Deprem salladı, devlet vurdu...

Uluslararası işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs'ta yapılacak eylemlere katılmak için sabahın erken saatlerinde kalktığımızda ve günün yeni haberlerini merak edip radyo veya televizyonları açtığımzda, Bingöl'de Richter ölçeğine göre 6.4 şiddetinde bir depremin olduğu; ölü ve yaralıların sayısının her geçen saat yükselebileceği haberleriyle karşı karşıya geldik.
1 Mayıs'ı mücadele günü olarak kavrayan kimi sınıf bilinçli işçiler depremde yaşamını yitirenlerin üzüntüsünü sisteme karşı nefrete dönüştürmeye, eylem alanlarında sınıf mücadelesine daha da azimle, devrim ve sosyalizm için propaganda ve ajitasyona daha da sıkı sarıldı...
BingölKimi yerlerde de (özellikle Diyarbakır, Siirt, Batman, Mardin, Tunceli, Elazığ ve Urfa... gibi illerde) depremde yaşamını yitirenlerin yasını tutma adına 1 Mayıs eylemleri iptal edildi.
Evet, bir deprem daha yaşandı... Türkiye'de alışılmış biçimiyle her deprem döneminde yaşanan olaylar, yardım adına köşeyi dönmeler, yardım çadırlarına kâr aracı olarak el koymalar, akraba kayırmalar, hakkını isteyenlere karşı iftira ve saldırılar, inşaat yapımından malzeme çalan müteahhitlerin gündeme gelmesi ve haklarında adli işlem yapılmaması, devlet yetkililerinin depremzedelere içi boş laflarla yardım vaatlerinde bulunması vb. vb. görüntüler Bingöl depreminde de yaşandı.
Resmi açıklamalara göre 6.4 şiddetindeki deprem sonucu yıkılan binaların öldürdüğü insan sayısı 176, yaralı sayısı ise 521'dir. Ölenlerden 84'ü, depremle tümüyle yerlebir olan, 4 katlı ve 17 derslikli Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nun öğrencileriydi.
Öğrencilerin anne ve babalarının çığlıklarından "devlet bize mezar kazmış", "yavrularımızı çiçeklerle getirdik, bize poşetlerle geri veriyorlar" vb. şikayetler yükseliyordu... Başını altına sokacakları bir çadır talep ettiklerinde ise, polisin saldırısıyla, ardından da "bölücülükle", "provokatörlükle" suçlanıyor, tutuklanıyorlardı!
Deprem döneminde medyanın deprem haberlerinin merkezini oluşturan Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nun kendisi; deprem sonrasında valilikten çadır talep eden halka yönelik saldırı ile bu saldırı sonrasında takınılan tavırlar tek kelimeyle ibretliktir!
Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO), ya da Pansiyonlu İlköğretim Okulu (PİO) vb. okullar, özellikle 1980'li yıllardan itibaren yoğun biçimde gündeme getirilmiştir.
Deprem anında ve sonraki kısa süreçte kurtarılabilecek insanların kurtarılması için çalışmaların öne çıkması doğaldır. Depremde yıkılan binaların yapımında malzeme çalınıp çalınmadığının araştırılması çabaları da -sonuçta suçlular yeni suçlar işlemeye devam etse de ve bunların devlet yetkilileriyle doğrudan ilişkisi olsa da- doğaldır.
BingölFakat tüm bu tartışmalar, YİBO'ların veya benzeri okulların, gerçekte Türk devletinin ulusal zulmünün, baskısının, Türk olmayan insanların -somutta esas olarak Kürt gençlerinin- Türkleştirilmesi için uygulamaya konan alanlar olduğu gerçeğinin üzerini örtmemelidir. Deprem tartışmaları içinde üzeri örtülen önemli gerçeklerden biri budur.
Eğitim alanındaki zorla asimilasyon siyaseti kendini çok açık gösterir. YİBO'lar da bunun taçlandırılmış halidir... YİBO'lar, devlet yetkililerinin sunmaya çalıştığı gibi eğitim imkânı olmayanlara imkan sağlamak için değil, Türk hakim sınıflarının, kışla kültürünün, ırkçılığın, Türk şovenizminin beyinlere şırıngalandığı merkezler olarak çalışmaktadır.
Kuşkusuz bu zorla asimilasyonun sürdürüldüğü alan sadece YİBO'lar değildir. Tüm eğitim alanlarında bu geçerlidir. Kısaca söylenirse, YİBO'lar Türk olmayan insanların ulusal kimliklerinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı alanlardır.
Karşı çıkılması gereken sadece binaların yapımından malzeme çalınması, devlet yetkililerinin rüşvetle binaya onay vermesi vb. değildir. Her şeyden önce karşı çıkılması gereken şey, ulusal baskı, zorla asimilasyon, Türkleştirme siyasetidir.

ÇADIR İSTEYENLERE
DEVLETİN YARDIMI:
SALDIRMAK!

Devlet yetkilileri, özellikle sözkonusu depremde de öncelikle yıkılan binaların kamu binaları olduğu ve bunun da esas sorumlusunun devlet ve yetkili mercileri olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Depremzedelerin tepkisinin devlete ve devlet yetkililerine döndüğünün görüldüğü yerde, devlet güçleri araya sokulup dikkatler başka yerlere çevrilmeye çalışılıyor. Bu durum Bingöl'de de yaşandı.
Bazı gazetelerin "Çadır depremi" başlığıyla aktardığı haberlerde, valilikten çadır isteyenlerle devletin "güvenlik güçleri" arasında yaşanan olaylarda hemen bir suçlu bulundu: PKK! Buna göre "Bingöl'de çadır yetersizliğini bahane eden PKK'lılar, depremin acısını yaşayan vatandaşlar ile güvenlik güçlerini karşı karşıya getirdi." (3 Mayıs tarihli Türkiye gazetesi)
Başbakan Erdoğan da, "istihbari kaynaklardan alınan bilgiye göre Bingöl'de çok ciddi provokatör hareketler var."(aynı yerden) tespitini yaparak dikkatleri başka yöne çekmeye çalıştı. Adalet Bakanı Çiçek ise Bakanlar Kurulu toplantısı ertesinde yaptığı açıklamada olayı "terör örgütü provokasyonu" olarak değerlendirdi.
Dıştan bakıldığında fazla dikkat çekmeyebilir bu tavırlar. Çünkü Türkiye'de böylesi tavırlar artık olağandır. Fakat biraz yakından soruna bakıldığında, deprem olayının bile Kürtlere karşı kullanıldığı, Kürt düşmanlığı yapıldığı ortaya çıkmaktadır.
Kürt düşmanlığı temelinde, kitlelerin gerçeği görmesi ve devlete tepki duyması engellenmeye çalışılmaktadır.
Bu arada -eğer bir provokasyondan bahsedilecekse- örneğin anda hükümet olan AKP'nin Bingöl milletvekili Fevzi Berdibek'in provokatörlük yaptığı tespit edilmelidir. İHD Bingöl Şube Başkanı Rıdvan Kızgın'ın açıklamasına göre, polislerden önce Berdibek silahıyla havaya ateş açmış, polis ve jandarma da buna katılmıştır. Berdibek ateş etmeden önce kitle tarafından "Çadırlar Fevzoya", "Kiralık katil" vb. sloganlar atılıyordu.
AKP milletvekili olan Berdibek'in 1300 çadırı -3 Mayıs tarihi itibariyle- kendi yakınlarına dağıttığı da basına yansıyan haberler arasındadır. Kitlenin tepkisi, kendisini "Çadırlar Fevzoya" sloganında da gösteriyor. Bu bilgi, CHP'nin yaptığı 3 Mayıs tarihli araştırmanın raporunda da vardır. Sözkonusu raporda CHP de iddia edildiği gibi bir provokasyonun olmadığını, AKP milletvekili Berdibek'e karşı tepki olarak başladığını tespit etmiştir.
"Post kavgası" terimi eskiden beri söylenirdi... Şimdilerde, post kavgası -özellikle de deprem dönemlerinde- çadır kavgasına dönmüş durumda.
BingölÇadır talep edenlere silahlı güçlerin saldırması sonrasında açıklama yapan Bingöl Valisi Hüseyin Avni Coş, çadırların dağıtıldığını, eyleme katılanların çadırı bahane ettiklerini, ihtiyaçları olmadığını açıkladı. Bir gün sonra ise, "Çadır vardı da cebimize mi soktuk?" diyerek ellerinde yeterli çadırın bulunmadığını söyledi. Vali Coş, "Gelen yardımların dağıtımının da herkese eşit yapılması mümkün değil." düşüncesini de açıkça savundu. (bkz. 5 Mayıs tarihli Türkiye)
Kızılay Genel Başkanı Ertan Gönen ise Vali'nin bu açıklamasına yanıt olarak, bölgeye Başbakan Erdoğan'ın talimatıyla 8'er kişilik 7700 çadır gönderildiğini açıklayıp bu çadırlarda 60.000 kişinin barınabileceğini, Bingöl'ün nüfusunun ise 63.000 olduğunu açıkladı.
Yani kısacası Vali'nin çadırları cebine mi, yoksa başka yerlere mi soktuğu sorusu ortaya çıktı. Dikkatlerin, "bölücülere", "provokatörlere" yöneltilmesinin perde arkasında çadırların "kaderinin" ne olduğunu gizleme işi de yatıyor.
4 yıl Olağanüstü Hal Bölge Valisi Yardımcılığı da yapan Vali Coş, tüm yardımları kendi tekeline alıp yardım etmek isteyenlere, örneğin DEHAP'lı belediyelere engel olmaktadır. Kurulan "Kriz Masası"na DEHAP'lı olan belediye başkanının alınmaması, deprem alanında gezide bulunan devlet yetkililerinin -başbakanından cumhurbaşkanına kadar- belediye başkanıyla görüşmemesi vb. tavırlar da aslında Kürtlere karşı takınılan tavırlardır.
Kürt düşmanlığını açıkça dile getirmeyen ama Vali Coş'un ve diğer devlet yetkililerinin tavrını eleştiren Koray Düzgören, Yeni Şafak gazetesinde şunları yazıyor:
"Şimdi Bingöllüler, 'terör örgütü'nün tahrik ve teşviki ile sokağa çıkıp polise karşı gelmiş gibi gösteriliyor. Valiye göre olayda idarenin ve polisin hiç kusuru yok. Dolayısıyla geriye, vilayet önünde gösteri yapanların acılı depremzedeler değil, kışkırtılmış militanlar olduğu şeklinde sunulan devlet iddiası kalıyor. Nitekim Başbakan da olayda tahrik olduğunu söylüyor. Gösteri yapan vatandaşı suçluyor. Bakın vali bey, halkın üzerine ateş açan polisleri nasıl da savunuyor. 'Camlarımız kırılıp, polis otoları tahrip edilmeye başlanınca polis havaya ateş etmek durumunda kaldı. Netice itibarıyla polis de depremden etkilenmiş, onun şokunu yaşıyor. İstirahat edemeden aralıksız nöbet tutmuş, psikolojik gerginlik içinde.' Polis depremden etkilenmiş de sanki halk etkilenmemiş!... Ve o nedenle polis kıyasıya halkın üzerine ateş açıyor. Herhalde üzüntüsünden olsa gerek!... (...) Bana öyle geliyor ki, bir süre sonra yolsuzluk cinayeti de unutulacak, acılı halkın üzerine ateş açan zihniyetin idari cinayeti de... Bingöllüler bir kere daha horlanmışlıkları ve devlet ve hükümet tarafından dışlanmışlıklarıyla başbaşa kalacaklar. Acılarını yüreklerine gömmekle yetinecekler." (8 Mayıs 2003)
Burjuva düşünce sistemi içinde soruna yaklaşanlar için tabii ki Bingöllülerin acılarını yüreklerine gömme dışında bir çözüm öngörülmemektedir.
Fakat, ezilenlerin, horlananların ezilmişlikten, horlanmışlıktan kurtulmaları için mücadele etme alternatifi de var: Ezilmeyi, horlanmayı beraberinde getiren zorba sistemi ortadan kaldırmak!
Depremzedeler yeni depremlere karşı önlem alabilir ve kayıpları azaltabilir. Ama depremleri ortadan kaldıramaz. Oysa devletzedelerin yapacağı daha çok iş var! Devletzedelerin, kendilerine ait olmayan devlete son verip kendi devletlerini kurmaları mümkündür.

12 Mayıs 2003