Pişmanlık Yasası'nın bir diğer adı:
"Topluma Kazandırma Yasası"!

Saddam rejiminin yıkılması ertesinde "Irak'ın yeniden yapılanması" bağlamında pazarlıklar değişik düzeylerde yürüyor.
Bu pazarlıklarda, ABD emperyalistleri kendi istedikleri yönde bir yapılanma konusunda kararlıdır ve karar verici esas güç durumundadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne peşpeşe sunduğu karar tasarılarının çıkarılması, savaş sonrasında, savaşın "meşru" hale getirilmesi de bunun işaretidir.
ABD emperyalizmi, Ortadoğu'ya Amerikan düzeninin yerleştirilmesi için tüm kozlarını kullanmaktadır. Şu ya da bu emperyalist güçle, ya da yerel gerici güçlerle yaptığı pazarlıklarda verdiği tavizler de, esas olarak kendi çıkarlarına hizmet ettiği oranda sözkonusudur.
ABD emperyalistlerinin andaki planı, Irak'ın devlet sınırlarını koruyarak Irak-Güney Kürdistan'da yaşayan tüm kesimleri içerecek bir merkezi iktidar ve görünüşte, lafta etnik temelde olmayan, gerçekte ise etnik temelde oluşturulması kaçınılmaz gözüken "eyaletler"de oldukça büyük özerklik veren bir sistem oluşturmaktır. Geçici Hükümet de bu plan temelinde oluşturuldu... Kuşkusuz gerçekleştirilmek istenen bu planın kısa sürede istendiği gibi yerine oturmayacağı, işgal yönetiminin oldukça uzun süreceği hesaplanmalıdır.
ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin Kürt ulusal sorununun "çözümü" planı içinde, var olan bölge devletlerinin "toprak bütünlüğünün" parçalanması, Kürdistan'ın tümünde veya herhangi bir parçasında bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması yoktur.
Aynı zamanda Irak'ın devlet sınırları içinde, yani aynı zamanda Güney Kürdistan'da da ABD emperyalistlerinin planı içinde Kürt silahlı güçlerinin varlığı, istenmeyen bir şeydir. Bu bağlamda esas mesele, ABD emperyalizmiyle işbirlikçilik yapan, silahlı güçlerini onun komutasının hizmetine sunan KDP ve KYB değil, KADEK'in silahlı güçlerinin varlığı meselesidir. Buna bağlı olarak PKK / KADEK güçlerini bahane ederek Güney Kürdistan'da bulunan Türk askeri güçlerinin varlığı da esasta ABD'nin planına uymamaktadır.
ABD işgalcilerinin TC'nin Süleymaniye'deki "irtibat bürosu"nu basıp 11 subay ve askerini esir almasıyla ABD-TC ilişkileri iyice gerginleşti. ABD bu eylemiyle TC'ye, TC'nin Güney Kürdistan'daki askeri varlığının ABD'ye bağlı olduğu, ABD işgalcilerinin göz yummadığı ve izin vermediği hiçbir eylemin hoş görülmeyeceği mesajını verdi.
Fakat tüm bu gelişmelere rağmen, Irak'ın devlet sınırlarının korunması ve Güney Kürdistan'da bağımsız bir Kürt devletinin kurulmaması bağlamında iki tarafın planları ve istekleri esas olarak örtüşmektedir.
KADEK'in silahlı güçlerinin silahsızlandırılması meselesinde de -bunun nasıl gerçekleşmesi gerektiği konusunda farklı yaklaşımlar olsa da- esas olarak aynı hedefte birleşmektedirler. Bu konuda KDP ve KYB de esasta KADEK'in silahlı güçlerinden rahatsızlar ve silahsızlandırılması konusunda ABD emperyalistleri ve TC ile hemfikirdirler. Aslında KADEK de silahları bırakmaya sıcak bakmaktadır. Aralarındaki temel farklılık, gerçekten de bunun nasıl olacağı ve hangi adımlar atılarak gerçekleştirileceği konusundadır.
ABD ile TC arasındaki diplomatik pazarlıklar sonucunda -bu pazarlıklarda esas olarak TC'nin ABD emperyalizminin güvenilir müttefiki olduğunu ispatlama durumu ve aralarında farklı çıkar hesapları olsa da-, basına yansıdığı kadarıyla KADEK'in silahsızlandırılması konusunda esas olarak hemfikir olunduğunu göstermektedir. Adı "topluma kazandırma yasası" da olsa, gerçekte pişmanlık yasasından yararlanamayacak olan KADEK'in yönetici kesiminin İskandinav ülkelerine (özelde de Norveç'e) gönderileceği yönlü haberler basında yer almaya başladı... Şimdilik açık olan esas şey, KADEK'in silahlı güçlerinin tasfiye edilmesinin istendiğidir. Türk devleti tarafından gündeme getirilen pişmanlık yasası da esasta bu planın bir parçasıdır.
Ağustos ayı başında "Resmi Gazete"de yayınlanarak yürürlüğe giren pişmanlık yasası, Türk hakim sınıfları tarafından -başta da İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu tarafından- cilalanarak, pohpohlanarak kamuoyuna yansıtıldı. Hatta ilk günde cezaevlerinden 333 tutuklu olmak üzere 111 KADEK'linin de teslim olmasıyla toplam 444 kişinin yasadan yararlanmak için başvurduğu basın toplantılarında açıklandı.
İçişleri Bakanı Aksu yasa hakkında şu açıklamayı yaptı:
"Teslim olanlara arşiv araştırması yapılacak. Eğer eyleme katılmamışlarsa, evlerine gönderilecekler. Yararlanmak isteyenler her yere başvurabilir." (Türkiye, 7 Ağustos 2003)
Devamında ise gazetenin anlatımına göre şunları söyledi:
"Aksu, örgüt içerisinde olup suç işlemiş ve eyleme karışmış olanlarla, yükümlülerin yasadan istifade edebilmeleri için, bilgi verme mecburiyetinde olduklarını vurguladı." (abç) (aynı yerden)
Altını çizdiğimiz yerde, sözkonusu "topluma kazandırma yasası'nın gerçekte pişmanlık ve itirafçılık yasası olduğu ortaya çıkmaktadır.
Türk hakim sınıfları, kendi devletine karşı şu ya da bu biçimde çıkan, ona karşı mücadele eden, hatta sadece ve sadece en basit insani demokratik hakları savunanları, "topluma kazandırmak" isterken de cezalandırmaktadır.
Bu yasaya göre esas olarak "suç işlememiş" olanlar -tabii ki bu da devletin ve sorumlularının yorumuna bağlıdır- ile erzak, barınma vb. yardımda bulunanlar "serbest" bırakılmaktadır. Bunlar da kendiliğinden gelip teslim olurlarsa...
Eyleme katılıp kendiliğinden teslim olanlara, teslim olmayıp yakalananlara, cezaevlerindeki tutuklulara ve "yanlış bilgi verdiği" ortaya çıkanlara ayrı ayrı ölçülerde cezalar öngörülmektedir.
Ceza, baskı ve zulüm Türk devletinin temeline o kadar yerleşmiş ki, cezadan başka bir "çözüm" öngörememektedir. Hele hele sorun Kürt ulusal meselesi, ya da başka ulusal meseleler olunca Türk hakim sınıflarının "demokratlığı" da ancak "cezayı indirmek" oluyor...
Baskı siyaseti Türk devletinin kolay kolay vazgeçemeyeceği bir siyaset. Kuşkusuz ki, "topluma kazandırılmak" istenenlerin kim olduğu, kazandırılmak istenen toplumun nasıl bir toplum olduğu sorusu, tüm tartışmalar içinde kaybolup gitmektedir. KADEK başta olmak üzere legal parti ve örgütlerin bazılarının talebi ise "Toplumsal Barış İçin Genel Af"tır.
"Topluma Kazandırılmak" istenenler, Türk devleti sınırları içinde ulusal baskıya maruz kalıp, kendi ulusal demokratik hakları için mücadele edenlerdir. "Kazandırılmak istenen toplum", en başta sömürünün, baskının, zulmün yaşandığı kapitalist toplum ve bu toplumun andaki rejimi ise faşizmdir.
Sonuç olarak Kürtlere kendi haklarınız için mücadele ettiğinizden dolayı pişman olup gelip teslim olun, örgütünüz hakkında bilgi verin, ihbarcılık yapın yönlü çağrı yapılmaktadır.
İçişleri Bakanı Aksu, şu çağrıyı yapıyor:
"Sizleri ailenizden, geleceğinizden koparıp, sonu olmayan bir maceraya sürükleyenlerin elemanı olmak yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin şerefli vatandaşı olun. Suçluluk psikolojisi içinde başı öne eğik, terör örgütü mensubu olmak yerine alnı açık ve başı dimdik duran kendi geleceğini inşa eden bir şahsiyet olun. Devlete ve mensup olduğu topluma zarar vermek yerine, milli kalkınmanın onurunu yaşayan ve emeği ile geçinen bir vatandaş olun. Velhasıl gelin devletin size uzanan şefkatli eli ile birlikte mutlu ve güvenli geleceğinizi de yakalayın." (Türkiye, 8 Ağustos 2003)
İçişleri Bakanı Kürtlerin Türk milli kalkınmasının parçası olmaları çağrısını yaparken de Türk şovenizminin ağusunu kusmaktadır.
Türk hakim sınıflarının bu çağrısına karşı verilmesi gereken cevap şudur: Pişmanlığa, teslimiyete, itirafçılığa hayır!
Ezilmeye, horlanmaya, ulusal kimliğinin inkarına karşı mücadele edenlerin başı dik, alnı açıktır. Yıllarca birlikte ölümüne mücadele edilen arkadaşları, yoldaşları hakkında devlete bilgi vermek, itirafçılık yapmak onursuzluğun en büyüğüdür. Kapitalistlerin, ezenlerin şefkatinizi istemiyoruz!
Ulusal baskı üzerine de kurulu hukuk açısından ezilenlerin yürüttüğü mücadele "suçtur". Fakat yazılı olmayan ama yazılı hukuktan daha etkili olan sınıf mücadelesinin de kendi hukuku ve yasaları vardır. İşe sınıf mücadelesi, özgürlük mücadelesi hukuku açısından bakıldığında baskıya, sömürüye karşı mücadele etmek ise bir hak, evet gerçek demokratik bir hukuk toplumunu yaratmanın tek yoludur.
Evet, pişmanlık ve itirafçılık yasasına verilmesi gereken cevap budur. Bu düşüncenin egemen kılınması için mücadele etmek sınıf bilinçli işçilerin görevidir.

15 Ağustos 2003