AFGANİSTAN

Savaştan iki yıl sonra da tüm sorunlar varlığını koruyor!

11 Eylül 2001'de ABD'ye saldırılar sonrasında ABD emperyalizminin tüm müttefikleriyle "terörizme karşı mücadele" adına ilk yöneldiği ülke Afganistan oldu. 7 Ekim 2001 tarihi, Afganistan'a karşı saldırı savaşının başlatıldığı tarihtir.
Yaklaşık üç ay süren sıcak savaş sonrasında Taliban rejimi yıkıldı ve Afganistan'da "yeniden imar" planları ve çalışmaları başlatıldı... Fakat Hamid Karzai önderliğinde kurdurulan hükümet, kelimenin gerçek anlamında ülkedeki hiçbir temel sorunu çözemedi. Tüm temel sorunlar varlığını koruyor.
Emperyalizme bağımlılık sorunu, toprak / tarım reformu sorunu ve ulusal sorun gibi sorunların çözümü zaten emperyalistlerin atadığı bu hükümetle mümkün değil. Fakat sözkonusu çözülmek istenen, açlık, yoksulluk, sağlık sorunları, göç, eğitim-öğretim, iç güvenlik, Karzai hükümetinin emrine verilecek silahlı güçler-asker dışındaki tüm silahlı güçlerin silahsızlandırılması vb. tüm sorunlar da varlığını koruyor. Burjuva anlamda demokratikleşme sorununda hiçbir önemli adım atılmış değildir.
Karzai hükümeti gerçekte Kabil dışında hiçbir yere hükmedemiyor. Bu durumun en iyi dile geldiği şey, halkın Karzai'yi "Kabil belediye başkanı" olarak adlandırmasıdır.
Afganistan'da Kabil ve dar çevresi dışındaki tüm alanlar esas olarak savaş ağaları, yerel beylerin (emirlerin), değişik milis ve kriminallerin, uyuşturucu tüccarlarının egemenliğindedir.
Hükümet içinde Savunma Bakanı olan Tacik kökenli Muhammed Kasım Fahim'in bile kendine bağlı özel silahlı güçleri bulunmaktadır ve Fahim bakanlık konumunu silahlı güçlerini daha da güçlendirmek için kullanmaktadır.
Özbek kökenli Abdul Reşit Dostum da hükümetteki "yardımcı başkanlık" konumunu pek ciddiye almıyor ve kendine bağlı bölgede (Kuzeybatı) yönetimi elinde tutmaktadır.
İran sınırına yakın bölgede -özellikle Herat vilayetine bağlı bölgede- hakim olan İsmail Han'dır. İsmail Han'ın 30.000 civarında silahlı gücü bulunmakta ve Kabil'de alınan kararlar onu hiç ilgilendirmemektedir.
Gulbuddin Hikmetyar ise öne çıkan bir başkası. Hikmetyar Kabil hükümetinin -Taliban güçleri dışında- en keskin düşmanıdır. Taliban güçleriyle ve El Kaida güçleriyle ittifaka gittiği yönünde haberler yayınlamakta... Ülkede başgösteren çatışmalardan, saldırılardan birinci elden suçlanan biri Hikmetyar. Buna rağmen esasta ülkenin güney kesiminde yönetim kontrolü Hikmetyar'dadır.
Burada değindiğimiz bu birkaç örnek bile Afganistan'da "iç güvenliğin" gerçek anlamda olmadığı, işgalci güçlerce de -ABD askeri gücü ile ISAF gücü yaklaşık 15 bin askeri güç- gerçek anlamda bir güvenlik sağlanmadığını ortaya koymaktadır. Bu duruma bir de Taliban güçlerinin yeniden örgütlendiği ve güçlenmeye başladığı yönlü haberler eklenince Afganistan'daki durumun pek de emperyalistlerin istediği yönde ilerlemediği görülebilir.
Gelinen yerde emperyalistler ISAF'ın etkinlik alanının genişletilmesi ve daha fazla askeri gücün Afganistan'a yerleştirilmesi yönünde adımlar atmaktadırlar. Onlara göre, ya daha fazla askeri güç yerleştirilerek "savaş kazanılacak" ya da "yenilgi" kabul edilecektir...
Irak'a yönelik savaşta ABD ile karşı karşıya gelen Alman emperyalizmi, Irak yerine Afganistan'a güç yığma yönünde tavır takınmakta ve bunun için çalışmaktadır. Alman emperyalistlerinin bu konudaki planına göre Kunduz'a birkaç yüz Alman askeri gönderilmek istenmektedir. İşgal gücü, yardım gücü olarak sunulmaya çalışılmaktadır!
Bu arada Afganistan'daki "yardım güçlerinden" askerler saldırılara da maruz kalmaktadır... Sadece ABD askerleri değil, ISAF gücü olarak Afganistan'da görev yapan Alman askeri de saldırılardan payını aldı. Haziran ayı başında gerçekleşen bir intihar saldırısında 4 Alman askeri yaşamını yitirmiş 30 kişi yaralanmıştı.
Afganistan'da andaki durum, bir yıl öncesine göre daha da karışık... Taliban güçleriyle çatışmalar, bombalamalar sürüyor. Savaş gerçekte bitmiş değil.
Taliban rejiminin yıkılması ve saldırgan emperyalist güçlerin savaşı kazanması sonrasında, bu yıl Mayıs ayı başında Kabil'de ilk kez Amerikalı ve tüm yabancı askeri güçlerin ülkeden çıkmasına yönelik bir yürüyüş yapıldı. İşgalci güçlere karşı tepkiler giderek artmaktadır. Gelinen yerde, işgale karşı savaş ağalarının El Kaida ve Taliban güçleriyle işbirliğine gittiği yönlü haberler medyaya yansımaktadır. Hatta ABD güçlerinin bile Taliban'la gizli görüşmeler yaptığı yönlü haberler de medyaya yansımaktadır.
Afganistan'a karşı savaşın bitiminden sonra Almanya'nın Bonn şehrindeki Petersberg'te yapılan iki konferansta öngörülenler içinde olan yeni Anayasa'nın "Kurucu Meclis" (Loya Jirga) tarafından belirlenen hükümet tarafından 2003 yılının sonuna kadar kabul edilmesi, 2004 yılı ortalarında ise genel seçimlerin yapılması sorunları sürüncemede kaldı... Anayasa hâla ortaya konmuş değil. Ne bağımsız bir seçim komisyonu oluşturulmuş, ne de partiler yasası çıkarılmıştır. Buna bağlı olarak da seçimlerin sözkonusu tarihte -2004 yazında, Haziran veya Temmuz'da- yapılıp yapılmayacağı soru işareti haline gelmiştir. Savaş ağalarının silahsızlandırılması meselesi ise tam bir çıkmaz sokak! Bu olgu da bilindiğinde, aslında seçimlerin sözkonusu tarihte gerçekleşmemesi büyük bir olasılık olarak görünmektedir. 70.000 civarında eğitilmesi düşünülen "Ulusal Ordu" gücü bağlamında ise şimdiye kadar eğitilen asker sayısının 5000 olduğu belirtilmektedir.
ISAF güçlerinin komutası ise Ağustos ayı başlarında (11 Ağustos) Hollanda-Almanya ortaklığından NATO'ya devredildi. (ISAF güçleri içinde 31 ulustan asker bulunmaktadır. Bunlarda en çok sayıyı Kanada ve Almanya askeri oluşturmaktadır. NATO'nun ISAF komutasını devralması sonrasında öne çıkan esas askeri güç Kanada'nın askeri gücüdür.)
Kısaca belirtilirse, Karzai hükümeti bırakın ülkeyi yönetmeyi, Anayasa taslağı oluşturmada bile başarısız kalmıştır. Kabil'de yönetimi sağlaması da esasta ISAF askeri güçleri sayesindedir. Burjuva basın bile onbinden az NATO askeri gücüyle Karzai'nin geleceğinin kurtarılamayacağını yazmaktadır.

KISA BİR İKİ NOKTA DAHA...

Afganistan'da "iç güvenlik" bağlamında gerçekte önemli hiçbir adımın atılmadığı bilindiği halde, Avrupalı emperyalist güçler, Taliban rejiminden kaçmak zorunda kalan mültecileri, ya da başka deyimle "ilticacıları", "Afganistan'da durum değişti, güvenlik var" gerekçeleriyle sürgün etmekte...
Somut olarak son dönemde öne çıkan Belçika'daki gelişmeler oldu. 1.100 Afganlının ülkeyi terketmesi yönünde karar verilirken 10.000 civarındaki mültecinin de oturum hakları gözden geçirilip bunu takiben iptal edilmesi yönünde uygulamalara başlandı.
Sürgüne karşı mücadele eden Afganlı mülteciler Brüksel'de kilise işgal ederek tavır koydular. Ama bu mücadele de Belçika devletinin tavrını esas olarak değiştiremedi. Onlar, Afganistan'daki değişiklikleri, "sığınma gerektirecek şartların ortadan kalktığı" yönünde değerlendirme tavrını sürdürdüler. Afganlı bir mülteci haklı olarak şunu soruyordu:
"Eğer Afganistan'da durum güvenlikli ve demokratik ise, neden Batılı Milletler ISAF'ın etki alanını genişletme ve daha fazla asker gönderme üzerine tartışıyorlar? Burada biri ya da öteki yanlış."
Kuşkusuz sadece Belçika sürgün etmedi Afganlı mültecileri. Örneğin İngiltere de onlarca Afganlıyı sürgün etti.
Burada bilince çıkarılması gereken bir sorun da uyuşturucu ticareti meselesidir.
2001 Ekim ayı başında Afganistan'a karşı savaş başlatma yönünde tavır takınan İngiltere Başbakanı Tony Blair, o dönem şu tavrı takınmıştı:
"Afganistan, dünyanın en büyük uyuşturucu kaynağıdır. Britanya'nın sokaklarında satılan eroinin yüzde 90'ı Afganistan kaynaklıdır. Taliban'ın bugün satın aldığı silahlar, uyuşturucu satın alan genç Britanyalıların hayatlarıyla ödenmektedir. Bu da Taliban rejimini yıkmamızı gerektiren bir başka nedendir."
Bu tavrı duyan ya da okuyanlar, İngiliz emperyalistlerinin uyuşturucuya karşı mücadele etmek istediğini sanmıştır... Ama gerçek durum böyle değil!
Sözkonusu dönemde, Taliban rejiminin yasaklamalarıyla 2001'e gelindiğinde eroinin ham maddesi üretimi, ya da ham afyon üretimi iyice azaltılmıştı. Basına yansıdığı kadarıyla durum kısaca şöyledir:
Eroin üretimi için ham madde olarak afyon çiçeği (haşhaş) üretimi, 1999'da rekor ürün olarak 4600 ton, 2000 yılında 3300 ton, 2001 yılında ise sadece 185 ton (kimi verilere göre 80 ton) üretilmiştir. Yani çok açık biçimde haşhaş, ya da afyon çiçeği üretimi çok büyük oranda düşürülmüştür.
Yani Blair'in tespiti, durum tespiti açısından da sözkonusu dönemde gerçekleri yansıtmayan, yalan yanlış bir tespittir. Gerçek durum ise İngiliz emperyalistlerinin gerçekte uyuşturucuya karşı olmadığıdır. Kuşkusuz Afganistan'ın işgali sadece İngiliz emperyalizmi tarafından gerçekleşmedi. En başta ağabeyi-baş müttefiki ABD emperyalizmi işin içinde ve başı çekmekte. Ama buna rağmen, gerçekte ise bunun sonucu, yani ABD-İngiltere emperyalistlerinin işbirliği sonucu savaş sonrası dönemde uyuşturucu üretimi yeniden yüksek rakamlara ulaştı.
2001 yılında 185 ton olan haşhaş (afyon çiçeği) üretimi, savaş sonrası bir yıl içinde 3300 tona yükseldi. Gelecek sene içinde de daha da yükseleceği belirtilmektedir. Eroin, anda Afganistan'ın temel ihraç maddesidir. Ve dünyadaki eroin tüketiminin % 75'ini Afganistan karşılamaktadır. Tabii ki bu nedenle Blair'in Karzai hükümetini yıkma, Afganistanı bombalama diye bir düşüncesi yok...
Ülke nüfusunun % 70'inin açlık sınırı altında yaşadığı, % 23'ünün temiz su bulamadığı, çocuk ölümleri bağlamında dünyada birinci sırada bulunan bir ülkede, emperyalistler uyuşturucu tüccarlarını destekleyerek daha da fazla kâr elde etmenin peşindeler...
Onlar kendi çıkarlarının peşinde. Gayet doğal! Sorun, Afganistanlı -değişik ulus ve milliyetlerden- işçilerin, yoksulların, köylülerin, genelde tüm emekçilerin kendi sınıfsal çıkarları için emperyalist işgale ve yerli egemenlere karşı mücadele edip etmemesinde düğümlenmektedir.

20 Eylül 2003

MEKSİKA

Cancun'da da sonuç yok!

CancunDünya Ticaret Örgütü (WTO) Eylül ayında Meksika'nın Cancun kentinde yeni bir zirve daha yaptı. Mart ayında sonuca bağlanamadan dağılan zirveden sonra, Cancun zirvesi de 21 bağımlı ve geri ülkenin direnişiyle sonuçlanamadan dağıldı.
Cancun'da yaşanan çelişkinin özünü emperyalistlerin dayatmaya çalıştığı, geri ve bağımlı ülkelerin çıkarlarına dokunan tarım anlaşması ve ilaç politikası oluşturuyordu. Emperyalistler tarım sübvansiyonlarının daha da indirilmesini, gümrüklerin daha da açılmasını talep ediyorlardı. Bu, yoksul ülkelerin tarımının giderek yok edilmesi ve bu ülkelerin tarım ürünlerini de ithal etmeye zorlanması demekti. Emperyalistler açıkçası dünya yoksullarına, siz üretmeyin biz size kendi ürünlerimizi kendi koyduğumuz fiyattan satarız diyor ve daha fazla bağımlılık ilişkisini dayatıyorlar. Bağımlı ve geri ülkelerin Cancun'daki temsilcileri özde emperyalist bağımlılığa karşı çıkmıyorlar şüphesiz, ancak emperyalistlerin giderek pervasızlaşan ve ülkelerini daha da yoksulluğa sürükleyen talepleri karşısında -bıçak kemiğe dayandığından- önlerine uzatılan anlaşmaları imzalamıyor, protestoyla zirveyi terkediyorlar.
Bir diğer çıkar dalaşması da ABD ile AB arasında yaşanıyor. ABD Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde AB'nin gen manipülasyonuyla üretilmiş tarım ürünlerine koyduğu ithalat yasağına şikayetini dile getiriyor, ABD tarım ürünlerinin Avrupa pazarlarında müdahalesiz satışını talep ediyordu. Emperyalistlerin kendi aralarında olduğu kadar emperyalistlerle bağımlı ülkeler arasında yaşanan bütün bu çıkar çelişkileri Cancun'da bir kere daha açığa çıktı.
Cancun zirvesinde çatışma konusu olan bir diğer nokta emperyalist büyük güçlerin ucuz, patentsiz ilaç üretimini engelleme siyasetiyle ilgiliydi. Küreselleşme karşıtı örgütlerden Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü Cancun zirvesi öncesinde Kamboçya'nın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine kabul edilmek için ucuza, patentsiz AIDS ilacı üretme hakkından vazgeçmeye zorlandığı açıklandı. İşte böyle yürüyor emperyalist pazarlıklar!
Bugün dünyanın yoksul ülkelerindeki milyonlarca insan yaşamlarını kurtaracak ilaçlara erişemediğinden yaşamını yitiriyor. Onların yaşamını yitirmesinin nedeni, hastalıklarına çare olmaması değil, emperyalistlerin kâr hırsı! Emperyalist ilaç tekelleri patent hakları üzerinde direterek dünya yoksullarının da elde edebileceği ucuz ilaç üretimini engelliyorlar.
Bugün dünya çapında 42 milyon insan HIV/AIDS taşıyıcısı durumunda ve bunların % 90'ı yoksul ülkelerde yaşıyor. AIDS'in henüz tam çaresi bulunmuş durumda değil. Fakat emperyalist ülkelerde HIV/AIDS taşıyıcısı insanların ömürlerini uzatmak ve yaşam kalitelerini yükseltmek için ilaçlar bulunuyor. Ancak bu ilaçlara ulaşamayan dünya yoksulları kitlesel ölümlerle karşı karşıya kalıyor. Sadece Güney Afrika'da hergün 600 kişi AIDS'ten ölüyor. Bugün ABD bir AIDS hastasının yıllık ilaç ihtiyacını 10.000 ABD dolarına satıyor. Brezilya, Hindistan ve Güney Kore kendi ürettikleri ilaçlarla bu fiyatı 2002'de 1400 ABD dolarına düşürmüş durumdalar. Bunun kendi çıkarlarına vurduğu darbeyi gören emperyalist ilaç tekelleri "patent hakkı" talepleri ve TRIPS (Ticaretle İlişkili Fikri Mülkiyet Hizmetleri) anlaşmasıyla ucuz ilaç üretimini engellemeye çalışıyorlar. TRIPS anlaşması Brezilya, Hindistan, Güney Kore gibi ülkeleri ucuz ilaç üretiminden vazgeçirerek emperyalist tekellerin biçtiği fiyattan patentli ilaç üretimine zorluyor.
Ve Dünya Ticaret Örgütü de ilaç fiyatlarının yüksek tutulmasının, patentsiz ucuz ilaç üretiminin engellenmesinin gözetimini gerçekleştirmeye çalışıyor.
Yeri geldiğinde insan hakları üzerine çok laf edenlerin insan sağlığına biçtiği önem işte bu kadardır. Bir yanda emperyalistlerin azami kârı ve diğer tarafta milyonlarca yoksulun sağlıklı yaşam hakkı... Emperyalistlerin gözlerini bile kırpmadan gerçekleştirdikleri seçim açıktır!
Cancun zirvesi boyunca küreselleşme karşıtları çeşitli eylemler düzenlediler. Onbinlerin sokağa döküldüğü yürüyüş ve protesto eylemlerinin karşısında emperyalist zirveyi koruyan polis vardı. Cancun sokaklarında barikatlar kuruldu, polisle çatışıldı ve hatta bir eylemci intihar eyleminde bulundu. Küreselleşme karşıtlarının yürüttükleri yer yer oldukça militan eylemler dünya kamuoyunun dikkatini emperyalistlerin barbarlıklarına çekmesi noktasında önemli ve olumludur. Ancak eksik olan bu eylemlerin emperyalizmin aşırılıklarına karşı direnişin çerçevesini aşamamasıdır. Küreselleşme karşıtları bugün; "Başka bir dünya mümkündür!" şiarıyla sokağa çıksalar dahi, genel ideolojik-siyasi yaklaşımlarıyla emperyalizmin zincirlerini kırmaksızın, emperyalizmi bir bütün olarak yok etmeksizin, biraz daha "adil" bir dünya düşüne saplı kalmaktadırlar. Bu eylemler içine bir bütün olarak emperyalizmi hedef alan, emperyalist barbarlığı yoketmek için bir bütün olarak emperyalizmi yoketmenin gerektiği düşünceleri taşınmak zorundadır!

21 Eylül 2003

FİLİSTİN - İSRAİL

Üç yıl intifada ve yolu olmayan harita...

Arafatİkinci İntifada üçüncü yılını doldurdu. İkinci İntifada'nın başlamasından bu yana geçen süreçte yaşamını yitiren insanların sayısı üç bin civarında... Bunların büyük çoğunluğu Filistinli Arap halkından. Üç yıllık bilanço tam anlamıyla ortaya konmamış ama basına yansıyan veriler -33 ayın hesabına göre- şunları gözönüne sermektedir:
İki binin üzerinde Filistinli ve 800 civarında İsrail'linin ölümünün yanısıra 35 bin Filistinli Arap halkından insan yaralanmış, bunlardan 3 bini sakat kalmıştır. Filistinlilerin 3700 evi bütünüyle yıkılmış, 23 bin civarında ev ise kısmen tahrip edilmiştir. 15 bin Filistinli evsiz bırakılmıştır... Bu döküm kuşkusuz değişik biçimlerde uzatılabilir. Ama üçüncü yılını dolduran İkinci İntifada'ya karşı Siyonist İsrail devletinin tavrının Birinci İntifada'ya karşı tavırla aynı olduğunu göstermeye yeterlidir. Siyonist İsrail devleti işgal ettiği bölgede Filistinli Arap milletine karşı faşist terörü uygulayarak halkın ayaklanmasını bastırmaya çalışmaktadır.
Emperyalist güçlerin Filistin-İsrail sorununu "çözme" yönündeki açıklamaları, "barış görüşmeleri", ya da çizdikleri "yol haritası" da bu gerçeği değiştirmiyor.
ABD emperyalizmi, "Ortadoğu'yu düzenleme" siyasetinin bir gereği olarak Irak'ta Saddam rejimi yıkıldıktan sonra Filistin-İsrail sorununun "çözümüne" el attı... Bunun da bir sonucu olarak BM, AB ve Rusya ile birlikte üzerinde anlaştıkları, adına "Yol Haritası" dedikleri "çözüm" önerilerini Mayıs ayı başında Filistin ve İsrail'e sundular!
Taraflar arasındaki görüşmeler sonucu, gerek İsrail, gerekse de Filistin Özerk Yönetimi sözkonusu "Yol Haritası"nı kabul ettiler. 3 Haziran'da Bush, Mısır'ın Şarm El Şeyh kentinde Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn başkanlarının da katıldığı ve onların da onayını aldığı bir toplantı ertesinde, 4 Haziran'da Şaron ile Abbas'ı Ürdün'ün Akaba kentinde bir araya getirdi... Ayrıca: "Eğer herkes üzerine düşen görevleri yerine getirirse, biliyorum ki barış olacaktır." açıklamasında bulundu. Böylece "yeni bir barış süreci" başlatılmış oldu.
"Yol Haritası"na bakıldığında, gerçekleri gören herkesin de tespit edebileceği gibi, "güçlüler" -ABD ve İsrail- "güçsüzlere" -Filistin Özerk Yönetimi- dayatmada bulunuyordu ve Filistin Özerk Yönetimi'ne -ne kadar isterse istesin- çözemeyeceği görevler yükleniyordu. Yani aslında sorunun bu planla da çözülmeyeceği işin başında belliydi.
Örneğin sürgündeki Filistinli Arapların geri dönme hakkı sorunu, siyonist İsrail devleti ve andaki şefi Şaron için kabul edilmesi mümkün görünmeyen bir meseledir. Bu sorun örneğin "Yol Haritası"nın da çözemediği bir sorundur. Tarafların üzerinde anlaşamadığı tüm temel sorunlar, gelecekteki görüşmelerle çözülmesi istenen sorunlar olarak dile getirildi sadece.
Taraflar arasında çözümü zor görünen bir mesele de işgal bölgelerindeki Yahudi yerleşim alanlarının boşaltılması meselesidir. Bu konuda da "Yol Haritası" gerçek anlamda bir çözüm getirmemiştir. Şaron'un son yıllarda "izinsiz" ya da "kaçak" kurulan yerleşim alanlarını boşaltmaya hazır olduğunu açıklaması bile, burjuva medyanın bazı kesimleri tarafından "büyük başarı" olarak kitlelere yutturulmaya çalışıldı. Örneğin bu plana göre işgal edilen bölgenin sadece % 42'sinin Filistinlilere bırakılacağı, % 58'inin yine işgal altında kalacağı / tutulacağının hesapları yapılmaktadır.
Üç aşamalı plana göre, birinci aşamada Filistin Özerk Yönetimi İsrail'e karşı şiddeti, şiddet eylemlerini koşulsuz olarak durdurmakla yükümlü kılınmaktadır. Bu konuda İsrail'in de yardımı öngörülmektedir. Yani Filistin Özerk Yönetimi silahlı örgütlere / gruplara yönelik -ya onları ikna ederek şiddet eylemlerine son vermelerini sağlayacak, ya da İsrail ile birlikte saldırıya geçecek...
Tarafların karşılıklı düşmanlık kışkırtma tavırlarına son vermeleri ve İsrail'in iki devletli çözümü kabul etmesi gerekiyordu. (Ki bu gerçekleştiği için taraflar 4 Haziran'da "barış sürecini" ilan ettiler).
İkinci aşamada ise, Haziran-Aralık 2003 arası dönemde "geçici sınırlar ve hükümran bir bağımsız Filistin devletinin kurulması" için çaba gösterilmesi isteniyordu.
Fakat bunun için de ön şart, "Filistin halkının, teröre karşı tutarlı mücadele eden, bunun için hem isteği hem de yeteneği olan bir önderliğe sahip olması ve demokratik temellere dayalı işleyen bir hoşgörünün ve özgürlüğün sağlanması" konuyordu.
Üçüncü aşamada ise, "Son statü üzerinde anlaşma" ve böylece 1967'de işgal edilmiş bölgelerden İsrail güçlerini çekilmesi ve buna bağlı olarak çözülmesi gereken tüm sorunlar yapılacak görüşmelerle çözülmek isteniyordu.
İsrail'in devlet olarak ilk kez bir Filistin devletinin kurulmasını kabul etmesi emperyalistler tarafından dayatılan bu "çözümün" gerçekleşebilecek bir çözüm olduğu yönünde kamuoyunda iyimser bir beklentiye yol açtı. Suudi Arabistan tarafından geçen sene önerilen ve başka Arap devletleri tarafından da destek bulan İsrail'in devlet olarak tanınması önerisi de gözönüne alındığında, artık tarafların birbirini kabul etme yoluna girdikleri ortaya çıkmaktadır.
Kuşkusuz bu, Filistin-İsrail sorununun çözülmesi sürecinin kısa sürede ve sorunsuz olacağı anlamına gelmiyor.
Her şeyden önce bilinmesi gereken şey, İsrail ve esas destekçisi ABD emperyalizmi Filistin Özerk Yönetimini Oslo Anlaşması'dan daha geri düzeydeki bir anlaşmaya zorlamaktadır. Bu konuda önemli düzeyde yol alınmıştır da. Ama bu daha da gerilere çekilmek isteniyor...
Bu arada Arafat devredışı bırakılmak istenmekte; böylece Filistin Özerk Yönetimi'nde iç çelişkiler, iktidar mücadelesi körüklenmekte, bir yandan Filistin Özerk Yönetimi HAMAS, İslami Cihad ve El Aksa Şehitleri Tugayı gibi örgütlere karşı sert tavır takınmaya zorlanmakta, "terörizme karşı mücadele" adına bu grupların / örgütlerin silahsızlandırılması dayatılmaktadır. Böylece Filistin Arap milletinin iç çatışmalarını körüklemektedir. Diğer yandan da, İsrail'in hoşuna gitmeyen her gelişmede faşist terör devreye sokulmaktadır. Böylece, aslında "Yol Haritası"nda öngörülen 2005 yılında Filistin devletinin kurulması, yine bilinmez bir tarihe ertelenmeye çalışılmaktadır.
Andaki gelişmelere bakıldığında -beklenmedik çok önemli değişiklikler olmazsa- 2005 yılında Filistin devletinin kurulmayacağını söylemek gerekiyor. Bu süreçte olabilecek olan, en iyi ihtimalle Haziran-Aralık 2003 dönemi için "Yol haritası"nda öngörülen ikinci aşamanın uygulanması konusunda ilerleme olabilir.
Gelişmeler hangi hızda olursa olsun, anda görünen şey, gidişatın iki devletli bir çözüm yönünde ilerlediği, ilerleyeceğidir.

"YOL HARİTASI" ERTESİNDE BAZI GELİŞMELER

"Yol haritası"nın açıklanması ertesinde Filistin Başbakanı Abbas, HAMAS, İslami Cihad vb. örgütlerin yönetime katılmaları, şiddet eylemlerine son vermeleri yönündeki çabalarını yoğunlaştırdı.
Bu çabalar Haziran ayı sonuna doğru meyvelerini vermeye başladı ve sözkonusu örgütler üç ay süreyle İsrail'e karşı ateşkes ilan ettiklerini açıkladılar.
İsrail ise 30 Haziran'dan itibaren Gazze Şeridi'nin kuzey kesiminden çekilmeye başladı ve 50 civarında Filistinli tutukluyu serbest bıraktı.
Bu tavırlar bir yandan karşılıklı adımların atılması bağlamında "iyimser" bir gelişme olarak kamuoyuna yansırken, aynı zamanda karşılıklı tehdit ve talepler ise işin karmaşıklığını gösteriyordu. HAMAS vb. örgütler İsrail'den 8000 civarında olduğu söylenen Filistinli tutukluları serbest bırakması ve başta Arafat'a olmak üzere ablukanın kaldırılmasını talep ediyordu. İsrail ise Filistin yönetiminden bu grupların silahsızlandırılmasını talep ederek, 350 tutukluyu serbest bırakmaya hazır olduğunu açıklıyordu.
Bu arada Abbas ile Arafat arasındaki görüş farklılıkları nedeniyle Abbas'ın istifası gündeme geldi ve geçici bir anlaşmayla bu tartışma sonuçlandı.
Temmuz ayı sonlarına gelindiğinde İsrail 540 Filistinliyi serbest bırakmaya hazır olduğunu açıkladı ve daha sonra 400'den fazla tutukluyu serbest bıraktı.
Tüm bunlar yapılırken 6 Ağustos'ta yeniden bombalı intihar eylemi gerçekleşti. Bombalı intihar eylemi İsrail askeri güçlerinin HAMAS üyelerine saldırılarına ve önemli kişilerinden birini katletmesine karşı intikam eylemi olarak yapıldığı, eylemi üzerlenen HAMAS ve El Aksa Şehitleri Tugayı tarafından açıklandı.
Bunun ertesinde İsrail yine intikam saldırılarına geçti, kimi HAMAS önderlerini öldürdü, bu saldırılara karşı yine HAMAS vb. gruplar da İsrail'e karşı ilan ettikleri ateşkesi resmen bitirdiklerini açıkladılar, intikam yeminleriyle tehditler savurdular.
19 Ağustos'ta 21 kişinin öldüğü ve 100 civarında kişinin de yaralandığı bir intihar eylemi daha yaşandı. İntihar eylemleri Filistin Özerk Yönetimi tarafından mahkûm ve red edildiği halde, İsrail "barış sürecini" durdurduğunu açıkladı. İsrail, Filistin Özerk Yönetimiyle, Filistin Özerk Yönetimi de HAMAS gibi örgütlerle görüşmelerini dondurduğunu açıkladılar.
Ardında yine bilinen görüntüler, gelişmeler... "Barış süreci" gerçekte başlamadan bitmişti. Arafat, ateşkes çağrılarıyla birlikte, 3 Eylül'de "Yol Haritası"nın öldüğünü açıkladı. Abbas'la Arafat arasındaki çelişkiler Abbas'ın 6 Eylül'de istifa etmesini beraberinde getirdi. İsrail Arafat'ın sürgün edilmesini, hatta öldürülmesini yine tartıştı... Kısacası yine başa dönüldü!
Abbas yerine Filistin Yasama Konseyi Başkanlığı yapan ve Filistin Özerkliğine ilişkin Oslo anlaşmalarının mimarı olarak da bilinen Ahmed Kurey atandı. Kurey yeni hükümeti kurmaya çalışıyor...
Birleşmiş Milletler'in 16-19 Eylül tarihlerinde yapılan değişik toplantılarında gündeme gelen ve İsrail'in Arafat'ı sürgün etmesine karşı çıkan karar taslağı Güvenlik Konseyi'nde ABD'nin vetosu nedeniyle kabul edilmedi. Buna göre ABD emperyalizminin de Arafat'ı devredışı bırakma tavrına destek verdiği ortaya çıkıyordu. ABD'nin bu tavrını, HAMAS gibi örgütlere karşı tavır yok diye gerekçelendirmesi de bu gerçeği ortadan kaldırmamaktadır.
Sözkonusu karar taslağı, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda (19 Eylül) 4 ret ve 15 çekimser oya karşın 133 oyla kabul edildi. Çünkü karar uluslararası haklar bağlamında herhangi bir yaptırım getirmemektedir. Yani bu kabulün gerçekte hiçbir yaptırımcı gücü yoktur. Fakat buna rağmen Arafat'ın sürgün edilmesi tavrına karşı Arafat'a uluslararası bir desteğin verilmesi bağlamında bu karar önemlidir.
Yeni bir "barış süreci" görüşmelerine nasıl ve ne zaman başlanacağı anda belli değil. Açık olanın çatışmaların şimdilik süreceği, "Yol Haritası"nda öngörülen çözümün de istenen / belirlenen zaman da gerçekleşemeyeceğidir.
Ki bu gerçekleşse dahi, Filistin-İsrail sorununun gerçek anlamda, eşit ve adil bir çözümü olmayacaktır. Sadece andaki durumdan biraz daha iyi -yani kötüler arasında daha az kötü olan- bir çözüm olacaktır.
Filistin halklarının gerçek kurtuluşu ise devrim ve sosyalizm için mücadeleyi gerektiriyor.

 

20 Eylül 2003
 

 

 

KIBRIS

Kuzey Kıbrıs'ta iktidar mücadelesi yükseliyor...

BİR YANDA ÇÖZÜMÜ AB ÜYELİĞİ VE ANNAN PLANI TEMELİNDE GÖRENLER; DİĞER YANDA TÜRK DEVLETİNİN KANATLARI ALTINDAKİ STATÜKOCULAR... HER İKİ ÇÖZÜM DE GERÇEK ÇÖZÜM DEĞİL... KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ ÇEŞİTLİ ULUS VE MİLLİYETLERİN DEVRİM VE SOSYALİZM BAYRAĞI ALTINDA BİRLEŞMESİYLE VE MÜCADELESİYLE KAZANILACAKTIR!
DenktaşAralık ayında yapılması planlanan seçimler yaklaşırken Kuzey Kıbrıs'ta hakim sınıf siyasetçileri arasındaki dalaş da derinleşerek sürüyor.
Çok kabaca belirtilecek olursa dalaşın bir yanında AB üyeliği ve Annan Planı çerçevesinde çözümü savunanlar var. Bilindiği üzere AB üyeliği ve Annan Planı temelinde birliği savunan parti, grup, sendika ve mesleki örgütlerin bir bölümü bir işbirliği protokolü imzalayarak Barış ve Demokrasi Hareketi adı altında partileştiler. AB üyeliği ve Annan Planı temelinde bir çözümü savunmasına rağmen "Kıbrıs sosyaldemokratlarının partisi" Cumhuriyetçi Türk Partisi bu birliğe katılmadı. Bu muhalif partiler dışında Kuzey Kıbrıs'ta yeni kurulan Çözüm ve AB Partisi de AB'ci muhalif kanatta bir üçüncü güç olarak yerini aldı.
Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) adı altında birleşen parti ve grupların işbirliği protokolü, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (Güney Kıbrıs) AB'ye resmen üye olacağı Mayıs 2004 öncesi Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması ve kuzeyle güneyin birlikte AB'ye üye olması temeline dayanıyor. Bu amaçta birleşen BDH Aralık 2003 seçimlerini seçimden öte; Denktaş ve onunla birlikte hareket eden statükocu kesimin -ve bu kesimlerin destekçisi Türk devletinin- bugüne kadar uyguladıkları politikaların oylanacağı bir referandum olarak tanıtıyor, çalışmasında bu söylemi öne çıkarıyor.
Bu arada Kuzey Kıbrıs muhalif partileri Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (Güney) siyasi güçleri ve AB ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışılıyorlar.
Dalaşın diğer tarafında ise Türk devletinin has adamı Denktaş ve şürekası yer alıyor. Bu kesim bilinen statükocu tezleri savunup duruyor. Bu kesim AB'ci muhalefeti "ceplerinde AB parası bulunan ve Rum tarafının borazanlığını yapanlar" türünden demeçlerle "sıkıştırmaya" çalışıyor. Bu arada Denktaş ve şürekası, bir yandan kimi çıkışlarla (23 Nisan'da sınırları açma kararında olduğu gibi) varlığını hissettirme ve AB'ci muhalefete üstünlük sağlama peşinde koşuyor; diğer yandan da -basına yansıdığı kadarıyla- diplomatik olarak Annan Planı'na karşı -bu plandan da yararlanarak- "Denktaş Planı" olarak adlandırılan "yeni" bir plan üzerinde çalışıyor.
Halihazırda Denktaş ve ekibini destekleyen Türk hakim sınıfları arasında Kıbrıs sorununun çözümü noktasında da farklılıklar var. Görüntüde Denktaş ve ekibine "tam destek" verilse de özellikle AKP hükümeti sorunu Annan Planı'nın kimi yanlarının törpülenmesi temelinde çözüme götürme yanlısı. Bu yüzden yer yer AKP hükümeti ile Denktaş arasında soğuk rüzgârlar esmeye devam ediyor.
Nitekim Denktaş'ın AB'ci muhalefete ateş püskürdüğü ÔÔMuhalefet, iktidar için yeterli oyu alırsa benim Rumlarla müzakerecilikten ayrılmamı isteyeceklerdir. Ben de Anadolu'yu arkama alır mücadeleye başlarım!" şeklindeki demecine Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül "Sayın Denktaş ilkönce Kıbrıs halkını arkasına alsın!" şeklinde yanıt vermiştir.
Bilindiği gibi Türkiye ile KKTC arasında Ağustos ayında Gümrük Birliği Çerçeve Anlaşması imzalandı. Anlaşma AB çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Bunun üzerine AKP hükümetinin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB üyesi ülkelerin büyükelçilerine "İmzalanan Gümrük Birliği Çerçeve anlaşması adı üzerinde bir çerçeve anlaşmasıdır. İçi doldurulmamıştır ve bu haliyle onaylanması için de parlamentoya gönderilmeyecektir" diyerek anlaşmayı "önemsiz" gösterip AB ile ilişkileri gerginleştirmekten kaçınan bir tavır sergiledi.
Bu yaklaşımlar hükümet ile derin devlet arasındaki yaklaşım farklılığına işaret etmektedir. AKP hükümeti görünürde Denktaş ve ekibine "destek" verse de esasta Aralık seçimlerini beklemekte; bu seçimlerde AB'ci muhalefetin Denktaş'ı devre dışı bırakması olasılığı üzerine de hesap yapmaktadır.
Ama seçimlerde nasıl bir sonuç çıkacaktır?

"TEMİZ SEÇİM" Mİ?

Kuzey Kıbrıs'ta seçimlerin "temiz" yapılıp yapılmayacağı konusunda kuşkular da artmaktadır. Biz şimdiden şunu söyleyelim: Türk hakim sınıfları demokrasicilik oyununda, bu oyunun bir parçası olarak seçim kandırmacasında ustadır. Kendi çıkarlarına ters düşen bir seçim sonucuna razı olmayacakları gayet açıktır. Ve bu nedenle seçimlerden kendi uzantısı güçlerin ezici üstünlükle çıkması için oyunlara çoktan başlamışlardır. Seçim listeleri ile oynandığı, bu amaçla Türkiye'den taşınan göçmenlere çok kısa sürede Kuzey Kıbrıs pasaportu verilerek "seçmen" ilan edildiği şimdiden basına yansımaktadır.
Hakim sınıf siyasetçilerinin "temiz" geçeceğini söyledikleri seçimlerin hazırlığı böyle yürüyor...
Bu arada dikkat çeken bir başka nokta da Kuzey Kıbrıs yönetimi ve onun arkasındaki sivil ve resmi güçlerin çeşitli provokasyonlara yönelmesidir. Mayıs ayında Yakındoğu Üniversitesi'nin düzenlediği Bahar Şenliği'nde faşist bir güruhun sopalı, demir çubuklu saldırarak onlarca öğrenciyi polisin gözü önünde yaralaması; Eylül ayında Kuzey ve Güney Kıbrıslıların birlikte oluşturduğu "Milliyetçiliğe ve Savaşa Karşı İki Toplumlu İnsiyatif" isimli kuruluşun Kuzey Kıbrıs'ta yapmak istediği kampın güvenlik güçleri tarafından basılması bu tür provokasyonların işaretleridir.

HERKES "ÇÖZÜM"DEN YANA!
AMA HANGİ "ÇÖZÜM"?

Kıbrıs sorununda herkes "çözüm"den yana... Avrupa Birliği, Kıbrıs Cumhuriyeti, Denktaş yönetimi, bu yönetimin arkasındaki Türk hakim sınıfları, AKP hükümeti, Kuzey Kıbrıs muhalif partileri... herkes "çözümden", kendi çözümünden yana tavır sergiliyor.
Sözkonusu "çözümlerden" biri Kuzey Kıbrıs'ın Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney) ile birleşmesi ve birlikte Avrupa Birliği'ne girmesi temelinde bir çözümdür. Geniş bir kitle desteğine sahip olduklarını iddia eden Kuzey Kıbrıs muhalefeti 80 bin kişilik mitingi çokça anarak iyimser havalara girmekte, seçim sonrasında statükonun ortadan kaldırılacağını, AB ile birleşileceğini ve Kıbrıs sorununun bu temelde "çözüleceğini" hesaplamaktadırlar.
Bu hesabın Türk hakim sınıflarından dönmesi büyük ihtimaldir.
Ama diyelim ki, seçimler "demokratik" geçti; yine diyelim ki AB'ci muhalefet seçimlerden başarıyla çıktı ve AB üyeliği temelinde Kıbrıs Cumhuriyeti ile birleşerek sorunu "çözdü"!
Bu noktada da tartışılması gereken temel şey, AB temelinde bir "çözüm"ün gerçek anlamda barışı getirip getirmeyeceği, gerçek bir çözüm olup olmayacağıdır.
Biz böyle bir "çözüm"ün gerçek çözüm olmayacağını söylüyoruz. Gerçek çözüm AB üyeliği temelinde gerçekleşemez. Herşeyden önce kapitalizmin-emperyalizmin varlığı koşullarında, onun çıkarları doğrultusunda çizdiği / dayattığı temelde bir çözüm halklara gerçek barışı ve özgürlüğü getiremez, getirmeyecektir. Bu Kıbrıs sorununda da Filistin sorununda da, Bask sorununda da... böyledir. Halkların kendilerinin konuşmadığı koşullarda; halklar adına sermayenin çıkarları temelinde, zorlama ile oluşturulan çözümler geçicidir, yanıltıcıdır. Çözüm emperyalizmden -somutta AB'li emperyalistlerden- beklenemez! Bu çözümle ne emperyalistler adadan defolup gideceklerdir, ne işgalci güçlerin adadaki hakimiyetleri sona erecektir, ne özgürlük gelecektir, ne de sömürü ortadan kalkacaktır...
Bugün kitlelerde seçimlerle / referandumla "çözüm"ün sağlanacağı, kalıcı barışın, demokrasinin ve özgürlüğün kazanılabileceği yanılgısı yaygındır. Kitlelerin seçimlerdeki beklentisi seçimler sonrasında herşeyin güllük gülistanlık olacağı yönündedir. Bu yanılsamaya karşı mücadele etmek; seçimlerin -kimi reformlara zemin hazırlasa bile-, parlamentonun, AB üyeliğinin... vs. vb. gerçek anlamda bir çözüm olmayacağını propaganda etmek Kıbrıslı devrimci ve sosyalist güçlerin görevleridir.
Ama anda Kuzey Kıbrıslı sosyalistler bunu yapmıyorlar. Onlar anda AB üyeliği temelinde bir emperyalist "çözüme" soldan destek veriyorlar. Ve bu siyaset "taktikle" gerekçelendiriliyor. Bu yanlıştır, reformist bir siyasettir.
Kıbrıslı devrimci ve komünist güçlerin görevi gerçek çözümün propagandasını yapmaktır. Onların görevi çeşitli ulus ve milliyetlerden Kıbrıslı emekçileri emperyalizme ve adadaki işgalci güçlere karşı mücadeleye çağırmaktır. Bu temelde örgütlenmek ve güçleri birleştirmek gereklidir.
Şüphesiz bu hedef, kitlelerin andaki eğilimleri dikkate alındığında gerçekleşmesi zor gibi görünmektedir. Ancak devrimciler ve komünistler gerçekçi olup imkânsız görüneni istemek görev ve sorumluluğuna sahiptirler.

Eylül 2003

 

AVUSTURYA

Avusturya'ya göç...

 

Aşağıda, Avusturya'dan Komünist Eylem-Marksist-Leninist (KOMAK-ML) imzasıyla elimize geçen bir bildiriyi, okuyucularımıza bilgi olması açısından -bazı Türkçe düzeltmeleriyle- aynen yayınlıyoruz.
YDİ ÇAĞRI

Altmışlı yılların başında yükselen konjonktürün işgücüne duyduğu ihtiyaç yerli halk ve köyden şehre göçle karşılanamaz duruma gelmişti. Avusturya'nın kapitalist sınıfı diğer emperyalist ülkelerin tecrübelerine dayanarak önce Yugoslavya'dan daha sonra da Türkiye'den iş gücü getirmeye başladı. İşçi göçmenliği sosyal ortaklık adında hızlandırıldı. Yabancılar önceleri kendiliğinden gelmedikleri için, federe ekonomi dairesi tarafından yurtdışında açılan bürolar tarafından getiriliyordu. Öncelik hakkı kısa çalışmadan sonra ülkelerine geri döndüklerinde, yeri yenileriyle doldurulabilecek bekar erkeklere tanınıyordu.
Genç, kalifiyeli, fakat ucuz iş gücü politikası neticesinde, emperyalist güçler örneğin Türkiye'de bürolar açtılar, bunların hedefi seçilmiş sağlıklı, geri dönmeyi kabul eden gençler bulmaktı. Bu göçmenler sağlıklı olmak zorundaydı (mesela sağlıklı olup olmadıkları için ağızlarındaki dişlere bile bakılıyordu) ve belirli yaş sınırının üzerinde olmamalıydı. Yaşlanan yabancı işçinin yerine gençlerini getirebilmek için oturma ve çalışma müsadesi belirli zaman için veriliyordu. Bu rotasyon prensibinin uygulanması için devletin polis gücü de kullanıldı.

***

1961 yılında Avusturya'da, Avusturya vatandaşı pasaportu olmadan çalışan kadın ve erkek işçilerin sayısı 16.000 idi. Bu sayı 1966 yılında 50.000'e yükseldi. Bu sayı ilk defa 1970'de 100.000'in üzerine çıktı. 1973 yılına gelindiğinde bu rakam o zamana kadar en yüksek seviye olan 226.800'e ulaştı. Petrol krizinin baş göstermesiyle 1973 ve 1976 yılları arasında 55.000 yabancı işçi işten atıldı ve ülkeden kovuldu. Göçmen politikası başından beri kârlılık prensibine bağlıydı. Kadın ve erkek "misafir işçiler"in getirilmesi hiçbir zaman hayırseverlik hareketi değil, bilakis bir ticaretti.

***

Yabancı iş gücünün büyük bir bölümü kötü çalışma koşullarında özellikle düşük ücretli iş kollarında bulunmakta. Onların mesleki ustalığı (kalifikasyonu) bu ülkede kabul edilmemekte -ücreti ise zaten hiç ödenmemektedir. Diğer taraftan Batı Avrupa ve Kuzey Amerikalı göçmenler genellikle kalifiye olarak ekonomik sürekliliği olan işyerlerinde çalıştırılmakta. Yugoslav, Türk, Kürt vb. kadın ve erkek göçmenlerin çoğunluğu yıllarca Avusturya'da çalışsa da yüksek kademelere "yükselemez". Avusturya emperyalizmi şovenistçe eşitsizlik yaratmak için çalışmaktadır. Vergi kesintisine gelince, göçmen işçiler (yerlilerle) eşit kılınmakta. "Profil"in açıklamasına göre 1980 ile 1990 yıllarında göçmen işçilerden işsizlik fonu sigortasına kesilen paralardan 6 milyar Şilin net kazanç sağlanmıştır. Yalnızca 1991 yılında işsizlik fonu sigortasına kesilen para 2,3 Milyar Şilin, buna karşılık yalnızca 1,1 Milyar işsizlik ücreti ödenmiştir. Konut sorununda da durum böyledir. İşçi Odaları'nın tahminine göre "misafir işçiler", tüm diğer kadın / erkek işçiler gibi kesinti ödemekte, bu kesintilerden yıllık yuvarlak hesapla 220 Milyon Şilin toplu konut fonu kasasına aktarılmakta, ama büyük bir bölümü teşvik edilen (başka bir deyimle Belediye evleri) konutlardan men edilmişlerdir.
Göçmenlerin oturdukları konutlar Avusturyalıların oturdukları konutlardan daha kötüdür. Her şeyden önce oturdukları binalar 1919'dan önce yapılmış bakımsız ve küçük evlerdir. Göçmenlerin daha büyük evlere (Belediye evlerine) geçebilmesi Avusturya vatandaşlarıyla eşit hak konumuna geldikten sonra, yani Avusturya vatandaşı olduktan sonra mümkün olmaktadır. Tabii vatandaşlık için başvuruda da devlet yüklü bir para almakta.

***

Bunlardan da öte burda mecburi göçe de değinmek gerek. Yugoslavya savaşında çok insan göçtü. Emperyalist ülkeler savaş yürüttü, emperyalist ülkeler mültecileri ülkelerine kabul ettiler ve emperyalist ülkeler bu kabul ettikleri mültecilere karşı medyayı kışkırttı. Bu kışkırtmada mültecilerin kabul edilmesinin giderlerinin yüksek olacağı faktörü hep yeniden öne çıkarıldı.
Kuzey Kürdistan'da Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Avusturya genişliğinde bir alana yirmibir baraj inşaatı için öngörülen GAP-Projesi, sözümona ilerleme ve gelişme adına yapılan bu GAP-projesi çerçevesinde yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi. Bu projede yer alanların başında Avusturyalı Verbundgeselschaft gelmektedir. Yani bu anlamda Kuzey Kürdistan'dan ("Doğu Türkiye") insanların kovulmasını Avusturya da tasvip etmiştir. Bu insanlar başka ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Konuyla ilgili ta yüzyıl önce II. Enternasyonal, Stuttgart Kongresi'nde şunu tespit etti: "İşçilerin göçü aynı işsizlik, fazla üretim ve işçilerin geçim sıkıntısı görüngüleri gibi kapitalizmin özünden ayrılamaz bir görüngüdür."

***

Göç sorununu 1975 yılından bu yana yabancıları çalıştırma kanunu, yabancılar kanunu, iltica kanunu ve oturma kanunu tanzim etmekte. Bunlar da konjonktürün durumuna göre, insanların alınabileceği ve sürgün edilebileceği biçimde değiştirilen özel kurallardır. İş yeri kaybı kadın ve erkek göçmenler için, aynı zamanda oturma izninin kaybedilmesi ve ülkeden sürülmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına geliyor. Bu özel muamele düzenlemesi, kapitalistlere ücretleri düşürme ve toplu sözleşmeleri dikkate almama imkânları yaratıyor. Burjuvazi işleri "böl ve yönet!" prensibiyle şovenist, ırkçı ve kinci kışkırtmalarla taşkınlıklara vardırmakta. Kadın ve erkek göçmenlerin küçük düşürülmesi, göçmen ve aynı zamanda yerli işçi sınıfının daha güçlü sömürülmesinin tabanını yaratmakta. Biz bunlara karşı koymak istiyoruz. Bundan dolayı biz KomAk-ML'ciler, tüm alanlarda eşitliğin sağlanması için, burjuvaziye karşı mücadelede yerli ve yabancı tüm işçilerin ortak hareket etmesini savunuyoruz. Sermayenin hakimiyeti enternasyonaldir. Bu nedenle de, bütün ülkelerin kadın ve erkek işçilerinin özgürlük mücadelesi, eğer kadın ve erkek işçiler uluslararası sermayeye karşı birlikte mücadele ederse ancak başarıya ulaşabilir.

 

KOMAK-ML
Temmuz 2003

FİLİPİNLER

 

Yüzlerce askerin protesto eylemleri Amerikancı Arroyo rejiminin çürümüşlüğünü
gösteriyor

Ordu ve Donanmadan 70 subay da dahil üçyüze yakın askerin 27 Temmuz 2003'teki gerici hükümeti protesto eylemi, ABD idaresindeki Arroyo rejiminin çürümüşlüğünü en çarpıcı ve etkin bir biçimde göstermiştir.
Askerlerin şikayetleri sadece Filipinler'de değil, tüm dünyada da yankılanmıştır. Gerekçeleri yerindedir. Rejimin misilleme türünden saldırılarıyla üzeri örtülmemelidir. Bu şikayetler protestocu askerlere Başkan Arroyo ve Savunma Bakanı General Angelo Reyes'in istifasını talep etmeleri için haklı ve makul bir neden sunmaktadır.
Adı geçen yüksek görevliler de içinde olmak üzere -alt rütbeli subaylar ve sade askerlerin sırtından- rejimin bozulmuşluğu ve General Reyes ve çömezi General Victor Corpus'un ABD'nin askeri müdahalesine, Pentagon'dan artan askeri ikmale ve Ağustos'ta sıkıyönetim ilanına yolu açmak için düzenlediği terörist bombalamalar bu şikayetler arasındadır.
Rejim tarafından Yeni Halk Ordusuna (NPA) güya silah satıldığı iddiası, askerlerin şikayetleri arasında, Filipinler Komünist Partisi sözcüsü Ka Roger Rosal'ın bir bildiri yayınlayarak itiraz ettiği tek şikayettir. Ona göre, görece az sayıda silah bazı subaylar ve erler tarafından NPA'ya satılmıştır. NPA silahlarının çoğunu taktik taarruzlarla Filipinler Silahlı Kuvvetleri'nden ele geçirmiştir.
Amerikancı Arroyo rejimi, asker protestocuları salt Mesih'çi asiler ve rejimin siyasi muhaliflerinin elinde alet olmuş beyinsizler diye küçümseyip gözden düşürmekte kararlıdır. Benim görüşümce, herşeyden önemlisi, şu olguyu görmektir: Rejim öyle çürümüş ve izole olmuştur ki, rejimin subayları ve erleri bile ona karşı ayaklanmaktadır.
Âlenen protesto etme cesaretini gösteren yüzler, gerici silahlı kuvvetler içindeki binlerce ve onbinlerce askerin şikayetlerini açığa vurmaktadır. İlerde askerlerin bu türden daha çok şikayetleri ve toplu protestoları olacaktır. Zemin olağanüstü verimlidir. Gerici ordu içinde devrimci çalışma yapmak yurtsever ve ilerici kadrolar için acil bir görevdir.
Çarlık ordusunda Bolşeviklerin yaptığı gibi, devrimci kadrolar gerici ordudaki askerleri halkın tarafına geçmeye ikna edebilir ve böylece gerici orduyu içten çökertip devrimin zaferini hızlandırabilirler. Ne de olsa, gerici ordunun sıra neferleri esas olarak yoksullaşmış işçiler ve köylüler arasından toplanmaktadır.
Kardinal Sin'in halka yaptığı, Edsa tapınağına gidip kokuşmuş Arroyo rejimini savunma çağrısına çok az kişi uydu. Keza, rejimin rahatına düşkün siyasi muhalifleri de çok az kişiyi protestocu askerlere destek vermeye sevkedebildi. Şurası açık ki, ancak daha önceden ulusal demokratik hareketin desteğini kazanmış olan haklı bir dava, geniş halk kitlelerini yüksek bağlılık ve militanlık seviyesine çıkarabilir.
Gerici ordunun askerlerinin protesto eylemi, Başkan Arroyo'nun sözümona ulusun durumu konuşmasının öngününde olmuştur. Bu, onun haketmiş olduğu büyük bir cezadır. Başını BAYAN'ın çektiği ulusal demokratik hareketin tüm halkın ve gerici hükümetteki herkesin dikkatini gerçeklik yoklamasına, Arroyo'nun yalan dolanına karşı BAYAN'ın gerçek ulusun durumu raporuna çekmesi önemlidir.
BAYAN'ın rejimin kuklalığını, uç noktadaki sömürü biçimlerini, bozulmuşluğunu ve gaddarlığını açıkça gözler önüne sereceği ve Filipinler'de yeni sömürgeci terör ve ihtiras saltanatını sona erdirmek için gerekli temel reformları ve esasa ilişkin değişiklikleri talep edeceğine eminim. Gloria Macapagal-Arroyo şimdi kendi ordusu içindeki isyancı birlikler ve açlık ve sefalet içinde yaşayan halk karşısında güçlü bir cumhuriyet illüzyonu yaratmayı gittikçe daha imkânsız buluyor olmalı.

Prof. Jose Maria Sison
NDFP Siyasi Başdanışmanı
ILPS Genel Danışmanı