Cezaevlerine devlet saldırısı...

Devletin; F tipi hücrelerde tecride karşı ölüm orucu yapan devrimci tutsaklara yönelik giriştiği vahşi saldırı sürüyor... Devlet, saldırı sonrasında devreye soktuğu F tipi hapishanelere gönderdiği devrimcileri bu hücrelerde tecrit etmeye devam ediyor. Hem de devlet adına konuşan kimi sözcülerinin bile yer yer ifade ettiği "bu tür cezaevlerinin sosyal yaşamı ortadan kaldırdığı" vb. vb. eleştirilerine rağmen devlet bunu yapıyor.
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün açlık grevi ve ölüm orucu sırasında yaptığı "mutabakat sağlanmadan cezaevlerine geçilmeyeceği" yönündeki açıklamasına rağmen saldırı sonrasında devrimci tutsaklar -"cezaevlerinin tahrip olması", "yer sıkıntısı" vs. türünden "gerekçelerle"- F tipi cezaevlerine gönderilmişti. Bu tavrıyla devlet bir kez daha ne denli ikiyüzlü ve sahtekâr bir politika izlediğini gösteriyor.
"F tipi hapishanelerin çok rahat olduğu", "herhangi bir sıkıntının yaşanmadığı", "eksikliklerin giderildiği", "sıcak suların aktığı" vs. yalanlarıyla birlikte "artık F tiplerinden geriye dönülmeyeceği", "böyle bir operasyondan sonra F tipi cezaevlerinden vazgeçilemeyeceği" ifade ediliyor. Kısaca gelinen noktada devlet; devrimci tutuklu ve hükümlüleri hücrelerde tecrit edeceğini, onlara gözlerden uzak işkence edeceğini, devrimci tutuklu ve hükümlüleri sakat bırakacağını ve evet onları hücrelerde katledeceğini ifade ediyor. Devletin F tipinde ısrarının arkasında yatan şey budur!
Devlet, F tipi saldırıyla devrimci tutuklu ve hükümlüleri yalnızlaştırmak, devrimci kimliğinden soyutlamak ve "tam teslim almak" isteğini sürdürüyor. Ama yanılıyor!
Bırakalım "tam teslim olmayı"; "teröristlerin"(!) "örgüt baskısıyla" ölüm orucuna girdiği ve sürdürdüğü iddiasını ileri süren, saldırı sonrasında "örgüt baskısını ortadan kaldırdıklarını" söyledikleri F tipi cezaevlerine (!) devrimci tutsakları göndererek açlık grevi ve ölüm orucu eylemini kıracağını düşünen ve bu yönde demagojik bir dizi açıklama yapan devlete karşı, devrimci tutsaklar eylemi daha geniş katılımla sürdürerek "devrimci iradenin teslim alınamayacağını" net bir şekilde göstermişlerdir.

SALDIRI SÜRÜYOR!

Hakim sınıfların devletinin 19 Aralık'ta başlayan saldırısı içerde-dışarda bugün de sürmektedir. Saldırı sonrasında F tipi hücrelerde tecdride gönderilen devrimciler, gerek saldırı sırasında aldıkları yaralar gerekse F tiplerine sevk sırasında karşılaştıkları işkencelerden dolayı ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıyadırlar. Devlet yetkililerinin "tüm sağlık birimlerinin teyakkuzda olduğu" yalanlarına rağmen ciddi sağlık sorunları bulunan devrimcilere tıbbi müdahale yapılmamaktadır. Gerçekte onların sağlık ekipleri cezaevlerinde ölüm orucunda bulunup da ölüm orucunu bırakmak isteyenler için "hazırdır"! Devlet bununla devrimcilerin "sağlığını korumayı" vs. düşünmemektedir. Hayır! O, böylesi bir durumu psikolojik amaçlı ve kamuoyunu aldatmaya yönelik kullanmaktadır.
Bugün devrimci tutsakların eylemine saldırının bir yönü de devletin "tıbbi yardım" saldırısıdır. Devlet, hazır tuttuğu ekipleri ile yer yer ölüm orucundaki devrimcilere yönelik "müdahale" saldırısında bulunmaktadır. Bunun örnekleri çeşitli cezaevlerinde görülmüştür. Bu tür "müdahaleler" sonucu devrimci tutsaklar sakatlanma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bugün F tipi hücrelerde tecrit edilen devrimci tutsaklara yönelik saldırılar çeşitli biçimlerde sürmektedir. Örneğin F tipi cezaevlerinde tek tip elbise dayatılmaktadır. Dışarıdan yiyecek-giyecek alımı yasaktır. Devrimciler F tipi cezaevlerinde soğukla da savaşmak durumundadırlar. Aramalar, insan onurunu ayaklar altına alacak tarzda yapılmakta; cinsel taciz-tecavüz sıkça uygulanmaktadır. Dergi, gazete, televizyon, radyo vs. alımı engellenmektedir. Devrimci tutsakların havalandırma süreleri azdır. Kantinler ihtiyacı karşılamamaktadır ve çok pahalıdır vb.
Tüm bu saldırı zincirine ideolojik saldırı da eklenmelidir. Merkezi radyo yayını en büyük işkencelerden birisidir. İnsanlara dinlemek istemedikleri bir radyo yayını zorla dinletilmektedir. 1980 askeri cunta döneminde sık sık dayatılan İstiklal Marşı ve diğer şovenist marşların söylenmesi saldırısı, tek tipleştirme, askeri düzen vs. vs. yeniden piyasaya sürülmüştür. Sayımlarda "tekmil" verilmesi istenmektedir vb. Bu uygulamalara karşı çıkan devrimciler ise dayak ve işkenceye maruz kalmaktadır.
Devlet, cezaevlerindeki devrimci tutsaklara yönelik gerçekleştirdiği katliamın gerçek boyutlarıyla görülmesini engellemek ve devrimcilere yönelik F tipi tecride karşı tepkiyi engellemek amacı ile polis ve "medya terörüne" başvurmaktadır.
Devletin 19 Aralık katliamını protesto girişimleri polis terörü ile karşılaşmaktadır. Tutuklu yakınlarının seslerini duyurabilme yönündeki tüm çabalarının karşısına devletin kolluk güçleri dikilmektedir. Cezaevlerindeki devrimci tutukluların avukatlarına yönelik saldırı kampanyası başlatılmıştır. Kamuoyuna cezaevleri ile ilgili açıklama yapma yasağı getirilen avukatlar devletin baskısı altındadırlar. Tutuklu yakınlarının örgütlerine yönelik saldırılar sürmektedir. TAYAD kapatılmıştır. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülere yönelik saldırıya karşı sesini yükselten ve insan hak ve özgürlüklerini sorgulayan demokratik kitle örgütleri başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere devletin baskısıyla karşılaşmaktadır. Kapatılan İHD şubelerinin sayısı artmaktadır. İHD ve diğer kitle örgütlerinin yöneticileri hedef tahtasına oturtulmakta, bunlara yönelik saldırıların yolu açılmaktadır. F tipi cezaevlerine karşı çıkan açıklamalarda bulunan ceza ve infaz kurumlarında çalışanların sendikası Tüm Yargı-Sen üzerinde de devlet baskısı sürmektedir.
Tüm bunlar yanında hakim sınıflar uşak medyalarını da cezaevi katliamı konusunda devreye sokmuşlardır. Bu bağıntıda uşak medyanın şimdiki görevi "sessizliktir". Bırakalım gerçeklerin açıklanmasını, genel olarak haber veya yorum yayınlamama yasağı getirilmiştir. Cezaevleri katliamı bağıntısında dezenformasyon politikası yoğun bir şekilde uygulanmaktadır. Bu sessizlik içinde sorunu gazete köşelerine taşıyabilen kimi "aykırı sesler" ise sessizlik içinde boğulup gitmektedir.
Medyanın bu sessizliği; "bağımsız", "tarafsız", vs. olduğunu söyleyen; "kalemlerini kıracaklarını ama satmayacaklarını" her fırsatta yineleyen, "gerçeği ama sadece gerçeği yayınlamayı ilke edindiğini" vs. ifade eden burjuva basın-yayın organlarının ikiyüzlülüğünü bir kez daha göstermiştir. Bunların basın özgürlüğü, gerçek yayıncılık, vs. vs. söylemleri boştur, aldatmacadır. Burjuva basın bugün sistemden yanadır; devletin yanında, devletin en büyük yardımcısıdır.

SALDIRILARA KARŞI
DEVRİMCİ DAYANIŞMA...

Kolluk güçleriyle, çeşitli bakanlıkları arasındaki koordinasyonuyla, "solcu", sağcı tüm medyasıyla devlet, cezaevlerindeki devrimci tutuklulara ve onları "dışarıda" destekleyen duyarlı kişi, grup ve örgütlere saldırmaya devam ediyor. Devletin saldırıları karşısında işçi sınıfının bilinçli öncülerine düşen görev, devletin cezaevlerindeki devrimci tutsaklara yönelik saldırısına karşı tepkiyi ve devrimci dayanışmayı örgütlemektir. Sınıf bilinçli işçiler; esir alınan bilinçleri, güç oranında kurtarmaya ağırlık vermelidir.
Devletin 19 Aralık saldırısı devrimci güçler arasındaki birlik ve dayanışmayı görece güçlendirmiştir. Faşist devletin saldırılarına karşı devrimci dayanışma silahı çok iyi bir biçimde kullanılmalı; içerdekilerin "siper yoldaşlığı" dışarıda da hayat bulmalıdır. Bunun pratik ifadesi olan eylem birlikleri örgütlenmesi bir an evvel hayata geçirilmeli; devletin çok yönlü saldırılarına karşı birlikte mücadele edilmelidir. Devrimci güçler devletin dezenformasyon politikasına karşı, eldeki tüm araçlarla ve eylem birliği temelinde güçlerini birleştirerek mücadele etmek, kitleleri bilgilendirme-aydınlatma çalışmasına ağırlık vermek zorundadırlar.
Bu saldırılar karşısında işçiler, emekçiler devletten saldırının ve katliamın hesabını sormalıdırlar. Devletin saldırısı salt içerdeki devrimci tutsaklara yönelen bir saldırı değildir. Devletin saldırısı, işçilerin, emekçilerin sömürücü sistemi sorgulamalarını isteyen, onlara hakim sınıfların saltanatını gösteren devrimciler şahsında işçilerEĞEmekçilere yönelen bir saldırıdır. Bu saldırısıyla devlet, barıştan, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından yana olan, ücretli kölelik düzenine karşı çıkan herkese saldırmaktadır. Bu saldırısıyla devlet en temel insani haklarını bile talep eden; -örneğin devrimci tutuklular şahsında; sosyal bir varlık olarak hücrelerde tek başına kalmak istemeyen, tecride karşı çıkan, kolektif bir yaşam isteyenlere; insanların yaşam hakkını savunanlara, bunun için tepkilerini ifade edenlere; devrimci tutuklulara ve onların yakınlarına, avukatlara, barolara, insan hakları örgütleri savunucularına ... vb. vb.- savaş ilan etmiştir.
Kendisine insanım diyen herkes, devletin saldırılarına sessiz kaldığı sürece ve ölçüde yeni saldırılara ve katliamlara davetiye çıkardığının bilincine varmalı ve sessizlik tavrını bozmalıdır.
Birleşmiş, örgütlü işçi sınıfı bu ülkede faşist diktatörlüğün katliamlarının hesabını devrimle sormalıdır! "Ben ne yapabilirim?", "Bana ne?" gibi yaklaşımlar terkedilmelidir. Tek tek bireyler birşey yapamaz ama işçilerin, emekçilerin birleşmiş gücü zulmedenlerin saltanatına son verebilir!
Yeter ki bunun bilincine varılsın!
Bu kadar açık bir katliam ve sonrasında gelen saldırılar karşısında kimse susmamalıdır. Susan, bana ne diyen gerçekte suça ortak olmaktadır.
Unutulmamalıdır ki, sessiz kalmak onaylamaktır!
Unutulmamalıdır ki, sustukça sıra sana da gelecektir!

20 Ocak 2000


Mağdur Yakınları Mağdurları Anlatıyor...

EDİRNE F TİPİ:

Mağdur : Can Ali Türkmen
Başvurucu: Celal Türkmen

Celal Türkmen, derneğimize yapmış olduğu başvuruda oğlu ile Edirne F Tipi Cezaevi'nde yapmış olduğu görüşmeyi şöyle aktarmıştır:
"Edirne 'F'tipi cezaevne oğlum Can Ali Türkmen'i ziyarete gittim. Cezaevi şehir dışında düz bir araziye kurulmuş. Etrafta ne bir ağaç ne de çiçek vardı. Dışarıdan bakınca cezaevinden çok esir kampına benziyor. Dışarıda görüş sıramızın gelmesini beklerken jandarma albay bizi terörist olmakla suçlayıp tehditler savurdu. Jitem mensubu olduklarını tahmin ettiğimiz bazı siviller ailelerin içinde dolaşıp taciz edici konuşmalar ve davranışlarda bulunuyorlardı. robocop giysili jandarmalar barikat kurmuşlardı. Bizi cezaevinden oldukça uzakta bekletiyorlardı. Hoparlörden anons yapılarak görüş sırası gelen aileler sıraya dizilip cezaevine götürülüyorlardı. Bütün bunlar Naziler döneminde yahudilere yapılanlara benziyordu. Yine hoparlörden yapılan anonsla çocuklarımıza vereceğimiz giysi ve eşyaların neler olduğu ne kadar verebileceğimiz duyuruluyordu. Belirli sayıda pantalon, gömlek, kazak, mont, çamaşır vs. dışında havlu, terlik, eldiven, bere, atkı gibi eşyaların yasak olduğu söylendi. Alınan giysiler biryıllık olarak belirlenmiş.
Görüşe girmeden önce askerler tarafından arandık. Daha sonra gardiyanlar ve askerler ayrı ayrı kayıt yaptılar. Gardiyanlar kayıt yaparken ellerimizi elektronik cihaza koydular. Telefon numaralarımızı kaydettiler, sonra bize birer tane elektronik kart verdiler. Bu işlemlerden sonra cezaevine girebildik. Bu kez hem biz hem de getirdiğimiz giysiler X Ray cihazından geçirildi. X raydan geçtikten sonra yeniden üst araması yaptılar. Giysi ve eşyalar yeniden arandı. Bazı bayanların çamaşırlarına kadar soyup aradılar. Elimizdeki kartlarla başka bir kapıdan daha geçtik. Bu kapıdan geçerken de ellerimizi yinebir cihaza koydular. Bütün bu işlemlerden sonra görüş kabinlerine ulaşabildik. Kabinde ses geçirmeyen cam ve iki tarafta da birer telefon vardı. Çocuğumuzu gardiyan olduklarına inanmadığımız gardiyan üniformalı kişiler getirdiler. Çocuğumun bulunduğu kabinin demir kapısı vardı, o kapıyı kapattılar. Bunun nedeni görüşe gelen diğer tutuklu ve hükümlülerle görüşmesini engellemekti. Demir kapının üstünde cam bir pencere vardı. Gardiyan üniformalı kişiler bu camdan çocuğumuz ve bizi gözetliyorlardı. Yanımızdaki kabinde bulunan hükümlüye selam vermek istedik. Ancak gardiyanlar buna izin vermediler. Yarım saatten sonra bir süre çocuğumuzla görüşebildik. Yaralıydı. Açlık Grevinde olduğu için sağlıklı görünmüyordu. İçerideki koşulları sorduk. Tek kişilik hücrede kaldığını, havalandırmaya çıkarılmadığını, gazete, televizyon, radyo verilmediğini, diğer tutuklulardan hiçbir haber alamadığını ve görüşemediğini, dışarıdan hiçbir haberlerinin olmadığını vs. anlattı. Ayrıca açlık grevinde oldukları halde şeker, tuz gibi ihtiyaçlarının verilmediğini, kaloriferlerinin yanmadığını, hoparlörden sürekli arabesk ve pop müzik yayınlandığını söyledi. ... "

Mağdur : Nail Çavuş
Başvurucu: Saadet Erdoğan

Saadet Erdoğan, 31 Aralık 2000 tarihinde derneğimize yaptığı başvuruda kardeşi Nail Çavuş'u ziyarete gittiği Edirne F Tipi Cezaevi'nde gözlemlerini şöyle anlatmıştır:
"57 yaşındayım. Cezaevne girişte bayan gardiyan tarafından çırılçıplak soyularak arandım. Gardiyan ilkönce soyun dedi. Üst kısmımı soyundum. Alt kısmını da çıkar dedi. Çıkardım. Sonrda külotumu da çıkarttırdı. her tarafımı kontrol ettikten sonra ayrıca elbiselerimi de iyice silkeleyerek ve yoklayarak bana tekrar giyinmemi söyledi. Sonra kardeşimle görüştüm. Çok bitkindi. Burnu ve kaburgaları kırılmıştı. Nefes alıp verirken kaburgalarının battığını söylüyordu, Çanakkale cezaevi operasyon sırasında bir spor salonunda toplandıklarını, sürekli bombalar atıldığını, sıkılan köpüklerin boyun hizasına kadar geldiğini, İlker Babacan'ın sıkılan köpükler nedeniyle bayılarak düştüğünü, kurtarmak için çabaladıklarını fakat göz gözü görmediği için sadece güvenlik güçleri, jandarmalar tarafından bir vincin kancasıyla yukarı çekildiğini, kancanın İlker Babacan'ın kafasının bir ucundan girdiğini gördüklerini ama daha sonra onu bir daha görmediklerini anlattı."

KANDIRA F TİPİ:

Mağdur : Sinan Doğan
Başvurucu: Hüseyin Doğan

3 Ocak 2001 tarihinde derneğimize yazılı olarak başvuruda bulunan Hüseyin Doğan oğlu Sinan Doğan'la ilgili başvurusunda beyan ettikleri şöyledir:
"Cezaevine gittiğimde saat 18.00'de, yani akşam zor cezaevine girdiğimde, kabinde oğlumu karşımda gördüğümde tanıyamadım. Onu iki büklüm vaziyette görünce içim burkuldu. Ve annesine ilk sözü panik yapma oldu. Yalın ayak, yüzü yara bere içerisindeydi.
İlk sorum neren ağrıyor oldu. 'Göğüs kafesim ağrıyor' dedi, zor nefes alarak konuşuyordu. 'Ümraniye'de sevk sırasında bizi çırılçıplak soydular, insanlık dışı muameleye maruz kaldık ve hepinize cop sokacağız, dayaktan geçireceğiz dediler ve geçirdiler. Ring arabasına bindirdiler, içeride de dayak ve işkenceye devam ettiler ve Kandıra'da ringten indirdiler. Toplu halde cezaevi bahçesinde bizi soydular, şiddete ve kötü muameleye maruz kaldık. Zorla saç ve sakallarımızı kestiler, dayakla hücrelere attılar. Buz gibi hücrelerde üç kişiyiz, bir haftadır halen havalandırmaya çıkmış değiliz, çok az miktarda tuz ve şeker verilmektedir. Dünya ile bağımız kesik, izolasyon dedikleri işte budur baba' dedi. İnsanım diyen herkesi bu vahşete karşı çıkmaya davet ediyoruz..."

SİNCAN F TİPİ:

Mağdur : Dursun Armutlu
Başvurucu : Zelal Armutlu

26/12/2000 tarihinde Ceyhan Cezaevi'nden Sincan F Tipi Cezaevi'ne sevk edilen Dursun Armutlu ile yeğeni Zelal Armutlu'nun yaptığı görüşmenin aktarımı şöyledir:
"Yaptığımız görüşte birçok aramalardan geçtikten sonra amcamın yani Dursun Armutlu'nun ağzından duyduk ve gördüklerim; Ceyhan ÇCezaevi'nden Sincan'a getirildiklerinde bir gün dışarıda çırılçıplak kar içinde bekletiliyorlar. Bekletildikten sonra içeriye alınıyorlar, bayıltılıncaya kadar sistemli işkence yapılıyor, çırılçıplak kilot ve atletle hücrelere atılıyorlar, battaniyesiz, çarşafla kalıp, çarşafla görüşe geldi. Kaloriferler yanmıyormuş, sıcak su akmıyormuş, operasyondan sonra daha banyo yapamamış, kaloriferler tutukluların bulunduğu bölümde yanmıyormuş, bizim görüş yaptığımız yer sıcak. Su verdikleri zaman bir bardak suya bir milyon alınıyor, üstelik suyu verdiği zaman işkence yapılıyor. İlk görüş olduğunda şeker, su, tuz verilmiyordu, ikinci görüşte yeni yeni bir bardak su az şeker, çok az tuz veriliyormuş, su vermediklerinde ise kuyu suyu, çamurlu suyu atletleriyle süzüp içiyorlarmış. Sayım bahnesiyle günde üç defa işkence yapılıyormuş, üçer kişilikler yukardıa oldukları için aşağıya çağrılıyorlarmış, hazır ol vaziyette buradayım demesi gerekiyormuş, onlar da yapmadıkları için işkence yapılıyormuş ve ayrıca üzerlerine işiyorlarmış. Görüşe getirilirken belden aşağı felç olduğu için üç gardiyan yerde (dirsek ve diz) sürükleyerek getiriliyor. Tahliye olan tutukluları, montsuz, ayakkabısız, parasız, ıssız bir dağ başına veya hayvan pazarına gidip gördüklerinde başka çeşit ıssız yerlere bırakılıyorlar şu an avukatlar cezaevinin önünde her an bir tahliye olur diye sabahlıyorlar. Amcamın durumu: aışrı zayıflama, aşırı kilo kaybı, konuşma zorluğu, kafasında ve vücudunun tamamındamorluklar var, halsiz, görme zayflığı ve üç kişilik hücrelerde bulunduklarından başka kimseyle görüşemeyip haber alamıyor, havalandırmaya çıkamıyorlar. Ailelerin kendi yakınlarına yatırdıkları paraları vermiyorlar. Yaptıklarımasrafların üç katını alıyorlar. Örnek olarak şunu belirtmek isterim ki, samsun sigarası dışarıda üçyüzbin lira, içeride bir milyon lira. Yani cezaevi yönetimi tutsakları ve ailelerini ekonomik olarak çökertmeye düşünüyor. Bu F tiplerindeki sömürünün ne boyutlarda olduğunun görüntüsüdür. Özel koruma görevlileri elbiselerini giyen özel tim polisleridir. Bunları bana anlatırken gardiyan konuşmaları kesiyor, içeride radyo televizyon olmadığı için tutuklulara para verip Sincan Cezaevi'nin kafetaryasında bulunan televizyon ve radyolardan almalarını söyleyip, tutsaklar bunu kabul etmedikleri için şu an hücrelerde radyo televizyon yok. İki kanallı bir radyo istasyonu yayın yapıyor. Mehter marşı, pop müzik, arabesk, İstiklal marşı dinletiyorlar. ..."

(İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi 19 Aralık Katliam Raporu'ndan)