ANGOLA
Savimbi öldürüldü...
Angola'da değişen ne oldu?Angola'nın önde gelen siyasi figürlerinden
olan Jonas Savimbi, merkez hükümete bağlı askeri güçlerin bir baskını
sonucunda öldürüldü. Savimbi'nin öldürülmesi üzerine Angola'nın siyasi
geleceği üzerine yapılan spekülasyonlar da arttı. Artan spekülasyonların
başta gelen nedeni, Angola'nın yaklaşık 30 yıllık siyasi geçmişinde
Savimbi ve şefliğini yaptığı UNITA (Angola'nın Tam Bağımsızlığı İçin
Ulusal Birlik) adlı örgütün belirleyici unsurlardan birisi olmasıdır.
Savimbi Angola'nın siyasi hayatında 1966 yılından bu yana aktif bir
rol oynamaktaydı. Angola'yı sömürge boyunduruğu altında tutan Portekiz'e
karşı mücadele yürütmek amacıyla 1966 yılında UNITA'yı kuran Savimbi
hem kendisini "sosyalist" olarak görüyor hem de UNITA'nın
uzak hedefleri içerisine "sosyalizm" amacını koyuyordu.
Gerçekte Savimbi'nin "sosyalizm" ile hiç bir alakası yoktu.
O, "kendi" ülkesinde iktidara geçmek için yanıp tutuşan
fakat emperyalist sistem dışına çıkmadan, bu sistem içerisinde kendisine
bir yer arayan genç Afrika burjuvalarının Angola'daki reformist kesiminin
temsilcisi idi. Kendini "sosyalist" olarak tanımlamasının
nedeni, 1960'lı yılların ikinci yarısında dünya çapında devrimci bir
dalganın varlığı ve sosyalizmin dünya çapında hâlen ezilen halkların
geniş kitleleri arasında önemli bir sempatiye sahip olması idi. Üstelik,
çoktan sosyalizm yolunu terk etmesine rağmen, önde gelen güçlü devletlerden
Sovyetler Birliği ve "Doğu Bloku" kendisini sosyalist olarak
adlandırıyordu. Savimbi gibi sömürge ülkelerin genç burjuvaları, suratlarına
"sosyalist" maskesi geçirerek hem Angola halkı arasında
sosyalizme duyulan sempatiyi kendi çıkarları için kullanmayı hem de
Sovyetler Birliği'nin desteğini daha rahat sağlamayı düşünüyorlardı.
1975 yılında Portekiz sömürgecileri ülkeden kovuldu. Angola devlet
bağımsızlığına kavuştu ama Savimbi Devlet Başkanı olma hayaline kavuşamadı.
Savimbi'nin şefliğini yaptığı UNITA merkezi iktidarı, yine kendisi
gibi sosyalizmle alakası olmamasına rağmen kendini "marksist"
olarak karakterize eden MPLA'ya (Angola'nın Kurtuluşu İçin Halk Cephesi)
kaptırdı. UNITA'dan daha güçlü bir konumda olan ve Rus sosyal emperyalizminin
desteğini alan MPLA merkezi iktidarı ele geçirdikten sonra UNITA ve
Savimbi'ye iktidarın nimetlerinden yararlanma imkânı sunmadı. Bunun
üzerine Savimbi başkaldırdı. UNITA'ya bağlı askeri güçlerini MPLA
egemenliğindeki merkezi devlet güçlerine karşı askeri mücadeleye yönlendirdi.
O dönemin soğuk savaş koşullarında "marksist" merkezi iktidara
karşı mücadele eden Savimbi'ye batılı emperyalist güçler göz kırptılar.
Bu teklif Savimbi tarafından seve seve kabul edildi ve Savimbi batılı
emperyalistlerin desteğini iyice arkasına almak amacıyla da yüzündeki
"sosyalist" maskeyi de attı. Artık o, Angola'da "hür
dünyanın" "demokrasi mücahidi" idi. Batılı emperyalist
"hür dünya" Savimbi'ye ve UNITA'ya büyük ölçüde askeri ve
mali destek musluklarını açtı. Diplomatik arenada da Savimbi batılı
emperyalist büyük güçler tarafından sanki bir devlet başkanı gibi
elde tutuldu. Taa ki, Rus sosyal emperyalizmi ve Doğu Bloku çökene
kadar.
Doğu Bloku çöktükten sonra, batılı emperyalist büyük güçler için Angola'da
da Savimbi gibi uşaklara artık pek ihtiyaç kalmadı. Üstelik zamanın
değiştiğini gören ve merkezi iktidarı elinde bulunduran MPLA da "marksist"
iddiasından vazgeçti, "demokrat ve liberal" oldu, batılı
emperyalistlere yanaşıp onlarla arayı bulmaya çalıştı. Batılı emperyalistlerin
zorlaması üzerine Savimbi'nin ve örgütü UNITA'nın da katıldığı genel
seçimler 1992 yılında yapıldı. Savimbi seçimlerde de umduğunu bulamadı.
Seçimleri kaybetti. Fakat kafayı iktidarı ele geçirmeye takmıştır.
Savimbi devlet başkanı olma isteğinden vazgeçmedi. Seçimle elde edemediğini
yine silahla elde etmek amacıyla yeniden merkezi iktidara karşı yoğun
bir askeri saldırıya geçti. Fakat artık devir değişmiş, Savimbi'nin
pabucu dama atılmıştır. Batılı emperyalistlerden pek yardım alamaz.
Savimbi buna rağmen içsavaşı sürdürmek amacıyla kotrol altında bulundurduğu
bölgelerdeki değerli madenleri, özellikle mücevher yapımında kullanılan
madenleri dünya piyasasında kaçak olarak satarak yürüttüğü savaşı
finanse etmeye uğraşır.
Eski dış desteklerini yitirmiş, ülke içerisinde mücadele yürüttüğü
merkezi iktidarın etkisinin daha da büyümüş olduğu şartlarda Savimbi
ve UNITA'nın gücü eridikçe eridi. Sonunda hükümete bağlı askeri güçlerce
tuzağa düşürüldü ve kurşun yağmuru altında öldürüldü.
Savimbi'nin öldürülmesi üzerine merkezi iktidar güçleri Angola'da
silahlı muhalefete karşı önemli bir darbe vurarak etkisini daha da
artırma açısından büyük bir avantaja sahip olmuştur. Artık sırtını
batılı emperyalistlere dayayan MPLA'lı egemen güçler Angola'da batılı
emperyalistler için tek seçenek olduklarını daha kolay kabul ettirebilecekler
ve dış desteklerini artırarak da güçlerini önemli ölçüde büyüteceklerdir.
Fakat ne Savimbi'nin öldürülmesi ne de MPLA'nın iktidara daha sağlam
yerleşmesi Angola'nın geniş işçi ve diğer emekçi kitleleri için olumlu
bir değişikliği beraberinde getirmeyecektir. Zira MPLA ile UNITA arasındaki
savaşta sözkonusu olan geniş halk yığınlarının çıkarları değil, iki
karşıdevrimci, halk düşmanı cephenin egemenlik uğruna mücadelesinin
çıkarlarıdır. Ne zaman Angola halkı kendi kaderini kendi eline alırsa
ve kendi gerçek ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesini yürütürse,
o zaman halk için olumlu büyük değişikliklerin yolu açılacaktır.
13 Mart 2002
KOLOMBİYA
Ateşkesin ardından gelen
çatışmalar...
1960'lı yılların ikinci yarısından bu yana Kolombiya'da süren iç
savaş 1998 yılında kısa bir mola vermişti. 1998 yılında devlet başkanlığına
getirilen Pastrana hükümete karşı uzun yıllardır mücadele eden örgütlerden
en güçlüsü olan FARC'a (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) ateşkes
teklifi götürdü. FARC ateşkes teklifine olumlu yanıt verdi ve Birleşmiş
Milletler Temsilcisi gözetiminde hükümet güçleri ile FARC temsilcileri
arasında barış görüşmeleri başladı. Barış görüşmelerine girişilmesi
ile birlikte Devlet Başkanı Pastrana, nerede ise ülkenin İsviçre kadar
büyüklükteki bölümüne hakim olan FARC'ın bu bölgedeki çalışmalarına
karışılmayacağı sözünü verdi. Bu, gerçekte FARC'ı bu bölgelerde olgu
olarak gerçek iktidar organı olarak tanımaktan başka bir anlama gelmiyordu.
Gerçekten Pastrana'nın FARC ile ülkenin yönetimini paylaşma ya da
ülkenin herhangi bir bölümünü FARC egemenliğine bırakma diye bir niyeti
yoktu. Pastrana'nın "ateşkes" ve "barış görüşmeleri"
ile amaçladığı bir kaç hedefi vardı. FARC'ın egemenliğini tanıdığı
kurtarılmış bölgelerde merkezi iktidarın zaten bir egemenlik durumu
yoktu. Merkezi hükümetin egemenliğinin olmadığı bölgede FARC'ın egemenliğini
tanıması ile Pastrana'nın kaybedeceği fazla bir egemenlik alanı yoktu.
Tersine barış görüşmelerine başlanması ile birlikte Pastrana gerillanın
egemen olduğu bölgenin daha da büyümesini engellemek istemişti. Diğer
yandan Pastrana ve Kolombiya ordu güçleri bu "ateşkes" dönemini
kendi askeri güçlerini yeniden örgütlemek, güçlendirmek amacıyla kullanmayı
amaçlamıştı. Kolombiya ordusu ABD'den alınan askeri teçhizatla ve
ABD'nin gönderdiği çok sayıda yeni askeri danışmanlarla ordusunu daha
da güçlendirmiş, ordunun asker sayısını 200 bine, polis sayısını 100
bine çıkarmıştı. Hükümetin doğrudan emrinde gözükmese bile pratik
olarak hükümet güçleri ile birlikte gerillaya karşı mücadele için
kurulmuş ve yaklaşık 8-9 bin civarında bir güce sahip olan paramiliter
faşist örgütler de hızla güçlendirilmişti. "Ateşkes"in hükümet
tarafından kullanıldığı bir alan da psikolojik, ideolojik alandı.
Gerillaya kendisinin "ateşkes" teklifini götürdüğünü propaganda
ederek hükümet kendisinin barış, FARC ve diğer gerilla güçlerinin
ise "barış düşmanı terörist örgütler" olduğu propagandasını
halk içinde yaymak için kullanmıştı.
Bu yılın Şubat ayı içerisinde FARC'ın, içinde bir Kolombiya senatörünün
de bulunduğu sivil uçağı kaçırmasını fırsat bilen Pastrana hemen "barış
sürecini" artık askıya aldığını ilan edip gerçek niyetini ortaya
koydu. Aylardır FARC'ın egemen olduğu bölgelerin etrafına yoğun olarak
yerleştirilen askeri güçlere saldırı emri verilerek yakalanan fırsat,
sonuna kadar değerlendirilmek istenmektedir. Fakat evdeki hesabın
mutlaka çarşıya uyması diye bir kural olmadığı gibi, Pastrana'nın
da hesabının tutacağının garantisi yoktur. Tersine tutmaması için
bir çok neden vardır.
Kolombiya emekçilerinin maddi ve siyasi durumunda önemli bir ilerleme
olmadığı sürece Kolombiya hakim sınıflarının FARC'a karşı mücadelede
önemli bir başarı kazanma şansı azdır. Kolombiya'da iktidar ülke nüfusunun
küçücük bir bölümünü oluşturan fakat ülkedeki zenginliğin ezici çoğunluğuna
el koyan oligarşik bir egemen zümrenin elindedir. Bu zümre Kolombiya
halkına karşı en ağır faşist tedbirlerle iktidarını korumaya çalışmakta,
sık sık kitlesel katliamlar uygulamaktadır. Kolombiya nüfusunun önemli
bir bölümünü oluşturan köylülük topraksız, yoksul yaşam şartı altında
tutulmakta, kırda bir avuç azınlığı oluşturan büyük toprak sahipleri,
toprağın ezici çoğunluğunu elinde bulundurmaktadır. Kolombiya işçileri
ise hem yerli hem de yabancı kapitalistler tarafından ağır bir biçimde
sömürülmekte, işçilerin en temel, en "basit" demokratik
hakları (örgütlenme, toplanma, grev vb. gibi) tanınmamakta, hakkını
arayan işçilere polis copu, asker kurşunu ile yanıt verilmektedir.
Bu şartlarda Kolombiya hakim sınıflarının Kolombiya halkı içerisinde
kitle desteğini artırma şansı olmadığı gibi, FARC'ın egemen olduğu
bölgelere yeni saldırının ters tepip hükümete yönelik halkın tepkisinin
daha da artmasını beraberinde getirmesi de büyük bir ihtimaldir.
15 Mart 2002
ABD
ABD'nin dünya hegemonyası planları...
ABD'nin 11 Eylül 2001 Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Pentagon'a yönelik
saldırıyı, "terörizme karşı mücadele" adına kullanıp önce
Afganistan'daki Taliban rejimine karşı yürütmeye başladığı savaşın
ardından "şer ekseni" olarak tanımladığı Irak, İran ve Kuzey
Kore'yi de içine alan savaş planının yalnızca ABD'nin çıkarlarına
ters düşen ülkelerle sınırlı kalmadığı iyice görülmeye başlandı.
Emperyalist bir büyük güç olarak ABD daha fazlasını, çok daha fazlasını
istediği burjuva medyada bile açıkça dile getiriliyor. Afganistan'a
karşı askeri savaşın hazırlıkları içerisinde ABD, "terörizme
karşı mücadele" adına yalnızca Orta Doğu'da, Suudi Arabistan'da,
Kuveyt'te, Türkiye'de; Güney Asya'da; Pakistan vs. gibi yarı sömürge
ülkelerde askeri, mali ve diplomatik ağırlığını artırmakla kalmadı,
aynı zamanda bu zamana kadar askeri olarak ayak atamadığı ve Rus emperyalizminin
daha fazla etkisi altında bulunun Tacikistan, Türkmenistan, Gürcistan
gibi ülkelere de girmeyi ve askeri üsler elde etmeyi başardı.
ABD'nin bölgedeki etkinliğini artırması, jeostratejik yeni avantajlar
elde etmesi bu bölgedeki başta petrol ve doğal gaz gibi önemli zenginlikleri
kendi ticari etkinliği altına alma açısından da büyük fırsat doğurmuş
oldu. Artık ABD, Orta Doğu va Orta Asya'da daha da büyüyen etkinliği
ile sadece bölgede çıkarılan petrol ve doğal gaz üzerinde doğrudan
bir denetim kurma bakımından değil, aynı zamanda bu zenginlikleri
Hint Okyanusu ya da Akdeniz'e tehlikesiz taşımak açısından da pozisyonunu
güçlendirmiş oldu.
ABD Asya'da artan etkinliğini sağlamlaştırma hedefinde öncelikli engel
gördüğü Irak, İran ve Kuzey Koreyi'de "halletmek" amacıyla
aylardır yoğun hazırlık çalışmaları yürütmektedir. Bir yandan bu ülkeler
"şer ekseni", "terörist devletler" olarak tanımlanarak
ileride yürütülecek saldırının psikolojik hazırlıkları hızla yapılmakta,
diğer yandan bu ülkelere yönelik askeri saldırının ön hazırlıkları
da hızla ilerletilmektedir. Olası bir askeri saldırının ilk hedefi
olacak olan Irak'a karşı CIA tarafından Iraklı muhalif güçler ABD'nin
önderliğinde bir araya getirilmeye çalışılmakta, Kuzey Irak'taki işbirlikçi
Kürt örgütleri ve Güney'deki Şii grupları Saddam'a karşı yürütülecek
askeri saldırının piyonları olarak silahlandırılmakta, ABD'li askeri
danışmanlarca eğitilmektedir. PKK'nin silahlı güçlerinin de olası
bir askeri müdahalede KDP ve KYB güçleriyle birlikte ABD'nin kara
ordusu olarak hareket ettirilme olasılığı da tartışılmaktadır.
ABD donanmasının uçaksavarları Hint okyanusunda ve Körfez'de konuşlandırılmakta,
Kuveyt ve Suudi Arabistan'a yoğun bir biçimde askeri yığınak yapılmaktadır.
Bu şartlarda dünya kamuoyunda spekülasyonu yapılan nokta ABD'nin Irak'a
saldırıp saldırmayacağı değil, ne zaman saldıracağıdır.
Irak'a saldırının ne zaman yürütüleceği askeri hazırlıkların tamamlanmasından
daha çok (çünkü ABD şu an için bölgeye en az 200 binlik bir askeri
güç zaten yığmıştır), diğer emperyalist güçlerin böyle bir savaşa
karşı dirençlerinin nasıl kırılacağına, özellikle Orta Doğu'daki Arap
halklarının ABD'ye karşı gelişecek tepkilerinin ne kadar aza indirilebileceğine
bağlıdır. Bu amaçla da ABD'li en üst düzey bakanlar ve diğer görevliler
Orta Doğu ülkelerinde aylardır hızlı bir diplomatik trafik başlatmışlardır.
Orta Doğu'da Arap kökenli nüfusun tepkisini mümkün olan en az seviyede
tutmanın önde gelen önşartı, Filistin konusunda ABD'nin dikkatli ve
dengeli bir siyaset izlemesidir. İsrailli gericilerin ABD'nin "terörizme
karşı mücadelesini" Filistin sorununu kendi istedikleri yönde
çözmek amacıyla kullanmak için atak yapması ve Filistin otonom bölgelere
karşı yoğun bir askeri saldırı başlatması ve en son İsrail'in Ramallah
başta gelmek üzere otonom bölgeleri doğrudan işgal etmesi üzerine
ABD uzun yıllardır İsrail'e verdiği desteği sınırlamaya başlamış ve
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İsrail'in işgal ettiği bölgelerden
çekilmesi ve Filistin Özerk Yönetimi'ni bir devlet olarak tanımlayan
açıklamasını bizzat ABD diplomatlarınca formüle ettirmiştir. Üstelik
ABD Başkanı Bush, doğrudan televizyon kameralarının karşısında İsrail'i
eleştirerek özerk bölgelerin işgaline derhal son verilmesini talep
etmiştir. ABD'nin İsrail'in yürüttüğü ilhak savaşını sınırlama yönündeki
ikazları, aslında kendisinin Irak'a karşı ilhak politikasının hazırlığı
için gerekli olduğu içindir.
ABD'nin askeri alanda yeni atak yaptığı iki ülke son dönemde dikkatleri
çekmiştir. ABD bir yandan Filipinler'de "müslüman teröristlere
karşı" savaşın taraftarı olarak devreye girmiş, diğer yandan
Gürcistan ile anlaşarak bu ülkeye askeri güç konuşlandırmıştır.
ABD'nin dünya çapında yürüttüğü hegemonya faaliyetlerini uzun bir
dönem yürütebilmesi amacı ile ABD bütçesinin askeri giderlere ayırdığı
pay büyük oranda artırılmaya başlanmıştır. Dünya nüfusunun yalnızca
yüzde 4'üne sahip olan ABD'nin tüm dünyanın brüt sosyal üründeki payı
yüzde 30 düzeyindedir. Bu ekonomik güce paralel olarak ABD tüm dünyadaki
askeri harcamaların yüzde 36'sını yapmaktadır. ABD bu düzeyle de yetinmek
istememekte önümüzdeki 1,5-2 yıl içerisinde askeri harcamalarını büyük
oranda yükseltmeyi planlamaktadır. ABD 2001 yılında gerçekleştirdiği
yaklaşık 70 milyar dolarlık askeri harcama miktarını 2003 yılı sonuna
kadar tamı tamına 354 milyar dolara yükseltmeyi planlamıştır. Bu harcamaların
içerisinde tüm orduyu modernize etmekden, yeni "Yıldız Savaşları
Projesi"ne kadar çok geniş bir yelpaze düşünülmektedir.
ABD'nin 2003 yılı sonuna kadar planladığı askeri harcamalarla, diğer
önde gelen emperyalist büyük güçlerin şu anki askeri harcamaları karşılaştırıldığında
aradaki dengesizlik daha açık görülecektir: Rusya 50 milyar dolar,
Japonya 46 milyar dolar, İngiltere 39 milyar dolar, Fransa 29, Almanya
24 ve emperyalist büyük güç olma hevesindeki Çin 19 milyar dolar.
2003 yılı sonuna kadar burada sayılan devletler de askeri harcamalarını
artırma kararı almışlarsa da ABD'nin düzeyine ulaşmaları mümkün değildir.
Bu kaba sayılar bile göstermektedir ki, ABD tüm önde gelen diğer emperyalist
büyük güçlerin toplam askeri harcamalarından daha fazla askeri harcama
gücüne ve imkânına sahiptir.
Dünya hegemonyası açısından da son noktada belirleyici olan güç zaten
askeri güçtür ve ABD bu yöndeki avantajlarını kullanarak diğer rakiplerine
karşı büyük bir üstünlük sağlamak ve üstünlüğünü uzun yıllar için
pekiştirmek amacıyla çok yönlü bir atağa girişmiştir.
Fakat emperyalist büyük güçlerin hesapları, ABD'nin emperyalist egemenlerinin
dünya hegemonyası planları emperyalist dünyanın çelişkili, eşitsiz
gelişmesi gerçeği karşısında uzun vadede boş çıkmaya mahkûmdur. Mahkûmdur,
çünkü bu planlar ezen ile ezilen arasındaki sınıf savaşımının yasalarını
görmezlikten gelme üzerine yükselmekte, dünya halklarının sınıf mücadelesini
tarihin lokomotifi olarak değil, trenin arasıra raydan çıktığı bir
kaza olarak görmektedir.
Göreceğiz bakalım emperyalistlerin planları mı, sınıf mücadelesinin
yasaları mı daha dirençli çıkacak?
17 Mart 2002
