Türkiye ve Kürt düşmanlığı...
ABD'nin Irak-Güney Kürdistan'a yönelik savaş hazırlıklarını yürüttüğü
dönemde Türk hakim sınıfları ABD emperyalizmi ile pazarlıklarda
kendileri için "savaş gerekçesi" olan "kırmızı çizgilere"
uygun pazarlıklar yürüttü.
Kendi deyimleriyle bir Kürt devletinin kurulması ve Musul-Kerkük'ün
Kürtlerin kontrolünde olması "kırmızı çizgi"lerdi. Türk
hakim sınıfları için bu "kırmızı çizgiler" savaş gerekçesiydi,
gerekçesidir.
Sözkonusu "kırmızı çizgiler" savaş öncesi dönemde olduğu
gibi, savaş sürecinde de Türk hakim sınıflarıyla ağababaları ABD
emperyalizmi arasındaki pazarlıklarda önemli rol oynadı.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, Güney Kürdistan'a -orada bulunan andaki
askeri gücü dışında-, Musul ve Kerkük'ün Kürtlerin kontrolüne geçmesini
ve olası bağımsız Kürt devletinin ilanını engellemek; buna ek olarak
PKK/KADEK'in silahlı güçlerini mümkün olduğunca ortadan kaldırmak
için resmen ve anlaşmalı girmek istiyordu. Ama bu istek ABD tarafından
kabul görmedi.
ABD emperyalizmi TC'yi "teskin etmek" için "TC'nin
istemediği yöndeki gelişmelere izin vermeyeceğiz" yönlü garanti
verdi ve Türk ordusunun "Irak'a girmesine gerek yok" tavrını
takındı.
Savaştan kısa süre önce Ankara'da ABD Başkanı Bush'un Irak danışmanı
Halilzad, Türkiye'yi Irak muhalefeti ile, özellikle de Kürt gruplarıyla
buluşturdu ve ortak bir anlaşma sağlandı. Üzerinde anlaşılan sözkonusu
noktalar, basına yansıdığı biçimiyle şunlardır:
"- Irak'ta Irak halkını tam temsil eden bir yönetim sağlanacak.
- Irak'ın bağımsızlığı, özgürlüğü, toprak bütünlüğü ve ulusal birliği
korunacak. - Irak'ın gelecekteki yapısı, Irak halkının bütününün
hür iradesi ve tam katılımıyla belirlenecek. - Irak'ın doğal kaynakları,
ulusal yararlar ve Irak halkının tümü için ulusal ekonomiyi güçlendirmek
amacıyla kullanılacak. - Irak'ın tüm bölümleriyle şehirleri bir
bütün olarak millete aittir. - Ülke içinde kontrolsüz nüfus hareketleri
engellenecek. - Irak rejimi tarafından el konulan evlerle ilgili
iddialar, kurulacak komisyon tarafından değerlendirilecek. - Irak'ın
anayasal halkları olan Araplar, Kürtler, Türkmenler, Asuriler, Keldaniler
ve diğerlerinin hakları ve özgürlükleri korunacak." (Milliyet,
20 Mart 2003)
Bu noktalardaki anlaşma KDP ve YNK tarafından da onaylanmıştı. Yani
Güney Kürdistanlı Kürtler de -somutta KDP ve YNK- bağımsız bir devlet
ilan etmeyecekleri ve Musul ile Kerkük'ü ele geçirmeye çalışmayacakları
konusunda tavır belirlemişlerdi. Sadece anlaşmayı onaylamak değil,
"koalisyon güçleri" çerçevesinde hareket etmenin dışına
çıkmayacakları yönünde de garanti veriyorlardı ve gerçekten de savaş
sürecinde işgalci emperyalist güçlerin yönetiminde, onların istediği
temelde hareket ettiler.
ABD ile -KDP ve YNK'nin de kabul ettiği "bağımsız devlet ilan
edilmeyecek, Musul ve Kerkük'ü ele geçirme yönünde adımlar atılmayacağı"
görüşü temelinde- kendi "kırmızı çizgileri" üzerine teminat
alan Türk devleti, tüm bunlara rağmen savaş döneminde medyası üzerinde
Kürt düşmanlığını körükledi durdu...
Sömürgeci faşist Türk devleti ABD'nin KDP ve YNK somutunda Kürtleri
"müttefik güçler" içine almasını içine sindiremiyor.
Türk hakim sınıfları üç-dört haftalık savaş sürecinde birçok kez
ABD emperyalizminin temsilcileriyle görüşmede bulunup resmen "nota"lar
verdi. "Koalisyon güçleri" çerçevesinde Kerkük'e giren
Kürt silahlı güçleri karşısında, emireri medyada kelimenin gerçek
anlamında bir karşı kampanya sürdürüldü. Televizyon programlarının
bazılarında da yapılan tanımlama, -aşağılamak için tabii ki- "peşmerge
Barzani", "peşmerge Talabani" ve benzeriydi.
ABD emperyalizminin sömürge valisi olarak atamayı planladığı emekli
General Jay Garner'in, "Kürt kenti Kerkük'ün kimin yönetimine
geçeceği daha sonra ele alınacak." diye tavır takınması da
Türk hakim sınıflarının kuyruğunu acıttı... Ayağa kalktılar!
Ne demekti "Kürt kenti Kerkük"? "Kerkük Türktü Türk
kalacaktı!" Kerkük "hiçbir zaman Kürt kenti olmamıştı".
Ağzından çıkanı kulağı duymalıydı Garner'in!
Kısaca özetlenirse, sömürgeci faşist Türk devleti ve medyası Irak'ta
yürüyen savaş sürecinde de Kürt düşmanlığını kışkırtmış, Kürtleri
Arap, Türkmen ve diğer ulus ve milliyetlerden halklarla çatıştırmaya
çalışmıştır.
TC yetkilileri ve medyası sadece Güney Kürdistan'daki KDP ve YNK'nin
etkisindeki Kürtlere karşı değil, bir bütün olarak Kürt düşmanlığını
körüklemiştir, körüklemektedir. Kürt, Kürdistan düşmanlığının körüklenmesi
öyle bir hal aldı ki, bazı burjuva gazeteciler bile "sınırın"
aşıldığını yazma durumunda kaldılar.
Aşağıda, sonuç itibarıyla liberal burjuvazinin düşüncelerini dile
getiren, ama aynı zamanda Kürt düşmanlığında sınırın aşıldığını
da anlatan bazı örnekleri aktarıyoruz.
***
Mehmet Ali Birand: (Posta)
"Kuzey Irak konusunda birden bire keşfettiğimiz Türkmenler
ile yatıp kalkıyoruz. Tüm dikkatimiz onların üstünde. Peki, Kürtler
düşmanımız mı? Oysa çoğu Türkiye'de yaşayan Kürt vatandaşlarımızla
akraba. Olası tehlikelere takılıp, Kürt halkını neden karşımıza
alıyoruz?
Bizim alışkanlığımızdır. Suratlarına bile bakmayız, hiç ilgilenmeyiz
ve sonra birden bire keşfederiz. (...)
Ve şimdi birden bire Türkmenleri keşfettik.(!) Doğrusunu yaptık,
ancak kontrolü giderek kaçırmaya başladık. Zira, Ankara'daki bazı
sivil-asker 'sivri görüşlülerimiz' Kürtlerin Kuzey Irak'ı kontrollerine
alma girişimlerini engellemek için Kürtlerle Arapların arasına Türkmen'leri
sokmak ve onları kullanmak isteyince işin ucu kaçar oldu. Türkmenleri
soydaş olduklarından dolayı değil, olası bir Kürt devletini engellemek,
adeta Kuzey Irak'a nifak sokmak için sahiplendiğimiz izlenimi doğdu.
Bu durumda ister istemez Kürtler hem Türkiye'ye hem de Türkmenlere
ters bakmaya başladılar. Türkiye'nin kendilerini düşman, Türkmenleri
dost ve müttefik gördükleri sonucuna vardılar.
Şu sıralarda Kuzey Irak'ta tam anlamıyla bir siyasi kavga yaşanıyor.
Bir paylaşma, bir yeniden yapılanma söz konusu. Kürtler ve Araplar
kıran kırana mücadele ediyor, bizde bu kavgaya Türkmenleri de sokmaya
çalışıyoruz. Böylece Türkmenleri dost Kürtleri de, giderek düşman
statüsüne koyuyoruz. Kuzey Irak'ta hoşumuza gitmeyecek oluşumlara
izin vermemek, gelişmeleri etkilemeye çalışmak hakkımızdır. Herkes
gibi biz de uzun vadeli çıkarlarımızı korumalıyız. Ancak bunu yaparken,
biraz dikkatli davransak, acaba daha iyi olmaz mı? Biz sesimizi
yükselttikçe, Talabani'si Barzani'si de sertleşiyorlar. Karşılıklı
bir tırmanış sürüyor. Gelişmelerin kontrolü kaybediliyor. Karşılıklı
bir düşmanlaşmaya gidiliyor. Oysa, sürekli kavga ettiğimiz Kuzey
Irak Kürtleri'nin önemli bölümü Türkiye'de yaşayan bizim Kürt vatandaşlarımızın
akrabalarıdır. Yüksek sesle demeçler verip tehdit ederken, kendi
Kürt vatandaşlarımızı da bir yerde itelemiş olmuyor muyuz?
Bu gidiş beni ürkütüyor. Sanki başımıza yeni sorunlar hazırlıyormuşuz
gibi geliyor. Bu yazıyı, kafamdaki bir soruyu sizlerle paylaşmak
için yazdım. Soğukkanlı, yeni bir değerlendirme yapma ihtiyacı var
mı, yok mu?" (18 Nisan 2003)
Zülfü Livaneli: (Vatan)
"Devlet ve siyaset, sanki Türkiye Cumhuriyeti ırk esasına göre
kurulmuş bir devletmişçesine, ayırıcı bir üslup kullanıyor.
Resmi demeç veren siyasetçiler, televizyonda konuşan asker ve sivil
uzmanlar sürekli Kuzey Kıbrıs'taki Türk soyundan ve Kuzey Irak'taki
Türkmen akrabalardan söz ediyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 'Türkleri koruma' görevi üstlenmesi gerektiğinden
dem vuruyorlar. Buna karşılık 'Kürtler' büyük tehlike olarak gösteriliyor.
***
Eğer Anayasa'ya göre Türk kökenli bir yurttaşla, Kürt kökenli bir
yurttaş eşitse (ki öyle olmalı) bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.
Sınırlarımız dışında yaşayan Türk akrabalarımız varsa Kürt akrabalarımız
da var.
Sorumluluk taşıyan kişiler böyle bir hatayı nasıl yapar? Türkler
de Türkler diye tutturup, onları akraba ilan edip, Kürtleri nasıl
düşman cepheye oturturlar?
Dikkat edin; bazı örgütlerden, siyasi gruplardan, partilerden söz
edilmiyor, genel olarak 'Kürtler' ya da yanlış bir kullanımla 'peşmergeler'
deniliyor. (...)
İnanın, şimdi resmi çevrelerin ve uzmanların benimsediği bu üslup,
çatışma yıllarındakinden daha tehlikeli. (...)
***
'Kürt tehlikesi, Kürt tehlikesi' diyerek milyonlarca yurttaşını
incitiyor.
Hele bazı strateji uzmanlarının benimsediği 'O peşmerge bozuntuları
ne işe yararmış!' üslubu yok mu, başlı başına bir sorun kaynağı.
Bu ülkede herkesin kendi kültürü, ana dili ve kimliği ile gurur
duyma hakkı vardır.
Biz bu hakkı Avrupa Uyum Yasaları paketine koyup, Meclis'ten geçirmedik
mi?
Ana dilde yayın ve eğitim konularını yasalaştırmadık mı?
Şimdi nasıl olur da kendi ülkemizin bir bölümünü, hem de canımız
ciğerimiz, kardeşimiz dediğimiz bir bölümünü aşağılama hakkını buluruz
kendimizde?
Devletin, kendisini bir ırkla bütünleştirme hakkı yok.
Tam tersine, bütün yurttaşlarına saygı gösterme yükümlülüğü var."
(aktaran 21 Nisan 2003 tarihli Hürriyet)Enis Berberoğlu: (Hürriyet)
"Kürt ekonomik birliği kurulsun
Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazının konusu Kürt coğrafyası.
Bizim topraklarda OHAL haritasıyla, daha güneyde Kuzey Irak şeridiyle
anılır. Suriye ve İran'da durum daha vahimdir.
Peki bu dört parçalı ve biraz gevşek organizmanın kalbi ne yana
düşer sizce? Yani Kürtlerin siyasi ve ekonomik cazibe merkezi neresidir?
Düne kadar bu sorunun tartışmasız yanıtı belliydi: Diyarbakır...
Diyarbakır'ın siyasi ve ekonomik gelişme düzeyi ne Kuzey Irak'la,
ne de Suriye ve İran'ın Kürt bölgeleriyle kıyaslanır. Sadece OHAL
bölgesinde yaşayan Kürt sayısı, tüm Irak Kürt nüfusundan fazladır.
Ama kendimizi kandırmayalım, savaşın ardından Kürtler yeni bir kıble
daha buldu. Kimilerine göre Erbil (Barzani) diğerlerine göre Selahaddin
(Talabani) siyasi açıdan Diyarbakır'ın önüne geçti... (...)
***
Irak, Suriye, İran ve Türkiye...
Hangisinde Kürtler daha özgür ve zengin?
Türkiye'de derseniz fazla itiraz eden çıkmaz.
Ama açık söyleyelim bu kadarı yeterli sayılmaz. Peki daha ne yapılmalı?
Bizce Türkiye Cumhuriyeti, OHAL haritasını yeniden ilan etmeli...
Ama bu kez aynı harita asayiş değil ekonomik seferberliğin sembolü
olmalı.
Diyelim ki OHAL sınırları içinde Kürt Serbest Ticaret ve Üretim
Bölgesi kuruldu. Yolu, suyu, elektriği zaten hazır... Yetişmiş insan
gücü, küresel ekonomiye açık hukuku, haberleşme altyapısı mevcut.
Pazarı da belli: Dili, zevki, kültürü ortak Kürt insanı.
Dileyen Kürt kalksın Erbil'den gelip Şırnak'a tesisini kursun. Hatta
yanına bir Türk, bir de Amerikalı ortak alsın.
Üretimin bir bölümünü AB'ye ihraç etsin, kalanını Kuzey Irak'a götürsün.
Serbest bölge, Suriye ve İran Kürtlerine de açık olsun.
Türkiye, topraklarındaki üretim için bölgede zaten çalışmayan kamu
tesislerini isteyen çıkarsa bedava versin... Beş yıl vergi almasın,
elektriği, suyu, sigorta kesintisini düşük uygulasın vb....
Özetle dünya Kürtlerinin karnı Türkiye'de doysun!
***
Önerimiz uçuk kaçık gelebilir. Beğenmeyene de saygımız sonsuz.
Fikri beğenip ve fakat işlemimizi yetersiz bulanlar da çıkacak kuşkusuz.
Ama herhalde derdimizi anladınız. Gönüllü birlik için çare cazibe
merkezi yaratmaktan geçer. İtip kakarak bir yere varılmaz."
(20 Nisan 2003)
Burada aktardığımız tavırlar hakkında kuşkusuz söylenecek çok şey
var. Bunlardan, yani burjuva kalemşorlardan, -Zülfü gibi kendilerine
"sosyaldemokrat" da deseler- daha ileri bir tavır zaten
beklenemez. Enis Berberoğlu'nun "Kürt coğrafyası"nın dörde
parçalanmış olduğunu yazması, son yıllardaki gelişmelerin hangi
noktaya kadar vardığını göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Kendi aralarındaki farklılıklara rağmen bu tavırların temel çıkış
noktası da Türk devletinin bekasının savunuculuğudur. Kendimizi,
bu tavırların varolan sömürü sisteminin daha iyi nasıl işler sorusuna
verilmeye çalışılan cevaplar olduğunu; soruna gerçek çözümü getirmeyecek
tavırlar olduğunu vurgulamakla sınırlıyoruz.
Başta Türk ulusundan işçi ve emekçilerin olmak üzere tüm işçi ve
emekçilerin sömürgeci faşist Türk devletinin Kürt düşmanlığını körükleme
siyasetine karşı mücadele etmesi görevdir.
14 Mayıs 2003
