80 yıl cumhuriyet, 80 yıl ulusal zulüm...
Ya Türksün, ya yoksun!
Türk hakim sınıfları, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. yıldönümü gibi
şaşaalı olmasa da, cumhuriyetin 80. yıldönümünü de değişik etkinliklerle
kutlamaya hazırlanıyor.
Alışılageldiği
gibi yine Kemalizmin faziletleri, yüceliği üzerine sonu gelmez methiyeler
dizilip kitlelerin beyni, "bir Türk dünyaya bedeldir",
"Ne mutlu Türküm diyene" vb. söylemlerle yıkanmaya çalışılacak...
Yine, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi devlet sınırları içinde
yaşayan herkesin "Türk milletinin mozaiği" olduğu, Lozan'da
varlığı kabul edilen Rum-Ermeni-Museviler dışında hepimizin Türk
olduğu masalları anlatılacak; hepimizi birleştirenin "vatanın
ve milletin bölünmez bütünlüğü" olduğu yeniden ve yeniden kafalarımıza
sokulmaya çalışılacak... Alan alır, almayan ise, "benim etnik
kökenim Türk değil, ulusal varlığımın tanınmasını, haklarımın verilmesini
istiyorum" diye sesini çıkarırsa "bölücü" ve "terörist"
ilan edilir... Sesi kesilmeye çalışılır! Şimdi sorun "Türkiyeli"lik
kavramı kullanılarak hal edilmeye çalışılıyor! Kimileri ona bile
karşı!
Türk hakim sınıfları cumhuriyetin 80 yıllık sürecinde Türk milleti
dışında millet ve milli azınlıkların varlığını inkar etse de, Türkiye
Cumhuriyeti devletinin resmi sınırları içinde Türk milleti dışında
millet ve milli azınlıklar var. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel
yaklaşımı "ya Türksün, ya yoksun" diye de ifade edilebilir.
Ama, yok saymakla gerçekler ortadan kalkmıyor!
Burjuvazinin bazı temsilcilerinin ve medya mensuplarının TC'nin
ilanıyla "çok uluslu imparatorluktan, tek millet devletine
geçildiği" yönlü iddialarının tersine, TC'nin ilanıyla "çok
milletli devlet" yapısı korunmuştur. Türk milleti dışındaki
millet ve milli azınlıkların varlığının inkârı üzerinde yükselen
cumhuriyet, gerçekte bir halklar hapishanesi olmuştur. En basit
demokratik milli hak talebi, kanla bastırılmış, hakkını arayanlar
ya hapse tıkılmış, ya da katledilmiştir...
Daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce kurulan Ankara Hükümeti, Koçgiri
İsyanını kanla bastırmış, bu katliamı savaşın gölgesinde unutturmaya
çalışmıştır.
1923 Ekim ayında Cumhuriyetin ilanından İkinci Dünya Savaşı dönemine
kadar katliamlar sürekli ve sistemli biçimde yürütülmüştür. Bu dönemdeki
isyan ve "tenkil harekatları"nın kısa dökümü bile bu gerçeği
göstermeye yeterlidir.
Resmi devlet belgelerine göre durum şöyledir:
7 Ağustos 1924, Nasturi isyanı. 13 Şubat-31 Mayıs 1925, Şeyh Said
isyanı. 10 Haziran 1925, Nehri (Şemdinli) isyanı. 9-12 Ağustos 1925,
Raçkotan-Raman isyanı. 1925'ten 1937'ye kadar süren, Sason ayaklanmaları.
21-25 Ocak 1926, Hazo isyanı. 10-11 Mart-18 Nisan 1926, Haço isyanı.
16 Mayıs 1926, birinci Ağrı isyanı. 7 Ekim-30 Kasım 1926, Koçuşağı
isyanı. 26 Mayıs-25 Ağustos 1927 Mutki isyanı. 13-20 Eylül 1927,
ikinci Ağrı isyanı. 7 Ekim-17 Kasım 1927, Bicar tenkil harekâtı.
22 Mayıs-3 Ağustos 1929, Asi Resul isyanı. 14-27 Eylül 1929, Tendürük
harekâtı. 20 Mayıs-9 Haziran 1930, Savur tenkil harekâtı. 20 Haziran-18
Eylül 1930, Zilan (Zeylan) isyanı. 7 Eylül 1930, üçüncü Ağrı isyanı.
16 Temmuz-10 Ekim 1930 Oramar isyanı. 8 Ekim-14 Kasım 1930, Pülümür
harekâtı. 21 Mart 1937'de başlayan ve isyanın bastırılmasından sonra
da yoketme harekâtının birkaç yıl sürdürüldüğü Dersim isyanı.
Tüm bu isyan ve harekâtlarda faşist Türk devleti her seferinde binlerce,
onbinlerce insanı katletmiş, yerinden yurdundan sürgün etmiştir.
Bu isyan ve harekâtların (harekâtlar, isyanın olmadığı, ama olasılığının
olduğu yerde, devletin önlem olarak düşünüp sözkonusu bölgedeki
kitleleri sürgün etmesidir aslında) tarihine bakıldığında, ĞDersim
isyanı dışındakilerĞ bunların esas olarak 1930'a kadar meydana geldiği
görülecektir.
1933'e gelindiğinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 10. yıldönümü
kutlanır ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. yıldönümünde milyonlarca
kez söylenip kafalara yeniden sokulan ama hiç unutulmayan o meşhur
"10. yıl marşı" yazılıp bestelenir... Temel dizeleri,
"Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan" olan bu marşın,
Türkiye'nin ulusal kurtuluş savaşıyla sınırlı olmadığı açıktır.
Emperyalistlerle 1923'te Lozan Konferansı ile sağlanan "barış"
sonrasında geçen 10 yılda, Türkiye Cumhuriyeti'nin herhangi bir
devletle resmi bir savaşı yaşanmamıştır, olmamıştır. "10. yıl
marşı"nda sözkonusu edilen "savaşların" ne olduğu,
kime karşı yürütüldüğü, yukarıda dökümünü yaptığımız isyanlar ve
harekâtlar gözönüne alındığında ortaya çıkmaktadır.
Türk ulusunun ulusal bağımsızlığının marşı olarak sunulan "10.
Yıl Marşı", gerçekte ulusal baskının, zulmün ve katliamların
marşıdır. Türk şovenizminin marşıdır. 1933'ten bu yana geçen 70
yıllık süreçte hep söylenen ve hâlâ güncelliğini yitirmeyen bu marşın
bu kadar söylenmesi, Türk şovenizminin ne kadar yoğun olduğunu göstermektedir.
Sözkonusu on yıllık süreçte (1923-1933) Kürt milletine ve milli
azınlıklara karşı mücadele yürütüldüğü, TBMM tarafından alınan kararlarla,
çıkarılan yasalarla da sabittir. Örneğin "Takrir-i Sükun Kanunu"nun
ilanı, "İstiklâl Mahkemeleri"nin kurulması, "İskân
Yasası"nın ve "Tunceli Kanunu"nun çıkarılması vb.
yasalar.
Dersim isyanının bastırılması sonrasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan
1970'li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi sınırları
içinde dikkate değer bir ulusal hareket, ya da isyan yaşanmadı.
Deyim yerinde ise Türkiye'de milli meselenin üzeri betonlanmaya
çalışıldı. Türk olmayan millet ve milliyetlerden insanların zorla
asimile edilmesine, Türkleştirilmesine çalışıldı. Müslüman olmayan
millet ve milli azınlıklara karşı ise, Museviler de yer yer payını
alsa da, esasta Ermeni ve Rum'lara karşı baskılar sürdü, 6-7 Eylül
1955'te olduğu gibi katliamlar gerçekleştirildi, çoğu Türkiye'den
sürüldü... Rum ve Ermenilerin yaşamını kurtarmak için Türkiye'den
kaçması da bu baskıların doğrudan sonucu olduğundan, bu da bir biçim
sürgündür. Yani isyanların olmadığı yerde de Türk devletinin ulusal
baskısı, zulmü sürmüştür.
Dünya çapında etkisi olan 1968 hareketi ve sonrasındaki gelişmeler
1970'li yıllarda özellikle Kürt milli meselesinin yeniden gündeme
gelmesine de yol açtı. 12 Eylül 1980 askeri cuntası ile milli mücadelenin
bastırılmaya, durdurulmaya ve yokedilmeye çalışılması, 1984'te PKK
önderliğinde silahlı mücadelenin başlamasını önleyemedi. Türk devlet
yetkilileri önce "üç beş çapulcu" diyerek pek ciddiye
almadıkları eylemleri daha sonra "isyan" olarak değerlendirip
"29. isyanı da kısa sürede bastırırız" diyerek saldırıya
geçtiler. Bu adı resmen konmayan savaş 15 yıl sürdü ve ĞPKK/KADEK
dört seneden beri tek yanlı ateşkes ilan etmiş olsa da (şimdi bu
tek yanlı ateşkesin bitirildiğini açıkladılar)Ğ devletin Kürtlere
saldırıları şu ya da bu biçimde hâlâ sürmektedir.
Bu yakın tarihe baktığımızda karşımıza çıkan bazı olgular şunlardır:
"Olağanüstü Hal Yasası" çıkarılarak OHAL Bölge Valiliği
oluşturuldu. OHAL resmen 2002 Kasım ayına kadar sürmüştür. 2002
Kasım ayının sonundan itibaren resmen OHAL olmasa da, olağanüstü
hal, olağan hal halini almıştır.
"Pişmanlık Yasası" birçok kez çıkarıldı. "Antiterör
Yasası" ile devletle, devletin kolluk güçleriyle birlikte hareket
etmeyen ve haklarını isteyen insanların katledilmesi yasalaştırıldı.
Bu yasaya dayanarak sayısız insan "terörist" suçlamasıyla
katledildi.
Özellikle 1990'lı yılların başlarından itibaren ağırlık verilen
yerleşim alanlarının boşaltılması siyaseti sonucu, devletin baskılarından
canını kurtarmak için yerini yurdunu terketmek zorunda kalanların
sayısı dört milyon civarındadır.
Yine bu baskıların sonucu olarak dört bin civarında yerleşim alanı
yakıldı, yıkıldı.
"Terörizme desteği kesme" adına, yerleşim alanlarının
boşaltılması yetmiyormuş olacak ki, ormanlar kesilerek, yakılarak
yok edildi; tüm baskılara rağmen yerini yurdunu terketmeyenlere
karşı gıda ambargosu da eklenerek insanlar sürgüne zorlandı.
Baskıların, katletmelerin işlemediği yerde, devlet "yardımsever"
görüntüsüne bürünerek, asimilasyonu, Türkleştirmeyi başka yöntemlerle
gündeme getirdi. "Yatılı İlköğretim Bölge Okulları"yla
(YİBO) Kürt çocukları, gençleri; "Gönüllü Kuruluşlar Ulusal
kadın Sağlığı Komisyonu" (KASAKOM), "Çok Amaçlı Toplumsal
Merkezler" (ÇATOM), ve "Toplumsal Kalkınma Merkezleri"
(TOKAP) gibi oluşumlarla da Kürt kadınları Türkleştirilmeye çalışıldı,
çalışılıyor.
Günümüzde de bu baskılar değişik biçimlerde sürüyor. Kürt insanları
çocuklarına istedikleri ismi veremiyor. Sözkonusu isimde ısrar ederse
kendisini mahkeme salonunda buluyor... Kürtçe öğrenmek isteyen gençler,
okullardan atılıyor, tutuklanıyor. Kaçakçılık suçlamasıyla, insanların
atları bile katlediliyor. Basına yansıdığı kadarıyla son iki yılda
800'den fazla at, çoğu da diri diri yakılarak katledilmiştir. "Adlara
yasak, atlara katliam!" uygulamaları da ulusal baskının değişik
görüntüleridir...
Son yıllarda hep yeniden yaşanan bir gerçekse, fındık toplama işleri
için Adapazarı'na ya da başka vilayete giden Kürt insanı şehir merkezlerine
sokulmuyor. Hem de bu yıl Ağustos ayında olduğu gibi "görüntü
kirliliği yarattıkları" gerekçesiyle, Adapazarı'nın Kocaali
ve Karasu ilçeleri gibi şehirlere sokulmadılar.
İzmir'in Dikili İlçesi'ne bağlı Uzunburun Köyü'nde ise Kürtler kelimenin
gerçek anlamında tecrit edildi, ediliyor... Sağlık, eğitim ve barınma
gibi hiçbir temel ihtiyaçtan yararlanamadıkları gibi, elektrik ve
su da verilmedi. Köy muhtarı İkiz'in köyün yerlilerine Kürtlerle
konuşmamaları yönünde telkinde bulunduğu, Kürt ailelerin barakalarının
çevresini dikenli çalılarla çevirdiği ve sözkonusu barakaların olduğu
bölgeye "düşman bölgesi levhası dikeceğim" dediği haberi
de basına yansıyan haberler arasındadır.
Tabii ki güncel baskıları saymakla bitiremeyiz. Tiyatro oyununda
dekor olarak kullanılan "sarı-kırmızı-yeşil" renkli sinekliğe
el konması, ya da Muş'un Malazgirt İlçesi'ndeki Kale'nin yanında
bir parkta bulunan "sarı-kırmızı-yeşil" renkli lambaların
"bölücü" diye indirilmesi... vb. ibretlik olaylar Türkiye'de
çokça yaşanıyor! Ne de olsa, "Burası Türkiye!" dememişler
mi? Olur böyle vakalar...
Bu halklar hapishanesinde ya Türksün, ya yoksun! Ya sev, ya terk
et! şoven tavrı egemen tavırdır!
Başta Türk milletinden işçilerin ve emekçilerin olmak üzere, tüm
millet ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin görevi, bu baskılara
karşı mücadele etmektir. Ezilen ulus ve milliyetlerin özgürlüğünü,
tam hak eşitliğini savunmaktır. İşçilerin ve emekçilerin birliği
ve ortak mücadelesi temelinde; tüm millet ve milliyetlerin özgürlüğünü
gerçekleştirebilecek ve sosyalizme gidecek yolu açacak olan demokratik
devrim mücadelesini yükseltmektir.
Burjuvazinin cumhuriyetiyle değil, Sovyet Cumhuriyetiyle işçilerin,
emekçilerin ve tüm millet ve milliyetlerin gerçek özgürlüğü kazanılacaktır!
1917 Büyük Sosyalist Ekim Devrimi bu konuda da yolumuzu aydınlatıyor!
Dünyaya yeni Ekim'ler gelecektir elbette!
