Anadilde eğitim insan hakkıdır!

Acayip ülke olma konusunda herhangi bir araştırma yapılsaydı, hiç kuşkusuz ki Türkiye ilk sırayı olmasa da, ilk sıralardan birini paylaşırdı. Gerçekten de Türkiye bir acayiplikler ülkesidir. Çokça söylendiği gibi: Burası Türkiye! Olmayacak şey yoktur!
Örneğin bir yandan AB'ye üyelik için "uyum yasaları" çıkarılır ve Türkiye'nin ne kadar "demokratikleştiği" üzerine methiyeler düzülürken, diğer yandan en basit, anlaşılır konular hakkında; insanların kendilerine ait öz lisanlarını, yani anadillerini konuşmalarının, öğrenmelerinin bir insan hakkı olduğu konusunda tartışılmak zorunda kalınıyor.
Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda "Katılım Ortaklığı Belgesi" temelinde üstlendiği "ev ödevlerini" yerine getirmesi "demokratikleşme", ama bu "demokratikleşme"den yararlanmak için okullarda "seçmeli ders olarak Kürtçe"yi talep edenler "bölücü ve terörist" oluyor... Okullardan uzaklaştırmalar, mahkemelere vermeler, tutuklamalar vb. vb. yaptırımlarla karşılaşılıyor.
Bir yandan Kürtler kendi çocuklarına Kürtçe isimler verdikleri zaman, nüfus kayıtlarına geçilmiyor, ana-baba hakkında dava açılıyor ve Kürtçe isimden vazgeçmeyenler cezalandırılıyor; diğer yandan -örneğin Van'da- Kürtçe Rojhat ismini nüfus kayıtlarına geçirmeyen nüfus memuru, "Biz yazmıyoruz ve sana da yazmadığımıza ilişkin bir belge vereceğiz, sen bizi mahkemeye ver" diyerek ne kadar "demokratikleşildiği" gösterilmeye çalışılıyor. Ama sonuç aynı: Kürtçe isim yazılmıyor. Mahkemeye verenle verilen değişiyor.
AB'ye uyum yasalarının "Türkiye tarihinde bir devrim", "demokratikleşme konusunda çok önemli adımlar" olarak gösterildiği ve bu yasalara oy veren milletvekillerinin pohpohlandığı bir ortamda, bunun bir parçası olarak English Fast Dil Okulları kurucu üyesi Nazif Ülgen Kürtçe kurs için İstanbul İl Eğitim Müdürlüğü'ne başvuruda bulundu.
Nazif Ülgen: "Bu dili konuşan milyonlarca insan varsa bu dile saygı duymalıyız. Ayrıca bu insan hakları ve demokrasinin gereğidir." diye tavır takınır. Evet bir yandan doğru olarak bu konunun insan hakları ve demokrasinin bir gereği olduğu savunulurken; diğer yandan ama insan hakkı ve demokrasinin ne kadar savunulduğu pratikte ortaya çıkmaktadır: Kürtçe kurs için Ülgen'in öğretmen olarak görevlendirdiği Remzi Çakın, basın açıklaması sırasında "Ben Türk değilim, Türkiye vatandaşıyım" demesi nedeniyle görevinden alındı... İnsan hakkı ve demokrasinin gereği Ülgen tarafından böyle yerine getiriliyor! Çakın'ın "milli eğitimin istediği standartlara uygun" olmadığı kendisine bildiriliyor. Bu uygulama aslında pratik olarak Kürtçe ders verecek öğretmenlerin olmadığı, ya da "milli eğitimin standartlarına uygun olmadığı" gerekçeleriyle, Kürtçe kurs açmanın da mümkün olduğunca engellenmeye çalışılacağının bir işaretidir.
Türkiye'nin bazı "acayiplik"lerine işaret ettikten sonra anadilde eğitime ve AB'ye uyum yasalarından eğitim ve yayın noktalarına değinebiliriz.
Evet, çok basit bir tespit ama anadilde eğitimin bir insan hakkı olduğunu söylemek, bilince çıkarmak zorunda kalıyoruz Türkiye'de. AB'ye uyum yasalarının "demokratikleşme" konusunda bir "devrim" olarak sunulduğu, kitlelerin bilincinin karartıldığı bir ortamda, sözkonusu olan değişikliklerin -tartışmamız bağlamında- gerçek anlamda burjuva demokrasisinin gereklerine bile uymadığını söylemek gerekiyor.
Kuşkusuz sözkonusu uyum yasalarının Türkiye'deki gelişmeler ve "demokratikleşme" bağlamında, kâğıt üzerinde de olsa önemli bazı değişiklikleri içerdiğini dıştalamıyoruz. Ama bu değişiklikler, -anadilde eğitim ve yayın hakkı bağlamında- burjuva demokrasisi çerçevesinde ele alındığında bile çok geri düzeydeki değişikliklerdir.
Anadilde eğitim sözkonusu olduğunda, seçmeli ders olarak Kürtçe ya da başka bir dilin talep edilmesi, aslında geri düzeyde bir taleptir. Bu talep üzerine tartışmak zorunda kalmak, burjuva demokrasisi, burjuva insan hakları çerçevesinde yaklaşıldığında bile Türkiye'de durumun gerçekte ne olduğunu ortaya koymaktadır.
3 Ağustos 2002 tarihinde TBMM'de çoğunlukla onaylanıp kabul edilen AB uyum yasalarında sözkonusu olan -yine anadilde eğitim ve yayın bağlamında- "seçmeli ders olarak Kürtçe" talebinden de daha geri düzeydeki bir değişikliktir.
Pratikte nasıl uygulanacağı, ya da uygulanmasının önünde hangi engellerin olduğu, yönetmeliklerin neleri içerdiği tartışmasından bağımsız olarak ilk önce bilince çıkarılması gereken şey, sözkonusu olan değişikliğin gerçekte ne olduğudur. Sözkonusu olan nedir?
Burjuva medyanın da özetleyerek anlattığı gibi sözkonusu değişiklik, anadilde eğitimi değil, istendiğinde özel kurslarla istenen dilin öğrenilmesini mümkün kılmaktadır.
Örneğin 1 kur İngilizce kursunun 90 milyon, 12 kur İngilizce kursunun ise 1 milyar civarında olduğu ve bu fiyatların her geçen gün yükseldiği bir ülkede, lisan öğrenme imkânının ne kadar olduğu da -özellikle de asgari ücretliler ya da işsizler açısından- tahmin edilebilir.
Yani, eğer birilerinin imkânı var ve isterse özel kurs görüp Türkiye'de konuşulan herhangi bir dili öğrenebilir. Tıpkı Rusça, Çince, Fransızca ya da herhangi bir yabancı dili öğrenmesi gibi, kendi dilini de öğrenebilir!
Yani kısacası: "Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için Özel Öğretim Kurumları Kanunu hükümlerine tabi olmak üzere özel kurslar açılabileceği hükme bağlanıyor."
Bu değişiklik kuşkusuz ki, inkârcı bir siyasetin, Türkiye'de Türkler ve Türkçe dışında insanlar ve lisanlar olduğunun inkâr siyasetinin giderek değişmesinin bir adımıdır. Ama bu adım, değişik millet ve milliyetlerin varlığının gerçek anlamda kabul edildiğini gösteren bir adım değildir. Değiştirilen kanunun adı bile bunu gösteriyor.
Adı "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu" olan kanun, "Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun" olarak değiştirildi.
Bu, gerek sözkonusu özel kurslarla öğrenilecek lisanların gerçekte "yabancı" diller çerçevesinde ele alındığını, gerekse de farklı millet ve milliyetlerden insanların Türk olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Ayrıca bir yandan AB'ye uyum yasalarını yerine getirmeye çalışıp AB emperyalistlerine "demokratikleşildiği" yönünde mesaj verilirken, diğer yandan da pratik olarak, Türkiye'de varolan Türkçe dışındaki dillerin öğrenilmesinin mümkün olduğunca sınırlandırılmasının yolları aranıyor... Yukarıda aktardığımız örnekte olduğu gibi, biri çıkıp da "Türk değilim, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım" dediğinde bile tahammül edilmemektedir.
Yapılan değişiklik "Katılım Ortaklığı Belgesi" bağlamında AB'ye sunulan "Ulusal Program"da verilen taahhütün yerine getirilmesidir. Sözkonusu tespit şöyledir:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ve eğitim dili Türkçedir. Ancak bu, vatandaşlarının günlük yaşamlarında farklı dil, lehçe ve ağızların serbest kullanılmasına engel teşkil etmez. Bu serbestlik, ayrılıkçı veya bölücü amaçlarla kullanılamaz."
"Ulusal Program"da dile getirilen bu yaklaşıma uygun olarak vitrin değişikliğine gidilmiştir.
Türkçe, resmi dil ve eğitim dili olarak korunuyor ve "farklı dil, lehçe ve ağızların" kullanımına da sınırlama konuyor. Özel kurslarla istenen dillerin nasıl öğrenileceği, ne zaman önündeki engellerin kaldırılacağı, ya da daha hangi engellerin çıkacağı tam belli değil.
Ama sonuçta belli olan bir şey var: Yapılan değişiklik paralı özel kurslarla lisan öğrenme hakkını içeriyor, anadilde eğitim hakkını içermiyor.
Yapılması gereken, yapılan değişiklikleri olduğu gibi ortaya koymak, tüm yasal imkânları sonuna kadar kullanmak, sistemin gerçek yüzünü göstererek kitleleri daha ileri düzeydeki mücadelelere hazırlamak için mücadeledir.
Tüm demokrat, ilerici, devrimci ve komünistler bu gerçeği bilince çıkararak; anadilde eğitimin insan hakkı olduğu ve bu hakkın elde edilmesi için de mücadele edilmesi gerektiği, bu mücadelenin de ancak sisteme karşı mücadele temelinde başarıya ulaşacağı bilinciyle hareket etmeleri gerekiyor.
Anadilde eğitim hakkı insan hakkıdır. Herkese anadilde eğitim hakkı!

RADYO VE TELEVİZYON YAYINI

AB'ye uyum yasalarında yayın hakkında yapılan değişiklikle Türkçe dışındaki dillerde yayın yapabilme hakkı veriliyor. Bu konuda da esas yaklaşım dil konusundaki yaklaşımdır.
Buna bağlı olarak RTÜK Kanunu'nun 4. Maddesi değiştirildi. Yapılan değişiklik şöyledir:
"Ayrıca, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir. Bu yayınlar, cumhuriyetin Anayasa'da belirtilen temel niteliklerine, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu yayınların yapılmasına ve denetimine ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurul'ca çıkarılacak yönetmeliklerle düzenlenir."
Bir yandan AB'ye uyum yasalarıyla "farklı dillerde" yayın hakkı verilirken, diğer yandan sözkonusu yayınlar RTÜK'e bağlı kılınmaktadır. Kuşkusuz bunda şaşılacak bir şey yoktur. Fakat RTÜK'ün icraatlarının bilindiği yerde, sözkonusu "farklı dillerde" yayınların hangi çerçevede mümkün olabileceği de tahmin edilebilir.
Örneğin Kürtçe "ben Kürdüm", Arapça "ben Arabım", Çerkezce "ben Çerkezim" vb. tespitlerin yapıldığı yayınlar hakkında RTÜK'ün "bu yayın vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü zedelemekte, bölücülük yapılmakta" tespitini yaparak sözkonusu radyo ya da televizyonu kapatmasının önünde hiçbir engel yoktur.
RTÜK şimdilik "farklı dillerde yayın" için yönetmelik hazırlamaktadır. Yönetmeliğin temel düşüncesi RTÜK Kanunu'nun 4. Maddesi'nde yapılan değişiklikte vardır. Bu değişiklik de gerçek anlamda burjuva demokratik bir hakkın verildiği bir değişiklik değildir.
"Demokratikleşildiği" görüntüleriyle Türk olmayanların "demokratik" yollarla asimile edilmesinin köşetaşları döşenmektedir.
Radyo ve televizyon yayını sözkonusu olduğunda öncelikle akla gelen Kürtçe radyo, televizyon yayını oluyor. Türkiye'de içinde bulunulan koşullarda ve varolan yasaların uygulanması ve bu konuda RTÜK'ün icraatı gözönüne alındığında Kürtçe televizyon programının akışının nasıl olabileceğine örnek olarak Hürriyet gazetesi yazarı Serdar Turgut'un 14 Mart 2002 tarihli ve "KÜRT-TV program akışı" başlıklı yazısının bir bölümünü yayınlıyoruz.
"... Konumuz Kürtçe yayına hazırlanan televizyon kanalı ya, ben de gittim bu kanalın son derece rutin bir gündeki akış programını ele geçirdim.
Türk basınında olay yaratması kuvvetle beklenen bu belge ilk kez burada gün ışığına çıkıyor.
İşte KÜRT-TV yayın akışı:

***

7.00: İstiklal Marşı ve açılış.
7.05: Aerobik saati. Hareketler Kürtçe komutlar eşliğinde yapılacak. Her Kürtçe komutun Türkçe karşılığı alt yazıyla verilerek, Türk kadınlarının da bu faydalı spor saatinden gerektiği gibi yararlanmaları sağlanacaktır.
7.30: Doğum kontrolünün güzelliklerini anlatan dokümanter. Bu programda insanın mutlu olması ve mutlu kalması için katiyen çocuk yapmaması fikri Kürtçe olarak anlatılacak. Programda üç, dört çocuklu bahtsız Türk aileler, 47 yaşından sonra baba olmak gibi abuk durumla karşı karşıya kalan şapşal Türkler ekrana getirilerek, Kürt halkına sakın ha çocuk yapmayın diye seslenecekler.
9.00: Dokümanter: 'Bir Türk Dünyaya Bedeldir' adlı güreş sporunun tarihinin ele alındığı belgesel Kürtçe dublajlı olarak sunulacak.
11.00: Haberler ve hava durumu: Program akışının bu bölümünde Kürt-TV ile hemen hemen aynı zamanda yayına başlamış olan Türk Silahlı Kuvvetleri Televizyonu devreye girecek. TSK-TV tarafından KÜRT-TV için özel olarak hazırlanmış olan haberler bu saatte vatandaşa anlatılacak. Bu bölümün en olumlu yanı, hava durumu anlatılırken spikerin Duşanbe, Bişkek, Düşek falan filan gibi abuk adları olan ve ne Kürt ne de Türk hiçbir Türk vatandaşını katiyen ilgilendirmeyen yerlerle ilgili hava raporu verilmesi geleneğine son vermesi olacak. Hava raporu verilirken arka plandaki haritada dünyanın merkezi Diyarbakır'mış gibi hazırlanan bir düzenleme yapılarak Kürt vatandaşların mutlu olması sağlanacak.
13.00: Yiyelim, içelim: Ben eminim ki çok lezzetli Kürt yemekleri de vardır, ancak bu bölümde genelde Fransız mutfağı tanıtılarak, Kürt vatandaşların yerellikten kurtulup globalleşmeleri yolunda sıkı adımlar atılacak. Fransa'dan sırf bu program için getirtilen Kürt şarap uzmanı Kürtçe konuşarak Chateau Margaux tadımını ekranda yapacak ve programın bu bölümü dünyada bir ilki gerçekleştirdiğinden dolayı anında tarihe mal olacak.
15.00: 'Ya İstiklal Ya Ölüm.' Kürtçe dublajlı Türk filmi. Sırf ilkelere uygun olsun diye Türkçe çevrilmiş bir film ilk önce Kürtçe dublajla seslendirilecek, ardından da aynı filme Türkçe alt yazı yazılacak. Bu operasyonu gerçekleştirecek devlet birimindeki arkadaşlara da film gösterildikten sonra bir ay dinlenme izni verilecek.
17.00: Arkası Yarın: İstanbul'a göç edip köşeyi dönme hayalleriyle yanıp tutuşan bir ailenin dramının işlendiği bu dizi programda başrolü oynayan Kürt oğlan İstanbul'da diskjokey, Kürt kızı ise televole programının sunucusu olma hayaliyle yaşayacaklar.
19.00: SİNEMATEK: 'Dünyayı Kurtaran Adam-2' Vatani görev için sadece bu filmde oynamak şartıyla beyaz perdeye muhteşem bir dönüş yapan Cüneyt Arkın, ilk filmindeki gibi uzaylılara karşı savaşacak ancak bu filmdeki uzaylıların özelliği bölücü uzaylılar olmalarında yatacak. Cüneyt Arkın, bölücü uzaylıları tek tek temizleyecek.
21.00: İstiklal Marşı ve kapanış.
21.05: Hustler TV: Soft pornonun ne Türk ne de Kürt tek bir vatandaşı bile artık tatmin etmekten uzak olduğunu düşünen KÜRT-TV yöneticileri, bu saatten sabah 7.00'ye kadar gerçek hard pornoyu üstelik şifresiz yayınlayarak cumhuriyet tarihinde bir devrimi gerçekleştireceklerdir. Bütün porno filmler Kürtçe dublajlı olacaktır ve sırf bu nedenle Türk vatandaşlar da bunları ilgiyle izleyeceklerdir. Çünkü şunu biliniz ki sarışın bayanın 'daha hızlı' ve 'aman Tanrım geliyorum' diye orgazmik çığlıkları Kürtçe atması gerçekten de komik olmaktadır." (Hürriyet, 14 Mart 2002)
Serdar Turgut'un bu tavrı kuşkusuz ki alaycı ve abartılı bir tavırdır. Ama sorunun özü değişmiyor. Bu Türkiye'de ve bu yasalarla bir Kürt televizyonunun ya da başka dilden bir televizyonun programı, özü itibariyle ancak böyle olabilir.

15 Ağustos 2002