ABD
ABD yönetimindeki savaş yanlıları ve çıkarları...
Dünya ekonomisinin andaki durumunu ortaya koyduğumuz yazıda (bkz.
sayı 60) siyaset ile ekonominin nasıl içiçe geçtiğini göstermek için
petrol ve savaş sanayinin ve borsa spekülatörlerinin ABD'de aslında
özel lobicilere ihtiyaçları olmadığını söylemiş, bunların doğrudan
yönetimde olduklarını göstermek için bazı bilgiler aktarmıştık.
ABD'de savaş yanlısı olmaları nedeniyle de "şahin" olarak
adlandırılanların Irak'a karşı saldırı planlarının arkasında yatan
gerçek, Saddam'ın iktidarda olması ya da kitlesel imha silahlarını
üretme potansiyeline sahip olup olmaması değil; Ortadoğu'daki petrol
ve diğer yeraltı kaynaklarını kontrolleri altına alma amacıdır. Saddam,
ABD emperyalistlerinin bu amacına engel olduğu noktada sorun olmaktadır.
Irak'taki petrol rezervlerine sahip olma amacının yanısıra, ABD'de
egemen sınıfların önemli bir bölümünün Irak'a karşı yürütülecek bir
savaştan doğrudan başka çıkarları da var.
Bir yandan silah üreticileri savaşta daha fazla silah üretip satarken,
diğer yandan da savaşın yıkıntıları ardından "yeniden inşa"
işlerinde köşeyi dönüyorlar... Bununla da kalınmıyor, petrol ve diğer
yeraltı kaynaklarını kontrol etmek için sözkonusu bölgeye -son örneklerden
biri Afganistan- askeri güç yerleştirilmektedir. Ne kadar çok askeri
güç yerleşirse, o kadar da çok gelir elde edilmektedir. Örneğin, sözkonusu
askeri güçlerin yerleşim, beslenme, giyim vb. tüm ihtiyaçların giderilmesi
işi şu ya da bu tekele verilmekte ve sözkonusu tekel milyarlara varan
doları kasasına indirmektedir.
Savaştan çıkarı olanların Irak'a saldırıdan yana olmaları gibi, kimin
daha fazla çıkarı varsa, o, "şahinlikte" de çıkarı ölçüsünde
diğerlerinden daha fazla öne çıkmaktadır. Başkan George W. Bush'un
yanısıra öne çıkanların başında Başkan Yardımcısı Dick Cheney geliyor.
Bu yazımızda Dick Cheney'nin hangi tekellerle ilişkisi olduğuna, neler
yaptığına ve savaştaki çıkarlarına biraz daha yakından bakmak istiyoruz.
Buna geçmeden 60. sayımızda aktardığımız bazı bilgileri hatırlatmakta
yarar var:
Şimdiki Başkan George W. Bush, -ve genelde Bush ailesi- Teksas'ın
büyük petrol şirketlerinde önemli ölçüde tahvil sahibidir.
Oğul Bush -şimdiki başkan- 1990'da Teksas'taki petrol firması Harken'le
bağıntılı olarak yapılan büyük bir borsa spekülasyonuyla tanınmaktadır.
1990 içinde George W. Bush, elindeki Harken paketini 848560 dolar
kârla sattı.
Borsa içi bilgi sızdırılması ve bunun spekülasyonda kullanılarak haksız(!)
kazanç edinilmesi suçlamasıyla açılan dava daha sonra geri çekildi!
Başkan oğlu öyle şey yapar mıydı?!
Şimdi başkanın "güvenlik danışmanı" olan bayan Rice bu işinden
önce 10 yıl boyunca petrol tekeli Chevron'un yönetim kurulunda görevliydi!
Ekonomi Bakanı Evans ve Enerji Bakanı Abraham da bu görevlerinden
önce petrol tekellerinde "yönetim kurulu" üyeleri idiler.
Bush yönetiminde Hava Kuvvetleri'nden Sorumlu Bakan James Roche, bu
görevine silah tekeli Northrop Grumman'daki görevinden "izinli"
olarak ayrılarak geldi. Deniz Kuvvetleri'nden Sorumlu Bakan silah
tekeli General Dynamics'te müdür yardımcısı konumunda idi; anda ordu
şefi olan Thomas White ise bu görevinden önce iflas etmiş ENRON'un
yöneticilerindendi.
Görüldüğü gibi, borsacılar, petrolcüler ve silah üreticileri bizzat
yönetimdedir ve siyasi kararların alınmasında sorumlu mevkilerdedir.
Bunların "şahin"liğinin maddi temelleri içinde kendi kişisel
çıkarları olduğu gibi, içinden geldikleri tekellerin temsilciliği
de vardır.
Savunma (siz savaş diye okuyun) Bakanı Rumsfeld ise daha 1998'de Clinton'a
"Irak'a müdahale edin" diye mektup yazanlardan. Buna ek
olarak Irak'ın ABD'ye füze saldırısında bulunabileceği iddiasıyla
ABD'nin kendisini koruması için "füze savunma sisteminin"
kurulmasını önerdi.
Bunun arkasında yatan gerçek, füze savunma sisteminin kurulması için
teknolojik donanıma gerek olduğu ve Rumsfeld'in teknolojide ABD'nin
dev şirketlerinden Gylead Scyence adlı şirketin yönetim kurulu başkanlığını
yapmış olmasıdır. Rumsfeld, Allstate, Gulfstream Aerospace, Kellog
gibi enerji şirketlerinin yönetim kurullarında da yer alan biri.
Ayrıca Bush ailesiyle ilişkilerinin de ticarette iyi olduğu basına
yansıyan bilgiler arasındadır. Örneğin Rumsfeld, baba Bush'un bir
dönem görev yaptığı Carlyle Group adlı silah şirketine milyar doları
aşan bir ihale vermiştir. Silah şirketlerinin Rumsfeld'i "Alevin
Koruyucusu" adını verdikleri ödülle ödüllendirmeleri de boşuna
değil tabii ki!
Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin durumuna gelince:
Adı Richard Bruce olan Cheney, ABD emperyalizminin önde gelen tekellerinin
güvenini kazanan biri olarak Dick diye adlandırılır. Dünya basınında
da geçerli olan bu ismi ona emperyalist sermayedarlar vermiştir.
Şimdiki Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Birinci Körfez Savaşı sırasında
baba Bush'un Savunma Bakanlığını yapıyordu.
Dick Cheney 1993'de Teksas'taki petrol firması Halliburton'a yönetici
olarak transfer oldu. 2000 yılına kadar bu firmanın şeflerinden biriydi.
Halliburton firması şimdi bilanço sahtekârlığı yapmış olmakla suçlanıyor!
Ağustos 2000'de Cheney elindeki Halliburton tahvillerini 18,5 milyon
dolar kârla devretti. Bundan iki ay sonra tahvillerin değeri jet hızıyla
düştü! Judicial Watsch, (Amerikan Adaletini Kontrol Organı), bilanço
sahtekârlığı iddiası ile 10 Temmuz 2002 tarihinde Dallas Mahkemesi'nde
Cheney hakkında şikâyette bulundu. Gerek Bush gerekse de Cheney hakkındaki
şikâyetlerin "kaderi" sömürü sistemindeki adaletin, egemenleri
koruyan bir adalet olduğunu çok açık biçimde gösterdi, gösteriyor.
Dick Cheney'nin eşi Lynn Cheney ise ABD'nin en büyük silah şirketlerinden
TRW NYN'nin yönetim kurulu üyesidir.
Bu özetten sonra Cheney'nin icraatlarını sırasıyla aktarabiliriz.
1989'dan 1993'e kadar Cheney Pentagon'un şimdiye kadarki en büyük
özelleştirme işini gerçekleştirdi. Bu iş için Petrol tekeli Halliburton
firmasına bağlı, taşeron firma Teksaslı inşaat firması Brown u. Root
seçildi.
ABD askerinin yurtdışı harekâtlarının lojistik işlerinin özelleştirilmesi
imkânlarının raporu için Brown u. Root'a verilen para, 3.9 milyon
dolardı. 1992'de Brown u. Root'a rapor (ekspertiz) çalışmaları için
5 milyon dolar daha verildi. Ayrıca ABD ordusuyla birlikte çalışma
bağlamında beş yıllık bir anlaşma imzalandı.
(Brown u. Root firması savaş ticaretinde deney sahibi bir firmadır.
Vietnam Savaşı'nda da askeri üsler, kara ve demir yolları vb. inşa
etmişti.)
O dönem Savunma Bakanı olan Cheney asker sayısında yüzbinlerle hesaplanan
bir azaltmaya gitti. Askeri altyapı-projeleri için boşalan yeri Brown
u. Root doldurdu. Yapılan anlaşma gereği sonraki yıllarda Brown u.
Root'un aldığı para miktarı, Somali'deki üsler için 62 milyon, Bosna
için 740 milyon ve Suudi Arabistan için 5.1 milyon dolardır.
Clinton'un 1993'de başkan seçilmesinden sonra Cheney Halliburton tekelinde
yönetici pozisyonuna getirildi. Bu ise, Körfez Savaşı'nda Saddam'a
karşı saldırıda Halliburton tekelinin, yanan petrol kuyularını söndürme
ve savaş sonrası inşaada yüzlerce milyon dolar gelir elde etmesinin
mükafatı olarak gösteriliyordu.
Doğu Bloku'nun çökmesinin ardında ABD'li petrol tekelleri Unocal,
Exxon Mobil Oil, Conoco ve Chevron Türkmenistan ve Azerbaycan arasında
konsorsiyumların % 50'sine yakın bölümünü kendileri için garanti ettiler.
Ta 1990'da Chevron, Cheney'yi danışman olarak görevlendirmişti. Sadece
Chevron'la değil Texaco, Shell tekelleriyle de yakın ilişkileri var.
Bu da yetmiyor: Başkan Yardımcılığına gelmeden önce Halliburton'un
şef yöneticisi olarak Azerbaycan petrollerini yağmalamada Halliburton
ile Ramco'nun sıkı işbirliğini ve ortak çalışmasını sağlamıştır.
Anlaşma sonrasında değişik tekeller bu iş için 20 milyar dolar yatırım
yapmıştır. Fakat sözkonusu petrolün öncelikle ABD'ye taşınma-transport
sorunu gündeme gelmiştir. Ekonomik olarak en ucuz taşıma yolu, Afganistan
üzerinden Pakistan'a, oradan da gemilerle-tankerlerle ABD'ye ulaşılacak
taşıma yolu görülüyordu.
Cheney'nin yöneticiliğini yaptığı Halliburton firması, 1990'lı yılların
ortalarında, Afganistan üzerinde petrol boru hattı inşa etmeyi üzerlendi.
Bu konudaki araştırma da (rapor, ekspertiz) Halliburton tarafından
yapıldı. Sonuç itibariyle Taliban güçleriyle anlaşma sağlanamadığı
ve bu koşullarda Afganistan üzerinde geçecek petrol boru hattının
güvencede olmaması sonucu bugüne kadar sözkonusu petrol boru hattının
inşası gerçekleşemedi. Bu proje ABD emperyalistleri için önümüzdeki
dönemde gerçekleşmesi istenen bir projedir.
Bu arada ABD'nin Afganistan'a saldırısının ardındaki gerçek nedenin
ne olduğu da günışığına çıkmış oluyor! Aslında Afganistan'a saldırı
1998'de gündeme gelmişti ve hatta ABD ordusu aynı yıl bazı Taliban
mevzilerini bombalamıştı.
Cheney işbaşı yaptıktan kısa süre sonra Halliburton, 1995'te, Brown
u. Root firmasını devraldı. Yukarıda aktardığımız gibi bu firma Cheney'nin
Savunma Bakanlığı yaptığı dönemde askeri ticaret işlerine başlamıştı.
1992 ile 1999 arası dönemde Pentagon, Brown u. Root'a, "dünyadaki
huzursuz bölgelerde" yaptığı çalışmalar için 1.2 milyar dolar
ödedi.
Cheney yönetiminde Halliburton giderek büyüdü. 120 ülkede temsilcilikleri
bulunan Halliburton'un 100.000 hizmetli çalışanı bulunmaktadır. Yine
Cheney yöneticiliği döneminde Halliburton'un yabancı şirket sayısı
9'dan 44'e çıktı.
Cheney gizli ticaret yapmaktan da kaçınmadı. Örneğin, Halliburton'un
yönetici şefi olarak 1998 Sonbaharında sattığı petrol üretme teknolojisi
50 milyon doları geçmektedir. Hem de kime dersiniz? Irak'a! Resmi
olarak ambargo uygulanan Irak'la, Cheney'nin firması ticaret yapmaktadır.
Sözkonusu teknolojiyle de Irak'ın Khor Petrol Tesisinin tamiri yapıldı.
Sözkonusu bu tesis ise Birinci Körfez Savaşı sırasında ABD'nin bombardımanıyla
yıkılmıştı. İşte böyle oluyor! Önce yık, sonra yap. Ama her seferinde
de kâr elde et! 1997 ile 2000 arası dönemde Halliburton'un Irak ile
ticaret hacminin 73 milyon dolar olduğu söyleniyor.
Halliburton'un bir müdürü olarak yıllık 2 milyon doları cebe indiren
Cheney'nin, 40 milyon dolar civarında hisse senedine sahip olduğu
da verilen bilgiler arasında. Cheney Başkan Yardımcılığı'na getirilirken
Halliburton'dan milyonlarca dolar tazminat aldı. (Aynı zamanda hâlâ
Halliburton'un hisselerine sahip biri olarak bu tekele ortaktır.)
Emekliliği için de petrol tekellerinde milyonlarca dolar bekliyor...
Cheney başkan yardımcısı olduktan sonra Halliburton ve taşeron firması
Brown u. Root kasalarına daha fazla dolar dolduruyorlar. Pentagon'un
mukaveleleri artık "kendiliğinden" geliyor!
Temmuz 2002'de Halliburton Pentagon ile Afganistan'daki ABD askeri
güçlerinin lojistik desteği için bir anlaşma yaptı. Nisan sonu Mayıs
başı Brown u. Root Afganistan'da işbaşı yapmıştı bile. Brown u. Root
sadece Afganistan'da değil Özbekistan'da da işini yapıyor... Daha
fazla ABD üssünün lojistik işlerini devralması da sözkonusudur. Bu
çalışmalar 14.12.2001 tarihli ve Brown u. Root ile Pentagon arasındaki
on yıllık anlaşmaya uygun yürüyor. Afganistan'daki savaşta esir alınanlar
için Guantanamo'daki cezaevinin inşaatı, tamiri için Brown u. Root
16 milyon dolar daha aldı.
Afganistan savaşının sonucu olarak ABD emperyalizmi Afganistan'a,
Ortaasya'daki petrol ve diğer yeraltı kaynaklarının kontrol edileceği
bölgeye girmeyi başarmıştır. Afganistan, Özbekistan, Kırgızistan ve
Tacikistan gibi ülkelerde askeri üsler oluşturulmuştur.
Tüm bu veriler ABD emperyalizminin andaki yöneticilerinin Irak'a saldırıda
neden bu kadar ısrarlı olduklarını da aslında ortaya koymaktadır.
Başkanından başkan yardımcısına, dışişleri bakanından savunma bakanına
kadar ABD yönetiminin başında petrol sanayiiyle içiçe geçen multimilyonerler
bulunuyor. Bu olguyu gözönüne alan ABD basını "Bush hükümetinin
dünyaya bakışı, petrol adamlarının bakışıdır" değerlendirmesini
yapmaktadır. Bunun Türkiye basınındaki yansıması ise "Petrol
Kabinesi"dir. "Petrol Kabinesi"nin Irak'a karşı tavrı
da petrole bakış ile belirlenmektedir.
14 Kasım 2002
İTALYA
FİAT'ta fatura çalışanlara çıkarıldı
İtalyan otomobil tekeli FIAT, uzun süreden bu yana dünya otomobil
sektöründe yaşanan tekeller arası yoğun rekabet savaşımında en olumsuz
etkilenen şirket oldu.
İtalyan iç piyasalarında üretilen tüm otomobil markalarını kendi şirketi
içerisinde birleştiren ve bu biçimde "yerli" otomobil üretiminde
tam bir tekel olan FIAT, bu avantajına rağmen ne iç ne de dış piyasalarda
pazarlama oranlarını artıramadı. Tersine 1990'lı yılların ikinci yarısından
itibaren FIAT'ın hem iç piyasadaki hem de dış piyasalardaki sürüm
alanları giderek daralmaya devam etti. FIAT modellerinin iç piyasadaki
satış oranı kısa zamanda, tüm İtalya'da satılan toplam otomobillerin
yarısı FIAT modeli iken bu oran 1/4'e düştü. Dış piyasalar da da FIAT
özellikle emperyalizme bağımlı ülkelerdeki sürümünü artırma stratejisine
bel bağlamış olduğundan ve bu ülkelerde artan yoksulluğun FIAT patronlarının
hesaplarını da boşa çıkardığından hemen tüm önemli sürüm alanlarında
başarısız kaldı.
FIAT menajerleri bu olumsuz gelişmeyi engellemek amacı ile üretilen
araba markalarındaki çeşitliliği artırıp bir çok modelde fiyat "indirimine"
gittiler. Fakat buna rağmen olumlu bir sonuç elde edemediler. Yavaş
ama kesin adımlarla FIAT krizin içine düştü. 2002 yılı FIAT'ta krizin
bütün sonuçları ile kendini gösterdiği yıl oldu. FIAT menajerleri
bunun üzerine 2002 yazının başında "onarım planı" ile ortaya
çıktılar. Onarım planının bir yönü sermayesi güçlü olan yeni bir ortak
bulmaktı. Güçlü ortak olarak ABD'nin otomobil devi General Motors
devreye girdi. General Motors zaten 2000 yılından bu yana FIAT hisselerinin
yüzde 20'sine sahipti ve yeni "yapılanma planı"na göre bu
oran 2004 yılına kadar nerede ise % 100'e çıkartılması kaçınılmaz
hale gelecekti.
"Onarım planı"nın ikinci yönü istihdamla ilgiliydi. FIAT'ın
özellikle ülke içindeki verimli olmayan işletmeleri kapatılacak, binlerce
işçi kapı dışarı edilecekti. Bu planı sendikaların önüne dayayan FIAT,
reformist sendikacıları, işletmeyi ve geri kalan işçilerin iş yerlerini
kurtarma bahanesi ile 3 bin FIAT çalışanının işten çıkartılmasına
razı etti. İşçiler işten çıkartmaya karşı yoğun protestolar örgütlemelerine
rağmen, "kendi sözcüleri" tarafından satıldıkları şartlarda
mücadeleyi daha fazla yürütemeyecekleri sonucuna vardılar. Üstelik
işten çıkartılmayan işçilerin bir bölümü, işverene karşı mücadelenin
kendi işlerine zarar vereceği ve kendilerinin de işlerini kaybedeceği
gibi yanlış hesap yaptıklarından mücadeleye gönüllü olarak destek
vermemişlerdi. Fakat yaptıkları hesabın yanlış olduğu kısa zamanda
ortaya çıktı. Bir kaç ay sonra bu yılın Ekim ayında FIAT menajerleri
şimdiye kadar yürütülen "onarım tedbirleri"nin FIAT'ı kurtarmaya
yetmediğini, "herkesin daha fazla fedakârlık yapması"nın
gerekli olduğunu kamuoyuna açıkladılar. Yapılması gereken "fedakârlığın"
ilk kurbanları yine fiyat işçileri olacaktı. Yeni "onarım tedbirleri"ne
göre FIAT'ın Sicilya'daki Termini İmerese işletmesi başta olmak üzere
bir çok işletmede en az 1800 kişinin işine daha son verilecekti. Kapatılan
işletmeler ya da daraltılan üretim, FIAT'a parça üreten yan sanayii
de doğrudan etkileyeceğinden, yan sanayiinden de en az 1200 işçinin
işten çıkartılacağı hesap edilmek zorundaydı.
Yeni "onarım planları" karşısında FIAT işçilerinin sabrı
iyice taştı. İşçilerin ilk tepkisi, İtalya'daki tüm işletmelerde 2
saatlik greve gitmek oldu. Bir çok işletmede, özellikle kapatılacağı
ilan edilen Sicilya'daki işletmede işçiler, işletme içerisinde ve
önünde günlerce protesto gösterileri ve kısa süreli işgaller örgütlediler.
FIAT'ın ülke içerisinde Kasım ayı başında greve giden işçilerinin
sayısı 30 bini aştı. Ülke içerisinde yaklaşık 57 bin işçi çalıştıran
FIAT'ın "onarım planları"na karşı daha fazla çalışan eylemlere
katılmakta, direniş artmakta iken (örneğin yan sanayiinde çalışan
işçilerin destekleri de artarken), sendika bürokratları FIAT patronları
ve hükümet temsilcileri ile yeniden kapalı kapılar ardında "görüşmelerle"
çözüm aramaya, yani işçileri yeniden satma işine koyuldular.
İşçi sınıfının sendika bürokratlarından "dostu" olduğu sürece
daha fazla düşmana ihtiyacı olmadığını FIAT işçilerinin son eylemleri
bir kez daha gösterdi.
İşçilerin sermayenin saldırılarına karşı mücadelelerinde sonuna kadar
güvenebilecekleri tek güç, her türden sendika bürokratından ve reformist
güçlerden bağımsız, kendisinin geliştireceği sınıf savaşımı, kendi
sınıf örgütleridir. Bugün bir çok ülkede olduğu gibi İtalya'da da
işçi sınıfının acil ihtiyacı, kısmi mücadeleler içerisinde kendi sınıf
gücünü (kendi çıkarları ile sermayenin çıkarlarının uzlaşmaz olduğu
bilincine sahip olarak pratik, kitlesel eylem alanını örgütlemeyi)
ve sınıf örgütlerini, örneğin grev ve mücadele komitelerini, sendikal
devrimci muhalefet gruplarını örgütlemektir.
15 Kasım 2002
BREZİLYA
Başkanlık seçimlerini emek mi,
sermaye mi kazandı?
Son yapılan devlet başkanlığı seçimlerini "İşçi" Partisi
adayı Luiz Inacio da Silva (ismi kısaltılarak Lula denilen) kazandığından
bu sorunun yanıtı zor olmasa gerek diye düşünülebilir. Eh, partinin
adı İşçi Partisi olduğuna ve kazanan adayın da İşçi Partisi adayı
olduğuna göre elbette seçimleri emek, emekçi cephesi kazanmıştır denilecektir.
Fakat siyasette bir kişinin, örgütün, partinin vb. kendisine verdiği
isim, ünvan o kişinin, örgütün, partinin niteliği konusunda otomatik
bir paralellik olmasını zorunlu kılmaz. Hatta siyasette, siyasi mücadelede
çoğunlukla tam tersi sözkonusudur.
Kapitalist toplum şartlarında hem ekonomik hem de siyasi egemenliği
elinde bulunduran burjuvazi kendi egemenliğini gizlemek amacı ile
piyasaya çok çeşitli siyasi "alternatifler" sunar. Bu siyasi
alternatiflerden kimisi kendine "muhazafakâr", "liberal",
kimisi "demokrat" ya da "sosyaldemokrat", hatta
"işçici", "devrimci" ya da "sosyalist"
adını takar. Örneğin emperyalist dünyanın önde gelen büyük güçlerinden,
büyük haydutlarından İngiltere'de hükümet eden partinin adı "İşçi
Partisi"dir. "İşçi" Partisi, daha önce uzun yıllar
hükümet eden "muhafazakâr" partiden temelde hiç bir farklılık
göstermez. Tersine İngiliz "İşçi Partisi" de Muhazafakâr
Parti gibi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet düzenine, insanın
insan tarafından sömürülmesine dayanan burjuva düzenine, İngiliz saldırgan
emperyalist politikasına sahip çıkar, bu düzenin ayakta durması için
gerekli olan herşeyi yapar.
Brezilya gibi emperyalist büyük güçlere bağımlı olan, işçilerin ve
emekçilerin yoksulluğunun örneğin İngiliz işçilerine göre daha yoğun
olduğu bir ülkede kendine İşçi Partisi adını veren bir partinin adayının
da niteliğini, ortaya koyduğu programa ve yaptıklarına göre belirlemek
en doğru yol olacaktır.
Brezilya bilindiği gibi çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına,
yoğun bir insan potansiyeline rağmen emperyalist bağımlılık zinciri
altında inletilen bir ülkedir. Brezilya'nın işçi ve emekçileri hem
yerli hem de yabancı kapitalistler tarafından ağır bir sömürü sistemi
altında yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Brezilya nüfusunun % 10'u ulusal
gelirin yarısından fazlasını elinde bulundururken geri kalan nüfus,
yani % 90'lık kesim yoksulluğa mahkûm edilmiştir. Brezilya nüfusunun
50 milyonu resmi yoksulluk sınırı altında yaşamakta iken, en az 20
milyon Brezilyalı ise tam bir sefalet içinde, açlık sınırında yaşam
mücadelesi verme durumundadır. Brezilya'nın büyük şehirlerinin etrafı
Türkçede "gecekondu" olarak tanınan "favelas"
adındaki yoksul mahalleleri ile dolup taşmaktadır. Milyonlarca Brezilyalı
çocuk daha 1 yaşına gelmeden ölmekte, yine milyonlarca çocuk yoksul
mahallelerinde, Afrika'nın bir çok ülkesindekine benzer bir biçimde
açlık içinde yaşamla, ölüm arasında her gün, her saat mücadele etmektedir.
Yine milyonlarca yoksul genç uyuşturucu ticareti, mafya işleri ile
geçimini temine zorlanmaktadır.
Brezilya'nın kırındaki görüntüler şehirlerdeki yoksulların görüntülerinden
pek farklı değildir, hatta daha ağırdır. Milyonlarca yoksul köylü
ya topraksız ya da kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayamayacak
derecede küçük toprak sahibi durumundadır. Kırın küçük bir kesimini
oluşturan büyük toprak sahipleri toprakların, özellikle en verimli
toprakların ezici çoğunluğunu mülkiyeti altında bulundurmaktadır.
Bu yüzden Brezilya kırında topraksız, yoksul köylüleri, kır işçilerininin
yoğun bir kitlesi "toprak reformu" talebi ile uzun yıllardır
örgütlü bir mücadeleye atılmıştır. Örgütlü topraksız ve yoksul köylüler,
kır işçileri sık sık ve kitlesel olarak toprak işgalleri örgütleyerek
toprak taleplerinin gerçekleşmesini kendi verdikleri sınıf mücadelesi
ile sağlamaktadırlar.
Şimdiye kadar Brezilya'da burjuvazinin liberal, muhazafakâr, demokrat
ya da cuntacı bir çok temsilcisi, ister seçimlerle isterse de askeri
darbelerle devlet başkanlığına gelmiş olsun, Brezilya işçi sınıfının
ve diğer emekçi kitlelerin bir tek önemli sosyal sorununda gerçek
bir iyileşme sağlamamış, tam tersine işçilerin ve diğer emekçilerin
sorunları büyüyerek artmıştır.
En son başkanlık seçimlerinde İşçi Partisi adayı Lula, "barış
ve sevgi" ana sloganı ile sorunları çözmeye aday olduğunu da
ilan etmiştir. "İşçi" Partisi adayı o kadar işçi taraftarıdır
ki, daha seçimler döneminde "işçi", "işçi sınıfı"
tanımını ağzına almamak için "çağdaş" bir seçim propagandası
yürütmekte karar kılmıştır. Seçimlerdeki esas amacını "orta direği"
temsil etmek olarak ilan eden Lula, kapitalistleri rahatlatmak amacıyla
Başkan Yardımcısı olarak, bir işveren (siz kapitalist diye okuyun)
olan Jose Alencar'ı ekibine almıştır.
Brezilyalı seçmenin, özellikle de emekçi seçmen kitlesinin "değişiklik"
talebini iyi yakalayan İşçi Partisi adayı Lula başkanlık seçimlerinden
başarılı olarak çıkmış ve Brezilya tarihinde ilk defa İşçi Partisi
adayı Devlet Başkanı olmuştur.
Seçim zaferini ilan ettiğinde ilk yaptığı açıklamalar emperyalist
dünyayı ve Brezilya kapitalistlerini rahatlatmaya yönelik olmuştur.
Lula, kendisinin ve hükümetinin şimdiye kadarki imzalanan uluslararası
anlaşmalardan doğan yükümlülüklere uyacağını, IMF ile ortak çalışmayı
sürdüreceğini, Brezilya'nın dış borçlarını aksatmadan ödeyeceğini,
ekonominin temel yapısına dokunmayacağını (yani kapitalistlerin egemenliğine
dokunan hiç bir tedbir almayacağını) ilan etmiştir. Bunun üzerine
uluslararası piyasalar Lula başkanlığına yönelik oldukça olumlu destek
açıklamaları yapmışlar, yeni devlet başkanına güvenlerini teyit etmişlerdir.
Kendisine İşçi Partisi adını veren bir partinin ve adayının seçimler
sırasında ve seçim zaferi sonrasında Brezilya işçi sınıfına ve diğer
emekçilere değil de, emperyalist mali güçlere ve Brezilya kapitalistlerine
güvence vermesi onun aslında gerçek bir işçi partisi ve devlet başkanı
temsilcisi değil, bir burjuva partisi ve burjuva devlet başkanı olduğunu
ortaya koymaktadır.
Brezilya işçi sınıfı gerçek kurtuluşa kuzu postuna bürünmüş kurtların
etkisinden kurtulduğu ölçüde yaklaşacaktır.
17 Kasım 2002
ÇİN
Çinli revizyonistler ve
yeni burjuva adımlar
Çin "Komünist" Partisi (Ç"K"P) Kasım ayında 16.
Kongresini yaptı. 66 Milyon üyeyi temsilen 2.114 delegenin katılımı
ile düzenlenen 16. Kongrenin önünde duran en önemli konu, şimdiye
kadar parti ve devlet başkanlığı görevini yürüten Jiang Zemin'in "üç
temsil" adıyla tanınan tezinin yüksek parti organının, Halk Kongresi'nin
de onayından geçirmekti.
Jiang Zemin'in "yeni" tezlerine göre -özet olarak- parti
artık sadece iki sınıfı, işçileri ve köylüleri değil; aynı zamanda
"en ilerici üretici güçleri"de kendi içinde örgütlemeliydi.
"En ilerici üretici güçler" tanmından hangi sınıfın kastedildiği
ise gayet açıktı: Çin'in yeni özel kapitalistleri!
Çin'de Mao Zedung'un ölümünün ertesinde Ç"K"P'nin revizyonistleşmesine
paralel olarak 70'li yılların ikinci yarısından bu yana kapitalist
bir sınıf iktidara geçmişti: Çin'in parti ve devlet organlarınının
kumanda mevkilerini elinde tutan bürokrat burjuvazi. Çinli bürokrat
burjuvaların ekonomik ve sosyal alanda yürüttüğü reformlarla birlikte
hem Çin kırında hem de Çin şehirlerinde yeniden, üretim araçları üzerinde
özel mülkiyete sahip yeni burjuvalar da ortaya çıktılar. 80'li ve
90'lı yıllarda "sosyalist pazar ekonomisi" diye adlandırılan
ekonominin giderek daha fazla özel yabancı ve yerli kapitalistlere
açılma sürecinde özel kapitalist sınıf hızla güçlendi. Güçlenen ve
kendine güveni artan bu özel burjuva kesimleri Çin'deki siyasi iktidar
içerisinde daha fazla söz sahibi olmak amacıyla da "politik reformlar"
talep etmekteydi. Sonunda özel burjuvalar resmen muratlarına erdiler.
Artık Ç"K"P yalnızca onları partiye almanın resmi yolunu
açmakla kalmadı aynı zamanda onlara "en ilerici üretici güç"
ünvanını vererek ödüllendirdi de.
Ç"K"P'nin artık resmen özel kapitalistleri de partiye üye
olarak alma kararının yeni olmasından bu kongreden sonra bunların
partiye üye alımının başlatılacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine
alınan bu resmi karar, uzun bir süreden bu yana yürütülen bir uygulamanın
partinin en yüksek organı tarafından da onaylanmasıdır. Uzun süredir
Çinli özel kapitalistler Ç"K"P'ye üye olabilmekte, onun
içinde çalışabilmekte, karar mekanizmalarında doğrudan etkili olmakta
idi.
Ç"K"P'nin kendisini sömürücü sınıflara açmasının vardığı
boyutları gösteren ilginç örnekler de yaşanmaktadır.
Ç"K"P'ye çoktandır üye olan ve artık partinin onları "en
ilerici üretici güç" diye adlandırdığı kişilerden birisi de,
Çin'in başkenti Pekin'in doğusunda, adına "gece klübü" denilen
"işletmenin" sahibi Xu Jian'dır. İşini ciddiye alan Xu Jian,
en ilerici üretici güç niteliğine sahip bir özel girişimci olarak
geceleri yorgunluk atmak issteyen müşterilerine kadın pazarlayan bir
pezevenktir. 2002 yılının yazında Xu Jian Pekin'in gece eğlence sektörünün
yoğun olduğu Sanlitun mahallesindeki bir çok pezevengi daha partiye
kazanarak Pekin'in eğlence mahallesindeki ilk pezevenkler parti hücresini
kurmuştur. Pezevenkler parti hücresine, üzerlerinden para kazanılan
kadınlar değil, kadınların cinselliğinin satımından para kazanan bölgenin
"en ilerici üretici gücü" kadın pazarlamacıları üyedirler.
Çinli sömürücüler, Ç"K"P'nin çoktan komünist niteliğini
kaybettğini, bu partinin içinde yer almalarının kendi sınıf çıkarları
açısından daha yararlı olacağını kavramışlardır. Bu yüzden partiye
her türden sömürücü girmeye, etkinlik kazanmaya, kendi çıkarları yönünde
kullanmaya çalışmaktadır.Fakat bürokratik devlet kapitalizminden,
özel "serbest pazar" kapitalizmine geçişin kendine özgü,
kaçınılamayacak sonuçları da vardır. Özel kapitalist grupların büyümesi,
aralarındaki çıkar farklılıklarının ve çelişkilerin artması sonucunda
çeşitli kapitalist gruplar ve kapitalist siyasi akımlar zorunlu olarak
farklı siyasi örgütlerde, partilerde bir araya gelecekler ve Ç"K"P'nin
devlet yönetimindeki siyasi tekelini temelden sarsacaklardır.
Gelişmenin bu seviyeye gelmesini şu an için Çinli revizyonistler engellemeye
çalışsalar da, uzun vadede buna güçlerinin yetmeyeceği açıktır.
17 Kasım 2002
