AFGANİSTAN

Müslüman "kardeşlerimiz" niye birlik kuramazlar acaba?

1989 yılında Rus sosyal emperyalizminin işgalci güçlerinin Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Rus uşağı güçlerin en son kalıntılarını iktidardan uzaklaştıran çeşitli islamcı güçler tüm ülkede iktidara el koyduğunda, bir dizi batılı gözlemci, sırtını batılı emperyalistlere dayamış islamcı Afgan güçlerinin ülkede ortak bir iktidar kuracağını bekliyordu. Fakat gelişmeler bu yönde olmadı. Yabancı "gavurlara" karşı din maskesini ustaca kullanarak emekçi yığınları kendi çıkarları için cepheye süren çeşitli gerici islamcı güçler, bu sefer, iktidara tek başına sahip olmak amacıyla birbirleriyle savaşa giriştiler. Bu gerici savaşta, gelişme içinde özellikle Pakistan destekli Taliban adlı gerici hareket avantajlı bir konum elde etmesine rağmen, yakın bir zamanda gerici islamcı güçler arasında yürüyen savaşın sona erme ihtimali çok az görünmektedir.
Tüm dünyada müslümanları birleştirme iddiasında olan islam dini ve islamcılar neden bir ülkede bile birlik yaratamamaktadırlar? Yürüyen savaşın temel nedenleri ve olası gelişme perspektifleri nelerdir?
Bu sorulara, yalnızca ve esas olarak din ve dini hareketler çerçevesinde kalınarak doğru yanıtlar verilemez. Bu soruların doğru yanıtlarını verebilmek için, yürüyen savaşın gerçek nedenlerine, sosyal gerekçelerine bakmak gereklidir.
1990 yılı tahminlerine göre Afganistan'da yaklaşık 15 milyon insan yaşamaktadır. Fakat uzun savaş yılları nedeniyle yurtdışına göçmek zorunda kalan 3 milyon Afganistanlı göz önünde bulundurulduğunda Afganistan'da yaklaşık 12 milyon insan yaşamaktadır. Yurtdışına göçen Afganlılar daha çok Pakistan başta olmak üzere, İran, ABD, Avusturalya, Hollanda ve Rusya'da bulunmaktadırlar. Afganistan çok uluslu bir ülkedir. Ülkede bir kaç düzine farklı ulus ya da ulusal azınlık yaşamaktadır. 20'den fazla dil ya da lehçe konuşulmaktadır. En önemli ulusal gruplar ekteki tabloda gösterilmiştir.

AFGANİSTAN'DAKİ ÖNEMLİ ULUSAL GRUPLAR
Ulusal grup Dili Mezhebi Sayısı (milyon)
Paştunlar Paştu Sünni 4,8-7,0
Tacikler Dari Sünni 2,0-3,6
Özbekler Özbekçe Sünni 0,7-1,3
Hazaralar Dari Şii 0,8-1,1
Aymaklar Dari Sünni 0,5-0,8
Türkmenler Türkmence Sünni 0,1-0,4
Beluciler Beluçca Sünni 0,1-0,2
Nureştanlılar Çeşitli Nureştani dilleri Sünni 0,1
Paşaylılar Paşay Sünni 0,1
(Kaynak: Erwin Orywal, Afganistan'ın Etnik Grupları, 1986, Almanca)

En büyük ulusal gruplar Paştunlar ve Taciklerdir. Paştunlar daha yoğun olarak ülkenin güneyinde, Tacikler daha dağınık bulunmalarına rağmen daha çok Kabil ve güney bölümünde yaşarlar. Özbekler ve Türkmenler ülkenin kuzeyinde, Hazaralar orta Afganistan'da bulunurlar. Yukarıda verilen ulusal grupların dışında ülkede Moğollar ve Araplar da ulusal azınlık olarak yaşamaktadırlar. Resmi istatistiklere göre çok farklı uluslara ve ulusal azınlıklara bölünmüş Afganistan nüfusunun %85'i sünni, %15'i şiidir. Bu ulusal coğrafya, tüm önde gelen politik hareketlerin dine dayanmalarına ve dinin güya birleştiriciliğini vaaz etmelerine rağmen Afganistan'da birliği sağlayamamalarının çok önemli bir nedenini ortaya çıkarmaktadır: Afganistan'da gerçek ve kalıcı bir birlik, ancak ulusların ve milli azınlıkların tam hak eşitliği temelinde kurulabilir. Çeşitli islamcı güçler tam da bu noktada, eşit hakları değil, imtiyazı, milliyetçiliği ve şovenizmi savunmaktadırlar. Her biri kendi ulusu (gerçekte o ulus içinde kendi sınıfı) için imtiyaz talep etmektedir. Bu şartlarda bir birlik ancak, bir ulusun diğerlerini zora dayanarak kendi iradesini kabul ettirmesi şartlarında olabilir. Fakat Rus sosyalemperyalizmine karşı mücadele içinde tüm ulusal gruplar silahlanmıştır ve uzun süreli bir savaş olmaksızın bir ulusal grubun iradesini diğerlerine zorla kabul ettirmesi mümkün değildir. İşte Afganistan'da gerici iç savaşın uzun yıllardır devam etmesinin ve islamın lafta birleştiriciliğinin işe yaramamasının önde gelen nedenlerinden birisi budur.
Afganistan oldukça geri bir tarım ülkesidir. Özellikle çeşitli tahıl ürünleri, patates, sebze ve meyve yetişmekte, koyun ve keçi besiciliği de önemli bir rol oynamaktadır. Bir kaç büyük şehir nüfusu dışta tutulursa, geri kalan nüfus, yani ezci çoğunluk hâlâ doğal ekonomi için üretim yapmaktadır. Pazar için üretim önemli bir rol oynamamaktadır. Hatta uzun savaş yılları nedeniyle binlerce dönümlük zirai alanlar ekilemediği için ekilen alanlardan elde edilen ürünler nüfusun kendi ihtiyacını bile karşılamamaktadır. Toprak ve savaş ağalarının kontrolünde yapılan ihraç mallarının başında Afgan halıları, işlenmemiş yün, kereste, meyve ve afyon gelmektedir.
1990'lı yılların başına kadar özellikle Kabil, Masar-ı Şerif ve Herat gibi şehirlerde az sayıda küçük ve orta ölçekli sanayi işletmeleri bulunmasına rağmen, arkasından gelen iç savaş sonrasında da bu işletmeler neredeyse tamamen harap edilmiş durumdadır. Bunların dışında önde gelen önemli bir ekonomik faktör ise savaşın kendisidir. Savaşan çeşitli gruplar, kendilerini destekleyen çeşitli ülkelerden maddi destek, silah ve özellikle peşin para yardımı almaktadırlar. Bu paranın bir bölümü ile savaş ağaları paralı asker kiralamakta ve kendi savaşlarını finanse etmektedirler. Büyük sanayiinin hiç olmadığı, orta ve küçük sanayi işletmelerinin büyük ölçüde yıkıldığı bugünkü Afganistan'da, istikrarlı bir büyük insan topluluğu olarak proletarya sınıfından bahsedebilmek zordur. Buna bağlı olarak proletaryanın bağımsız, kendiliğinden bir sınıf hareketi de yoktur. Proletaryanın saflarında sayılabilecek sosyal gruplar sayı bakımından küçük, toplumsal faktör bakımından ise şu an önemsizdir. Afganistan'ın temel emekçi gücü, nüfusun da çoğunluğunu oluşturan ve feodal, yarıfeodal sömürü ve baskı şartlarında inletilen emekçi köylülüktür. Geri bir iktisadi temele dayanması, dağınık bir üretim ilişkisi içinde bulunması emekçi köylülüğün de bağımsız bir hareket geliştirmesini engellemekte, bu nedenle emekçi köylülük çeşitli feodal ve yarıfeodal gerici siyasal hareketlerin yedek gücü olarak hareket etmektedir. İşte Afganistan ekonomisinin bu geriliği, kapitalist ekonomik ilişkilerin bu zayıflığı, feodal ve yarıfeodal ilişkilerin bu ağırlığı, istikrarlı bir proleter sınıfın yokluğu, Afganistan'ın siyasi kaderinin çeşitli gerici güçlerin eline dağılmasının bir başka önemli nedenidir. Feodal ilişkilerin ezici ağırlığı ülkenin yalnızca ulusal gruplar arasında parçalanmışlığının temel nedeni değildir, ama aynı zamanda aynı ulusal gruplar içerisinde de çeşitli aşiretler, klanlar arasında da sosyal parçalanmışlığın da temel nedenidir. İşte bu yüzden, islamcı vaazlerin "ilahi" gücü ülke çapında bir siyasi birliğin oluşmasını engellemektedir.
Ülkenin siyasi ve sosyal kaderini elinde tutan sınıflar toprak ağaları ve aşiret reisleridirler. Ülkede önemli bir rol oynayan tüm siyasi hareketler bu sosyal gruplara dayanmakta ve onların çıkarlarını savunmaktadırlar. Bu iki gerici sosyal grup, aynı zamanda bulundukları bölgenin savaş ağasıdırlar. Önde gelen siyasi partilerin yapı ve programları da bu gerici grupların çıkarına göre şekillendirilmiştir:

Cemiyet-i İslami-e Afganistan
(Afganistan İslam Birliği)


70'li yılların başından beri faaliyet içinde bulunan bu hareketin önderi Burhanuddin Rabbani'dir ve amacı bir islam devleti kurmaktır. Rabbani, Rus sosyalemperyalizminin uşağı Necibullah'ın devrilmesinden sonra 1994 Haziranına kadar devlet başkanlığı yaptı. Taliban hareketinin Kabil'i ele geçirmesinden sonra, Rabbani savaş ağalarından Ahmad Şah Mas'ud'un danışmanı ve dış ilişkiler temsilcisi olarak çalışmaktadır. Mas'ud bu hareketin askeri lideridir. Taliban'ın Kabil'i ele geçirmesi sonrasında, çeşitli muhalif güçleri birleştiren Kuzey İttifakı'nın kurulmasında Cemiyet-i İslami-e Afganistan tayin edici bir rol oynamıştır ve bugün Taliban güçlerine karşı askeri olarak savaş yürüten güçlerin başında gelmektedir.

Jonbeş-e Milli-e İslami-e
Afganistan
(Afganistan Milli İslami Hareketi)


Necibullah'ın önemli müttefiklerinden General Dostum tarafından 1992 yılında kurulan bu hareket, aynı zamanda Özbek ağırlıklıdır. Necibullah iktidarının artık ayakta kalamayacağını görerek dinci gericilerin ittifakına geçen Dostum, 1997 yılına kadar başta gelen savaş ağalarındandı. 1997 yılında Afganistan Milli İslamcı Hareketi içinde bölünme sonrasında Dostum bir ara Türkiye'ye kaçtı ama kısa süre sonra yeniden Afganistan'a geri döndü. Bu hareket Mazar-i Şerif şehrini Taliban'a kaptırdıktan sonra güçlerini Panvir bölgesine çekmiş durumdadır. Amacı, liberal taleplerle sulandırılmış bir islam devleti kurmaktır.

Hizb-i Vahdet-i Afganistan
(Afganistan Birlik Partisi)


İran'ın desteği ve kontrolünde çeşitli şii grupları birleştirmek amacıyla 1989'da kuruldu. Özellikle Hazara ulusal grubuna dayanmaktadır. Daha çok orta Afganistan'da etkilidir. 1995 yılında hareketin yönlendiricisi Abdul Ali Mazari'nin Taliban tarafından öldürülmesi sonrasında hareket iki fraksiyona bölünmüş durumdadır. Akbari önderliğindeki fraksiyon 1998 Ağustosunda Taliban'la ittifak kurarken, Halili önderliğindeki fraksiyon ise Hindikuş bölgesine geri çekilmiştir ve Vamiat-i İslami ile ittifak içerisinde Taliban'a karşı yeni bir karşı saldırı örgütlemekle uğraşmaktadır.

Hizb-i İslami-e Afganistan
(Afganistan İslam Partisi)


Hareketin önderi Gulbuddin Hekmatyar'dır ve bu hareket Pakistan'ın ve özellikle ABD'nin desteğine sahiptir. Taliban karşıtı Kuzey İttifakı içinde yer almaktadır. Daha çok Paştun ulusal grubuna dayanmaktadır. 1998 yazında etkili olduğu alanların önemli bir bölümünü Taliban'a kaptırmıştır. Bu hareketin de amacı "gerçek" bir islam devleti kurmaktır.

Taliban


1994 yılında Molla Omar tarafından Pakistan'da kuruldu. Diğerlerine göre çok daha genç bir hareket olmasına rağmen kısa zamanda, Suudi Arabistan'ın büyük mali desteği, lafta daha tutarlı islamcı bir programa sahip olması ve çok sıkı bir askeri disiplinle kısa zamanda Afganistan'ın en büyük ve en etkili hareketi haline geldi. 1997 yılında Afganistan'ın büyük bir bölümü Taliban'ın kontrolü altındadır. Etkili olduğu bölgelerde, başkent Kabil de dahil olmak üzere en sıkı, en gerici bir dinci yönetim kurmuştur. Erkeklerin sakal uzatma, kadınların gözlerinin bile görülmediği peçe takma zorunluluğu bu örgüt tarafından getirilmiştir ve uygulanmaktadır. Ceza yasası olarak şeriat kanunları uygulanmaktadır. Hareket, islamı "birleştirici" ideolojik unsur olarak kullanmasına rağmen ağırlıklı olarak Paştun ulusuna dayanmakta ve Paştun şovenizmi uygulamaktadır. 1997 yılında Afganistan İslam Emirliği kurduklarını ilan etmişlerdir.
Bugün Afganistan'da Taliban hareketi, diğer gericIĞIslamcı hareketlere göre daha etkili ve güçlü bir siyasi iktidar kurmasına rağmen, ülkenin önemli diğer bölgelerinde farklı islami hareketler halen iktidarı ellerinde tutmaktadırlar. Bu nedenle sözcüğün gerçek siyasi anlamında bir Afganistan'dan da bahsetmek mümkün değildir. Uzun yıllardır coğrafi birlik olarak değil, siyasi bir birlik olarak ortak, birleşik bir Afganistan yoktur. Çeşitli ulusal grupların yaşadığı bölgelerde, çeşitli feodal ve savaş ağalarının iktidarlarının bulunduğu birçok Afganistan vardır. Taliban hareketinin zorla Afganistan'ın birliğini yeniden kurma ihtimali küçük olmasa bile, derin ulusal, aşiret farklılık ve bölünmüşlüğü hem kısa zamanda hem uzun vadede Afganistan'ın ortak bir siyasi merkezde birleştirilmesini büyük ölçüde zorlaştırmaktadır. Bu sebeple Afganistan, Asya'da, birden fazla devletin ortaya çıkmasına aday ülkelerin başında gelmektedir.
Fakat şu an için çok küçük bir ihtimal olmasına rağmen, gerçek perspektif ve alternatif olarak başka bir alternatif daha vardır: Çeşitli uluslardan ve milliyetlerden Afganlı işçilerin ve emekçi köylülerin çıkarlarını temel alan ve bayrağına emekçi cumhuriyeti yazan bir devrimci-komünist hareketin örgütlenmesi. Böyle bir örgüt kurulduğunda ve geliştiğinde Afganlı emekçiler gerçek bir alternatife kavuşacaklardır.




SUDAN

Sudan'ın"gerçek" islamcı düzeni...

Sudan, Afrika kıtasında uzun bir islamcı geleneğe sahip ülkedir. İslamcı gericiler uzun yıllardır iktidarda bulunmaktadırlar. En son 30 Haziran 1998 tarihinde yürürlüğe konan yeni bir Anayasa ile, iktidardaki islamcılar "Muhammed'in ölümünden sonra dünyanın ilk gerçek islami anayasal düzenini" kurduklarını iddia etmektedirler. Aslında yürürlüğe konan Sudan Anayasası ne ilk "gerçek" islamcı anayasadır, ne de -bugünkü şartlar ele alındığında- son islamcı anayasa olacaktır.
1956 yılında devlet bağımsızlığına kavuşan Sudan'da iktidarı elinde bulunduran askeri oligarşi, ilk defa 1973 yılında bir anayasa yürürlüğe koydu. 1973 yılına kadar geçici yasa ve anayasalar yürürlükte kaldılar. İslam ve geleneklerin (urf ya da Türkçeye uydurulmuş biçimiyle örf) eşit ölçüde bu anayasada ifadesini bulduğu iddia ediliyordu. Fakat çeşitli islamcı fraksiyonlar, islamın anayasanın kaynaklarından biri mi yoksa temel kaynağı mı olacağı konusunda anlaşamadılar. Uzun yıllar çeşitli dinci fraksiyonlar, örneğin Umma Partisi ve Birlikçiler ve İslam Kardeşler sert tartışmalar yürüttüler. Bazı islamcı etkili hareketler islamın anayasaya resmi devlet dini olarak yazılmasını talep ettiler. Bu tür sorunların çözümü amacı ile Anayasa Komisyonları kuruldu. "Yan gelip yatarak" yüksek maaş alan Anayasa Komisyonu Üyeleri işi sürüncemeye bıraktılar. Uzun yıllar Komisyon'dan ses seda çıkmadı.
Fakat Anayasa tartışmalarından daha önemli bir başka hukuki alan ceza yasası uygulamaları ve tartışmalarıydı. İktidarda bulunan Numayri hükümeti 1983 yılında islama dayanan bir ceza hukuku yürürlüğe koydu. Gerçekte 1974 yılından bu yana islami ceza yasası uygulanmaktaydı. 1983'te yürürlüğe konan ceza yasası, 1974'ten bu yana uygulanan ceza yasalarından farklı olarak artık bazı cezalar için açıkça şeriat hükümlerinin uygulanmasını getiriyordu: Alkol kullanan kırbaçlanabilir, hırsızlık yapanın eli kesilebilirdi. Bu tür yasaların uygulanmasının bir şartı vardı: Eğer kanunda sözkonusu suç için başka bir ceza öngörülmemişse şeriat hükümleri uygulanacaktı. Yani, şeriatçılar işlerine ve çıkarlarına göre kimine öyle, kimine böyle ceza kesebileceklerdi. Ülkede islamın anayasal hüküm ve ceza yasasının şeriata dönüştürülmesi sonrasında, ülkenin güneyinde yaşayan ve müslüman olmayan nüfus silahlı direnişe geçti. Bu güçler Ulusal Demokratik İttifak adlı bir cephe kurdular.
1985 yılında Numayri hükümeti düşürüldü. Anayasa hükümsüz ilan edildi. Bir başka geçici anayasa yürürlüğe kondu. Geçici Anayasa'da çoğulculuk, burjuva kuvvetler ayrımı, din özgürlüğü lafta yer alıyordu, ama şeriatçı ceza yasası yürürlükte kaldığından, "eski tas, eski hamam" devam ediliyordu.
1986 yılında bir seçim sonrasında hükümet kuran Sadık al Mahdi, ceza yasasından "dişe diş, göze göz" emreden ağır fiziksel ceza hükümlerini kaldırdı. Amacı islam dinine dayanmayan nüfusu kendi hükümeti yanına çekmekti. Yeni bir Anayasa için yeni bir komisyon kuruldu. Bu Anayasa Komisyonu da uzun yıllar bir sonuç ortaya koymadan "çalıştı".
1989'da General Omar al Başir önderliğinde bir darbeyle iktidarı elegeçirdi. Darbeyi yapanlar, darbeyi "Ulusal Kurtuluş Devrimi" olarak ilan ettiler. İktidarlarına kaba demokratik bir maske geçirmek için de, bir sivilleşme programı hazırladılar. Darbecilerin ideolojik önderi Sudan'ın önde gelen dinci gericilerinden Hasan el Turabi idi. 1996 yılında gerçekleştirilen "seçimler" sonucunda darbeci Omar al Başir Devlet Başkanlığı'nı kazandı. Verilen oyların %75,7'si "demokrat" darbeci generale verilmişti. İşbaşına gelen hükümet artık anayasa çalışmalarını sonuçlandırmaya kararlıydı. 1998 Mart'ında nihayet yeni anayasa taslağına son şekli verilerek yayınlandı.
Yeni anayasa taslağı lafızda pek fazla islamcı değildi. Anayasanın terminolojisi genel burjuva hukuki terminoloji çerçevesinde tutulmuştu. Bunun temel nedeni, islam dininden olmayan nüfusun zorla islamlaştırılmasına karşı silahlı mücadeleyi yürüten grupları rejim içinde entegre etmek, bu olmazsa en azından bu grupların bir bölümünü yanına çekerek, karşı ittifakı güçten düşürmekti. İktidardaki islamcı gericiler bu amaçlarına bir parça ulaştılar. Muhalif gruplardan bir bölümü islamcılarla uzlaşma aramaya başladılar.
Hazırlanan anayasa taslağı göstermelik bir referandum ile oya sunuldu. Resmi iddiaya göre 10 milyon seçmenin % 96'sı anayasa taslağı yönünde oy verdi. Darbeciler göstermelik bir referandumla gerici anayasa taslağını halka onaylattıktan sonra, darbelerinin 9. yıldönümü olan 30 Haziran 1998'de yürürlüğe koydular.
Yürürlüğe konan anayasanın 144 maddesinden 10'u doğrudan islami bir içeriğe sahiptir. Örneğin 4. maddede, "Allah devletin egemenidir ve Sudan halkı onun yeryüzündeki temsilcisi olarak egemenliği yürütmektedir" denmektedir. Birinci maddede İslamın "çoğunluğun dini" olduğu ve hristiyanlığın ve diğer geleneksel dinlerin de önemli bir "inanç toplulukları" olduğu ifade edilmektedir. Anayasanın 18. maddesi tüm devlet memurlarının "işlerini allaha hizmet" olarak yürütmelerini emretmektedir. Yasaya göre müslüman memurlar bu noktada Kuran'ı ve sünnet hükümlerini kaynak olarak almalılar, diğer dinlerin taraftarı memurlarda kendi "dinsel ruhlarına" uygun vazifelerini yürütmelidirler.
Anayasanın 24. maddesi herkese bir yandan kendi dinini uygulama özgürlüğü getirirken, diğer yandan kendi dininin yani islam dışındaki dini inancının uygulamasını ancak "başkalarının (yani islamcıların) dini inançlarını yaralamadığı" ve "kamu düzenine zararı dokunmadığı sürece" biçiminde şartlara bağlayarak, islam dinine inanmayanların dini inançlarını uygulamalarını islamcı iktidar sahiplerinin keyfine bırakmaktadır.
65. maddeye göre ise yasa çıkarmanın temeli şeriat, ulusun onayı, referandum ya da geleneklerdir. Böylece gerici şeriat, anayasal hüküm haline konmuş oluyor.
Darbe sonrasında tüm partileri kapatan darbeciler, diğer partilerin kurulmasına izin vermezken 1995 yılında kendi hareketlerini Ulusal Kongre adıyla parti olarak örgütlediler. Yeni anayasa yürürlüğe girinceye kadar da başka partilerin kurulmasına izin vermediler. Yeni anayasaya "Tavali" başlığıyla bir partiler yasası eklendi. Bu yasanın 1. maddesinde Sudanlı vatandaşlara kültürel, sosyal, ekonomik ve sendikal amaçlarla biraraya gelme hakkı tanınırken, 2. maddede politik birlikler kurma hakkı öngörülmektedir. Politik birlikler kurmanın iki "küçük" şartı vardır: 1. Kurulacak politik örgütler anayasaya bağlı olmalılar, yani şeriat kanunları ile gerici devletin egemenliğini tanımak zorundadırlar. 2. Politik bir birliğin kurulması için ise en az 100 kişinin imzası şart koşulmaktadır. Bu iki "şartçığa" bir de idari engel eklenmiştir: Sudan gibi işçilerin ve diğer emekçilerin büyük yoksulluk içinde bulunduğu bir ülkede, 100 emekçi için bile bir servet olan üçbin ABD doları kayıt parası talep edilmektedir. İdari hükümlerle bile, Sudanlı islamcı gericiler emekçilerin siyasi teşekküller kurmasını engellemeye çalışmaktadırlar. Siyasi örgütler kurma olanağı ancak sömürücü sınıflara tanınmaktadır.
Yeni anayasaları ile islamcı gerici yüzlerine biraz daha az kaba maske takmaya çalışan Sudanlı egemenlerin maskesi çok kaba bir maskedir.




CEZAYİR


Devlet başkanlığı seçimleri yapıldı!

Cezayir'de devlet iktidarının gerçek sahipleri, Cezayir hakim sınıflarının temel dayanağı olan ordudur. Ordunun onayını almayan, onun desteğini sağlayamayan bir devlet başkanının ya da hükümetin, seçimlerde verilen oyların çoğunluğunu alsa bile göreve gelmesi mümkün değil. Bu durum, bir kaç yıl önce yapılan seçimlerde islamcı partinin (FIS) çoğunluğu almasına rağmen ordu tarafından hükümeti oluşturması engellenerek, ardından FIS yasaklanarak ve yönetici ve taraftarlarına karşı yoğun bir şiddet uygulanarak pratikte görüldü. O dönemden bu yana gerçekte, faşist ordu destekli devlet başkanlarının ve hükümetlerin halkın çoğunluğunun desteğine güvenmeleri mümkün olmadı. Bu yüzden, Cezayir'de faşist ordunun hakimiyeti öncelikle kaba şiddet ve terörle sürdürülüyor.
Askeri diktatörlüğün bu gerici, kaba yüzüne demokratik bir görüntü vermek için iktidarı elinde bulunduranlar yeni bir devlet başkanlığı seçimleri tiyatrosu sahnelediler. 15 Nisan 1999'da yapılan devlet başkanlığı seçimlerinin, en basit burjuva demokratik hakların kullanımından uzak olduğu, ordunun desteğine sahip devlet başkanı adayı Abdülaziz Bouteflika'nın seçim sahtekârlıkları ile seçtirileceği kesin olduğu için, diğer gerici partilerin 6 devlet başkanı adayı seçimden iki gün önce seçimden çekildiler. Ardından muhalefet partileri devlet başkanlığı seçimlerini boykot çağrısı yaptı. Muhalefet partilerinin ordu iktidarına muhalifliği, bu iktidarın halkın üzerinde faşist bir diktatörlük kurmasından, işçilerin ve diğer emekçilerin ağır sömürü şartlarında tutulmalarından dolayı değil... Onlar, işçilerin ve emekçilerin sömürüsünden aslan payını almak amacıyla hükümete ve devlet başkanlığına adaylar. Bu amaçlarının ordu tarafından engellenmesi şikâyet ve muhalifliklerinin nedeni. Fakat gerici muhalefet partileri, halkın askeri faşist diktatörlükten çektiği eziyetler ve baskılar nedeniyle oluşan tepki ve protestosunu ustaca kullanmaya büyük önem veriyorlar. Çünkü biliyorlar ki, bugünkü şartlarda peşlerine önemli bir halk desteği takamazlarsa, devlet başkanlığını ele geçirmeleri ve hükümeti kendilerinin oluşturması mümkün değil. Bu yüzden, ikiyüzlü bir biçimde, "kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz!" diyorlar. Onlar, ne istiyorlar, ne talep ediyorlarsa yalnızca halk için istiyorlar! İki gerici blokun iktidar mücadelesinde geniş halk yığınları yedek güç olarak kullanılıyor. Komünist ya da daha geri ölçüde olsa da herhangi ciddi bir devrimci alternatif olmadığından gerici bloklar bu emellerinde kendileri açısından başarılılar da...
Fakat iktidarı elinde bulunduran ordu bloku oynanmasına izin verdiği son devlet başkanlığı seçim tiyatrosunda pek başarılı olamadı. Bunun önde gelen iki nedeni vardı:
Birincisi, seçim öncesinde muhalif partilerin seçim propagandası yapma imkanı o ölçüde kısıtlanmıştı ve buna rağmen muhalif devlet başkanı adaylarından birisi verilen oyların çoğunluğunu alsa bile bir seçim sahtekârlığı yapılarak ordunun adayının galip yapılacağı o kadar kesindi ki, muhalefet partilerinin adayları seçim öncesinde hep birlikte seçimlerden geri çekildiler ve seçmenlere seçime katılmama yönünde çağrı yaptılar. Sonuç olarak, seçim alternatifsiz bir seçim oldu.
İkincisi, seçmenlerin önemli bir bölümü muhalefetin seçimi boykot çağrısına uyarak oy kullanmadı. Cezayir resmi kaynakları seçimlere katılma oranını % 60,25 ve ordunun adayının da verilen oyların % 74'ünü aldığını iddia etse bile, gerçek katılım oranının % 23 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ordunun adayının verilen oyların % 74'ünü aldığından yola çıkılsa bile, % 23 katılım şartlarında Bouteflika'nın % 17 civarında oy aldığı sonucu çıkmaktadır. Böylece ordunun adayı % 17 ile demokratik devlet başkanı olacak.
Ne diyelim, "demokrasilerde çare tükenmez!"
Halk istemese de devlet seçimini yapar, işlerini yürütür!




Kosova

Kosova yanıyor!

Emperyalist, gerici, karşıdevrimci savaşlara dur demenin tek yolu devrim, sosyalizm!

İdeolojik, siyasi ve askeri pratik hazırlığı uzun süredir yapılan NATO saldırısı, 24 Mart'ta NATO Genel Sekreteri Solanas'ın emriyle başladı. 24 Mart gecesi Yugoslavya halkının başına NATO bombaları yağmaya başladı. Başını ABD emperyalistlerinin çektiği NATO güçleri, yüzlerce uçak ve güdümlü füzelerle yaptıkları saldırıyı, "Kosova'da yaşanan insanlık dramını durdurmak" ve Yugoslavya yönetimini "barış anlaşmasına zorlamak"la gerekçelendiriyorlar. Yaptıklarının "insan haklarını korumak" olduğunu, Kosova halkının "kendi kaderini tayin hakkının Yugoslavya yönetimince çiğnenmesini engellemek" istediklerini söylüyorlar. Onlar; Yugoslav güçlerinin Kosova'da yaptığı katliamları, "etnik temizliği" durdurmak için saldırıya geçtiklerini anlatıyorlar.
Gerçekten de Kosova'da bir dram yaşanıyor. "Büyük Sırbistan hayali" peşinde koşan Sırp şovenistleri, Kosova'da Arnavut nüfus üzerinde korkunç bir baskı ve katliam politikası uyguluyor. Sırplar, emperyalistlerin sayesinde Yugoslavya'nın dağılması ertesinde Kosova'yı kaybetmek istemiyorlar. Bunun için özellikle nüfusun % 90'ı Arnavut olan Kosova'da ulusal baskıyı artırmaya başladılar. Bosna-Hersek'de denenmiş olan "etnik temizlik" siyasetini Kosova'da da hayata geçirmeye başladılar. Sırp şovenizminin bu saldırıları Kosova'da nüfusun haklı bir tepkisiyle karşılaştı; bu arada Arnavut nüfus içinde milliyetçilik daha da gelişti. Arnavut milliyetçiliğinin gelişmesi, batılı emperyalistler, özellikle Almanya tarafından alabildiğine kullanıldı, kullanılıyor. Arnavutlar arasında gelişen milliyetçilik, süreçte örgütlü bir güç haline geldi, Kosova "Kurtuluş" Ordusu (UÇK) Almanya'nın yoğun desteğiyle kuruldu, güçlendirildi.
Kosova halkı üzerinde ulusal baskının dozunu artıran Sırp şovenizmi, gelişen örgütlü tepkiyi kırmak için, "terörizmle mücadele" adına toplu katliamlara girişti. Sırplar, uluslararası planda, Kosova sorununun kendi "iç sorunları" olduğu; "bu soruna diğer ülkelerin müdahale etmeye hakkı bulunmadığı" tezlerini ileri sürerek Arnavut nüfusa uyguladıkları ulusal baskıyı "terörizme karşı mücadele" kılıfı altında sürdürmeye devam ettiler. Sırplar; bir yandan Kosova'nın Arnavut nüfusunu bölgeden zorla göçettirirken, diğer yandan Arnavut köylerine "terörist izleme" adına baskınlar düzenleyerek yakıp yıkmaya başladılar. Bu saldırılarda yüzlerce Kosovalı Arnavut katledildi, binlerce insan göç yollarına düştü.
Böl-yönet siyaseti emperyalistlerin kendi çıkarları doğrultusunda ulusları birbirine düşürmesi siyasetidir. Bu emperyalist siyaset Yugoslavya -ve Kosova- bağlamında da emperyalistlerin temel siyaseti oldu. Batılı emperyalist güçler, Sırp şovenizminin merkeziyetçiliğine karşı "ulusların kendi kaderini belirleme hakkını savunma", "insan haklarını koruma" adına Kosova sorununa "el attı" ve Arnavut milliyetçiliğinden yana açık tavır takındı. Batılı emperyalist güçlerin Yugoslavya -ve Kosova- bağlamında uzun vadeli planı, Kosova'nın Yugoslavya'dan koparılması; Yugoslav yönetiminin ise cezalandırılmasıdır. Ancak bu siyaset, bizzat emperyalistlerin uluslararası planda savunur göründükleri kimi politikalarla çelişmektedir. Örneğin, devletlerin uluslararası sınırlarıyla oynamama; çok uluslu devletlerde varolan devlet sınırlarında değişiklik yapılmaksızın ezilen konumda olan ulusların durumlarının düzeltilmesi gibi emperyalistlerin de, uluslararası planda kimi anlaşmalara attıkları imzalarla kabul eder göründükleri kimi "ilke"lerle bağdaşmamaktaydı. Bu yüzden batılı emperyalist güçler, ilk etapta diplomasi üzerinden sonuç almaya ve askeri müdahale tehditleriyle Sırpları "yola getirmeye" çalıştılar. Batılı emperyalist güçlerin ileri sürdükleri talep Yugoslavya sınırları değişmeksizin Kosova'ya geniş çaplı bir özerkliğin verilmesi talebiydi.
Kosova sorununda Arnavut milliyetçiliğinden yana tavır takınan batılı emperyalist güçlerin diplomatik planda zorlamasıyla taraflar Rambouillet'de (FranSAĞParis yakınlarında bir kasaba) masa başına oturdular. Ocak ayı sonlarında yapılan ilk tur görüşmelerden sonuç alınamadı ve 29 Ocak'ta görüşmeler kesildi. Mart ayında yapılan ikinci tur görüşmelerde Kosova'ya geniş çaplı bir özerklik verilmesi temelindeki anlaşma metnine taraflar olumlu yaklaştılar. Sırplar geniş özerklik temelindeki bir anlaşmaya yanaşacaklarını belirtirken batılı emperyalistlerin tavrına göre hareket eden Kosovalı Arnavutların temsilcilerinin gerçek talepleri bağımsız Kosova olmasına rağmen sonunda anlaşmaya imza koydu.
Ancak batılı emperyalist güçler Kosova'yı Yugoslavya'dan koparmaya dayalı yeni talepler ileri sürdüler. Yeni talebe göre geniş çaplı bir özerkliğe, NATO askeri gücünün bizzat Kosova'da denetimi sağlamak amacıyla konuşlandırılması koşullarında "evet" denilecekti. Emperyalist güçlerin "garantörlük" adına ileri sürdükleri ama gerçekte Yugoslavya devletinin devlet bağımsızlığını açıkça reddeden bu talep Yugoslavya tarafından kabul görmedi. Bunun üzerine görüşmeler kesildi ve 24 Mart'tan itibaren NATO Yugoslavya'ya bomba yağdırmaya başladı. Şimdi NATO, sözümona "barış için"; "akan kanın durması için", "insan hakları için", "ulusların kendi kaderini tayin hakkı için" Yugoslavya'ya bomba yağdırıyor.
Batılı emperyalistlerin, Yugoslavya'ya yönelik saldırıları, önceden belirlenen hedeflerin savaş uçaklarıyla vurulması şeklinde gerçekleşiyor. Emperyalist çevreler, NATO üyesi ülkelerin savaş uçaklarının bombalamasıyla Yugoslavya'nın "pes" edeceğini ileri sürüyor; böylece Kosova halkının, özellikle de Arnavut nüfusun Sırp şovenizminden kurtarılacağını söylüyorlardı. Dünya kamuoyu böylesi bir beklenti içine sokuluyor, batılı güçlerin ne denli "insan hakları düşkünü" ve "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" konusunda ne denli duyarlı olduğu bilinci yayılıyordu. Hâlâ bu yönlü propaganda devam ediyor.
Ancak 24 Mart'tan bugüne kadar geçen süreçte, batılı emperyalistlerin ileri sürdüğü şekliyle Yugoslavya'nın "pes" etmesini beraberinde getirmedi. Batılı emperyalist güçlerin sözümona Kosova'da yaşayan Arnavut halkı bir soykırımdan kurtarmak için başlattığı saldırı savaşı, Sırp faşistlerinin Kosova'daki "etnik temizlik" harekâtını durdurmak bir yana, onun çok daha genişlemesine yol açtı. Ortaya çıkan bu durum, objektif olarak, Sırp faşistlerine bekledikleri fırsatı sundu. Bugün Kosova'nın Arnavut nüfusunun çok önemli bir bölümü (batı kaynakları 1 milyona yakın kişiden sözediyor) Kosova'yı terketmiş durumda. Başta Makedonya ve Arnavutluk olmak üzere bir dizi ülkeye göçeden Kosovalı Arnavut nüfus, batılı emperyalist güçlerin "yardım" adı altında sunduğu sadakalarla yaşamaya çalışmakta. Hem Sırp faşistleri, hem de batılı emperyalist güçler ve onların yardımcıları açısından Kosovalı Arnavut halk, gerçekte yalnızca pazarlıkta kullanılan bir araç durumundadır.

BATILI EMPERYALİST
GÜÇLER YANLIŞ
HESAP MI YAPTILAR?


NATO'nun, Yugoslavya'ya yönelik hava saldırılarından, bugüne kadar geçen süre içinde, bir sonuç alamaması üzerine batılı çevrelerde şu homurdanma gündeme geldi: "NATO'nun stratejisi yanlıştı. Salt hava saldırısıyla sonuç alınmadığı gibi "etnik temizlik" sürüyor ve Kosovalı Arnavutlar yerlerinden yurtlarından kaçmak zorunda kaldılar. NATO, hava saldırısıyla, kara saldırısını aynı anda yapmamakla hatalı davrandı. Bu yüzden hava saldırısı yanında karadan da saldırıya geçilmeli ve Sırpların vahşetine son verilmelidir", vs. vb.
Gerçekte durum bu mu? Gerçekten uzun bir süreden beri askeri ve siyasi hazırlığı yapılan Yugoslavya'ya yönelik saldırı öncesinde NATO stratejistleri durumu doğru tahlil edemediler mi? NATO'nun hava saldırısıyla kısa sürede sonuç alınamayacağını; Sırp şovenlerinin savaş ortamını fırsat bilerek Arnavut halkın Kosova'dan sürülmesi işini yoğunlaştıracağını NATO kurmayları -ve batılı emperyalist güçler- hesap edememişler miydi?
Gerçekte NATO stratejistleri, hava saldırısıyla sonuç alınamayacağını ve "etnik temizliğin" durdurulamayacağını hesap edemeyecek kadar aptal değillerdir. Onlar, hava saldırılarına başladıkları anda Kosova'da olabilecekleri -Kosova'da halkın milliyetlerine göre ayrışacağını, Miloseviç yönetiminin hava saldırısını "etnik temizlik" siyaseti için kullanacağını, böylece Kosova'nın Yugoslavya Federasyonu ile birlikte birarada yürüyemeyeceğinin gerek dünya kamuoyu açısında, gerekse Kosovalılar açısından görüleceğini- hesap ediyordu. Bu durumu bile bile hava saldırısını başlattılar. NATO yanlış hesap yapmadı, çıkarlarına uygun davrandı, davranıyor. Nedir NATO'nun -ve batılı emperyalist güçlerin- çıkarları?
Öncelikle batılı emperyalist güçlerin Kosova'daki "etnik temizlik" harekâtına "dur" demek gibi bir sorunları olmadığı hatırlarda tutulmalıdır. Onlar, söz geçiremedikleri Miloseviç yönetimini cezalandırmak, Kosova bölgesini Yugoslavya'dan koparmak ve kendi egemenliklerini bu bölgede de sağlamak istiyorlar. Sırp şovenistlerinin uyguladığı "etnik temizlik" siyaseti batılı emperyalistlerin bu isteğinin gerçekleşmesi için uygun bir zemin sunuyor. "Etnik temizliğin" gerçekleşmesi ve nüfusun birbirinden ayrılması sonucu; Kosova'nın Yugoslavya Federasyonu içinde kalmasının, Kosova Arnavutlarının Sırp nüfusla birarada yaşamasının olmazlığı "görülecek"; böylece Kosova'nın Yugoslavya Federasyonu'ndan koparılması çok daha kolaylaşacaktır.
Görüşmeler sırasında batılı emperyalist güçlerin Yugoslavya devletinin kabul edemeyeceği şartlar ileri sürmesi bu planın parçalarından birisidir. Geniş çaplı bir özerklik temeline dayanan bir anlaşma Kosova'nın Yugoslavya Federasyonu'ndan koparılmasını uzun bir sürece yaymak gibi bir sonuç vereceğinden; anda dünya kamuoyunun gözünde yıpranmış/yıpratılmış olan Sırp şovenizmine saldırıyla varolan gerginliği derinleştirmek, Sırp şovenistlerinin "etnik temizlik" silahını kendi çıkarları ve Kosova'nın kendi denetimleri altına alınması hedefi için kullanmak NATO stratejistlerinin işine geliyordu.
Gelinen aşamada, Sırp şovenizminin "etnik temizlik" siyasetine emperyalistlerin verdiği objektif destek sonucu Kosova'da nüfusun önemli bir bölümü ayrışmış durumda. Bir milyon civarında insan göç yollarında...

Şimdi ne olacak?


Yugoslavya, Arnavut nüfustan arındırılmış bir Kosova üzerine masaya oturup anlaşma zeminini arayabilir.
Aynı durum batılı emperyalist güçler açısından da geçerli... Nüfus açısından ayrışma süreci tamamlandığında, "etnik arı" bölgeler oluştuğunda batılı emperyalist güçler Kosova'nın parçalanması temelinde Sırp tarafıyla masaya oturup Kosova sorununu "çözmeye" yanaşabilirler. Bugün hem Sırp faşistleri, hem de batılı emperyalist güçler açısından böyle bir sonuç, üzerinde anlaşılabilir bir sonuçtur. Bugün NATO açısından süren savaş, Yugoslavya'yı daha da sıkıştırıp olumsuz koşullarda masaya oturtmak ve böylece Kosova pastasından daha büyük payı kapmak için yürüyen bir savaştır. NATO'nun, Sırpların direncinin kırılması ve "etnik arı" bölgelerin daha kısa sürede oluşturulması için kara harekâtına da girişmesi büyük olasılıktır. Diplomatik planda bölgenin geleceğine ilişkin emperyalist planlar Nisan ayının son günlerinde NATO üyesi ülkelerin devlet başkanları düzeyinde ABD'de yapacakları üst düzey toplantıda daha net şekillenecektir.

NATO SALDIRILARI VE
EMPERYALİZMİN
UTANMAZLIĞI!

Batılı emperyalist güçlerin Yugoslavya'ya gerçekleştirdiği saldırı ertesinde, savaşın değerlendirilmesi, hedefleri bağlamında bir dizi görüş ileri sürüldü, sürülüyor. Öne çıkan görüşlerden birisi, yukarıda da değindiğimiz gibi NATO'nun yanlış politika izlediğiyle ilgiliydi. Ama söylenenler sadece bunlar değil... Özellikle de uluslararası burjuva çevreleri, medyaları üzerinden, "barış için savaştıklarını" propaganda ediyor; ne denli "insan hakları savunucusu" ve "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda" ne denli duyarlı olduklarını ileri sürüyorlar. Onlar, Sırp zulmü altında inleyen Kosova'lı Arnavutları kurtaracakları yalanını ileri sürüyorlar, vs. vb... Emperyalist medya, sanki katliamlardan ve göçlerden emperyalistlerin hiç suçu yokmuş gibi bahsediyor, dünya kamuoyunu tek yönlü bilgilendiriyor, biçimlendiriyorlar. Burjuva medya, dünya kamuoyunun süren savaşta batılı emperyalistlerin yanında tavır takınması, batılı emperyalistleri bir "kurtarıcı" gibi görmesi için uğraşıyorlar.
Gerçekte emperyalistler ne gerçek barıştan yanadırlar, ne de insan haklarından. Emperyalistler için tek bir şey vardır: Daha fazla kâr, daha fazla çıkar! Bunun için emperyalistler, ihtiyaç duyduklarında "barış" için uğraşırlar! Onların barıştan anladığı, gerçek anlamda bir barış değil; kendi emperyalist çıkarları gereği dikte ettirdikleri bir "barış"tır. Halkların eşitliği ve özgür iradeleri temelinde gerçekleşmeyen, emperyalist çıkarlara endeksli barışın ne denli barış olduğu, Güney Afrika'da, Filistin'de, Bosna-Hersek'de... görüldü. Emperyalizmin "barış" oyunu, şimdi Kosova'da oynanıyor...
NATO hava saldırısının yapıldığı günlerde emperyalist medya, saldırının hedeflerinden birisinin "insan hak ve özgürlüklerinin sağlanması", Kosova bağlamında "insan haklarının korunması" olduğu masalını anlattı. Bu da emperyalizmin ikiyüzlü tavırlarından birisidir. Gerçekte emperyalistlerin "insan haklarını savunma" diye bir dertleri yoktur. Onların çıkarlarını zedelediği noktada insan hakları bir kenara bırakılacak birşeydir. Kosova'ya insan haklarını savunma adına giden emperyalist ve gerici güçlerin her birinin insan hakları bağlamındaki suç dosyası, en az Miloseviç rejiminin suç dosyası kadar kabarıktır. NATO üyesi ülkelerden birisi olan ve saldırıya askeri destek sunan TC'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde kaybettiği davaların anımsanması bile bu ikiyüzlülüğü göstermeye yeter!
Emperyalistler, Yugoslavya'ya yapılan saldırıyı "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı"na duydukları "sempati" ve Kosova halkının ulusal haklarını koruma ve gözetme "misyonu" ile gerekçelendirmeye çalışıyorlar. Hatta bu noktada kimi burjuva yazar takımı, batılı emperyalistlerin takındığı tavrını, Lenin'in ulusların kendi kaderlerin tayin hakkı görüşüyle benzeştirebiliyorlar. Ne büyük bir ikiyüzlülük!
Kosova'yı Yugoslavya'dan koparıp kendi etki alanlarına dahil etme emperyalist planını "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ile gerekçelendiren emperyalistlerin bugün dünya üzerindeki bir dizi ülkede ulusların en temel hak ve özgürlüklerini bile baskı altında tuttukları, çeşitli uluslar üzerinde baskı, inkar ve imha siyasetini uyguladıklarını, hemen yanıbaşımızdaki örnekler üzerinden görebiliriz.
Emperyalizmin ileri sürdüğü tüm bu gerekçeler dünya kamuoyunun gözünü boyamaktan öteye gitmeyen gerekçelerdir. Gerçekte emperyalistler, savunur göründükleri "ulusların kendi kaderini tayin hakkı"nın ya da "insan hakları"nın düşmanıdırlar. Onlar, savunduklarını söyledikleri bu gerekçeleri kendi ayıplarını kapatmakta birer incir yaprağı olarak kullanmakta, çıkarlarına uymadığı noktada bu incir yapraklarını da kaldırıp atmaktadırlar.

NATO SALDIRILARI,
EMPERYALİZMİN
"YENİLİKLERİ" VE
KİMİ MESAJLAR!

Batılı emperyalist güçlerin, NATO üzerinden Yugoslavya'ya yaptıkları saldırı, daha önce yapılan saldırılardan -örneğin Irak'a yönelik saldırılardan- kimi noktalarda farklılıklar da göstermekte, kimi "yenilikler" taşımaktadır. Örneğin, NATO'nun Yugoslavya'ya saldırısının uluslararası hukuk kuralları açısından hiçbir dayanağı yoktur. Daha önceki emperyalist saldırılarda, yapılan saldırıyı "kitabına uydurmak için" göstermelik olarak alınan Birleşmiş Milletler kararları bu saldırıda alınmamıştır. Başta ABD olmak üzere batılı emperyalist güçler, son Yugoslavya saldırısı için böylesi bir karara bile ihtiyaç duymamışlardır. "Yeni"liklerden birisi budur.
Bu adımın atılması, artık, emperyalist güçlerin emperyalist korsanlığın "hukuki dayanağını" oluşturmadan yeni saldırılara kapıların açılmasını beraberinde getirecektir. Artık emperyalist güçler, kendi koydukları hukuki kuralları bile tanımaz durumdadırlar ve çıplak çıkarları neyi gerektiriyorsa, dünya üzerinde buna uygun korsanca adımlar atabileceklerdir. Artık emperyalist güçler, kendi dikte ettirdikleri "çözümler" dışında yeni çözüm arayışları içine giren herhangi bir gücün karşısına yukarıda sayılan bahanelerle ve uluslararası hukuk kurallarını bir kenara iterek askeri yolla dikilebilecektir. "Yeniliklerin" bir diğeri de budur!
"Devletlerin içişlerine karışmamak", "ulusal sınırlar içindeki etnik/ulusal sorunların çözümünün sözkonusu ülkenin iç işi olarak görülmesi" gibi Birleşmiş Milletler'in kimi "temel" görüşleri Yugoslavya saldırısıyla bir kenara itilmiştir. Artık emperyalist güçler, kendi koyduğu göstermelik kuralları bir kenara atabilmekte, kimi gerekçeler ileri sürerek ülkelerin içişlerine açıktan karışmayı kendilerine "hak" görmektedirler. Bu da batılı emperyalist güçler açısından "yeni" birşeydir...
Yine bu saldırıyla, bu ilkenin devamı niteliğinde olan diğer yandan NATO ve onun işlevi konusunda bir yenilik daha vardır: "Soğuk savaş" döneminde, "sosyalist kampın" karşısına, sosyalist sisteme saldırının merkezlerinden birisi olarak oluşturulan, 1990'lı yılların başına kadar bu özelliğiyle tanınan ve "savunma" esaslı bir misyonu olduğu ileri sürülen NATO, a) lafta da savunma amaçlı olmaktan çıkmıştır; b) emperyalist güçlerin "Yeni Dünya Düzeni"ne uygun olmayan durumlarda müdahale "hakkı" tanınan NATO, "dünya jandarması" bir niteliğe -pratikte de- kavuşmuş, batılı emperyalist güçlerin saldırı gücü haline gelmiştir. c) NATO, Birleşmiş Milletler'i de aşarak, "bağımsız" harekât geliştirebilecek bir pozisyona getirilmiştir. Batılı emperyalist güçlerin Yugoslavya saldırısının ortaya çıkardığı "yeniliklerden" birisi de budur.
Son emperyalist korsanlık eyleminin bir kez daha ortaya koyduğu; yeni olmayan, hergün yeniden ispatlanan bir gerçek daha var: Emperyalist sistemde belirleyici olanın güç olduğu gerçeği! Çıplak emperyalist çıkarlar için gücü gücüne yetene... Emperyalist sistemin temelinde bu yatıyor. Kimin gücü kime yetiyorsa, hakim olan da, haklı olan da o oluyor!
Dün olduğu gibi bugün de emperyalizmin değişmeyen bu özü kendisini son olarak Yugoslavya örneğinde ortaya koyuyor:
Yugoslavya, güçlü olduğu Kosova üzerinde şoven saldırılara başvurup katliamlar uygularken, insanları zorla yerlerinden yurtlarından ederken; Yugoslavya'dan daha güçlü olan ABD ve diğer batılı emperyalist güçler de Yugoslavya'ya saldırıyor. Yugoslavya saldırısını düzenleyen emperyalist güçlerin bu saldırıyla çeşitli mesajlar verdikleri açık... Örneğin ABD emperyalizmi, dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa'nın göbeğindeki sorunun "çözümünde" de, "Ben varım" diyor; öncelikle Avrupalı emperyalist güçlere, özellikle de Alman ve Rus emperyalizmine "Bensiz olmaz!" diyor. Alman emperyalizmi, "Ekonomik gelişmemi askeri alana da taşıyorum, askeri alanda da at oynatmaya ve emperyalist çıkarlarımı savunmaya varım" diyor. Bu savaşta, Yugoslavya'yı açıktan destekleyen Rusya, ekonomik açıdan krizin etkilerini yaşadığından -ki bu arada IMF ile görüşmelerin sürdüğü bir dönemden geçiyoruz- batılı emperyalist güçlerle doğrudan kapışma durumunda değildir. Zaten böyle bir şeyin olması, yeni bir büyük paylaşım savaşının çıkmasını bile beraberinde getirebilir. Şu anda böyle bir olasılık çok azdır. Yine de savaşın Balkanlar çapında genişleme tehlikesi vardır.
Savaş, emperyalistler için kârlı bir iştir. Yapılan ve depolanan bir dizi silah, bir anda eritilir, savaş sanayicilerinin ceplerine para akar. Bugün Yugoslavya'ya yapılan saldırıyla da emperyalist güçlerin kasalarını savaşa yatırılan paralar dolduracaktır. Her emperyalist savaş, aynı zamanda bir silah pazarı yaratır, yeni silahlar görücüye çıkar, dünya emekçilerinin cebinden çalınan paralarla alınan silah yığınakları eritilir, silah depoları boşaltılır, yerine yeni silahlar alınır ve bu çark böyle sürer gider. Yugoslavya saldırısında da -batılı kaynakların verdiği bilgilere göre- "yeni" uçaklar deneniyor, televizyonlarda, dergilerde fiyatı milyarlarca dolarla ölçülen uçak sanayinin gözde "ölüm kuşları"nın reklamı yapılıyor.

NATO SALDIRISI VE
TÜRKİYE...

Bir NATO üyesi ülke olarak Türkiye savaşta taraftır, emperyalist blokun içindedir, bizzat savaşın içindedir. Yugoslavya'ya yapılan hava saldırılarına katılan uçakların bir bölümünün üzerinde Türk bayrağı vardır.
Savaşa katılma ve Yugoslavyayı bombalama bağlamında Türk devletinin söylemi de emperyalistlerin yukarıda üzerinde durduğumuz söyleminden farklı değildir. Türk hakim sınıfları da batılı emperyalist efendilerinin yanıbaşında Kosova Arnavutlarına yardım pozlarına soyunmaktadır. Türkler Kosovalı Arnavut nüfusun çıkarlarını koruma gerekçelerine onların "müslüman" olmaları unsurunu da katmışlardır. Farklı tek yan budur.
Savaşın başlamasının üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra Cumhurbaşkanı Demirel Kosova'dan kaçan, Arnavutluk ve Makedonya'ya sığınan göçmenlerin kampını ziyaret etmiş, Türk devleti Avrupa'da boy göstermiştir. Türkiye, Kosova'yı terkeden mültecilerden 20 bin kadarını -ki bu rakam, büyük emperyalist güçlerin bir bölümünün kabul ettiği göçmen sayılarının oldukça üzerindedir- geçici bir süre için kabul etmiştir. Arnavutluk'ta 10 bin, Makedonya'da da 10 bin kişi kapasiteli iki kamp kurmuştur. Yürüyen savaşta Türkiye kara harekâtına katılmak için can atmaktadır.
Türk devletinin savaştan beklentisi, Kosova pastasından bir payın da kendisine verilmesidir. Yapılan "fedakârlıkların" temelinde bu vardır.
Yapılan propagandanın tersine, "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı"nı zorla engelleyenlerin, "insan hakları" ihlallerinde dünya sıralamasında ilk sıralarda yeralanların ne büyük bir ikiyüzlülük içinde oldukları açıktır. Bu konuda Türkiye işçi sınıfı ve emekçi kesimleri, Türk devleti tarafından yapılan propagandaya aldanmamalı, kendi pratiklerini gözönünde tutarak çelişkileri ve ikiyüzlülüğü görmelidirler. Yaşanan Türkiye gerçekliği bunun görülmesi için yeterli veri sunmaktadır.
Türkiye, yapılması muhtemel bir kara harekâtında, Türkiye'deki savaşta epey tecrübe kazanmış olan ordusunu cepheye sürmeye hazırlanmaktadır. Açıktır ki, böyle bir "fedakârlığının" faturası, çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiye emekçilerine kesilecektir. Türkiyeli emekçiler için şimdi, TC hakim sınıflarının içinde yer aldığı bu emperyalist saldırı savaşı karşısında tek doğru siyaset vardır: Emperyalist, gerici, karşıdevrimci savaşa hayır demek! Emperyalist çıkarlar için emekçilerin cephede diğer uluslardan emekçilerle birbirlerini boğazlamasına karşı çıkmak... Türkiyeli emekçilerin görevi olmalıdır. Türkiyeli emekçiler, devrim için savaşa hazırlanmalı, devrimi örgütleme çalışmasına katılmalıdır!

NATO SALDIRISI VE
KOSOVA'NIN
KURTULUŞU...

Sırp şovenizminin baskıları ve katliamları karşısında Kosovalıların yükselttiği bağımsızlık talebi haklı bir taleptir. Komünistler, ezilen ulus ve milliyetlerin "kendi kaderlerini tayin hakkının", "ayrılıp ayrı devlet kurma hakkının" gerçek savunucularıdırlar.
Bugün Kosova bağlamında şu noktaların altının çizilmesi gerekmektedir:
a) Komünistler, emperyalistlerin Yugoslavya'ya yönelik korsanca saldırıların karşısındadırlar. Bu saldırılar hemen durdurulmalı, emperyalistler Yugoslavya'dan ellerini çekmelidirler!
b) Komünistler, Kosova'nın, Sırp faşistleri tarafından baskı altında tutulan Kosovalı Arnavut nüfusun ulusal haklarının en kararlı savunucularıdırlar. Komünistler; ezilen ulus ve milliyetler üzerindeki baskı, asimilasyon ve soykırım politikasının karşısındadırlar. Bugün yükseltilmesi gereken temel şiarlardan birisi de "Sırp faşistleri Kosova'dan ellerini çekmelidir!" olmalıdır.
c) Bugün somut olarak ezen ulus şovenizmine karşı çıkmak demek, Kosova'da Sırp şovenizminin Arnavut nüfus üzerindeki katliamlarına ve "etnik temizliğine" karşı sessiz kalmamak demektir; emperyalistlerin güdümünde ve çıkarları temelinde de olsa Arnavut nüfusun mücadelesindeki haklı, demokratik özün savunulması demektir.
d) Komünistler, Kosova'da Arnavut halkının kurtuluşunun, emperyalistlerin namlularının ucunda hediye olarak gelmeyeceğini vurgulamak zorundadırlar. Emperyalistlerin yapabilecekleri tek çözüm, etnik olarak "temiz" alanlarda, kendi denetimlerinde bölgeler oluşturmaktır. Bu çözüm emekçilerin yararına değildir, olamaz!
Sırpların Kosova'da uyguladığı ulusal baskıya karşı mücadele eden emperyalistlerin uzantısı durumunda bulunan UÇK gibi burjuva-milliyetçi örgütlenmelerle, gerçek "kurtuluş" sağlanamaz. Kosovalı Arnavutların kurtuluşu için mücadele, bunlara karşı da mücadeleyi gerektirir.
Ulusal sorunun tek gerçek çözümü devrimle, sosyalizmle kazanılacaktır. Ulusların tam hak eşitliği temelinde gönüllü birliklerine, ulusal çatışmaların tarihe gömüldüğü bir dünyaya ancak ve ancak devrim ve sosyalizmle varılacaktır. Lenin ve Stalin önderliğindeki Sosyalist Sovyetler Birliği'nde kısa süren sosyalizm deneyimi bunun mümkün olabileceğini açıkça göstermiştir. Görev, bu çözüm için çalışmaktır!
- Emperyalizmin ırkçılık, şovenizm, halkların birbirine karşı kışkırtılması ve kırdırılması siyasetine karşı;
- Emperyalizmin, gerici, karşıdevrimci savaş barbarlığına karşı;
Irkçılık, şovenizm, karşıdevrimci gerici savaşları istemeyenler, proleter enternasyonalizminin kızıl bayrağı altında toplanmalı ve haykırmalıdırlar:
Ya emperyalist barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm! Halkların kurtuluşu ve kardeşliği için de tek yol devrim, sosyalizm! Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, emperyalist barbarlığa ve her türlü gericiliğe karşı birleşin, savaşın!

17 Nisan 1999