Filistin kördüğümü...
Mini Filistin devletinin kurulmasına yönelik bir resmi başlangıç
olarak görülen Filistin Otonomi Yönetimi'nin oluşturulması, Filistin
sorununun çözümü yönünde önemli bir adım olarak burjuva medyada ilk
andan itibaren şişirilip pohpohlandı. İsrail gericiliği hemen yanıbaşında
kendine düşman bir nüfustan oluşan küçük de olsa bir Filistin devletinin
kurulmasını elinden gelse tamamen engellemek isterdi. Fakat emperyalist
büyük güçlerin Ortadoğu'daki siyasi dengelerin bir türlü yerine oturtulmasına
engel olan Filistin sorununun bir mini Filistin devleti kurularak
çözülmesi yönünde baskı yapması sonucu İsrail, mini Filistin devletine
giden yolu açan Oslo Anlaşması'na imza attı. İsrail gericiliği mini
Filistin devletine onay vermekle, sonuçta, işgal altında bulundurduğu
Filistin topaklarının ezici çoğunluğundaki ilhakını resmileştireceğini
ve önemli avantajlara sahip olacağını görüyordu. Kurulacak mini Filistin
devletinin, ekonomik ve askeri açıdan bölgede bir "dev"
olan İsrail devleti yanında bir "cüce" olacağı belliydi.
Üstelik İsrail gericiliği resmen Filistin Otonomi Yönetimi'nden Filistin
devletine kadar gidecek sürecin uzunluğunu ve şartlarını belirleyebilecek
her türlü imkâna da sahipti.
Diğer yandan Filistin Arap burjuvazisi mini Filistin devleti ile on
yıllardır yanıp tutuştuğu kendi devlet sınırlarına kavuşacak, kendi
işçi ve diğer emekçisini kendi bildiği gibi sömürebilecek, böylece
daha hızlı bir şekilde palazlanabilecekti. Bu amaca erişmek için Filistin
Arap burjuvazisi -El Fetih ve Filistin Kurtuluş Hareketi lideri Arafat'ın
kişiliğinde özdeşleşen- kılıktan kılığa girmiş, her düğünde oynamıştı.
Önce elde silah ulusal kurtuluşçu olmuş, batılı emperyalist büyük
devletlerin sınırları içerisinde bile uçak kaçırmalar, Olimpiyat baskını
gibi askeri eylemler örgütlemiş, Ürdün ve Lübnan'da yoğun askeri savaşlara
girişmiş, sonunda tümüyle uzlaşma siyasetine dört elle sarılmıştır.
Fakat uzlaşma siyasetinin de kendine özgü zorlukları vardır. Yalnızca
işgalci ve güçlü İsrail devleti ya da emperyalist büyük güçlerle değil;
aynı zamanda Filistin Arap toplumu içerisinde önemli bir kitle tabanı
olan ve kendisinden daha radikal talepleri gündeme getiren Hamas,
İslami Cihad gibi örgütlerle de bir uzlaşma zemininin bulunması, yani
her nabza göre şerbet verilmesi gerekmektedir. Bu yüzden Filistin
Özerk Yönetimi Başkanı Arafat bir yandan İsrail ve emperyalist büyük
güçlerin talepleri karşısında Hamas ve İslami Cihad gibi örgütlerin
bazı önde gelenlerini tutuklayıp ve bazı örgütlerini kapatırken, diğer
yandan ama kısa sürede onları yeniden serbest bırakmakta; bu örgütlere
Filistin yönetiminde yer alma teklifleri götürmektedir. Fakat uzlaşma
siyaseti Filistin burjuvazisini ve onun baş siyasi temsilcisi Arafat'ı
sözcüğün gerçek anlamında bir çıkmaz sokağa sokmuştur. Bu çıkmaz sokağın
adı Ramallah'tır!
İsrail gericiliği son dönemlerde Filistinli dinci örgütlerin yaptığı
intihar saldırılarından dolayı doğrudan Arafat'ı ve Filistin Özerk
Yönetimi'ni sorumlu tutmuş, Arafat ve Filistin Özerk Yönetimi ile
artık görüşme yapmayacağını açıklamıştı. Anda İsrail gericiliğinin
Filistin özerk bölgelerine yönelik yoğun askeri saldırıları sürmektedir.
Bu askeri harekât ile birlikte Arafat'ın Ramallah'ta bulunduğu yerden
çıkması yasaklanmıştır. Arafat, batılı emperyalist güçlere İsrail'e
tavır alması çağrıları yapmasına rağmen, İsrail'in baş destekçisi
ve müttefiki ABD İsrail'in askeri eylemlerinin arkasında yer almış,
bu eylemlerin "meşru müdafaa" olduğunu vurgulamıştır. Diğer
batılı emperyalist büyük güçler ABD kadar açık bir biçimde İsrail'in
askeri saldırılarına destek vermese de, eleştirilerini esas olarak
Arafat'a yönelterek gerçekte İsrail'in saldırılarına göz yumma politikasını
benimsemişlerdir.
Arap ülkelerinin hiç birisi, İsrail'in son askeri saldırılarını yeren
demeçlerin ötesinde, İsrail'le şimdiki ilişki düzeylerini bozacak
hiç bir diplomatik ve siyasi adım atmamışlardır; atamayacaklar da...
Çünkü tüm bu devletlerin Ortadoğu politikasını belirleyen esas etmen
onların ABD ile olan dış ilişkileridir!
İsrail'in son askeri saldırıları ile birlikte Oslo süreciyle planlanan
"çözüm" bile iyice gerilere itilmiştir. Bu durumda başka
çözümler de gittikça daha fazla dile getirilmeye başlanmıştır. Bu
çözümler esas olarak şu ana noktalardan oluşmaktadır:
1. İntihar eylemleri bahane edilerek yürütülen İsrail askeri harekâtı
sonucunda Arafat ve Filistin Arap burjuvazisi iyice köşeye sıkıştırılacak,
böylece Oslo Anlaşması'ndan daha geri, İsrail gericiliğinin istediği
şartlara daha uygun bir uzlaşma zeminine zorlanacak (Örneğin Doğu
Kudüs'ün mini Filistin devletinin sınırları içinde yer alma talebinden
vazgeçilmesi gibi).
2. Arafat gözden çıkarılacak, onun yerine daha uzlaşmacı Filistinli
temsilciler muhatap alınacak ve onlara mini Filistin devleti yerine,
yalnızca yerel işlerde "özgürlüğe" sahip, sınırları tamamen
İsrail askerleri tarafından korunan (yani gözetim altına alınan) bir
geri otonomi yönetimi çözümü dayatılacak.
3. İsrail'in Filistin sorununu, İsrail egemen sınıflarının "şahinler
kanadının" istediği biçimde -tüm Filistinlileri karşısına alarak
Gazze ve Batı Şeria'yı resmen yeniden işgal etme, işgali kabul etmeyenleri
yoketme, sürme vb.- çözmesi.
Böyle bir çözüm Filistinli Araplara karşı açık bir toplu katliamı
ve buna tüm Arap ve İslam kökenli nüfusa sahip devletlerin tepkisini
beraberinde getireceğinden bugünkü dünya şartlarında yapılma şansı
yok denilecek kadar azdır. Böyle bir çözüm, İsrail içindeki dinamikler
açısından da zordur. Çünkü bizzat İsrail'de de önemli bir burjuva
kesim -ve kitle- açık katliam, kitlesel şiddet politikasına karşı
çıkma, barış isteme durumundadır.
İkinci çözüm önerisini uygulayabilmek için, Arafat'ın yerine Filistin
Arap toplumu içerisinde kabul gören, önemli bir desteğe sahip yeni
bir önder figüre ihtiyaç vardır. Fakat bugün Filistin'de Arafat'ın
otoritesine ve birleştirici rolüne sahip başka bir lider yoktur. Bu
nedenle bu ikinci çözümün de uygulanma şansı azdır.
Geriye ilk çözüm önerisi kalıyor. Yani İsrail askeri eylemleri ile,
emperyalist batılı büyük güçler diplomatik ve mali baskıları ile Arafat'a
Oslo Anlaşması'ndan daha geri bir anlaşma pozisyonu kabul ettirecekler
ve böylece Filistin Özerk Yönetimi'nin başkanı Arafat daha geri bir
mini devletin kurucusu olarak tanınacak.
Yukarıdan, emperyalist devletler ve yerel gerici devletler tarafından
gündeme getirilen hiç bir çözüm önerisi Filistin kördüğümünün çözümünü
getiremeyecektir. Çünkü önerilen ve uygulanması için çeşitli tarafların
baskı yaptığı tüm bu çözüm önerilerinin çıkış noktasında İsrail ve
Filistin halklarının eşit, imtiyazsız, yanyana, kardeşçe yaşaması
yoktur. Tersine her bir taraf kendi egemenlerinin çıkarlarını ve bu
çıkarların karşı tarafın çıkar ve haklarının ayaklar altına alınmasını,
geriletilmesini çıkış noktası almaktadır.
İsrail-Filistin anlaşmazlığının ve çatışmasının 50 yıllık geçmişi
bu tespitin tanığı olduğu gibi önümüzdeki süreç de bu gerçeği bir
kez daha ortaya koyacaktır.
15 Aralık 2001
Afganistan:
Emperyalist güçlerin prangasında yeni
çözümler ve çözümsüzlükler...
Taliban rejiminin yıkıntıları üzerinde şimdi Afganistan'da yeni çözümler
üretiliyor ve uygulamaya konuluyor. Oynanan oyunun rejisörleri emperyalist
büyük güçler, piyonları da Afganistanlı gericiler, yerel iktidar sahipleri,
savaş ağaları, önde gelen Afganistanlı aşiret reisleri.
Son olarak emperyalist büyük güçler tarafından Afganistanlı yerel
gericilere dikte ettirilen çözüm, Almanya'nın eski başkenti Bonn'da
üretildi. Birleşmiş Milletler gözetiminde biraraya gelen çeşitli Afganistanlı
temsilciler masa başındaki görüşmelerde, bir dizi karşılıklı ayak
oyunları sonucunda ortak hedefte birleştiler, daha doğrusu birleştirildiler.
Bonn toplantısında Afganistan'daki Taliban muhalifi dört ana güç temsil
edildi. Birinci grubu, Afganistan'daki silahlı muhalif güçlerin en
etkilisi olan Kuzey İttifakı, ikinci grubu Gulbuddin Hikmetyar önderliğindeki,
özellikle Güney Kıbrıs'ta sürgünde olanlar tarafından temsil edilen
delegasyon oluşturdu. Üçüncü grubu eski Kral Zahir'in çevresinde toplanan
Roma grubu ve dördüncü grubu da Peşavar grubu olarak da adlandırılan
ve Ahmed Gaylani önderliğindeki hareketi temsil edenler oluşturdu.
Bu grupların kendi içerisinde de çeşitli alt grup ve çıkar birlikleri
varsa da, anda diğer gruplara karşı kendi aralarındaki geçici çıkarların
daha fazla olduğunu düşündüklerinden, ortak delegasyonlar oluşturma
yoluna gidildi. Fakat her bir grubun, özellikle de Kuzey İttifakı'nın
içerisindeki farklılıklar bu oluşan çıkar gruplarının sağlam, uzun
vadeli olmadığının, olamayacağının açık belirtileridirler.
Bonn Konferansı süreci sonucunda üzerinde birleşilen çözümün ana unsurları
şunlardan oluşuyor:
30 üyeli bir geçici hükümet kurulacak. Bu hükümetin başkanı ve 11
bakanı Paştun kökenli, 8'i Tacik, 5'i Hazara, 3'ü Özbek ve 3'ü de
diğer azınlıklardan oluşturulacak. Paştun kökenli ve Populazai aşiretinin
şefi Hamid Karzai geçici hükümetin başbakanlığına getirilecek.
Geçici hükümetin göreve başlamasından 6 ay sonra eski Kral Zahir'in
başkanlığında Büyük Şûra'nın (Loya Jirga) toplanması sağlanacak. Daha
ileri bir tarihte Afganistan Yüksek Mahkemesi'nin kurulması ele alınacak.
Daha sonraki bir tarihte (yaklaşık 1,5 yıl sonra) Loya Jirga'da onaylanan
bir Anayasa kabul edilecek ve bundan iki ay sonra da genel seçimlere
gidilip yeni politik sistemin iyice yerine oturması sağlanacak.
Masa başında hazırlanan plan bu. Bu planı dikte ettiren emperyalist
güçler, her şeyden önce de batılı emperyalist güçler, Birleşmiş Milletler
askeri gücü aracılığı ile planın uygulanmasının bekçiliğini yapacaklar.
Fakat evdeki hesabın çarşıya uymayacağını ve Afganistan'ın yeni sorunlara
gebe olduğunu gösteren açık olgular var:
Tüm planlar Afganistan toplumunun sömürücü egemen tabakasına dayanılarak
yapılmaktadır. Afganistan nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülük
ve onların çıkarları hiç bir biçimde gözönünde bulundurulmamaktadır.
Afganistan'da toplumun gerçek efendilerini küçücük bir azınlık, toprak
ağaları, aşiret reisleri, savaş ağaları ve büyük ticaret burjuvazisi
oluşturmaktadır. Bu küçük azınlık kendi çıkarlarına uygun yeni bir
sistem kurmaya çalışmaktadır.
Fakat Afganistan'da temel sınıf çelişmeleri çözülmeden, her şeyden
önce köylülüğün toprak talebi ele alınmadan ileriye yönelik bir tek
adım atılamayacaktır. Üstelik Afganistan egemenlerinin ittifakı ayakta
kaldığı, bunların ittifakı korunduğu sürece de -rejimin adı ne olursa
olsun- Ortaçağ gericiliği esasta korunacaktır.
Afganistan'da çözümsüz duran ikinci temel sorun ulusal sorundur. Afganistan
çok uluslu bir ülkedir. 24 milyon olarak tahmin edilen nüfusun yaklaşık
% 40'ını Paştunlar, % 25'ini Tacikler, % 9'unu Moğol kökenli azınlıklar,
% 6'sını Hazaralar ve % 5'ini Özbekler oluşturmakta, geri kalanını
da Aymaklar, Nuristanlılar, Türkmenler, Kırgızlar gibi azınlıklar
oluşturmaktadır. Bu ulusal bileşimde esas hakim olanlar Paştunlardır
ve diğer azınlıklara karşı şoven bir egemenlik kurmuşlardır. Fakat
Taliban'a karşı savaşta Paştunların egemenliği önemli ölçüde sarsılmıştır.
Taliban rejimi esas olarak Paştunlar tarafından desteklenmiş ve korunmuştur.
Şimdiki savaşta Taliban rejimini yenen ittifakın en etkili güçleri
ise azınlık uluslardan gelen savaş ağalarından oluşmuştur ve bunlar
kazanılan zaferden elde edilecek payda çok daha büyük bir parça talep
etmektedirler. Üstelik Paştunlar dışındaki diğer milliyetlerin önde
gelen savaş ağaları kendi bölgelerinde ve silah zoruyla egemenlik
kurdukları Paştun bölgelerinde kendi ulusal şovenizmlerini uygulamakta,
Paştun şovenizminin etkisini sınırlandırmaktadırlar.
Üçüncü önemli sorun, ülkede ortak bir siyasi rejim kurulmasının önünde
en önemli engel olarak gerçekte Afganistan'ın küçük devletlere bölünmesini
beraberinde getiren savaş ağalarının yerel hakimiyetleridir. Her bir
yerel savaş ağası kendi hakimiyetini korumak, güçlendirmek istemekte,
diğer savaş ağalarının aleyhinde elinden gelen her imkânı kullanmakta
ve her türlü üçkâğıda ve zora başvurmaktadırlar. Ortak bir siyasi
rejim kurulmasının başarısının ölçütü, emperyalist büyük güçlerin
diktası altında bu güçlerin arasındaki çelişkilerin ne ölçüde giderileceğine,
gerektiği yerde bunlardan bazılarının ne kadar çabuk tasfiye edileceğine
bağlıdır.
Afganistan'daki çözümsüzlüğün bir başka kaynağı, bu ülkenin bir çok
emperyalist büyük gücün ve yerel güçteki ülkelerin etki ve çıkar alanı
içinde görülmesidir. Bir yandan başta ABD olmak üzere, İngiltere,
Almanya, Fransa vb. gibi batılı emperyalist güçler kendi aralarında
daha fazla etki için yarışmakta iken diğer yandan, daha büyük rakip
olarak görülen Rus emperyalizmine karşı, ya da Rusya ile diğer bir
başka batılı emperyalist güce karşı geçici işbirliği oluşturmaktadırlar.
Aynı zamanda Pakistan, İran, Tacikistan, Türkmenistan, Türkiye vb.
gibi yerel gerici güçler de dayandıkları savaş ağaları üzerinden Afganistan'da
etkilerini artırmaya çalışmaktadırlar. Fakat yerel güçler ancak emperyalist
büyük güçlerle ittifak ve uşaklıkta daha etkili olmakla da bir yer
kapabileceklerdir.
Kısacası, Afganistan'da Taliban rejiminin yıkıntıları üzerinde, temelsiz
ve çürük yeni bir sistem oluşturulmaktadır. Bu sistemin uzun süre
yaşama şansı da küçüktür.
14 Aralık 2001
Arjantin:
IMF politikalarına karşı halkın isyanı!
Aralık ayının sonuna yaklaşılırken Arjantin IMF'nin dikte ettirdiği
politikalarla iyice çıkmaza girince, krizin bütün yükü üstüne yıkılmaya
çalışılan emekçi halk sokağa çıktı. Hükümetin ilan ettiği sıkıyönetime
halk uymayınca, çıkan çatışmalarda ilk belirlemelere göre 27 kişi
öldü, 400'den fazla kişi yaralandı ve binlerce insan gözaltına alındı.
Sokağa çıkan onbinler IMF politikalarına ve hükümete tepkisini dile
getirdi. Halkın isyanı devlet başkanı Fernando de la Rua dahil tüm
hükümetin ve Arjantin'in Derviş'i olan 'süper Ekonomi Bakanı' Domingo
Cavallo'nun sonunu getirdi. Ancak işçilerin, emekçilerin, yoksul halkın
isyanı örgütlü olmayıp kendiliğinden geliştiği için sonuç itibariyle
emekçi düşmanı sisteme daha büyük zarar vermeden bu kadarla sınırlı
kalacaktır.
Halkın isyan etmesi beklenmeyen bir şey miydi? Hayır, şaşılacak olan;
Arjantantin'de krizin bütün yükünün emekçilere yüklenmesi sonucu durumu
gittikçe dayanılamayacak kadar kötüleşen emekçilerin isyan etmesi,
marketlerde ihtiyaç duyduğu mallara el koyması ve ilan edilen sıkıyönetimi
takmayarak güvenlik güçleriyle çatışmaya girmesi değil. Bu gayet doğal
olan bir sonuç. Şaşılacak olan daha çok Arjantin halkıyla benzeri
bir durumu yaşayan Türkiye'nin emekçilerinin henüz isyan etmemiş olmasıdır.
Arjantin bu duruma nasıl geldi? IMF tarafından dikte ettirilen istikrar
tedbirlerinden hiç birisi Arjantin ekonomisinin biraz olsun rahatlaması
sonucunu getirmedi. Tam tersine, her 'istikrar tedbiri' sonrasında
Arjantin ekonomisi daha derin ve daha keskin bir krize sokuldu.
IMF tarafından 'kriz reçetesi' diye yutturulan öneriler (siz direktifler
diye okuyun) ekonominin sırtının iyice yere yatırılmasını beraberinde
getirdi. Sonuçta henüz bu isyan patlak vermeden de Arjantin ekonomisi
iflas bayrağını dikmenin eşiğine gelmişti. Arjantin devletinin dış
borçları 132 milyar dolara yükselirken, yerel kamu organlarının aldığı
dış kredilerden doğan borçlar 22 milyar dolara ulaştı. Arjantin bütçesi
ise her yıl daha büyük bir açık vermeye devam etti. 2001 yılı bütçesi
planlanan 7,8 milyar dolarlık açıktan 1,3 milyar dolar daha fazla
açık verdi. Arjantin devleti bırakalım ana borç ödemesini yapabilmeyi,
borçların faizlerini bile ödeyemeyecek durumda kaldı. IMF'in elinEĞEteğine
düşen Arjantin hakim sınıfları ise IMF'den daha acımasız bir yanıtla
karşılaştılar. IMF yetkilileri, sadece 1,3 milyar dolarlık bir kredi
vermek için hükümeti yeni bir istikrar tedbirleri paketi hazırlamaya
mecbur bıraktı.
Şimdiye kadar olduğu gibi, bugünkü krizde de Arjantin hakim sınıfları
krizin tüm yükünü işçilerin ve diğer emekçilerin sırtına yıkmak amacıyla
tedbirler aldılar. Mal ve hizmetlerin fiyatları büyük oranda artırıldı,
emekli maaşı ödemeleri durduruldu, bankalardan haftada 250 dolardan
fazla para çekilmesi yasaklandı. Mali paniğin daha da büyümemesi için
hükümet kapıya dayanan yüksek oranlı devalüasyonu sadece ertelemek
zorunda kaldı.
Alınan tedbirlere karşı işçilerin ve diğer emekçilerin tepkisi artarak
ülke çapında büyük eylemlerin düzenlenmesini beraberinde getirdi.
İşçilerin ve diğer emekçilerin artan öfkesinin kendi kontrollerinden
çıkma tehlikesini gören reformist sendikalar, 13 Aralık 2001 tarihinde
tüm ülke çapında bir günlük iş bırakma, genel grev örgütlemesi gerçekleştirdi.
Genel greve katılım tüm ülkede oldukça yaygın oldu. Milyonlarca işçi,
küçük esnaf, küçük köylü, üniversite öğrencisi, işsiz...düzenlenen
çok çeşitli eylemlere yoğun olarak katıldı. Emekçi halkın işsizliğe
ve yoksulluğa karşı isyanı 20 Aralık'ta doruğuna ulaştı. Ülke çapında
onbinlerce insan sokaklara çıktı, yoksul halk marketlerin camlarını
kırarak ihtiyaç duyduğu ne varsa aldı, polisle çatıştı, bakanlık binasını
ateşe verdi vb.
Arjantin'deki halk isyanı Türkiye'deki hakim sınıfları da korkuttu.
Olaylar çıkar çıkmaz Türkiye'deki medya kuruluşları, politikacılar,
uzmanlar Türkiye'nin Arjantin'e, Türk halkının da Arjantin halkına
benzemediği konusunda demeç üzerine demeç verdiler. Eski Cumbaba Süleyman
Demirel gazetecilere verdiği bir demeçte deneyimli bir burjuva politikacısının
ağzıyla şunları söylüyordu: "Türk halkı başka bir halktır, patlamadan
bir menfaat görmez. İnsanına, devletine, ülkesine zarar vermekten
çekinen güzel bir halktır. Sukunet tavsiye ediyorum." (Milliyet,
21 Aralık 2001) Güngör Uras köşesine "Türkiye başka Arjantin
başka" başlığını attı. Süper bakan Kemal Derviş "Türk halkı
Arjantin halkına benzemez. Türk toplumu sağduyulu bir toplum."
telkinlerinde bulundu. Güneri Civaoğlu aynı günkü gazetenin köşe yazısında
11 Eylül'ün Türkiye'yi Arjantin'in durumuna düşmekten kurtardığına
seviniyordu. Milliyet köşe yazarlarından Hurşit Güneş hakim sınıflar
adına korkusunu şöyle dile getiriyordu: "Arjantin'de yaşanan
toplumsal azgınlıkların ülkemizde yaşanmaması hiçbir zaman yaşanmayacağı
anlamına gelmez. Açlığın, işsizliğin dini imanı olmaz." (24 Aralık)
Burjuva politikacıları ve medyası korkularını ve temennilerini bu
şekilde dile getirmeye devam ededursunlar, derinleşen kriz, sınıf
çelişkilerini artırdığı ölçüde, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin
kendi bağımsız mücadelesini geliştirmesine daha da büyük bir atılım
verecektir. Hem Türkiye'de, hem de Arjantin'de.
İşte o zaman işçi sınıfı krize kendi çözümünü dayatabilecektir.
26 Aralık 2001
Suudi krallığının yıpranan saltanatı...
Başta ABD olmak üzere batılı emperyalist güçler Afganistan'daki gerici
Taliban rejimine karşı askeri saldırılarını, bu rejimin "çağdışı,
insanlık dışı" bir sistem olması ile de gerekçelendirdiler. Taliban
rejimi emperyalist sistemin ayrılmaz bir parçası ve bu sistem tarafından
korunan bir rejimdi. Ta ki Taliban rejimi emperyalist büyük güçlerin
kontrolü dışında işler yapmaya başlayana, Bin Ladin gibi Taliban rejiminin
destekçilerinin "Hristiyan gâvur"u yok etmek amacıyla askeri
eylemler yapmaya başlamasına kadar.
Artık "çağdışı" Taliban rejimi başta ABD emperyalizminin
bombaları ile yıkılmış durumda. "Çağdışı" Taliban rejimine
karşı çok duyarlı olan ABD ve diğer emperyalist büyük güçler, bugünkü
çağda varlıklarını devam ettiren diğer bir dizi "çağdışı"
rejimlere karşı başka türlü "duyarlılar".
Örneğin Suudi rejimine yönelik olarak...
Aynen Taliban rejiminde olduğu gibi Suudi Arabistan'daki devlet sistemi
de dini sistemdir. Tüm devlet ve toplumsal ilişkiler İslam dininin
ana kitabı Kuran'a ve onun yasal düzeni şeriata dayandırılmıştır.
Fakat ne ABD emperyalistleri ne de diğer emperyalist güçler, gerici,
"çağdışı" Suudi rejimine karşı tavır almakta, ne de ona
karşı bir askeri harekât yapmak amacıyla propaganda savaşı yürütmektedir.
Tersine ağababalığını yaptıkları emperyalist sistem içerisinde Suudi
rejimi gibi en gerici, en barbar rejimleri ayakta tutmak, korumak
için ellerinden gelen herşeyi yapmaktadırlar. Zira Suudi rejimi ABD
emperyalizmi ile, emperyalist sistemle sıkı bir ittifak içerisindedir.
Bu yüzden Suudi rejimi emperyalist büyük güçler için bal gibi "çağdaş"tır.
Emperyalist büyük güçlerle, özellikle de ABD emperyalizmi ile Suudi
rejimi arasındaki ilişkiler, her iki gücün tüm koruma çabalarına rağmen
aşınmaya başlamıştır. Yine aynı zamanda Suudi rejiminin kendisi de
açık aşınma belirtileri göstermeye başlamıştır.
1938 yılında kurulan gerici Suudi devletinin bugüne kadar dayandığı
önde gelen üç temeli vardır. Devlet dini olarak sahip çıkılan din,
yaklaşık 10 bin üyeye sahip, prens ve şeyhlerden oluşan ve ulema tabakasının
da kopmaz bir biçimde yer aldığı aristokrat sınıf ve petrol.
Din, daha tam olarak belirtmek gerekirse İslamın Vahabilik yorumu
Suudi devletinin siyasi ve hukuki temeli olarak alınmıştır. Suudi
kralları kendilerini "saf İslam"ın bekçileri olarak görmektedirler
ve bu "saf İslam"ı yalnızca Suudi Arabistan'da değil aynı
zamanda tüm Müslüman kökenli nüfusun yaşadığı ülkelerde yaymak ve
yaygınlaştırmak için de sistemli bir çaba içerisindedirler. Bu amaçla
Suudi gericiliği başka ülkelerdeki islamcı, gerici rejim ve hareketlere
her yıl milyarlarca dolarlık yardımlarda bulunmaktadır. Son bir kaç
yıl içinde Suudi gericiliğinin yalnızca ABD'deki islamcı örgütlere
yaptığı yardım 100 milyon doların üzerindedir. Şu günlerde son yıkıntıları
temizlenen Taliban rejiminin de en başta gelen finansörü Suudi krallığı
idi. Aynı Suudi gericiliği Türkiye'de 12 Eylül askeri faşist harekâtı
sonrasında TC generalleri ile anlaşarak Türkiye'deki dinci akımlara,
din kuruluşlarına da milyonlarca dolarlık yardımlarda bulunmuşlardır.
Hâlen de resmi ve gayri resmi kanallardan milyonlarca doları Türkiye'deki
dinci, gerici örgütlere aktarmaktadırlar.
Fakat ister Suudi Arabistan'da, isterse de Suudi Arabistan'ın mali
yönden desteklediği ülkelerde olsun Suudi parası ile eğitilen, yetiştirilen
yeni "din savaşçıları", "gâvura" ve "Siyonizme"
karşı mücadeleyi ciddiye almaya ve "gavur", "Hristiyan",
"Siyonist" saydıkları devlet, kurum ve kişilere karşı silahlı
saldırılara yoğun olarak girişmeye başlamışlardır.
ABD'deki Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Pentagon'a karşı uçaklı saldırıyı
gerçekleştiren 19 kişiden 15'inin Suudi kökenli olduğu bilgisi verilmektedir.
Üstelik verilen bilgilere göre bu 15 Suudi kökenlinin çoğunluğu ortalama
gelire sahip bir Suudi ailesinden değil; zengin, Suudi egemen aristokrasisinin
üyesi olan ailelerden gelmektedir. İslam öğretisini "ciddiye
alan" bir çok "tutarlı" dinci üstelik "gâvur"la
ittifak kuran ve sürdüren Suudi krallığına karşı da örgütlenmeye başlamıştır.
Suudi gericiliğinin propaganda ve finanse ettiği din ve dincilerin
küçümsenmeyecek bir bölümü kendi finansörlerine kafa tutmaya, Suudi
krallığının "tutarsız müminliğini" sorgulamaya başlamışlardır.
Bu olgu ister istemez Suudi krallığının savunduğu ve uyguladığı dinci
sistemin taşlarının yerinden oynamasını beraberinde getirmektedir.
Suudi rejiminin ayakta kalmasının esas aracı tabii ki din değildir.
Din kurulan sisteme insanları bağlamak için kullanılan bir afyondur.
Esas araç elinde bulundurdukları büyük petrol rezervleri ile elde
ettikleri büyük zenginliktir. Yoğun olarak petrol çıkarılmaya başlandığı
1932 yılından bu yana Suudi krallığı ve Suudi aristokrasisi trilyonlarca
dolar kazanmıştır. Bugünkü dünya petrol rezervlerinin 1/4'i Suudi
Arabistan sınırları içerisinde bulunmaktadır. Suudi Arabistan'ın elinde
bulundurduğu petrol rezervleri özel olarak ABD için Suudi Arabistan'ın
önemini ortaya koymaktadır. Suudi aristokrasisinin petrolden kazandığı
milyarlarca dolarlık gelire rağmen, özellikle son onyıllarda Suudi
devlet bütçesi sürekli açık vermekte, Suudi Arabistan'ın dış borçları
sistemli olarak artmaktadır. Suudilerin dış borçları 162 milyar dolara
yükselmiştir. 1999 yılında da Suudi Arabistan bütçesi açık verdiğinden,
Suudiler 11,7 milyar dolar dış borç bulmak zorunda kalmışlardı. Fakat
diğer yandan öncelikle Suudi krallığının önde gelenlerinin özel servetleri
dolar üzerinden on milyarlarla hesap edilmektedir. Suudi devletinin
kasasındaki paralar azalırken, Suudi zenginlerinin özel kasalarının
şişmesinin önde gelen nedeni, sistemin her bir yanında kök budak salmış
olan rüşvetçilik, hortumculuktur. (Hani dinde haksız kazanç günahtı?!)
Suudi Arabistan'da yol yapımından, cami inşaatına, silah alımlarından
en ufak devlet işlemlerine kadar rüşvetsiz iş yapılmaz.
Devlet bütçesinin küçülmesi ve sürekli açık vermesi Suudi egemen üst
tabakasının, Suudi nüfusu rejime bağlamak için kullandığı imtiyazları
artık eskisi gibi dağıtamamasını beraberinde getirmiştir. Petrolün
getirdiği zenginlikle Suudi kökenli nüfus rejim tarafından şu ya da
bu biçimde mali olarak destekleniyordu. Suudi nüfus bu yüzden amelelik
işi, yorucu iş yapmaz, bu işler ülkede bulunan milyonlarca yabancı
işçiye yaptırılırdı, yaptırılıyor. Suudi Arabistan'da bu yüzden gerçek
anlamda geniş bir yerli proleter sınıfın gelişmesi engellenmiş, hiç
bir hakka sahip olmayan yabancı işçiler Suudi Arabistan'ın işçi sınıfını
oluşturmuştur. Ama son yıllarda artan bütçe açıkları ve devlet borçları
eski mali rahatlığı iyice zorlamaya başlamıştır. Bizzat Suudi kökenli
(özellikle gençler arasında) işsizlik artmaya, bu yüzden de rejime
karşı homurdanmalar yükselmeye başlamıştır. Bu durum da Suudi rejiminin
diğer iki temel taşının, (petrol zenginliği ve imtiyazlı aristokrasi)
yıpranmasını artırmaktadır.
Elinde bulundurduğu zengin petrol yatakları ile Suudi rejimi hâlen
önemli bir mali güce, bundan dolayı da kendi iç dinamiklerini önemli
ölçüde kontrol etme imkânına sahiptir. Fakat tüm bu imkânlara rağmen
dünya ekonomik sisteminin artan küreselleşmesi, dünya ekonomisini
olduğu gibi, Suudi ekonomisini de daha büyük zorluklara doğru götürmektedir.
Emperyalist kapitalizm ne "modern" emperyalist büyük güçlerin,
ne de "çağdışı" Suudi rejiminin kontrol edemeyeceği objektif
yasalara dayanmaktadır.
16 Aralık 2001
