Çete savaşları sürüyor... Operasyonsuz gün yok...

OPERASYONLAND...

Yabancı dil kökenli kimi sözcüklerle konuşmaya iyice alışıyoruz. Hayır, burada sözünü ettiğimiz yabancı sözcükler bütün dünya dillerinde aynı olan kimi teknik terimlerle sınırlı değil... Yani (Chat) çetleşmeden, e-mail (imeylleşmeden), internetten vb. söz etmiyoruz. Ülkenin siyasi gündemini de, yabancı dilde ifade edilen kimi kavramlarla anlıyor ve anlatıyoruz. Yabancı dil bilgimiz gelişiyor anlayacağınız...
"Postmodern Darbe"nin (28 Şubat döneminin Genelkurmay Genel Sekreteri Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, bir televizyon programında 28 Şubat muhtırası ve sonrası gelişmeler için yapılmış "postmodern darbe" tespitinin, bu sürece en uygun olan yakıştırma olduğunu açıkladı.) mimarlarından İngilizceden apartma brifingi öğrenmiştik. Bunlar bu postmodern darbeyi, medyayı ve onun üzerinden toplumun bir çok kesimini harekete geçirmek için düzenledikleri brifing üzerine brifinglerle yönetip yönlendirmişlerdi. O dönemde brifing sözcüğü dilimize pelesenk olmuştu.
Son aylarda da ülkenin siyasi gündeminin ayrılmaz yol arkadaşı olan bir sözcük var: OPERASYON. Bu sözcük hakkında "Büyük Larousse"da yapılan açıklama şöyledir:
"Operasyon a. (fr. operation) 1. Belli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik uygulamaların, önlemlerin ya da işlemlerin tümü. Polis dün geceki operasyonda bin kilo uyuşturucu ele geçirdi. Operasyonlar sürüyor. - 2. Cerrahın hastaya uyguladığı işlem; ameliyat." (age, cilt 17, sayfa 8856)
Eğer operasyonların doğrudan hedefi değilseniz, o zaman da hangi gazeteyi açsanız, hangi televizyonu seyretseniz operasyon sizi yine de buluyor. Operasyonsuz, operasyon habersiz, operasyon üzerine yorumsuz gün geçmiyor. Gördüğünüz gibi biz de sonuçta operasyon(lar) üzerine konuşuyor, konuşmak zorunda kalıyoruz.

ŞEFKAT OPERASYONU

Operasyonlar, bunların düzenleyicileri tarafından -çok sık yapıldığından birbirine karıştırılmaması için olacak herhalde!!!- ilginç kod isimleriyle adlandırılıyor. Genelde bu isimlerin operasyonun konusu ile pek ilgisi olmuyor. Bazen operasyonun hedefinin ve sonucunun tam tersi isimler konuyor operasyonlara. Bunun en açık örneğini "devletin şefkat operasyonu", "hayata dönüş operasyonu", "teröristleri kendi terörlerinden koruma ve kurtarma operasyonu" gibi isimlerle adlandırılan devrimci tutsaklara saldırı operasyonunda yaşadık.
Operasyonun bu isimlerle ilgisi olmayan gerçek iki hedefi vardı: Devrimci tutsakların ölüm orucu eyleminde somutlaşan direnişini ezmek, ölüm orucu eylemini bitirmek; F tipi adı verilen tecrit hapishanelerini devreye sokup devrimci tutsakları buralara nakletmek.
Özellikle bu ikincisi uzun süredir devletin önüne koymuş olduğu bir hedefti. Bizzat İçişleri Bakanı Tantan'ın operasyon ertesinde açıkladığı gibi, özel timler bir yılı aşkın süredir "model üzerinde provalarla" bu operasyona hazırlanıyordu. Ancak operasyonun bu "provalardan" bir farkı vardı: Provası yapılan senaryo "ceza indirimi" isimli af yasası ile devrimci tutuklular dışında kalan tutukluların büyük bir bölümünün hapisten çıkarılarak, hapishanelerde yer açılmasını, devrimcilerin kaldığı koğuşlara komşu koğuşların boşaltılmasını, buralara operasyon timlerinin yerleştirilmesini ve saldırının "komşu koğuşlardan" başlatılarak içten yapılmasını öngörüyordu.
Meclisteki pazarlıklar; Sezer'in af yasasını imzalamadan geri göndermesi "oyunbozanlığı" ile "özel timlerin" yerleşimine açılacak komşu koğuşların boşaltılmasının gecikeceğinin ortaya çıkması; devrimci tutsakların ölüm orucu eyleminde ölüm sınırına gelinmiş olması olgusu; devletin güya verebileceği en büyük tavizleri vermiş olduğu, bunun ötesine hiç bir devletin geçemeyeceği yönünde yeterli kamuoyu oluşturacak adımların atılmış olması -ki bu Adalet Bakanı'nın; " F tiplerine geçiş toplumsal uzlaşma sağlanana ve gerekli yasal düzenlemeler yapılana kadar ertelenmiştir" açık yalanıyla sağlandı-, operasyon planında "küçük" bir değişikliği beraberinde getirdi: Devlet güçleri, devrimci tutsaklara "komşu koğuşlardan" değil, damı delerek yukarıdan, duvarları yıkarak dışarıdan saldırdı!
Güya "hayat kurtarma" adına devrimci tutukluların üzerine bombalar, kurşunlar yağdırdılar. Devrimci tutukluların bir bölümünü diri diri yaktılar. Hayat kurtarma adına yapılan operasyonun ilk bilançosu birkaç gün içinde 31 ölü oldu! Devlet, yakarak, yıkarak girdiği hapishanelerde birarada bulunan devrimci tutsakları, onların bir bölümünü öldürme, diğerlerini yaralama, hepsinin ölümünü göze alma pahasına, F tipi denen cezaevlerine nakledip tecrit etme "başarısına" ulaştı! Fakat devrimci iradeyi teslim alamadı. Devrimci tutsakların bu alçakça saldırıya cevabı, açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını genişletmek oldu. Şimdi ölüm orucunda ve açlık grevlerinde yüzler-binler var. Şefkat, bu devlette, devrimci tutsakların başına yağdırılan binlerce gaz ve ses bombasının, üzerine sıkılan binlerce kurşunun, beyinlere inen copların, kalasların; üzerine sıkılan tazyikli suyun; insanları kış ortasında soğuk hücrelere tıkmanın, giyecek vermemenin, tedavinin ancak açlık grevini bırakanlar için veya ölümü önlemenin başka yolu kalmadığında gündeme gelmesinin vb. vb. kod adı oluyor!
Geçen aylar içinde halk güçlerine karşı son yılların en kapsamlı saldırılarından biri olan "Şefkat Operasyonu" dışında yapılan bir dizi başka operasyon daha gündemdeydi. Hemen hepsi yolsuzluğa, rüşvete vb. son verme, "Temiz Toplum" yaratma adına yürütülen bu operasyonların hepsinin ortak özelliği, bunların egemen sınıfların kendi içindeki dalaşmaların, bu anlamda bütün hızıyla süren "çete savaşları"nın birer yansıması olmasıydı. Türkiye'yi adeta bir operasyonland görüntüsüne büründüren bu operasyonların biraz iricelerine bakalım:

PARAŞÜT OPERASYONU

Operasyon geçen yılın son aylarında Yasin Altınbaş Holding hesaplarının araştırılmasıyla başladı. Suçlama bu holdingin sahte fatura ve belgelerle hayali ihracat yaptığı, kaçakçılık yaptığı, sahte belgelerle KDV iadesi alarak devleti dolandırdığı vb. biçiminde idi. Soruşturma sırasında toplam 39 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 19 kişi tutuklandı. Tutuklananların mal varlıklarına ihtiyati tedbir konuldu. Bu holdingin sahtecilik yoluyla devletten dolandırdığı paranın 500 trilyon lira civarında olduğu açıklandı. Operasyonda ayrıca toplam 120 ton kaçak çaya el kondu!

HAYAL OPERASYONU

Temmuz 2000'de gerçekleştirilen bu operasyon, ismi ile içeriği uyum gösteren az sayıda operasyondan biridir. Operasyon Ankara, Bursa ve İnegöl'de kimi "işadamları" ve onların devlet katındaki "adamlarına" karşı hayali ihracat yapmak ve sahte belgelerle KDV iadesi almak suçlamaları ile yürütüldü. Gözaltına alınan 24 kişiden ancak ikisi tutuklandı. Toplam hayali ihracat tutarının 2 milyon dolar olduğu açıklandı.

SERHAT OPERASYONU

Bu operasyon ihale yolsuzluğu suçlaması ile yapıldı. Verilen resmi bilgilere göre, Kars Köy Hizmetleri Müdürlüğü tarafından düzenlenen il merkezi ve ilçelere bağlı 19 köyün içme suyu ihalelerinde usulsüzlük görülmüştü. Operasyonda, içinde kamu görevlilerinin de bulunduğu 19 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 6 kişi tutuklandı. İhalelere hile karıştırılması sonucu, ihaleyi alan firmanın haksız kazancının 5 trilyon lira olacağı açıklandı.

KARTAL OPERASYONU

Bu operasyon Bursa merkezli bir operasyon oldu. Yine hayali ihracat yapıldığı duyum ve suçlamalarıyla başlatıldı operasyon. Operasyonda 21 kişi gözaltına alındı. 5 kişi tutuklandı. 10 kişi hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. İlk belirlemelerde 6 trilyon liralık haksız KDV iadesinin devlet tarafından ödenmiş olduğu tespit edilip açıklandı. Maliye hesap uzmanlarının sürdürdüğü incelemeler sonrasında zararın çok daha fazla olduğu tespit edildi. Sürdürülen operasyonun bir ucu, Ocak 2001'de Demirel'in kadim dostlarından Cavit Çağlar'a kadar uzandı.

BALİNA OPERASYONU

Ağustos 2000'de başlatılan bu operasyonda suçlama hayali ihracat ve sahte belgelerle KDV iadesi alma yoluyla devleti dolandırmaktı. Operasyonda bir günde İstanbul ve İzmir'de toplam 87 kişi gözaltına alınarak sorgulandı. 42 kişi tutuklandı. Sözkonusu kişilerin "suç işlemek için teşekkül oluşturarak" (siz "çete oluşturarak" biçiminde okuyun bunu / BN) sahte belgelerle son bir yıl içinde 11 trilyon lira KDV iadesi aldıkları açıklandı. Bu operasyon sırasında baş suçlu olarak tanıtılıp tutuklanan "işadamı" Abdurrahman Yakupreisoğlu verdiği ifadede, Milli Savunma eski bakanlarından Ercan Vuralhan ile ortak olduklarını ve iflas ettiklerini açıkladı. Böylece yüksek bürokratların isimleri yanında, kimi ünlü siyasetçilerin adları da operasyonlarla ilgili olarak açıkça telaffuz edilmeye başlandı.

KASIRGA OPERASYONU - 1

Üzerine en fazla fırtına kopan operasyonun adı Kasırga Operasyonu idi. Operasyon, Süleyman Demirel'in yeğeni olan Murat Demirel'in sahibi olduğu Egebank'a devletin el koymasıyla başladı. Bir yönüyle devletin batan bankaları kurtarması, bankanın borçlarının devletçe -yani daha doğrusu devlete vergi ödeyen tüm vatandaşlar tarafından- üzerlenilmesi anlamına da gelen bu banka operasyonu sırası ve ertesinde başta Murat Demirel olmak üzere, Nail Keçili, Rüştü Saraçoğlu gibi bir dizi "ünlü"nün de içinde bulunduğu 54 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. Bunlardan içinde Murat Demirel'in de bulunduğu 22 kişi "suç örgütü kurmak", "kara para aklamak", "off shore hesaplara para transferi yapmak" gibi suçlamalarla tutuklandı. Suçların Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığı sırasında işlenmiş olması, "yeğen"e çekilen kıyaklar tartışmasını bir kez daha gündeme getirdi. Süleyman Demirel'in "orta sağın patronu" olarak yeniden siyaset sahnesine dönmesi vb. hesapları -en azından bir süre için- ortadan kaldırıldı.

KASIRGA OPERASYONU - 2

Özelleştirme sonucu "işadamı" Hayyam Garipoğlu'na satılan Sümerbank'a devlet tarafından el konulmasıyla başladı. Suçlamaya göre, bankaya devletin el koyacağı ortaya çıktığında, banka personelinin bir bölümüne yapılan baskıyla kimi paravan şirketlere büyük miktarlarda para transfer edilmişti. Hayyam Garipoğlu başta olmak üzere toplam 35 kişi gözaltına alınıp sorgulandı. 11 kişi tutuklandı. Yolsuzluğun mali boyutunun 750 trilyon liraya ulaştığı operasyoncular tarafından açıklandı.

KASIRGA OPERASYONU - 3

Bu operasyon da YURTBANK'a devlet tarafından el konulması ile başladı. Operasyon "suç örgütü kurarak Yurtbank security off shore hesaplarında toplanan paraların, banka personeline baskı ve tehditle yurtdışındaki paravan şirketlere para transferi"; "dolandırıcılık" ve "kara para aklama" suçlamalarıyla yürütüldü. Yurtbank'ın sahiplerinden Ali Balkaner'in de içinde bulunduğu 19 kişi gözaltına alınıp sorgulandı, 7 kişi tutuklandı. Operasyonu yürütenler ilk incelemelerde devlete verilen zararın 400 trilyon lira civarında olduğunun görüldüğünü açıkladılar.

BUFFALO OPERASYONU

Bu operasyonun konusu et kaçakçılığı idi. Transit geçişli olarak Türkiye'ye giren binlerce ton dondurulmuş et sahte belgelerle Türkiye'de piyasaya sürülmüştü. Bu operasyonda yabancı menşeli dondurulmuş etlerin Türkiye'ye kaçak olarak sokulması suçlamasıyla Ankara, İçel, Bursa, Gaziantep ve Mardin illerinde toplam 38 kişi gözaltına alındı. 9 kişi tutuklandı.

SİS OPERASYONU

Aralık ayında başlatılan bu operasyonda hedef, şeker fabrikalarından ihraç kaydıyla büyük miktarlarda (ihracat teşvikli ucuz) şeker alarak, bunları sahte belgelerle yurt içinde piyasaya süren bir "suç örgütü" idi. Bu operasyon kapsamında 14 kişi gözaltına alınıp sorgulandı, altısı tutuklandı. İlk incelemelere göre elde edilen yıllık haksız kazanç 10 trilyon TL'dir. Operasyonun nerelere uzanacağı henüz belli değil.

FIRTINA OPERASYONU

Dışa satılmış gösterilen; fakat iç piyasaya kayıt dışı sürülen mazotla ilgili operasyonda, içlerinde bir dizi büyük bürokratın da bulunduğu 30'un üstünde kişi gözaltına alınıp sorgulandı. Gözaltına alınanlar içinde Antalya Gümrük Başmüdürü Turan Yıldız da vardı. Bu kişi daha önce İstanbul'da da başmüdürlük yapmıştı.
Hâlen süren bu operasyonda sözkonusu olan haksız kazancın en az 100 trilyon TL civarında olduğu operasyon sorumlularınca açıklanıyordu.

BEYAZ ENERJİ OPERASYONU

Ocak ayı ortasında başlatılan ve hâlâ süren bu operasyon, son günlerde siyasi arenada en çok gürültü koparan operasyon oldu. TEDAŞ'daki yolsuzluk iddiaları ile ilgili olarak içlerinde bir Enerji ve Tabii Kaynaklar eski bakanının, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı'nın, TEDAŞ Genel Müdürü ve bir çok ilin TEDAŞ müdürlerinin bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Şu anda 7 müfettiş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın aralarında Mavi Akım Projesi'nin de bulunduğu proje ve ihalelerinin tümünü incelemeye almış durumda. Muhalefet partileri, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer hakkında gensoru verme hazırlığında. Gensorunun başarısızlığı halinde hükümet hakkında gensoru verilme hazırlığı var.
Bu konuda, bir de "düğmeye kim" bastı tartışması yürütüldü. Bu tartışma, Hürriyet'in bir "askeri yetkili"nin ağzından manşete çıkardığı "Beyaz Enerji operasyonunda düğmeye biz bastık" sözleriyle başladı. Hürriyet, haberinde adı verilmeyen bir askeri yetkili adına, aslında yalnızca askerlerin namuslu oldukları, sivil siyasetçilerin de -bunlar temiz toplumdan yana vb. görünseler bile- yolsuzluk işleri içinde oldukları ima ediliyor; enerji alanında dönen dolapların araştırılması işinin bu yüzden sivil otorite tarafından değil, askeriye tarafından başlatıldığı, konuyla ilgili bakanın operasyondan haberi olmadığı iddia ediliyor; operasyonda bakanın bilgi ve sorumluluğu konusunda sorulan bir soruya adı verilmeyen "askeri yetkili", "Bakanın üzerini çizin" cevabını veriyordu.
Bu mesajlar üzerine son dönemde güya toplumu yolsuzluk, rüşvet vb.den kurtarmak, "temizlemek" için yapılan tüm operasyonlara sahip çıkar görünen hükümet tepki gösterdi. Başbakan Ecevit, hükümetlerinin bütün operasyonlardan bilgisi olduğunu, operasyonların hükümetin inisiyatifinde geliştiğini söyleyerek sözkonusu askeri yetkilinin "bulunmasını" ve hakkında soruşturma açılmasını talep etti.
Yıllardır ANAP'ın sorumluluğunda olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndaki ve bakanlığa bağlı kuruluşlardaki yolsuzluklardan birinci derecede sorumlu olan ANAP Başkanı Mesut Yılmaz ise "daha sert" çıktı! Mesut Yılmaz, askeri dönemlerde yolsuzlukların çok daha fazla olacağını belirterek, düğmeye biz bastık tartışmasının sivil siyasetçileri ve "demokrasiyi" hedeflediğini ve askeri yönetime çağrı yapmak olduğunu, bunun Avrupa Birliği'ne üyeliğe karşı olanların işi olduğunu vb. açıkladı.
Buna cevap, doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı'ndan geldi. Genelkurmay Başkanlığı adına yapılan açıklamada;
- Kimi siyasetçilerin askeri siyaset içine çekmeye çalıştıkları, asker üzerinden siyaset yapmaya kalktıkları, bunun "memleket yararına olmadığı";
- TSK adına hiç kimsenin Hürriyet gazetesinde yayınlandığı biçimde bir açıklamada bulunmadığı, zaten bunun TSK'nın işi olmadığı; yapılan araştırmada kimin kendi adına böyle bir açıklamada bulunduğu, veya bulunup bulunmadığının da tespit edilemediği;
- Askeri dönemlerde daha fazla yolsuzluk olduğu suçlamasının iftira olduğu vb. söylendi.
ANAP sözcüleri Genelkurmay'ın bu açıklaması üzerine, askeri dönemde daha fazla yolsuzluk olacağı tespitinin, Türkiye için değil, Irak gibi kapalı rejimler için yapıldığını söyleyerek, Yılmaz'ın bu konudaki sözlerinin yanlış anlaşıldığı özrünü getirdiler.
Ecevit, Genelkurmay'ın değerlendirmelerine katıldığını açıkladı!
Yılmaz ise, kimin bu sözleri ettiği bulunamadı ise, gazetecilerden bunun öğrenilmesini talep etti.
Bunun üzerine bir başka ilginç tartışma başladı:
Hürriyet gazetesi, gazetecilerin haber kaynağını açıklamayacaklarını, bunu askeri yönetim dönemlerinde bile yapmadıklarını vb. açıkladılar. Örnek olarak da ismini vermeden Özkasnak'la ilgili bir olayı anlatarak onu şahit gösterdiler.
Özkasnak'tan cevap gelmesi gecikmedi: O, Hürriyet'in iddiasının tam tersine, Hürriyet'in 28 Şubat sürecinde istenen bilgileri vermemek tavrı içinde değil, istenmeden bilgi vermek tavrı içinde olduğunu açıkladı. Böylece medyanın durumu da tartışma içine çekildi.
Yani kısacası hâlâ süren "Beyaz Enerji Operasyonu", bir dizi noktada bir bütün olarak düzenin pisliklerinin ortaya çıkıp tartışıldığı bir operasyon oldu ve olacak.

SAFARİ - 1 OPERASYONU

Ocak ayının ortasından itibaren gündeme gelen bu operasyonda hedefte Emin Cankurtaran'ın sahibi olduğu Cankurtaran Holding duruyor. Suçlama, paravan şirketler aracılığıyla hayali ihracat yapıldığı ve devletten 60 trilyon lira haksız vergi iadesi alındığı şeklinde.
Bu operasyonun başlangıcı ilginç: Polis önce fidyeci bir çeteyi yakalıyor. Adil Afacan adlı bir kişinin başını çektiği çete, Cankurtaran Holding'in yönetiminde yer alan İlhan Duruk, Emine Karadayı, Ekrem Altunay ve Suat Müfit Arıkan'ı kaçırıp zorla 80 milyar liralık çek imzalatıyor. Kaçırılan kişiler serbest kaldıktan sonra polise fidyecileri ihbar ediyorlar. Fidyeci çete yakalanıyor. Holding adına paravan şirket kuran ve şimdi "alacağını tahsil" ettiğini söyleyen çetebaşı verdiği ifadede, Cankurtaran Holding'in hayali ihracat işleri hakkında bildiklerini anlatıyor. Bunun üzerine operasyon yön değiştiriyor. Cankurtaran Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve şirketin mali sorumlusunun da içinde yer aldığı bir dizi kişi gözaltına alınıyor. Yazıyı yazdığımızda sorgular sürüyordu.

1. PERDE OPERASYONU

Bu operasyon da henüz çok "taze" ve süren bir operasyon. Operasyon Bursa Devlet Tiyatrosu'nun sahte faturalarla para aldığı ve gerek paranın, gerekse alınan fazla malzemelerin özel işler için kullanıldığı, bir bölümünün Devlet Tiyatroları Merkezi Yönetimi'ne gönderildiği ihbarı üzerine başlıyor. Yapılan ilk incelemelerde naylon faturalar ve tiyatroda kullanılmayacak kadar çok malzeme alımıyla ilgili ihbarların doğruluğu görülüyor. Bütün Bursa Devlet Tiyatrosu yöneticileri yanında, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilligil de gözaltına alınıp sorgulanıyor.
Yazıyı kaleme aldığımızda henüz sorgu süreci tamamlanmamıştı.
Gözaltına alınan tiyatro yöneticileri, suçlama ve operasyonun, oynanmak istenen bir oyunun engellenmesi amacıyla gerçekleştirilen bir komplo olduğunu açıklıyorlardı.

VE POLİSTE RÜŞVET
VE İFTİRA SUÇLAMASI...

Operasyonların yanında, düzenin bütün gözeneklerine kadar çürümüşlüğünü gösteren başka olaylar da var: Örneğin rüşvet. Sözkonusu olan rüşvet olayı, hergün özel televizyonlarda gizli kamera çekimleriyle teşhir edilen vakay-i adiyeden olağan rüşvet olaylarından değil. Bu kez bizzat Emniyet'in kendi içinde yaşanan bir rüşvet olayı. Tarih: 12 Ocak 2001. Yer: Şişli Emniyet Müdürü'nün odası. İddia sahibi: Şişli Emniyet Müdürlüğü'ne yeni atanan Şişli Emniyet Müdürü Yaşar Güngör Şahin. İddia: 12 Ocak akşamı Şişli Emniyeti Trafik Şubesi'nde görevli Başkomiser Mehmet Göçer, elinde bir kese kâğıdı ile yeni müdürünün yanına girip "Efendim bunlar bugün topladığımız bahşişlerden sizin payınıza düşen. Hasılatı size getirdim." diyor. (bkz. Hürriyet 16 Ocak 2001) Şişli Emniyet Müdürü kendisine kese kâğıdı içinde getirilen 2 milyar 300 milyon lirayı kabul etmiyor. Zabıt tutturup başkomiseri savcılığa şikayet ediyor. Trafik şubesinde görevli başkomiser Mehmet Göçer ise suçlamayı red ediyor. Müdürün yalan söylediğini iddia ediyor. O da müdür hakkında hakaret davası açıyor.
İşte ülkemizde andaki durumun kaba bazı görüntüleri bunlar. Yolsuzluk ve rüşvet öyle boyutlarda ki, artık mızrak çuvala sığmıyor.
Egemen sınıfların bütün kesimleri sözde "yolsuzluktan", rütşvetten vb. sikayetçi.
Hem askerler, hem sivil siyasetçiler yolsuzluğun terör diye adlandırdıkları şeyden çok daha tehlikeli olduğu noktasında ve "arınmak" gerektiği, temizlik gerektiği noktasında söylemde birleşiyor.
Bir sürü operasyon yürüyor. Güya "yolsuzluğa karşı". Fakat bu operasyonlar gerçekte bir tek şeyi gösteriyor: Yolsuzluk yalnızca şu veya bu kesimin işi değil, egemenlerin tümünün işidir. Yolsuzluk, köşe dönmeci, sümürücü, kapitalist düzenin ayrılmaz yol arkadaşıdır. Yürüyen operasyonlarda "yakalananlar" ile onları yakalayanlar; bugün teşhir edilip mahkum edilenlerle, teşhir edip yargılayanlar arasında özde bir farklılık yoktur. Hepsi dönen bir çarkın dişlileri durumundadır. Ve operasyonlar gerçekte hep kendi aralarındaki dalaşta, birbirlerini tasfiye etme ve daha büyük pay alma mücadelesinin ürünüdür. Çeteler birbirine karşı savaşıyor. Adına da yolsuzluğa karşı savaş diyorlar. Gerçekte hakim sınıfların her kesimi, kendi dışındakilerinin yolsuzluğuna karşıdır, fakat bizzat kendisi yolsuzluğun ta göbeğindedir. Bu operasyonlarla ciddi olarak toplumun "temizleneceğini" umanlar ve söyleyenler, ya saftır, kapitalizmin işleyişi konusunda hayallere sahiptir; ya da bilinçli olarak yalan söylemektedir.
Yolsuzluğa, rüşvete vb. son vermenin bir tek yolu vardır:
Sömürücü, kapitalist düzeni yerle bir etmek, işçilerin köylülerin kendi düzenlerini kurması.
Bir köklü operasyon gereklidir ülkemizde: O operasyonun da bir adı vardır: DEVRİM!
Kuşkusuz, işçi sınıfı ve emekçiler, bu düzenin kendi düzenleri olmadığını kavramadıkça, bu düzeni yıkma yerine, onun içinde kendilerine daha iyi bir yer aramayı tercih ettikleri sürece bu böyle sürecek, düzen yeni "operasyonlar"la, güya kendi kendini temizleyeceği mesajları vermeye devam edecek, ömrünü uzatacaktır.

17 Ocak 2001