti. Bombalı intihar eylemi İsrail askeri güçlerinin HAMAS
üyelerine saldırılarına ve önemli kişilerinden birini katletmesine
karşı intikam eylemi olarak yapıldığı, eylemi üzerlenen HAMAS ve
El Aksa Şehitleri Tugayı tarafından açıklandı.
Bunun ertesinde İsrail yine intikam saldırılarına geçti, kimi HAMAS
önderlerini öldürdü, bu saldırılara karşı yine HAMAS vb. gruplar
da İsrail'e karşı ilan ettikleri ateşkesi resmen bitirdiklerini
açıkladılar, intikam yeminleriyle tehditler savurdular.
19 Ağustos'ta 21 kişinin öldüğü ve 100 civarında kişinin de yaralandığı
bir intihar eylemi daha yaşandı. İntihar eylemleri Filistin Özerk
Yönetimi tarafından mahkûm ve red edildiği halde, İsrail "barış
sürecini" durdurduğunu açıkladı. İsrail, Filistin Özerk Yönetimiyle,
Filistin Özerk Yönetimi de HAMAS gibi örgütlerle görüşmelerini dondurduğunu
açıkladılar.
Ardında yine bilinen görüntüler, gelişmeler... "Barış süreci"
gerçekte başlamadan bitmişti. Arafat, ateşkes çağrılarıyla birlikte,
3 Eylül'de "Yol Haritası"nın öldüğünü açıkladı. Abbas'la
Arafat arasındaki çelişkiler Abbas'ın 6 Eylül'de istifa etmesini
beraberinde getirdi. İsrail Arafat'ın sürgün edilmesini, hatta öldürülmesini
yine tartıştı... Kısacası yine başa dönüldü!
Abbas yerine Filistin Yasama Konseyi Başkanlığı yapan ve Filistin
Özerkliğine ilişkin Oslo anlaşmalarının mimarı olarak da bilinen
Ahmed Kurey atandı. Kurey yeni hükümeti kurmaya çalışıyor...
Birleşmiş Milletler'in 16-19 Eylül tarihlerinde yapılan değişik
toplantılarında gündeme gelen ve İsrail'in Arafat'ı sürgün etmesine
karşı çıkan karar taslağı Güvenlik Konseyi'nde ABD'nin vetosu nedeniyle
kabul edilmedi. Buna göre ABD emperyalizminin de Arafat'ı devredışı
bırakma tavrına destek verdiği ortaya çıkıyordu. ABD'nin bu tavrını,
HAMAS gibi örgütlere karşı tavır yok diye gerekçelendirmesi de bu
gerçeği ortadan kaldırmamaktadır.
Sözkonusu karar taslağı, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda (19
Eylül) 4 ret ve 15 çekimser oya karşın 133 oyla kabul edildi. Çünkü
karar uluslararası haklar bağlamında herhangi bir yaptırım getirmemektedir.
Yani bu kabulün gerçekte hiçbir yaptırımcı gücü yoktur. Fakat buna
rağmen Arafat'ın sürgün edilmesi tavrına karşı Arafat'a uluslararası
bir desteğin verilmesi bağlamında bu karar önemlidir.
Yeni bir "barış süreci" görüşmelerine nasıl ve ne zaman
başlanacağı anda belli değil. Açık olanın çatışmaların şimdilik
süreceği, "Yol Haritası"nda öngörülen çözümün de istenen
/ belirlenen zaman da gerçekleşemeyeceğidir.
Ki bu gerçekleşse dahi, Filistin-İsrail sorununun gerçek anlamda,
eşit ve adil bir çözümü olmayacaktır. Sadece andaki durumdan biraz
daha iyi -yani kötüler arasında daha az kötü olan- bir çözüm olacaktır.
Filistin halklarının gerçek kurtuluşu ise devrim ve sosyalizm için
mücadeleyi gerektiriyor.
20 Eylül 2003
KIBRIS
Kuzey Kıbrıs'ta iktidar mücadelesi yükseliyor...
BİR YANDA ÇÖZÜMÜ AB ÜYELİĞİ VE ANNAN
PLANI TEMELİNDE GÖRENLER; DİĞER YANDA TÜRK DEVLETİNİN KANATLARI
ALTINDAKİ STATÜKOCULAR... HER İKİ ÇÖZÜM DE GERÇEK ÇÖZÜM DEĞİL...
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ ÇEŞİTLİ ULUS VE MİLLİYETLERİN DEVRİM VE
SOSYALİZM BAYRAĞI ALTINDA BİRLEŞMESİYLE VE MÜCADELESİYLE KAZANILACAKTIR!
Aralık
ayında yapılması planlanan seçimler yaklaşırken Kuzey Kıbrıs'ta
hakim sınıf siyasetçileri arasındaki dalaş da derinleşerek sürüyor.
Çok kabaca belirtilecek olursa dalaşın bir yanında AB üyeliği ve
Annan Planı çerçevesinde çözümü savunanlar var. Bilindiği üzere
AB üyeliği ve Annan Planı temelinde birliği savunan parti, grup,
sendika ve mesleki örgütlerin bir bölümü bir işbirliği protokolü
imzalayarak Barış ve Demokrasi Hareketi adı altında partileştiler.
AB üyeliği ve Annan Planı temelinde bir çözümü savunmasına rağmen
"Kıbrıs sosyaldemokratlarının partisi" Cumhuriyetçi Türk
Partisi bu birliğe katılmadı. Bu muhalif partiler dışında Kuzey
Kıbrıs'ta yeni kurulan Çözüm ve AB Partisi de AB'ci muhalif kanatta
bir üçüncü güç olarak yerini aldı.
Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) adı altında birleşen parti ve
grupların işbirliği protokolü, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (Güney Kıbrıs)
AB'ye resmen üye olacağı Mayıs 2004 öncesi Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
kurulması ve kuzeyle güneyin birlikte AB'ye üye olması temeline
dayanıyor. Bu amaçta birleşen BDH Aralık 2003 seçimlerini seçimden
öte; Denktaş ve onunla birlikte hareket eden statükocu kesimin -ve
bu kesimlerin destekçisi Türk devletinin- bugüne kadar uyguladıkları
politikaların oylanacağı bir referandum olarak tanıtıyor, çalışmasında
bu söylemi öne çıkarıyor.
Bu arada Kuzey Kıbrıs muhalif partileri Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (Güney)
siyasi güçleri ve AB ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışılıyorlar.
Dalaşın diğer tarafında ise Türk devletinin has adamı Denktaş ve
şürekası yer alıyor. Bu kesim bilinen statükocu tezleri savunup
duruyor. Bu kesim AB'ci muhalefeti "ceplerinde AB parası bulunan
ve Rum tarafının borazanlığını yapanlar" türünden demeçlerle
"sıkıştırmaya" çalışıyor. Bu arada Denktaş ve şürekası,
bir yandan kimi çıkışlarla (23 Nisan'da sınırları açma kararında
olduğu gibi) varlığını hissettirme ve AB'ci muhalefete üstünlük
sağlama peşinde koşuyor; diğer yandan da -basına yansıdığı kadarıyla-
diplomatik olarak Annan Planı'na karşı -bu plandan da yararlanarak-
"Denktaş Planı" olarak adlandırılan "yeni" bir
plan üzerinde çalışıyor.
Halihazırda Denktaş ve ekibini destekleyen Türk hakim sınıfları
arasında Kıbrıs sorununun çözümü noktasında da farklılıklar var.
Görüntüde Denktaş ve ekibine "tam destek" verilse de özellikle
AKP hükümeti sorunu Annan Planı'nın kimi yanlarının törpülenmesi
temelinde çözüme götürme yanlısı. Bu yüzden yer yer AKP hükümeti
ile Denktaş arasında soğuk rüzgârlar esmeye devam ediyor.
Nitekim Denktaş'ın AB'ci muhalefete ateş püskürdüğü ÔÔMuhalefet,
iktidar için yeterli oyu alırsa benim Rumlarla müzakerecilikten
ayrılmamı isteyeceklerdir. Ben de Anadolu'yu arkama alır mücadeleye
başlarım!" şeklindeki demecine Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül "Sayın Denktaş ilkönce Kıbrıs halkını arkasına alsın!"
şeklinde yanıt vermiştir.
Bilindiği gibi Türkiye ile KKTC arasında Ağustos ayında Gümrük Birliği
Çerçeve Anlaşması imzalandı. Anlaşma AB çevrelerinde rahatsızlık
yarattı. Bunun üzerine AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül, AB üyesi ülkelerin büyükelçilerine "İmzalanan Gümrük Birliği
Çerçeve anlaşması adı üzerinde bir çerçeve anlaşmasıdır. İçi doldurulmamıştır
ve bu haliyle onaylanması için de parlamentoya gönderilmeyecektir"
diyerek anlaşmayı "önemsiz" gösterip AB ile ilişkileri
gerginleştirmekten kaçınan bir tavır sergiledi.
Bu yaklaşımlar hükümet ile derin devlet arasındaki yaklaşım farklılığına
işaret etmektedir. AKP hükümeti görünürde Denktaş ve ekibine "destek"
verse de esasta Aralık seçimlerini beklemekte; bu seçimlerde AB'ci
muhalefetin Denktaş'ı devre dışı bırakması olasılığı üzerine de
hesap yapmaktadır.
Ama seçimlerde nasıl bir sonuç çıkacaktır?
"TEMİZ SEÇİM" Mİ?
Kuzey Kıbrıs'ta seçimlerin "temiz" yapılıp yapılmayacağı
konusunda kuşkular da artmaktadır. Biz şimdiden şunu söyleyelim:
Türk hakim sınıfları demokrasicilik oyununda, bu oyunun bir parçası
olarak seçim kandırmacasında ustadır. Kendi çıkarlarına ters düşen
bir seçim sonucuna razı olmayacakları gayet açıktır. Ve bu nedenle
seçimlerden kendi uzantısı güçlerin ezici üstünlükle çıkması için
oyunlara çoktan başlamışlardır. Seçim listeleri ile oynandığı, bu
amaçla Türkiye'den taşınan göçmenlere çok kısa sürede Kuzey Kıbrıs
pasaportu verilerek "seçmen" ilan edildiği şimdiden basına
yansımaktadır.
Hakim sınıf siyasetçilerinin "temiz" geçeceğini söyledikleri
seçimlerin hazırlığı böyle yürüyor...
Bu arada dikkat çeken bir başka nokta da Kuzey Kıbrıs yönetimi ve
onun arkasındaki sivil ve resmi güçlerin çeşitli provokasyonlara
yönelmesidir. Mayıs ayında Yakındoğu Üniversitesi'nin düzenlediği
Bahar Şenliği'nde faşist bir güruhun sopalı, demir çubuklu saldırarak
onlarca öğrenciyi polisin gözü önünde yaralaması; Eylül ayında Kuzey
ve Güney Kıbrıslıların birlikte oluşturduğu "Milliyetçiliğe
ve Savaşa Karşı İki Toplumlu İnsiyatif" isimli kuruluşun Kuzey
Kıbrıs'ta yapmak istediği kampın güvenlik güçleri tarafından basılması
bu tür provokasyonların işaretleridir.
HERKES "ÇÖZÜM"DEN YANA!
AMA HANGİ "ÇÖZÜM"?
Kıbrıs sorununda herkes "çözüm"den yana... Avrupa Birliği,
Kıbrıs Cumhuriyeti, Denktaş yönetimi, bu yönetimin arkasındaki Türk
hakim sınıfları, AKP hükümeti, Kuzey Kıbrıs muhalif partileri...
herkes "çözümden", kendi çözümünden yana tavır sergiliyor.
Sözkonusu "çözümlerden" biri Kuzey Kıbrıs'ın Kıbrıs Cumhuriyeti
(Güney) ile birleşmesi ve birlikte Avrupa Birliği'ne girmesi temelinde
bir çözümdür. Geniş bir kitle desteğine sahip olduklarını iddia
eden Kuzey Kıbrıs muhalefeti 80 bin kişilik mitingi çokça anarak
iyimser havalara girmekte, seçim sonrasında statükonun ortadan kaldırılacağını,
AB ile birleşileceğini ve Kıbrıs sorununun bu temelde "çözüleceğini"
hesaplamaktadırlar.
Bu hesabın Türk hakim sınıflarından dönmesi büyük ihtimaldir.
Ama diyelim ki, seçimler "demokratik" geçti; yine diyelim
ki AB'ci muhalefet seçimlerden başarıyla çıktı ve AB üyeliği temelinde
Kıbrıs Cumhuriyeti ile birleşerek sorunu "çözdü"!
Bu noktada da tartışılması gereken temel şey, AB temelinde bir "çözüm"ün
gerçek anlamda barışı getirip getirmeyeceği, gerçek bir çözüm olup
olmayacağıdır.
Biz böyle bir "çözüm"ün gerçek çözüm olmayacağını söylüyoruz.
Gerçek çözüm AB üyeliği temelinde gerçekleşemez. Herşeyden önce
kapitalizmin-emperyalizmin varlığı koşullarında, onun çıkarları
doğrultusunda çizdiği / dayattığı temelde bir çözüm halklara gerçek
barışı ve özgürlüğü getiremez, getirmeyecektir. Bu Kıbrıs sorununda
da Filistin sorununda da, Bask sorununda da... böyledir. Halkların
kendilerinin konuşmadığı koşullarda; halklar adına sermayenin çıkarları
temelinde, zorlama ile oluşturulan çözümler geçicidir, yanıltıcıdır.
Çözüm emperyalizmden -somutta AB'li emperyalistlerden- beklenemez!
Bu çözümle ne emperyalistler adadan defolup gideceklerdir, ne işgalci
güçlerin adadaki hakimiyetleri sona erecektir, ne özgürlük gelecektir,
ne de sömürü ortadan kalkacaktır...
Bugün kitlelerde seçimlerle / referandumla "çözüm"ün sağlanacağı,
kalıcı barışın, demokrasinin ve özgürlüğün kazanılabileceği yanılgısı
yaygındır. Kitlelerin seçimlerdeki beklentisi seçimler sonrasında
herşeyin güllük gülistanlık olacağı yönündedir. Bu yanılsamaya karşı
mücadele etmek; seçimlerin -kimi reformlara zemin hazırlasa bile-,
parlamentonun, AB üyeliğinin... vs. vb. gerçek anlamda bir çözüm
olmayacağını propaganda etmek Kıbrıslı devrimci ve sosyalist güçlerin
görevleridir.
Ama anda Kuzey Kıbrıslı sosyalistler bunu yapmıyorlar. Onlar anda
AB üyeliği temelinde bir emperyalist "çözüme" soldan destek
veriyorlar. Ve bu siyaset "taktikle" gerekçelendiriliyor.
Bu yanlıştır, reformist bir siyasettir.
Kıbrıslı devrimci ve komünist güçlerin görevi gerçek çözümün propagandasını
yapmaktır. Onların görevi çeşitli ulus ve milliyetlerden Kıbrıslı
emekçileri emperyalizme ve adadaki işgalci güçlere karşı mücadeleye
çağırmaktır. Bu temelde örgütlenmek ve güçleri birleştirmek gereklidir.
Şüphesiz bu hedef, kitlelerin andaki eğilimleri dikkate alındığında
gerçekleşmesi zor gibi görünmektedir. Ancak devrimciler ve komünistler
gerçekçi olup imkânsız görüneni istemek görev ve sorumluluğuna sahiptirler.
Eylül 2003
AVUSTURYA
Avusturya'ya göç...
Aşağıda, Avusturya'dan Komünist Eylem-Marksist-Leninist
(KOMAK-ML) imzasıyla elimize geçen bir bildiriyi, okuyucularımıza
bilgi olması açısından -bazı Türkçe düzeltmeleriyle- aynen yayınlıyoruz.
YDİ ÇAĞRI
Altmışlı yılların başında yükselen konjonktürün işgücüne
duyduğu ihtiyaç yerli halk ve köyden şehre göçle karşılanamaz duruma
gelmişti. Avusturya'nın kapitalist sınıfı diğer emperyalist ülkelerin
tecrübelerine dayanarak önce Yugoslavya'dan daha sonra da Türkiye'den
iş gücü getirmeye başladı. İşçi göçmenliği sosyal ortaklık adında
hızlandırıldı. Yabancılar önceleri kendiliğinden gelmedikleri için,
federe ekonomi dairesi tarafından yurtdışında açılan bürolar tarafından
getiriliyordu. Öncelik hakkı kısa çalışmadan sonra ülkelerine geri
döndüklerinde, yeri yenileriyle doldurulabilecek bekar erkeklere
tanınıyordu.
Genç, kalifiyeli, fakat ucuz iş gücü politikası neticesinde, emperyalist
güçler örneğin Türkiye'de bürolar açtılar, bunların hedefi seçilmiş
sağlıklı, geri dönmeyi kabul eden gençler bulmaktı. Bu göçmenler
sağlıklı olmak zorundaydı (mesela sağlıklı olup olmadıkları için
ağızlarındaki dişlere bile bakılıyordu) ve belirli yaş sınırının
üzerinde olmamalıydı. Yaşlanan yabancı işçinin yerine gençlerini
getirebilmek için oturma ve çalışma müsadesi belirli zaman için
veriliyordu. Bu rotasyon prensibinin uygulanması için devletin polis
gücü de kullanıldı.
***
1961 yılında Avusturya'da, Avusturya vatandaşı pasaportu olmadan
çalışan kadın ve erkek işçilerin sayısı 16.000 idi. Bu sayı 1966
yılında 50.000'e yükseldi. Bu sayı ilk defa 1970'de 100.000'in üzerine
çıktı. 1973 yılına gelindiğinde bu rakam o zamana kadar en yüksek
seviye olan 226.800'e ulaştı. Petrol krizinin baş göstermesiyle
1973 ve 1976 yılları arasında 55.000 yabancı işçi işten atıldı ve
ülkeden kovuldu. Göçmen politikası başından beri kârlılık prensibine
bağlıydı. Kadın ve erkek "misafir işçiler"in getirilmesi
hiçbir zaman hayırseverlik hareketi değil, bilakis bir ticaretti.
***
Yabancı iş gücünün büyük bir bölümü kötü çalışma koşullarında özellikle
düşük ücretli iş kollarında bulunmakta. Onların mesleki ustalığı
(kalifikasyonu) bu ülkede kabul edilmemekte -ücreti ise zaten hiç
ödenmemektedir. Diğer taraftan Batı Avrupa ve Kuzey Amerikalı göçmenler
genellikle kalifiye olarak ekonomik sürekliliği olan işyerlerinde
çalıştırılmakta. Yugoslav, Türk, Kürt vb. kadın ve erkek göçmenlerin
çoğunluğu yıllarca Avusturya'da çalışsa da yüksek kademelere "yükselemez".
Avusturya emperyalizmi şovenistçe eşitsizlik yaratmak için çalışmaktadır.
Vergi kesintisine gelince, göçmen işçiler (yerlilerle) eşit kılınmakta.
"Profil"in açıklamasına göre 1980 ile 1990 yıllarında göçmen
işçilerden işsizlik fonu sigortasına kesilen paralardan 6 milyar
Şilin net kazanç sağlanmıştır. Yalnızca 1991 yılında işsizlik fonu
sigortasına kesilen para 2,3 Milyar Şilin, buna karşılık yalnızca
1,1 Milyar işsizlik ücreti ödenmiştir. Konut sorununda da durum
böyledir. İşçi Odaları'nın tahminine göre "misafir işçiler",
tüm diğer kadın / erkek işçiler gibi kesinti ödemekte, bu kesintilerden
yıllık yuvarlak hesapla 220 Milyon Şilin toplu konut fonu kasasına
aktarılmakta, ama büyük bir bölümü teşvik edilen (başka bir deyimle
Belediye evleri) konutlardan men edilmişlerdir.
Göçmenlerin oturdukları konutlar Avusturyalıların oturdukları konutlardan
daha kötüdür. Her şeyden önce oturdukları binalar 1919'dan önce
yapılmış bakımsız ve küçük evlerdir. Göçmenlerin daha büyük evlere
(Belediye evlerine) geçebilmesi Avusturya vatandaşlarıyla eşit hak
konumuna geldikten sonra, yani Avusturya vatandaşı olduktan sonra
mümkün olmaktadır. Tabii vatandaşlık için başvuruda da devlet yüklü
bir para almakta.
***
Bunlardan da öte burda mecburi göçe de değinmek gerek. Yugoslavya
savaşında çok insan göçtü. Emperyalist ülkeler savaş yürüttü, emperyalist
ülkeler mültecileri ülkelerine kabul ettiler ve emperyalist ülkeler
bu kabul ettikleri mültecilere karşı medyayı kışkırttı. Bu kışkırtmada
mültecilerin kabul edilmesinin giderlerinin yüksek olacağı faktörü
hep yeniden öne çıkarıldı.
Kuzey Kürdistan'da Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Avusturya genişliğinde
bir alana yirmibir baraj inşaatı için öngörülen GAP-Projesi, sözümona
ilerleme ve gelişme adına yapılan bu GAP-projesi çerçevesinde yüzbinlerce
insan yerinden yurdundan edildi. Bu projede yer alanların başında
Avusturyalı Verbundgeselschaft gelmektedir. Yani bu anlamda Kuzey
Kürdistan'dan ("Doğu Türkiye") insanların kovulmasını Avusturya
da tasvip etmiştir. Bu insanlar başka ülkelere kaçmak zorunda kaldı.
Konuyla ilgili ta yüzyıl önce II. Enternasyonal, Stuttgart Kongresi'nde
şunu tespit etti: "İşçilerin göçü aynı işsizlik, fazla üretim
ve işçilerin geçim sıkıntısı görüngüleri gibi kapitalizmin özünden
ayrılamaz bir görüngüdür."
***
Göç sorununu 1975 yılından bu yana yabancıları çalıştırma kanunu, yabancılar kanunu, iltica kanunu ve oturma kanunu tanzim etmekte. Bunlar da konjonktürün durumuna göre, insanların alınabileceği ve sürgün edilebileceği biçimde değiştirilen özel kurallardır. İş yeri kaybı kadın ve erkek göçmenler için, aynı zamanda oturma izninin kaybedilmesi ve ülkeden sürülmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına geliyor. Bu özel muamele düzenlemesi, kapitalistlere ücretleri düşürme ve toplu sözleşmeleri dikkate almama imkânları yaratıyor. Burjuvazi işleri "böl ve yönet!" prensibiyle şovenist, ırkçı ve kinci kışkırtmalarla taşkınlıklara vardırmakta. Kadın ve erkek göçmenlerin küçük düşürülmesi, göçmen ve aynı zamanda yerli işçi sınıfının daha güçlü sömürülmesinin tabanını yaratmakta. Biz bunlara karşı koymak istiyoruz. Bundan dolayı biz KomAk-ML'ciler, tüm alanlarda eşitliğin sağlanması için, burjuvaziye karşı mücadelede yerli ve yabancı tüm işçilerin ortak hareket etmesini savunuyoruz. Sermayenin hakimiyeti enternasyonaldir. Bu nedenle de, bütün ülkelerin kadın ve erkek işçilerinin özgürlük mücadelesi, eğer kadın ve erkek işçiler uluslararası sermayeye karşı birlikte mücadele ederse ancak başarıya ulaşabilir.
KOMAK-ML
Temmuz 2003
FİLİPİNLER
Yüzlerce askerin protesto eylemleri Amerikancı Arroyo rejiminin
çürümüşlüğünü
gösteriyor
Ordu ve Donanmadan 70 subay da dahil üçyüze yakın askerin 27 Temmuz
2003'teki gerici hükümeti protesto eylemi, ABD idaresindeki Arroyo
rejiminin çürümüşlüğünü en çarpıcı ve etkin bir biçimde göstermiştir.
Askerlerin şikayetleri sadece Filipinler'de değil, tüm dünyada da
yankılanmıştır. Gerekçeleri yerindedir. Rejimin misilleme türünden
saldırılarıyla üzeri örtülmemelidir. Bu şikayetler protestocu askerlere
Başkan Arroyo ve Savunma Bakanı General Angelo Reyes'in istifasını
talep etmeleri için haklı ve makul bir neden sunmaktadır.
Adı geçen yüksek görevliler de içinde olmak üzere -alt rütbeli subaylar
ve sade askerlerin sırtından- rejimin bozulmuşluğu ve General Reyes
ve çömezi General Victor Corpus'un ABD'nin askeri müdahalesine,
Pentagon'dan artan askeri ikmale ve Ağustos'ta sıkıyönetim ilanına
yolu açmak için düzenlediği terörist bombalamalar bu şikayetler
arasındadır.
Rejim tarafından Yeni Halk Ordusuna (NPA) güya silah satıldığı iddiası,
askerlerin şikayetleri arasında, Filipinler Komünist Partisi sözcüsü
Ka Roger Rosal'ın bir bildiri yayınlayarak itiraz ettiği tek şikayettir.
Ona göre, görece az sayıda silah bazı subaylar ve erler tarafından
NPA'ya satılmıştır. NPA silahlarının çoğunu taktik taarruzlarla
Filipinler Silahlı Kuvvetleri'nden ele geçirmiştir.
Amerikancı Arroyo rejimi, asker protestocuları salt Mesih'çi asiler
ve rejimin siyasi muhaliflerinin elinde alet olmuş beyinsizler diye
küçümseyip gözden düşürmekte kararlıdır. Benim görüşümce, herşeyden
önemlisi, şu olguyu görmektir: Rejim öyle çürümüş ve izole olmuştur
ki, rejimin subayları ve erleri bile ona karşı ayaklanmaktadır.
Âlenen protesto etme cesaretini gösteren yüzler, gerici silahlı
kuvvetler içindeki binlerce ve onbinlerce askerin şikayetlerini
açığa vurmaktadır. İlerde askerlerin bu türden daha çok şikayetleri
ve toplu protestoları olacaktır. Zemin olağanüstü verimlidir. Gerici
ordu içinde devrimci çalışma yapmak yurtsever ve ilerici kadrolar
için acil bir görevdir.
Çarlık ordusunda Bolşeviklerin yaptığı gibi, devrimci kadrolar gerici
ordudaki askerleri halkın tarafına geçmeye ikna edebilir ve böylece
gerici orduyu içten çökertip devrimin zaferini hızlandırabilirler.
Ne de olsa, gerici ordunun sıra neferleri esas olarak yoksullaşmış
işçiler ve köylüler arasından toplanmaktadır.
Kardinal Sin'in halka yaptığı, Edsa tapınağına gidip kokuşmuş Arroyo
rejimini savunma çağrısına çok az kişi uydu. Keza, rejimin rahatına
düşkün siyasi muhalifleri de çok az kişiyi protestocu askerlere
destek vermeye sevkedebildi. Şurası açık ki, ancak daha önceden
ulusal demokratik hareketin desteğini kazanmış olan haklı bir dava,
geniş halk kitlelerini yüksek bağlılık ve militanlık seviyesine
çıkarabilir.
Gerici ordunun askerlerinin protesto eylemi, Başkan Arroyo'nun sözümona
ulusun durumu konuşmasının öngününde olmuştur. Bu, onun haketmiş
olduğu büyük bir cezadır. Başını BAYAN'ın çektiği ulusal demokratik
hareketin tüm halkın ve gerici hükümetteki herkesin dikkatini gerçeklik
yoklamasına, Arroyo'nun yalan dolanına karşı BAYAN'ın gerçek ulusun
durumu raporuna çekmesi önemlidir.
BAYAN'ın rejimin kuklalığını, uç noktadaki sömürü biçimlerini, bozulmuşluğunu
ve gaddarlığını açıkça gözler önüne sereceği ve Filipinler'de yeni
sömürgeci terör ve ihtiras saltanatını sona erdirmek için gerekli
temel reformları ve esasa ilişkin değişiklikleri talep edeceğine
eminim. Gloria Macapagal-Arroyo şimdi kendi ordusu içindeki isyancı
birlikler ve açlık ve sefalet içinde yaşayan halk karşısında güçlü
bir cumhuriyet illüzyonu yaratmayı gittikçe daha imkânsız buluyor
olmalı.
