Batasuna'ya yasaklama...

Türkiye'de, AB'ye üyelik müzakerelerine başlama tarihinin tespit edilmesi için AB'ye uyum yasalarının çıkarıldığı; "Kopenhag Kriterleri"ne uymanın, daha doğrusu uymaya doğru adımlar atmanın "demokrasi" açısından ne kadar büyük ilerleme olduğunun kitlelere empoze edildiği bir ortamda, AB'nin demokrasisinin gerçekte nasıl bir demokrasi olduğunu gösteren gelişmeler yaşanıyor.
Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde ABD'ye yönelik saldırı sonrasında emperyalistlerin "terörizme karşı mücadele" adına demokratik hakları giderek kısmalarının, "ya bendensin, ya karşımdasın" anlayışının pratik sonuçları her geçen gün kendisini daha açık ortaya koymaktadır.
Bu gelişmelerin son dönemdeki en açık örneği İspanya'da yaşandı. Ağustos ayı başlarında ETA'nın eski liderlerinden Francisco Mugika Garmendia ve hakim sınıflar tarafından ETA'nın "patlayıcı uzmanı" olduğu söylenen Jose Maria Arregui, 1987 yılında Saragoza'da -2 kişinin öldüğü, 28 kişinin de yaralandığı- askeri bir otobüse saldırı emri verme ve saldırı eyleminde yer alma suçlamasıyla 743'er yıl hapis cezasına çarptırıldılar.
Bu cezalar bir yanıyla son dönemde yeniden eylemler yapan ETA'ya, ETA'nın militanlarına gözdağı verme anlamına gelirken, aynı zamanda "terörizme karşı" İspanya'nın ne kadar "tutarlı" bir mücadele verdiğini göstermenin de işaretiydi...
Haziran ayı sonunda İspanya parlamentosunun yaz tatili öncesinde "ley de partidos" da denen yeni bir partiler yasası çıkarıldı. Sözkonusu yasa, Batasuna'yı kapatmanın yolunu açmak için çıkarıldı. Bu yasa çıkarılmadan önce Başbakan Jose Maria Aznar, ETA'nın yaptığı iddia edilen bir eylem sonrasında "Bunu pahalıya ödeyecekler" ve "pislik" olarak adlandırdığı "Batasuna önderlerinin serbest ve cezalandırılmadan dolaşmalarına artık göz yumulamaz" vb. tehditlerini savurdu.
İspanya hükümetine göre Batasuna, Bask bölgesinin özgürlüğünü istediği için, ETA'nın legal alandaki koluydu. Bu iddianın ispatı için de, Batasuna'nın ETA'nın eylemlerini "terör eylemleri" olarak değerlendirip bu eylemleri açıkça reddetmemesi tavrı gösterildi, gösteriliyor. ETA'ya karşı çıkıp açıkça tavır takınmamak artık "terörü desteklemek" oluyor!
İşte bu yeni partiler yasasına göre; "açık veya suskun kalarak terörizmi destekleme", "demokratik ilkelerin tekrarlanarak ihlal edilmesi" şu ya da bu partinin kapatılmasının yolunu açmaktadır. ETA'ya karşı açık tavır takınmamak, eylemlerini kınamamak İspanya devletine göre "terörizmi" desteklemekle eş anlamlı olduğu için de Batasuna, "terörizmi" destekleyen bir parti olarak kapatıldı.
İspanya Başsavcısı Batasuna'nın kapatılmasını talep ettikten sonra, Yüksek Mahkeme Yargıcı Baltazar Garzon, Batasuna'nın, ETA'yı desteklediği suçlamasıyla Batasuna'nın faaliyetlerinin üç yıllığına askıya alınmasına karar verdi.
Bu onayın ardında Başbakan Aznar, yaz tatilinde bulunan parlamentoyu, olağanüstü bir oturum için toplantıya çağırdı ve parlamento büyük çoğunlukla yargıcın kararını onayladı ve Batasuna'yı süresiz olarak yasakladı.
Böylece Batasuna'nın faaliyetleri ilk etapta üç yıllığına askıya alındı, ardında süresiz olarak yasaklandı. Batasuna'nın bu karara karşı yürüyüş veya gösteri yapması yasaklandı, partinin genel merkezi ve büroları ardı ardına kapatıldı. Batasuna'nın 24 milyon Euro tutarındaki mal varlığına el kondu. 2 milyon doları bulan hazine yardımı kesildi ve 2003 yılının ortalarında Bask bölgesinde yapılacak yerel seçimlere katılması da yasaklandı. (Geçen seçimlerde Batasuna 49 belediye başkanlığını ve 890 belediye temsilciliğini kazanmıştı. Bask Bölgesel Parlamentosu'nda ise 7 milletvekilliği var.)
Tüm bunlar Batasuna'nın, -yeni partiler yasasının kabul edildiği 27 Haziran 2002 tarihinden Ağustos ortalarına kadar- 23 kere yeni yasayı ihlal ettiği iddiasına dayandırılarak yapılmaktadır. Bu ihlallerin çoğunluğu da Batasuna'nın ETA'nın eylemlerini kınamaması olarak gösterilmektedir.
İspanya Anayasası, "sessiz kalma hakkını korur. Sessizlik suçluluğun delili değildir" dese de, Batasuna'ya susma hakkı bile verilmemektedir. Artık susmak da suç! Susmak "terörizmi" destek anlamına geliyor ve partinin kapatılmasının esas gerekçesi oluyor! Susmak "demokratik ilkeleri ihlal", susmayı "teröre destek" olarak değerlendirip partiyi kapatmak ise "demokratik ilkeleri" savunmak oluyor! Ne sahtekârlık!
Burjuva demokrasisinin sınırlarının her seferinde yine hakim sınıflar tarafından çizildiği; işçi ve emekçilerin, ezilen ulusların çıkarları sözkonusu olduğunda, burjuva demokrasisine güvenilemeyeceği bu somutta da bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Demokrasinin beşiği olarak da adlandırılan Avrupa'nın diğer ülkelerinin tavrını ise andaki AB Komisyon Sözcüsü Jonathan Faull ortaya koydu. Buna göre, Batasuna'nın "terör örgütü ETA ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle kapatılmasının, İspanya'nın iç" işiydi. Tabii ki, sözkonusu gerekçenin doğru olup olmadığı, olgu olup olmadığı vb. sorunlar bunları ilgilendirmiyor! İşlerine bugün böylesi geliyor. Avrupa Parlamentosu (AP) bunun da ötesine giderek Batasuna'nın AP'de bulunan temsilcisi Koldo Gorostiaga'dan "temsil ücreti" olarak yaklaşık 58.000 Euro'yu geri ödemesini talep etti.
Şimdi, İspanya hükümeti Batasuna'nın bütünüyle yasaklanması için Madrid Yüksek Mahkemesi'ne başvurmuş durumda ve Batasuna'nın AB'nin "terör örgütü" listesine alınması için çalışmalar yürütülmektedir.
Batasuna'nın yasaklanmasının ardında protesto eylemleri de gerçekleşti tabii ki. En geniş katılımlı protesto mitingi onbin kişinin katılımıyla gerçekleşti. Bunun dışında esas olarak partinin bürolarının kapatılması sırasında polisle çatışmalar yaşandı. Batasuna şimdilik "İspanya içi hukuk yollarını" tüketmekle uğraşıyor. Ardında, sorunu AHİM'e götürecekleri yönünde açıklamalar yapılmaktadır.
Bu arada şöylesi tespitler de yapılmaktadır:
"Basklılar bugünü Franco devletinin maskesinin düştüğü bir gün olarak hatırlayacaktır. Bina kapılarına asılan kapatma emirleri İspanyolca yazılmış, bu emirleri asan Bask polisi de İspanyolca düşünüyor. Fakat biz barış ve özgürlük için Bask ülkesinin önüne bağımsızlık hedefini koyuyoruz. Bu uğurda mücadele vermeye de devam edeceğiz." (Batasuna liderlerinden Jose Permach, 30 Ağustos 2002 tarihli medyadan)
Gerek İspanya devletinin Bask bölgesinin bağımsızlığını isteyen Batasuna'yı yasaklaması, gerekse de Jose Permach'ın bağımsızlık hedefi için mücadele vermeye devam edeceklerini açıklaması, gerçekte ulusal sorunun çözümü için örnek olarak gösterilen "Bask örneği"nin de gerçek bir çözüm olmadığını ortaya koymaktadır.
Görünüşte, ya da kâğıt üzerinde Basklıların "siyasi ve kültürel özerklikleri" yasal güvence altına alınmıştır. Ki, sözkonusu edilen "özerklik" Basklıların ayrı devlet kurma hakkının çiğnenmesi temelinde yükselen bir özerkliktir. Bu durum hakim sınıflar tarafından ulusal baskının olmadığına, İspanya'daki tüm ulus ve milliyetlerin eşit olduğuna ispat olarak gösterilmektedir.
Gerçek durum tabii ki böyle değil. Örneğin, bırakın Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele etmeyi, Bask bölgesinin bağımsızlığını isteyen ETA'nın eylemlerini kınamamak, "susmak" bile "suç" oluyor! Basklıların ulusal taleplerini -sistem çerçevesinde bile olSAĞ dile getirmek "suç" oluyor! Batasuna'nın yasaklanmasına karşı çıkıp Batasuna'yı desteklemek için yapılacak eylemler yasaklanıyor!
Ve tüm bunlar, burjuva demokrasisinin olduğu İspanya'da oluyor. Batasuna'nın yasaklanmasına karşı yapılan eylemlerde Aznar hükümetinin faşist Franko'nunkinden farklı olmayan uygulamalarından bahsedilse de, yapılanlar burjuva demokrasisine uygundur. Gerçekte ulusal sorun burjuva demokratik devrim tarafından çözülmesi gereken demokratik bir sorundur. Emperyalizm çağında burjuvazinin "tüm bir çizgi olarak gericileşmesi"ne bağlı olarak ulusal sorunun gerçek çözümü, ancak işçi sınıfı önderliğindeki devrimlerle gerçekleştirilebilecek duruma gelmiştir. Bu bağlamda burjuva demokrasisinde ulusal baskının varlığı, burjuva demokrasisine uygundur. Unutulmasın ki, burjuva demokrasisi, burjuvazinin işçiler, emekçiler, ezilen halklar üzerindeki diktatörlüğüdür.
Burjuvazinin iktidarı, kapitalizm varlığını sürdürdükçe de ulusal sorunun gerçek çözümü mümkün değildir. Stalin'in deyimiyle:
"Kanıtlamaya gerek yok ki, sermaye egemen olduğu sürece, üretim araçlarında özel mülkiyet sürdükçe ve sınıflar varoldukça, ulusların eşitliği güvencelenemez; sermayenin iktidarı sürdükçe ve üretim araçlarına sahip olmak için savaşıldıkça, ulusların eşitliği ve ulusların emekçilerinin işbirliği sağlanamaz. Tarih, ulusal eşitsizliğin yok edilmesi, ezilen ve ezilmeyen ulusların emekçilerinin kardeşçe işbirliği rejiminin kurulması için tek çarenin, kapitalizmin tasfiye edilmesi ve Sovyet düzeninin kurulması olduğunu söylemektedir." (Stalin, Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sayfa 126, İnter Yayınları)
Stalin'in bu tespiti, Basklıların da özgürlüğüne, bağımsızlığına nasıl kavuşacaklarının yolunu gösteriyor. Görev, bunu kavramak ve bunun için mücadele etmektir.

11 Eylül 2002



Şarkılardan korkuyorlar...

Avrupa Birliği'ne uyum yasalarının "Türk vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi"ne izin veren biçimde değiştirilmesinin ardından, değişik dilleri öğrenmeye yönelik çalışmalar da başladı.
Bunun yanısıra yine "farklı dil ve lehçelerde" yayın yapma imkânının doğmasıyla birlikte, Türkçe dışındaki dillerde türkü, şarkı söylemek isteyenler geçmiş döneme göre daha rahat hareket etmEĞEn azından kâğıt üzerinde- imkânına kavuştu.
AB'nin sözkonusu yasaları "önemli bir ilerleme" olarak değerlendirmesi ve üyelik müzakereleri için tarih verme bağlamında "ama uygulamayı bir görelim" demesine "sert" tepkiler gösterenlerin, sözkonusu uyum yasalarının uygulanması konusunda nasıl tavır takınacakları ancak somut durumlarda görülecekti.
Keskin AB'ci kesim ile AB'ci olup ama ağırlığı Türk milliyetçiliğine, şovenizmine veren kesim arasındaki bazı farklılıklar, kendisini, Sezen Aksu'nun 30 Ağustos ve 1 Eylül tarihlerindeki konserlerine karşı tavırda gösterdi.
Beşiktaş Kültür Merkezi'nce "Türkiye şarkıları" adı altında örgütlenen bu iki konserin Sezen Aksu'nun şimdiye kadarki konserlerinden farklılığı, bu konserlerde Türkçe dışındaki bazı dillerde -Kürtçe, Ermenice, Rumca, İbranice vb. dillerde- şarkılar söylenmesiydi. İzmir Efes Antik Tiyatrosu ve Antalya Aspendos Antik Tiyatrosu'nda gerçekleşen bu iki konsere Sezen Aksu ile birlikte şu 6 grup katıldı: Feriköy Vardanat Ermeni Kilise Korosu, Los Paşaros Sefaridis Musevi Topluluğu, Oniro Rum Müzik Korosu, Enderun Klasik Türk Müzik Topluluğu, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Çocuk Korosu ve İzmir Devlet Opera ve Bale Orkestrası.
Sezen Aksu konserler hakkında konuklara yaptığı konuşmada: "Osmanlıdan beri bir arada yaşıyoruz. Bu çok özel mekanlarda, bu olağanüstü topraklarda bütün sesler zaten biraradaydı, ben de birarada olalım istedim." diyerek değişik etnik gruplardan insanların birarada olmasından yana olduğunu dile getirdi.
Ermenice "Sarı Gelin"i söyledikten sonra da: "Ermenice söyledik, Türkiye bölünmediğine göre şimdi de Kürtçe bir türkü söyleyeyim." diyerek de, değişik halkların dillerinde türkü söylemekle "memleketin bölüneceğini" savunan şovenlere tavır takınıyordu... Ardından da: "Bakın Kürtçe türkü söyleyince bir şey olmuyor. Tersine büyük bir zenginliği barış içinde birlikte yaşatıyoruz." diyordu.
Türkiye'de, Türkçe dışındaki dilleri konuşan Kürtler, Ermeniler, Çerkezler, Araplar, Lazlar, Rumlar vb. vb. milliyetlerden insanların olduğu reddedilemeyecek bir olgudur. Bunların kendi anadillerinde konuşmaları, türkü, şarkı söylemeleri de en basit insan hakkıdır. Sezen Aksu'nun yaptığı iş, aslında burjuva demokrasisi açısından bile en basit insan haklarından birinin, -değişik dillerde şarkı söylemenin- kullanılmasıdır. Fakat Türkiye'de bu en basit insan hakkının kullanılması bile şoven, ırkçı tepkilerle karşılaşıyor!
ŞOVEN HEZEYANLAR!
Sezen Aksu'nun 30 Ağustos'ta İzmir Efes Antik Tiyatrosu'nda konser vermesine ilk tepki gösterenlerden biri, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon oldu. Tolon şu tavrı takındı:
"Sanatçıya sözüm yok. Konser için 30 Ağustos gibi anlamlı bir günü mü buldular? Böyle bir günde değil, 31'inde, 1'inde, 2'isinde yapılabilirdi. 'Türkiye mozaiği' adı altında verilmiş anlamsız bir konser, şüpheyle karşılıyorum." (2 Eylül tarihli medyadan)
Tolon'un bu tavrı ilk bakışta karşı olunanın konserin tarihi olduğunu göstermektedir. Fakat derinlemesine inildiğinde durumun hiç de böyle olmadığı ortaya çıkmaktadır. Neden 30 Ağustos'ta yapılmasına karşı olduğu önemlidir. Bunun yanısıra Tolon, bir zamanlar Türkeş'in "ne mozaiği ulan!" diyerek Türkiye'de yaşayan herkesin Türk olduğunu savunması gibi, "Türkiye mozaiği adı altında verilmiş anlamsız bir konser" diyerek "mozaikliğe" bile karşı tavır takınmaktadır.
30 Ağustos'ta neden karşı olunduğu ise başka şoven hezeyanlarda açıkça ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet gazetesinin yayınladığı ve Deniz Som imzalı yazıda şu tavır takınılmaktadır:
"30 Ağustos'un ne anlama geldiğini bilmeyenlere 30 Ağustos'u anlatmak zor...
30 Ağustos'a Ermeni çetecileri, Yunan askerlerini ve arkalarındaki emperyalizmi aşarak geldik... Fakat ulusal tarihimizi de hiçbirini hedef almadan sadece 'düşmanları yendik' diye öğrendik. Kimseyi düşman bilmedik..."
"Ulusal tarih" böyle olunca, 30 Ağustos'ta çıkıp Ermenice, Rumca vb. dillerde şarkı söylemek Sezen'in ne haddine? Sanki isim verilmeyince düşmanlık yapılmıyor? 30 Ağustos'ta bu gerekçeyle ve böylesi bir konsere karşı çıkma tavrının kendisi düşmanlığın sürdürüldüğünün ispatıdır.
Tolon'un tavrı sonrasında özellikle MHP'li milletvekilleri ve MHP'nin görüşlerini savunan gazetelerden de Türk şovenizminin hezeyanlarının sesleri yükseldi...
Sağlık Bakanı Osman Durmuş da 30 Ağustos'ta konserin yapılmış olmasının neden yanlış olduğunu açıklamaktadır. Tavrı şöyledir:
"30 Ağustos, Türk yurdunda Türklerin yok edilme mücadelesine karşı verilen milli direniş hareketidir. O zaferin, mücadele verilen grupların müziğiyle kutlanması şık olmamıştır. Olay budur." (Türkiye, 6 Eylül 2002)
Osman Durmuş çok daha açık konuşmaktadır. Burada sorun sadece tarih meselesi değildir kuşkusuz.
MHP İstanbul milletvekili Mehmet Gül, başbuğu Türkeş'in izinde gittiğini şu sözlerle ispatlıyor:
"Sezen Aksu konserini Ermenistan'da ya da Kıbrıs Rum Kesimi'nde vermesi gerekir. 10 bin Rum, 30 bin Ermeni, 20 bin Yahudi varken, 70 milyonluk Türkiye'de mozaikten söz edilebilir mi?"
Bu faşistin hesabıyla 60 bin insan dışındaki tüm insanlar Türktür. Ki Rum, Ermeni ve Yahudilerin de sayısı olduğundan daha az gösterilmektedir. Örneğin Ermeni Patriği tarafından verilen bilgilere göre Türkiye'de Ermenilerin sayısı 60-65 bin civarındadır.
Gerçek sayıların az gösterilmesinin de ötesinde, bu rakamların verilmesinin arkasında yatan gerçek, Ermeni, Yahudi ve Rum'ların Lozan Antlaşması'yla "azınlık" olarak kabul edilmiş olmasıdır. Bu faşistlerin yaklaşımına göre bu "dini azınlıklar" dışında Türkiye'de yaşayan herkes Türktür! Bu nedenle de "mozaik" falan yoktur, olsa olsa "taş" vardır!
Ortadoğu gazetesinin köşe mi köşe yazarlarından Alişan Satılmış, 2 Eylül tarihli yazısında sadece Türk şovenizmini değil, Sezen'e karşı erkek şovenizmini de kusmaktadır. Okuyucunun sabrına sığınarak alıntıyı biraz uzun aktarmak istiyoruz:
"Türk'ün şanlı dirilişinin adı olan böyle anlamlı bir günde yani '30 Ağustos Zafer Bayramı'nın manasının idrakleştiği zamanda soytarıca bir tezahürle Efes Antik Tiyatroda Kürtçe ve Ermenice şarkılar okunuyor. Beste ve güfteden öte söz malzemesini sürtüşme muhabbetiyle oluşturan tiz sesli senfonik mizaclı minyon karı, işi gücü bırakıp sürtüştüğü erkeklerin alt kimlik aidiyetine vefa borcu ödemek istemiş olacak ki, Türkçe şarkı yerine Ermenice ve Kürtçe repertuvar denemesi yapmaktadır. Sanki bu memlekette yapılacak başka iş kalmamış gibi şeytan çarpması yamuk ağızların kırık şivelerinde işlenmemiş diyalektikleri etimolojik alan çalışmasına dahil etmektedir. Her zaman olduğu gibi bu densizlik karşısında tek erkek ses yine milletimizin beka davasının sembolü ordumuzun yüksek rütbeli bir subayından geldi."
Satılmış'ın bu tavrı yoruma gerek bıraktırmayacak kadar açıktır. Türk şovenizminin, erkek şovenizmiyle içiçe girdiği bu tavır hakkında istediğiniz kadar yazabilirsiniz. Ama tavrın özü açık: Türk şovenizmi! Erkek şovenizmi! İkisi de birbirine yakışır tabii ki!
Burjuva demokrasisi açısından bile üzerinde tartışılmayacak kadar açık olan demokratik bir hakkın, değişik dillerde şarkı-türkü söyleme hakkının kullanımına karşı takınılan bu tavırlar, Türkiye'deki şovenizmin hangi boyutlarda olduğunu göstermektedir.
Halkların kardeşliği için her tür şovenist, milliyetçi tavırlara karşı mücadele etmek, tüm gerçek demokrat, devrimci ve komünistlerin görevidir.

12 Eylül 2002