AFGANİSTAN
ABD’nin taşeronu TC ordusu
Önce Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) onayından geçmesi; ardından da MGK’nın emrini Bakanlar Kurulu’nun imzalaması ile hem TC ordu güçlerinin Afganistan’a gönderilmesine hem de büyük patron ABD desteklerse Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) komutanlığının belirli bir süre için TC ordu birlikleri tarafından üzerlenmesine onay verildi.
Bu karar yönünde ilk adım olarak önce Kabil’deki ISAF güçlerine 276 kişilik bir askeri grup gönderildi. İngiltere’den sonra ISAF komutanlığına Almanya’nın yanaşmaması, yalnızca kendi askeri gücünü bulundurmakla yetinmeye karar vermesi üzerine ISAF komutanlığının TC’ye verilmesinin yolu açılmış oldu. Özellikle ABD’nin desteği TC’nin ISAF komutanlığını almasında belirleyici oldu. ABD, Afganistan’da kontrolü elinde bulundurmak için yeterince askeri güç bulundurduğu şartlarda, ABD’nin bölgedeki çıkarları ile ters düşmeyen, tersine müslüman kökenli bir ülke olan TC’nin nüfusun ezici çoğunluğunun müslüman olduğu Afganistan’da komutanlığı almasında uzun vadeli çıkarları için yarar gördü, görüyor. Yani gerçekte TC askeri gücü Afganistan’da ABD’nin taşeronu olarak biçilen bir göreve tabi oldu. TC yöneticileri bundan tabii ki rahatsız değiller, tersine böyle bir imkâna dört elle sarılıverdiler.
TC yöneticilerinin yaptıkları hesap büyük güçlerin Afganistan ve Orta Asya’da yürüttükleri çıkar dalaşından Türk hakim sınıflarına da bir kırıntı düşmesinde yatmaktadır. Bölge, hem jeopolitik konumu hem de yeraltı zenginlikleri, özellikle petrol ve doğal gaz yatakları ile hem ABD, Rusya, İngiltere, Almanya vb. gibi emperyalist büyük güçlerin hem de daha sınırlı bir düzey de de olsa Türkiye, İran, Pakistan vb. gibi yerel güçlerin iştahını kabartmaktadır. TC özellikle batılı emperyalist ülkelere akacak petrol ve doğal gazın Türkiye üzerinden geçen boru hatları ile sağlanması amacı ile uzun yıllardır didinip durmaktadır. Bölgede TC askeri güç bulundurması, hele bir de sorumlu askeri konumlara getirilmesi Türk hakim sınıflarının pazarlık şansını artıracaktır. Tabii tüm bunlar Türk hakim sınıfları için evde yapılan hesaplardır ve bu hesabın çarşıya uyup uymayacağını emperyalist büyük güçlerin, özellikle de ABD’nin kendi hesapları belirleyecektir.
Fakat TC Afganistan’daki rolünün artırılması ile aynı zamanda elde edebileceği çıkarlar ihtimali onun “büyük” sorumluluklar almasındaki kuşkularını gidermeye yetmiştir. Gerçekte ISAF komutanlığını devralması ile TC; 1300’e çıkaracağı askeri gücünü ne yeterince konuşlandıracak, ne de bu sorumluluğun teknik alandaki stratejik görevlerini üzerlenebilecek durumdadır. Bu sorunları çözebilmek için İngiltere ve ABD’nin yardımlarına ihtiyacı vardır. Hem İngiltere hem de ABD seve seve taşeronluğu devralmaya hazır TC’ye bu tür yardımları da seve seve vereceklerini açıklamışlardır. Bu durumda Haziran 2002’den itibaren TC askeri güçlerinin Afganistan’da ISAF komutanlığını almasının önünde engel kalmamıştır.
Afganistan’da TC daha fazla “sorumluluk” almasına paralel olarak, konu ile doğrudan bağıntılı bir başka gelişme ise TC’nin Kafkasya bölgesinde daha fazla rol oynamasını sağlamak amacı ile ordu içerisinde yeni bir “Kafkasya Çalışma Grubu”nun oluşturulmasıdır. Türk hakim sınıfları Kafkasya’daki etkinliğini artırmak amacıyla yürüteceği faaliyetleri daha iyi koordine etmek amacı ile özel bir çalışma grubu oluşturmayı gerekli görmüştür. ABD’nin çıkarları ile TC’nin Kafkasya ve Orta Asya’da çıkarlarının önemli ölçüde örtüştüğü oranda ve sürece TC’nin bölgede etkinliğinin artmasının imkânları küçük değildir. Fakat aynı bölgede aynı faaliyetler ve amaçlar içerisinde olan başka güçler de –örneğin Rusya, İran, Pakistan, Çin– vardır. Bu güçlerin kendi çıkarları yönündeki faaliyetleri şu an için TC’nin çıkarlarının geliştirilmesinin önündeki temel engeldir. Bu engelleri kısa vaade de TC’nin tek başına aşma imkânı zaten yoktur. Bu noktada ABD’nin tercihi açıkça TC yönünde yapması TC’nin şu an için elde ettiği önemli bir avantajdır. Gelecekteki gelişmelerin garantisi değildir.
Kafkasya ve Afganistan’a yönelik TC’nin politikalarında çıkış noktası Türk hakim sınıflarının kendi çıkarlarıdır. Bu hesaplarda ne bölge ülkelerinin işçi ve emekçilerinin ne de Türkiye emekçi halkının çıkarları söz konusudur.
ALMANYA
Metal işçileri grevi
Yaklaşık 3,5 yıl öncesinde hükümet olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi
(SPD) ile Yeşiller koalisyonu bu "başarıyı" özellikle Alman
Sendikalar Birliği (DGB) bürokratlarının seçim desteği ve işçilerin
oyları ile elde etmişlerdi. 3,5 yıl boyunca SPD ve Yeşiller koalisyon
hükümeti kendilerini hükümete taşıyan kitlenin çıkarlarını ayaklar
altına almak için ne yapmak gerekli ise onu yaptılar. Bu uğraşının
en açık sonuçlarından birisi son 3,5 yıl içerisinde işçi ve diğer
emekçilerin reel gelirlerinin düşmeye devam etmesi idi. 1 Ocak 2002'de
yeni para birimi euroya geçilmesini fırsat bilerek kapitalistlerin
tüm tüketim mallarının ve hizmetlerin fiyatlarını % 70'lere kadar
varan oranda artırması gelir düşüşünü daha da hızlandırdı.
Alman sendika bürokratları uzun yıllardır "işyerini elde tutma",
"Almanya sanayi üretim alanını koruma" adına gönüllü olarak
işçilerin zam talep etmekten vazgeçmesinin savunuculuğunu yapmışlardı.
"Gelirimiz artmıyor ama en azından işimizi kaybetmiyoruz"
yalanlarının gerçek yüzü, işçilerin ücret taleplerinden vazgeçmesine
rağmen işlerini kaybettiği açıkça görülünce, bu yılki önemli sanayi
sektörlerindeki toplusözleşme görüşmelerinde sendika ağaları "sıfır
artış" anlaşmasına yanaşamamışlardı. Bu yıl mutlaka bir ücret
artışı sağlanmalıydı. Bu yüzden metal sanayiindeki toplusözleşme görüşmelerine
sendika ağaları % 6,5 zam talebi ile oturdular. Bu talebin yalnızca
hem işçilerin eski kayıplarını gidereceğini, hem de biraz olsun bir
reel gelir artışı sağlayacağını iddia ediyorlardı. Gerçekte % 6,5'luk
bir artış bırakalım reel ücret artışı sağlamasını, işçilerin eski
gelir kayıplarını bile gidermeye hizmet edecek düzeyde değildi. Gerçekte
yalnızca işçilerin eski gelir kayıplarını gidermek için - sendika
içi muhalefet gruplarının yaptığı bir hesaba göre- en az % 32,4'lük
bir artış talep edilmesi gerekiyordu. (Daimler-Chrysler'in Sindelfingen
işletmesinde devrimci işçi gazetesi "Was Tun"'un ("Ne
Yapmalı") Şubat 2002 tarihli 8. sayısında bu oran somut verilerle
konmaktadır).
Sendika ağaları ise toplusözleşme görüşmelerine otururken kazanmayı
hedef olarak önlerine koydukları % 6,5'luk ücret artışında bile ısrarcı
olmayacaklarını daha baştan duyurmaya başlamışlardı. Birçok önde gelen
sendika temsilcisi % 6,5'luk talebin yalnızca bir görüşme-pazarlık
talebi olduğunu açıklıyor, aslında % 4 civarında bir artışa razı olduklarını
ilan ediyorlardı. Sendikacıların daha baştan savunulan % 6,5'luk zamda
kıvırtmaya başladıklarını gören işveren temsilcileri toplu sözleşme
görüşmelerinin başlangıcında tekliflerinde % 3,3'ten yukarı çıkmadılar.
İlk toplu sözleşme görüşmeleri maratonunun anlaşmazlıkla sonuçlanması
üzerine sendika kendi üyeleri arasında "grev oylaması" yaptırdı.
Sendikalı üyelerin ezici çoğunluğu (% 85'inden biraz fazlası) greve
"evet" diyerek gerekirse talepleri mücadele ile kazanmaya
hazır olduğunu göstermişti. Daha ilk toplu sözleşme görüşmeleri sırasında,
grev kararı alınmamışken onbinlerce işçi bir çok bölgede ve işletmede
kısa süreli uyarı grevleri düzenlemişti. Bu aşamada da işveren temsilcileri
% 3,3'lük tekliflerini artırmaya yanaşmayınca, sendika bürokratları
istemeye istemeye grev aracını kullanmaya onay verdiler.
Ama nasıl bir onay?
Güya sendikaya en az masrafa yol açacak bir biçimde işverenleri en
kısa sürede, en fazla etkileyecek grev biçimi olarak "esnek grev"
taktiği belirlendi. Bu "esnek grev" taktiğine göre seçilmiş
bir kaç bölgede ve seçilmiş bir kaç işletmede işçiler greve gidecekler,
ayrıca bu grevler kısa tutulacaktı. "Esnek grev" öyle de
yürütüldü. "Esnek grevlerin" özellikle yoğunlaştığı Baden
Würtemberg ile Berlin-Brandenburg eyaletlerinde seçilmiş az sayıda
işletmede işçilerin günlük uyarı grevlerine çıkmalarına onay veren
sendika bürokratları, aynı zamanda grevi uzatmamak için işverenlerin
yeni teklif getirmesine dört gözle bakmaya devam ediyorlardı. En geri
düzeydeki hedeflerine bile işçi sınıfının kitle gücünü harekete geçirerek
ulaşmayı değil de, işverenlerle kapalı kapılar ardında yapılacak görüşmelerde
işverenleri "ikna etmeye" dayandıran Alman Sendikalar Birliği
bürokratları işverenlerin "gelin bir daha görüşelim" davetini
hemen kabul edip yeniden görüşme masasına oturdular. İkinci görüşmelerin
başlamasından çok kısa bir süre sonra anlaşma sonucu çıktı.
Hem de nasıl bir anlaşma!
Bu anlaşmaya göre sendika bürokratları % 4'lük ücret ve maaş zammına
onay vermişler, % 6,5'lik geri bir talebi bile almadan anlaşmaya imzayı
atmışlardı. Fakat sırtlarını burjuvaziye ve onun devletine dayamış
sendika ağalarından beklenilen bundan başka da olamazdı. Sendika bürokratları
bu ücret zammı mücadelesinde de alçakça rollerini oynamışlar, işçi
sınıfının çıkarlarını satmışlardı.
Sendika bürokratları kendi asli görevlerini sistemli ve bilinçli olarak
yürütürken, işçi sınıfının geniş kesimleri halen bu asalakları sırtında
taşımaya devam etmektedir. Bu durum değişmediği sürece de, Almanya'da
işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarının korunması ve geliştirilmesinde
en küçük bir adım bile atılamayacaktır.
Mayıs 2002
AVRUPA
Avrupa sağa mı kayıyor?
Aşırı kâr peşinde koşan emperyalist ülkelerin sermaye grupları bu
ülkelerde uzun bir mücadele sürecinde işçi sınıfının kazandığı hakları
adım adım ve sistemli olarak geri almaktadır. Emperyalist ülkelerin
burjuvazisinin işçilerin ve diğer emekçilerin haklarına karşı saldırı
politikası özellikle sosyal demokrasinin anavatanı olarak bilinen
batı Avrupa'da belirgin bir biçimde gerçekleşmektedir. 1970'li yılların
ikinci yarısından itibaren burjuvazinin açık pazarcı sözcülerinin
başlattığı politika ve bu politikanın doğal sonucu olan işçi haklarına
saldırılar, bu saldırılardan korunmak için bir çok Batı Avrupa ülkesinde
çoğunlukla işçi oyları ile hükümete getirilen sosyaldemokratlar tarafından
da aynen sürdürülmüştür.
1980'li yıllarda İspanya'da Gonzales, 1980'li yıllarda ve 1990'lı
yılların başında Fransa'da Mitterrand başkanlığı döneminde, 1990'lı
yılların ikinci yarısına kadar Avusturya'da sosyaldemokrat ağırlıklı
koalisyon hükümetleri, 1990'lı yılların ortasından itibaren İngiltere'de
Tony Blair hükümeti ve 1990'ların sonunda Almanya'da Sosyal Demokrat
Parti ve Yeşiller Partisi koalisyon hükümetleri döneminde hep sürekli
olarak tümüyle bu ülkelerin mali sermaye gruplarının çıkarları yönünde
bir politika izlenmiş ve sosyaldemokrasi işçi sınıfının haklarına
karşı saldırının en önemli ideolojik, politik ve örgütsel araçlarından
biri haline gelmiştir. Sosyaldemokrasi bu ülkelerde yüzündeki "sosyal"
maskeyi daha pervasızca bir kenara bırakmış "globalizmin zorunlulukları"
gerekçesiyle işçi sınıfının sosyal ve politik haklarının ortadan kaldırılmasını
örgütlemeye girişmiştir.
Batı Avrupa'nın sosyaldemokrasisinin kendi içerisinde ele alındığında
özde bir değişiklik olmasa da, tercihini "koruyucu devlet"ten
değil de; daha fazla pazar, daha fazla kişisel sorumluluktan yana,
yani işçilerin ve diğer emekçilerin tümüyle kapitalist pazarın dalgalanmalarına
ve kapitalistlerin saldırılarına karşı sosyal haklar aracılığı ile
kısmi korunmasından vazgeçmesiyle birlikte bir dizi biçimsel değişikler
geçirmiştir. Sosyaldemokrat partiler, işçi sınıfının bu ülkelerde
sınıf olarak giderek yok olduğu teorik yalanına dayanarak "orta
direk" (işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisi ile şehir küçük
burjuvazisinin üst kesimleri diye anlayın!) diye adlandırdığı kesimlerinin
partisi olmak istediğini açıkça ilan etmiştir. Bu partiler kapitalist
pazar ekonomisinin kurallarını sosyal ilişkilerdeki politikasının
dayandığı temel haline getirmiş, kapitalist pazar ekonomisinin baş
aktörleri "girişimcileri" (kapitalistleri) toplumun baş
aktörleri olarak tanımıştır. Tüm sosyaldemokrat partiler faaliyet
gösterdikleri ülkelerin emperyalist, yayılmacı dış politikasını gönüllü
olarak üstlenmiş, yayılmacılığın en önemli ideolojik araçlarından
milliyetçiliğe, şovenizme daha fazla sarılmıştır.
Sosyaldemokrasi ülke içerisinde bir yandan tekelci sermayenin çıkarları
doğrultusunda tekellerin vergi yükünü nerede ise sıfırlarken ve böylece
onlara devlet desteğini artırırken, çalışanların ücret ve maaşlarının
düşürülmesinde, işsizlerin aldıkları yardımların azaltılmasında aktif
bir rol oynarken; diğer yandan yeni saldırılar karşısında işçi ve
diğer emekçi sınıflar arasında çıkabilecek tepkileri en aza indirmek,
geniş kitleleri burjuvazinin ideolojik bayrağı altında daha sağlam
bir biçimde tutmak amacı ile yerli işçilerin göçmen işçilere, diğer
ülkelerdeki işçilere karşı milliyetçilik temelinde zehirlenmesine
daha sıkı sarılmıştır. Bunlar sosyaldemokrasinin daha pervasız bir
biçimde yürüttüğü emperyalist politikanın yalnızca bir kaç örneğidir.
Bunların gösterdiği bir olgu şudur ki, emperyalist sermaye gruplarının
daha açık, daha tam burjuva siyaset güdülmesi talebine uygun olarak
hem tüm açık burjuva partileri hem de sosyaldemokrasi gibi kendini
lafta "emekçilerin partisi" olarak yutturmaya çalışan partiler
çok daha belirgin bir biçimde sağa, sermayenin daha azgın savunuculuğuna
kaymışlar; işçi sınıfını ve diğer emekçileri küçücük arpalıklarla
düzen sınırları içerisinde tutma politikasından, onları milliyetçilik,
şovenizm ideolojisi ile düzenin savunucuları olarak kalmaya devam
etmelerini sağlama politikalarına yönelmişlerdir.
Tekelci sermayenin asli partilerinin giderek daha sağa kaymalarının
kitleler içinde de sonuçsuz kalması beklenemezdi. Sistemli bir ideolojik
bombardıman altında tutulan işçi ve diğer emekçi sınıflar içinde önemli
bir kitle burjuvazinin ve onun siyasi temsilcilerinin "daha sağcı",
"açık milliyetçi, şovenist" politikalarını üzerlenmiş, içinde
bulunduğu zor durumdan çıkış yolu olarak -denize düşenin yılana sarıldığı
gibi- açık emperyalist, milliyetçi, şoven siyasetleri seçmekte bulmuştur.
Fakat yeni daha açık emperyalist, şovenist siyasetleri ile kitle tabanlarını
koruma ve daha da artırma planları yapan burjuvazinin tutucu ve sosyaldemokrat
partileri hesaplarının bir noktasında yanılmışlardır. Burjuvazinin
merkez partilerinin sağa kayışı, onların seçmen bazında güçlenmesine
değil, tersine merkez partilerin oy kaybetmesine yol açmıştır. Burjuvazinin
"sağ" ve "sol" merkez partileri arasındaki farklılıkların
giderek silindiği ölçüde kitleler içinde siyasete duyulan güvensizlik
giderek artmış, bunun bir sonucu bilinçli-bilinçsiz boykot tavrının,
seçimlere katılmayı red tavrının gelişmesi; diğer sonucu ise açık
faşist partilerin oylarını artırması, solda da oy verenlerin oylarını
klasik "sol" partilerden daha radikal sol partilere kaydırması
olmuştur. Kendilerinin saldırgan burjuva ruhu ile, açık milliyetçilik
ve şovenizmle eğittikleri kitleler, saldırgan emperyalist siyasetin,
koyu milliyetçiliğin ve şovenizmin "en tutarlı", "en
sağlam" orijinallerini açık ve yarıaçık faşist partileri desteklemeye
yönelmişler, giderek sırtlarını burjuvazinin has partilerine çevirmişlerdir.
Geliştirilen açık emperyalist, şovenist dalgaya dayanarak, şimdiye
kadar genel olarak ancak çok küçük bir kitle tabanına sahip olabilen
açık ve yarıfaşist partiler hızla kitle tabanlarını genişletmesini
bilmişler; Avusturya, Almanya, Danimarka, Hollanda, İsveç, Belçika
gibi ülkelerde çok sayıda milletvekilliği kazanarak her yeni seçimden
başarılarını artırarak çıkmışlardır.
En son Fransa'daki başkanlık seçimleri yeni faşist partilerin artan
gücünü çok açık ortaya koymuştur. İki turda yapılan başkanlık seçimlerinde,
birinci turda en çok oyu alan iki adayın ikinci tura kalması biçiminde
yürüyen başkanlık seçimlerinde burjuvazinin sosyaldemokrat, "sosyalist"
adayı Jospin seçimleri kaybetmiş, yerini "Ulusal Cephe"
adlı yarıfaşist partinin adayı Le Pen'e kaptırmıştır. Birinci turda
sağın esas adayı Chirac oyların %19,65'ini, faşist Le Pen % 17,06'sını,
burjuva sosyalisti Jospin % 16,05'ini almıştır. Başkanlık seçimlerini
daha birinci turda kaybeden burjuva sosyalistleri ikinci turda "Le
Pen'i engelleme" bahanesi ile, kitleyi burjuvazinin sağcı temsilcisi
Chirac'ı desteklemeye çağırmıştır. Birçok diğer burjuva "demokrat",
"yeşil" "sosyalist" hatta "komünist"
partiler de (örneğin Fransa "Komünist" Partisi) aynı gerekçelerle
Le Pen'e karşı Chirac'ı destekleme kampanyasına girişmişlerdir. İkinci
turda hiç beklemediği çok geniş bir desteğe sahip olan Chirac % 81'in
üzerinde bir destekle ikinci kez devlet başkanlığını yürütme şansını
elde etmiştir. Fakat ilginç ve öğretici olan nokta kendisine karşı
çok büyük bir kampanya yürütülmesine rağmen faşist Le Pen'in ikinci
turdaki seçimlerde, birinci turdaki oylarını korumakla kalmayıp aynı
zamanda kısmen artırmış da olmasıdır. Le Pen ikinci turda oylarını
% 17,06'dan % 18,5'e çıkarmayı başarmıştır. Fransa'daki başkanlık
seçimlerinin de gösterdiği gibi burjuvazinin tüm partilerinin daha
açık olarak savunduğu emperyalist, şovenist politika sonucunda yeni
bir kitlesel faşist akım beslenip büyümekte, bunlardan bir çoğu kitle
partileri olma yönünde büyük adımlar atmaktadır.
Bundan çıkarılacak sonuç nedir?
Bundan çıkarılacak sonuç, burjuvazinin açık faşist partilerinin gelişme
yolunu döşeyen, kendileri bizzat faşist tedbirleri uygulayan resmi
burjuva partilerini açık faşist partilerine tercih etmek değildir.
"Kötünün iyisini tercih etmek" olarak da adlandırılabilecek
bu politika şimdiye kadar yalnızca burjuvaziye, onun en gerici, en
şovenist siyasi temsilcilerine yaramıştır, yaramaya devam edecektir.
Doğru olan bugün, gücü geçici olarak küçük de olsa, şu an için önemsiz
bir güç olarak da görülse, işçi sınıfının kendi devrimci, komünist
alternatifini geliştirmek, ona dört elle sarılmaktır.
Aslında işçi sınıfının komünist alternatifini geliştirmek açısından
desteği şimdiden hesaplanabilecek önemli bir kitle tabanı da vardır.
Örneğin Fransa'daki başkanlık seçimlerinin birinci turunda gerçek
komünist adaylar olmasalar da, "işçi sınıfının çıkarları"
adına adaylıklarını koyan troçkist, anarko sendikalist adayların topladıkları
toplam oy % 11'lere ulaşmaktadır. Yalnızca troçkist aday Arlette Laguiller
ilk turda oyların % 10'unu toplamayı başarmıştır. Bu göstermektedir
ki, burjuvazinin ve onun siyasi temsilcilerinin saldırılarından korunmak
için işçi sınıfının önemli bir bölümü daha açık işçici, sosyalist
politikayı çıkış olarak tercih etmektedir.
Görev bu tercihi siyasi bir güç haline getirmek için sağlam bir politikaya,
aktif bir örgütsel çalışmaya dört elle sarılmaktır.
