ROMANYA
Maden işçilerinin mücadelesi...
Bu yılın Şubat ayında Romanya, Şil vadisinde bulunan kömür ocaklarında
çalışan maden işçilerinin grev ve direnişleri ile sarsıldı. 20 bin
civarındaki kömür madeni işçisi hükümetin maden ocaklarını kapatma
kararına karşı ve % 35 ücret artışı talepleri başta olmak üzere
çeşitli ekonomik, demokratik talepler temelinde direnişe geçti.
Kömür madenlerinin bulunduğu bölgede çalışanların % 80'i bu madenlerde
çalışmaktadır. Bölge nüfusunun ezici çoğunluğu, en başta da madenci
işçilerin aileleri, hükümetin madenleri kapatma kararından doğrudan
etkilenecekleri için maden işçilerinin direnişine tümüyle destek
verdi. Maden işçilerinin mücadelesi, bölgenin işçi ve emekçilerinin
mücadelesi ve bayrağı haline geldi. Direnişteki işçiler, amaçlarına
ulaşmak amacıyla sonunda kitlesel olarak başkent Bükreş'e yürüyüş
yapmaya karar verdiler ve 15 binin üzerinde maden işçisi kitlesel
olarak yürüyüş eylemine girişti. İşçilerin hedefi, başkente girip,
gerekirse parlamentoyu kuşatıp hükümeti ve parlamentoyu baskı altına
alarak, ocakların kapatılması kararının geri alınmasını sağlamaya
zorlamaktı.
Şil bölgesi kömür ocakları işçilerinin Şubat 1999'da yürüttükleri
direniş ilk eylem değildi. Çavuşesku önderliğindeki sosyalfaşist diktatörlük
döneminde de kömür işçileri direniş eylemleri gerçekleştirmişlerdi.
1 Ağustos 1977'de, hükümetin maden işçilerinin emeklilik yaşını 50'den
55'e yükseltme girişimine karşı 35 bin kömür işçisi kitlesel protesto
yürüyüşleri gerçekleştirdi. İşçilerin kendiliğinden kitlesel eylemi
karşısında, emeklilik yaşını yükseltme planından vazgeçmek zorunda
kalan sosyalfaşist diktatörlük, kendini eylemle de gösteren devrimci
bir potansiyelin gelişmesini kırmak amacıyla, eylemlerden kısa süre
sonra işçilerin önemli bir bölümünü Romanya'nın başka bölgelerindeki
madenlere kaydırdı.
Çavuşesku diktatörlüğünün yıkılmasından sonra kömür ocakları işçileri
1990 ve 1991 yıllarında, hükümetlerin işçi düşmanı politikalarına
karşı, Bükreş'e kadar yürüyüş eylemleri yaptılar. Şehrin içine girmeyi
başardılar. Bu eylemlerde işçiler, sınıf bilincine sahip bir önderlik
tarafından değil de, ya kendiliğinden geliştirdikleri eylemlerle mücadele
etme durumunda kaldıkları için ya da işçilerin bu eylemlerini kendi
amaçları için kullanmak isteyen burjuva-gerici güçler tarafından yönlendirildikleri
için önemli ve kalıcı başarı elde edemediler.
1996 seçimlerinde işbaşına gelen yeni hükümet (burjuva diliyle konuşacak
olursak "orta-sağ koalisyonu") "pazar ekonomisi"ne
tam anlamıyla geçişi sağlamak; böylece Avrupa Birliği'ne ve NATO'ya
üyeliğe kabul edilmek amacıyla yeni bir istikrar programı kabul etti.
1999'da 10 milyar ABD dolarına yükselen dış borçlarını ödemede içine
düştüğü darboğaz da istikrar programının bir diğer zorlayıcı etkeni
oldu. Bu şartlarda Uluslararası Para Fonu (İMF) hükümete, yeni dış
borç musluğunun açılması için bir dizi şart dayattı: Devlet küçültülecektir,
yani "verimsiz" işletmeler kapatılacak ya da özelleştirilecek,
işçiler kitlesel olarak işten çıkarılacak, devlet giderleri kısılacak,
sosyal güvenlik harcamaları (sağlık, eğitim harcamaları ve temel gıda
maddelerine yapılan sübvansiyonlar kaldırılacaktır) hızla azaltılacaktır
vb.
Bu şartlardan, kömür ocakları işçilerinin payına ocakların kapatılması
düştü. 1997 yılında tüm Romanya'da kömür ocaklarından 90 bin işçi
işten çıkarıldı. Şil vadisindeki kömür ocaklarında işlerine son verilen
işçi sayısı 20 bini buldu. Bu işten çıkarmalara 6500 işçi daha eklenmek
istendi. Hükümetin gerekçesi hazırdı: "Ocaklar verimsiz!"
Gerçekten de kapitalist pazar ekonomisi kriterlerine göre hem tüm
Romen kömür ocakları, hem de Şil vadisi kömür ocakları verimsizdir.
Zira başka ülkelerde kömür çok daha az giderle üretilmektedir ve dünya
piyasalarında kömürün fiyatı Romen kömüründen daha ucuzdur. Eskiden
Romen kömürünün önde gelen alıcılarından olan eski Doğu Bloku ülkeleri,
en başta da Rusya, hem içinde bulundukları mali kriz hem de dünya
piyasasında Romen kömüründen daha ucuz kömür satın alabildikleri için
Romen kömürünün alıcısı olmaktan çıktılar. Romen kömürü ancak yüksek
devlet sübvansiyonu ile çıkarılmaya devam etti. Fakat kömür üretiminden
ortaya çıkan mali kaybın 370 milyon dolara çıkması engellenemedi.
Romen hakim sınıfları, ekonomik ve mali krizin tüm yükünü, daha radikal
ve daha hızlı bir biçimde işçilerin sırtına yıkmak amacıyla, devlet
işletmelerinin kapatılmasını ve özelleştirilmesini hızlandırdılar.
Bu "hızlandırma programı" çerçevesinde Şil vadisi kömür
ocakları da kapatılmak istendi.
Zaten çok düşük ücretlerle çalışan kömür ocakları işçileri için bu
program bardağı taşıran son damla oldu. İşçiler Şubat ayında pratik
olarak kömür ocaklarını ve Şil vadisi yerleşim bölgelerini işgal ettiler.
İşçiler yalnızca ocakları kapatma kararının geri alınmasını talep
etmekle yetinmediler, özellikle son 10 yılda reel ücretlerindeki büyük
düşüşü kısmen de olsa durdurmak amacıyla %35 ücret zammı talebini
de getirdiler. Kömür ocakları işçilerinin ücretleri 1,5 milyon Ley
(yaklaşık 44 milyon TL) civarındaydı ve bu ücretten 300 bin Ley iş
elbiseleri için ücretten kesilmekteydi. Geriye kalan ücret "yaşamaya
az, ölmeye çok" olan bir miktardan başka şey değildi. Romanya
işçi sınıfının diğer kesimlerinin ortalama ücretleri kömür ocakları
işçilerinin ücretlerinin yarısıydı! Kömür ocakları işçileri çok daha
büyük yoksulluk seviyesine düşmemek amacıyla, ocakların kapatılması
kararına karşı direnişlerini, ücret artışları talepleri ile birleştirdiler.
Hükümetin taleplerini geçiştirme taktiğine karşı direnişçi işçiler
toplu halde Bükreş'e yürüme kararı aldılar ve hemen uygulamaya geçtiler.
Hükümet, işçilerin başkente girmesini engellemek amacıyla, işçilerin
yolları üzerindeki ilk yerleşim bölgelerine polis ve asker birlikleri
gönderdi. Sermayenin silahlı güçleri barikatlar kurdular, barikatları
geçmek isteyenleri ateş açmakla tehdit ettiler. Ama tehditler amacına
ulaşmadı. İşçiler yolları üzerinde bulunan yerleşim bölgelerinin işçi
ve diğer emekçilerinden de destek alarak, polis ve ordu barikatlarını
aştılar. İşçiler kararlıydı; Bükreş'e girip haklı taleplerini söke
söke alacaklardı. İşçilerin bu kararlılığı ve işçilerin eylemine yönelik
ülkede büyüyen sempati karşısında, sermaye devleti açık çatışmayı
göze alamadı. Taktik değiştirdiler. İşçilerin temsilcileriyle görüşme
masasına oturma ve kapalı kapılar ardında görüşme taktiğine geçildi.
Kömür işçilerinin bilinç ve örgütlülük seviyesi hakim sınıfların taktiğini
bir bütün olarak boşa çıkarmaya yetmediği ama daha önemlisi direnişin
önderliğini devrimci, komünist güçler yürütmediği için yeni taktik
başarılı oldu. Kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde hükümet
temsilcileri, ocakları kapatma kararının şimdilik hükümetin gündeminden
kalktığı ve ücretlere % 25 zam yapmaya hazır oldukları sözünü verdiler.
Ama bu söz, ne dünya burjuvazisinin ne de Romen burjuvazisinin işçilere
verip de tutmadığı ilk söz değildi... Lafta verilen söz, işçilerin
direnişini geri çekmek, mücadelenin keskinliğini kırmak içindi.
Bu gerçek işçiler yürüyüşlerine son verdikten ve işlerinin başına
döndükten sonra tüm çıplaklığıyla kendisini dayattı. Ücret zammı verilmedi.
Ocakların kapatılması hükümetin resmi programından çıkarılmadı. Kapatma
amacına ulaşmak için hükümet daha uygun bir an beklemeye başlamış
durumda.
Direnişin başını çeken Miron Cozma, daha önce kömür işçilerinin bir
eylemindeki "yasal olmayan" eylem ve sorumluluğu bahanesiyle
mahkeme tarafından 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Karara
karşı protestolarını dile getirmek için yeniden Bükreş yürüyüşü başlatan
işçilerin bu eylemi; artık işçilerin saflarında gedik açmış, karşı
güçlerini hazırlamak için yeterli zamana kavuşmuş devletin silahlı
güçlerince zorla dağıtıldı. Yüzlerce işçi ağır biçimde yaralandı ve
tutuklandı.
Mücadelenin bu evresinde inisiyatifi Romen sermayesi yeniden ele geçirdi.
Fakat işçiler de, amaçlarına ulaşamasalar da, bilinç ve örgütlülük
düzeylerini geliştiren ve yükselten önemli deneyimlerden geçtiler.
Mücadelenin bugünkü seviyesi açısından bunlar önemli faktörlerdir.
Kömür işçilerinin eylemlerinde, önderliğin Romen milliyetçisi Miron
Cozma tarafından yürütülmesi, hem Romen gericiliğinin önemli bir kesiminin
hem de uluslararası sermayenin satın alınmış kalemşörleri tarafından
işçilerin eylemlerinin haklılığını, taleplerinin doğruluğunu gözlerden
gizlemek için kullanıldı, kullanılıyor. Bunlara göre; Romanya'da demokrasi
var, demokratik bir hükümet var. İşçiler aslında kendi ekonomik demokratik
hakları için değil, bu demokratik hükümeti yıkmak için mücadele ediyorlar.
Bütün bunları Miron Cozma'nın siyasi niteliğine dayandırarak propaganda
ediyorlar.
Miron Cozma'nın milliyetçi, faşist bir işçi önderi olduğu doğrudur.
Ancak işçilerin faşist, milliyetçi talepler uğruna mücadele ettiği
yönündeki propagandalar yalandan ibarettir. İşçiler çok somut olarak;
işten atılmalara karşı duruyorlar, kendi ücretlerini korumaya yönelik
olarak zam talebinde bulunuyorlar. İşçiler bu talepler için hükümetle
çatıştılar. Uluslararası sermayenin kalemşörleri ve Romen gericiliğinin
önemli kesiminin gözlerden gizlemek istediği de budur. Onlar, işçilerin
kendi ekonomik-demokratik talepleri için hükümetle çatışmasının kötü
örnek olacağını bildiklerinden işçi eyleminin kendisini değil, Miron
Cozma'nın niteliğini tartışıyorlar. Burada yapılan sahtekarlıktan
başka birşey değildir.
Bu konuda eldeki bilgiler temelinde kısaca söylenmesi gereken şudur:
Her işçi eylemi, işçiler tarafından yürütülüyor gerekçesiyle ilerici,
olumlu bir rol oynamaz. Her işçi eylemi kendi somutu içinde değerlendirilmeli
ve tüm temel yönleri ile birlikte ele alınmalıdır. Somut olarak kömür
ocakları işçilerinin eylemlerini ele aldığımızda görülen iki önemli
yan vardır.
Birinci yön; işçilerin taleplerinin ve bu talepler temelinde geliştirdikleri
mücadelenin haklı doğru olduğudur.
İkinci yan, işçilerin haklı talepler uğruna yürüttüğü haklı mücadele,
Romen burjuvazisinin şovenist-ırkçı Büyük Romen Partisi (ve bu partiyle
yakın ilişki içinde bulunan Miron Cozma) tarafından kendi gerici amaçları
için kullanılmaya çalışıldığı, yer yer bunda başarılı da olunduğudur.
Bu şartlarda, doğru olan tutum işçilerin haklı talep ve mücadelesini
desteklemek ve fakat bunun yanısıra bu mücadelede olumsuz ve gerici
olanı reddetmek, ona karşı mücadele etmektir.
Romanya işçi sınıfı, ilerde sınıf bilinçli örgütlülük temelinde girişeceği
daha kararlı mücadelelerle şimdiki zayıflık ve olumsuzluklarını da
er geç aşmasını bilecektir.
KOSOVA
Emperyalist diplomasinin zincirinde...
Ulusal hakları elinden alınmış Kosovalı Arnavutların geleceği, bütünüyle
emperyalist büyük güçlerin ve Sırp gericiliğinin çıkarlarına terkedilmiş
durumda... Bu çıkarların ve çıkar oyunlarının son durağı, ABD, Almanya,
Fransa, İngiltere gibi emperyalist büyük güçlerin diktası altında
yapılan Fransa'nın Rambouillet şehrindeki "barış görüşmeleri"dir.
Büyük güçlerin tehdidi altında görüşme masasına oturmuş Sırp gericiliğinin
sözcüleriyle Arnavut milliyetçiliğinin temsilcileri, büyük kurtların
diktası altında, aç kurtların çıkarına göre çözüm yolu aramaya çalışıyorlar.
Gerçekte sorun açık: Kosovalı Arnavutların ulusal hakları Sırp hakim
sınıfları tarafından ayaklar altına alınmakta, Kosovalı Arnavutların
ayrılıp ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere ulusal hakları zorla
baskı altında tutulmaktadır. Çözüm, bu en temel demokratik hakların
kabul edilmesi, tanınması ve Kosovalı Arnavutların kendi kaderlerini
gerçekten kendilerinin tayin etmesidir. Ancak böyle bir ortamın sağlanması
emperyalistlerle olacak iş değildir.
Bir yandan Sırp gericiliği, diğer yandan emperyalist büyük güçler
için sorun kendi gerici çıkarlarının nasıl daha iyi korunacağıdır.
Onlar için, en temel ulusal haklardan sözetmek kendi gerici-emperyalist
çıkarlarının üstünü örtmek, gerçek amaçlarını gizlemek için bir araçtan
başka bir şey değildir. Sırp gericiliği, "ülkesinin ve milletinin
bölünmez bütünlüğü" faşist temel pozisyonu çerçevesinde Kosovalı
Arnavutların varlığını ve ulusal haklarını yok saymaktadır. Onlar
için bir "ulusal sorun" yoktur, "Arnavut terörizmi"
sorunu vardır. Fakat Sırp gericiliğinin bu yalana dayalı siyasetini
istediği gibi uygulamada zorlukları var. Çünkü batılı emperyalist
büyük güçlerin kendi çıkarları Sırp gericiliğinin bu siyaseti ile
çelişmektedir. Durum bu olunca, batılı emperyalistler Sırp milliyetçilerinin
karşısına insan hakları savunusu maskesiyle dikilmektedir. Batılı
emperyalistler, öncelikle de hiç olmadı Avrupa'da inisiyatifi kendi
eline almak isteyen batı Avrupa emperyalist devletleri, en başta da
Alman emperyalizmi Balkanlar'da etki alanını genişletmek ve sağlama
almak için Sırp gericiliğinin gücünün zayıflatılmasını bugünkü siyasetinin
temeli yapmıştır. Emperyalist büyük güçlerin bu siyaseti Kosova sorununda
pratiğe geçirmesi, Arnavutların kimi ulusal haklarına lafta sahip
çıkmasını, Kosovalı Arnavutların bazı ulusal haklarının Sırp gericiliği
tarafından resmen tanınmasını gerektirmektedir. Emperyalist büyük
güçler, bu politikalarını hayata geçirmede Arnavut milliyetçilerini,
özellikle Kosova Demokratik Liga'sını ve Kosova Kurtuluş Ordusu, UÇK'yı
kullanmaktadırlar.
Emperyalistler şu an için Kosova'nın Yugoslavya Cumhuriyeti'nden ayrılması
talebini -biraz da ABD'nin siyaseti bu olduğu için- açıktan desteklememektedirler.
Böyle bir talebin uygulanması Sırp gericilğini bir yanıyla daha fazla
zayıflatırken, diğer yandan ama bölgedeki ulusal ve siyasal coğrafyayı
emperyalist büyük güçler için daha karışık ve çelişik hale getirecektir.
Arnavutlar, Kosova dışında Arnavutluk'ta ve sırtını kuruluşundan bu
yana batılı emperyalistlere dayamış olan Makedonya'da yaşamaktadır.
Kosova'nın Yugoslavya'dan ayrılmasıyla hem Makedonya hem de Arnavutluk'la
olan ilişkilerin zarar görmesi olasılığı ortaya çıkabilecektir. Ayrıca,
Kosova'nın da ayrı devlet olarak ortaya çıkması bölgedeki "Balkanlaşma"
yani küçük ulusal ve etnik devletlerin sayısının artmasını, etnik
çelişkilerin emperyalistlerin istediği ölçünün dışında kabarmasını
beraberinde getirecektir. Bu nedenlerden dolayı, batılı emperyalist
büyük güçler, en başta ABD'nin bu yöndeki tavrı sonucu Kosova siyasetlerinin
sınırını -şimdilik-, Kosova'nın Sırp hakim sınıfları tarafından otonom
bölge ya da otonom cumhuriyet olarak tanınması şeklinde çizmişlerdir.
Fakat bu sınırın daha ileri çekilmesi olasılığı vardır ve bu Sırp
gericiliğinin "uzlaşma yeteneği"ne bağlıdır.
Kosova'da yaşayan nüfusun % 90'ı Arnavuttur. Arnavutların toplam nüfusu
2 milyon civarındadır. Bu nüfusun yarısından çoğu 20 yaşın altındadır
ve bu nüfus her yıl % 4 büyümektedir. Kosova, eski Yugoslavya içinde
iktisaden en geri bölgedir. İktisadi geriliğe paralel olarak işçi
sınıfının toplam nüfus içindeki oranı düşüktür. Hızla büyüyen nüfus
artışına paralel olarak işsizlik de çığ gibi büyümektedir. Eğer bugün,
Kosovalı Arnavutlar içerisinde işçi sınıfının objektif rolü önemli
bir yere sahip değilse, bu öncelikle Kosova'daki işçi sınıfının objektif
durumunun zayıflığından ve oranı düşük olan işçi sınıfının bilinç
ve örgütlülük düzeyinin düşüklüğündendir. Kosovalı Arnavut işçi sınıfının
safları yeni güçlerle arttıkça, onun bilinç ve örgütlülük düzeyi yükseldikçe,
Kosova ulusunun kendi kaderini tayin hakkının gerçek çözümü sonuna
kadar devrimci bu sınıfın mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline
gelecektir. İşte o zaman Arnavut işçi sınıfı, bölgedeki diğer uluslardan
işçi kardeşleriyle dayanışma içinde gerçek çözüme doğru sağlam adımlarla
ilerleyecektir.
Şu an, emperyalist büyük güçler, Sırp gericiliğine kendi taleplerinin
önemli bir bölümünü kabul ettirecek, bu taleplerin formüle edildiği
anlaşmaya imza attıracak ve böyle bir anlaşmanın uygulanmasını sağlayan
garantör olarak kendi askeri güçlerini bölgeye yerleştirecektir. Bu
durumda Kosovalı Arnavut işçi, emekçi ve köylülerin sorunları gerçekte
çözülmemiş, sadece baskının biçimleri ve uygulayıcıları değişmiş olacaktır.
NİJERYA
Afrika usulü demokrasicilik oyunu...
Afrika kıtasındaki ülkelerin önemli bir bölümünü askeri diktatörlükler
yönetiyor. Askeri diktatörlükle yönetilen ülkelerin birinde, askeri
faşist diktatörlükten parlamenter maskeli faşizme geçmek amacıyla
seçimlere izin verilirse, emperyalist basında "demokrasiye geçiliyor"
değerlendirmeleri yapılır ve "demokrasiye saygılı" komutanlar
göklere çıkarılır.
Gerçekte, örgütlü ve ilerici bir halk hareketinin askeri rejimi yıkmasıyla
değil de, hakim sınıfın kendi içindeki çelişkilerin çözümünde halkın
rejime karşı uyanan ve yayılan öfkesinin kullanılarak rejimin yapısında
biçimsel değişiklikler yapılması, örneğin askeri yönetim yerine seçimlerle
yeni bir yönetim oluşturulması "demokratikleşme" olarak
gösterilir. Seçimlerle iktidara gelenler kısa sürede kendi askeri
diktatörlüklerini kurarlar ya da yeni bir askeri darbe yapılır ve
"demokrasiye" ara verilir.
Bu tür oyunun çok sık oynandığı Afrika ülkelerinden biri de Nijerya'dır.
1960 yılında biçimsel bağımsızlığına kavuşan Nijerya 6 yıl askeri
darbesiz bir dönem geçirdi. 1966 yılında ilk askeri darbe, aynı yıl
da ikincisi yapıldı. 1970'li yıllarda, batılı büyük petrol tekelleri
Nijerya'da yoğun bir biçimde petrol çıkarmaya yatırım yaptılar. 1979'da
General Obosanjo seçimler yapılmasına izin verdi. Sivil devlet başkanı
olarak Shehu Shagari seçildi. Shagari 1983'deki devlet başkanlığı
seçimini de kazandı ama 1985'de General Babangida tarafından devrildi.
Babangida, seçileceğini sandığı için devlet başkanlığı seçimine 1993'te
izin verdi. Kendisi yerine sandıktan Moshood Abiola çıkınca, seçimleri
geçersiz ilan etti. Askeri faşist diktatörlük devam ettirildi. Bu
ara bir kaç askeri darbe daha yapıldı. Generallerin adı değişti, askeri
faşist diktatörlüğün niteliğinde bir değişim olmadı.
Fakat 1998'e gelindiğinde eskisi gibi askeri darbelerle yönetenleri
değiştirmek ama askeri yönetimde önemli bir değişiklik yapmadan devam
etmek iyice zorlaştı. En sonunda General Obasonjo, ülkenin sivil yönetime
devri için bir geçiş programını kabul etti. Bu geçiş programına uygun
olarak, üç partinin katılımına izin verilen yerel seçimler Aralık
1998'de, parlamento seçimleri ise Ocak 1999'da yapıldı. Şubat 1999'da
da devlet başkanlığı seçimleri yapılacak ve böylece "demokrasiye
geçiş" sağlanmış olacaktır. Emperyalist medyanın pompaladığı
düşünce budur.
Nijerya'nın sorunlarının gerçek nedeni seçimlerin yapılmamış olmaması
değil ki, seçimler sorunlara çözüm getirsin! Şimdiye kadar gerçekten
demokratik seçimlerin yapılmamasının gerçek nedeni, ülkenin emperyalizme
her yönüyle bağımlı olması, emperyalist büyük güçlerin ve emperyalist
büyük tekellerin, özellikle de petrol tekellerinin Nijerya'yı en barbar
bir biçimde sömürü kıskacı altına alması, sömürü düzenlerinin ayakta
kalması ve sürmesi için ülkede küçük ama emperyalist talandan kısa
sürede en büyük payı almak için faşist bir rejim kuran oligarşinin
iktidara oturtulmasıdır.
108 milyon olan Nijerya nüfusunun ezici çoğunluğu kırlık alanda yaşamaktadır
ve yoksul köylüdür. Petrol kuyularının ardı ardına açılması ve petrol
üretiminin hızla büyümesine bağlı olarak 1970'lerden itibaren şehir
nüfusu da hızla artmaya, buna bağlı olarak proleterleşme süreci hızlanmaya
başlamıştır. Ülkede farklı etnik kökenlerin ulusal birliklerde şekillenmesi
halen geridir ve etnik birlik daha öne çıkmaktadır. Etnik gruplar
içinde ülkenin kuzeyinde HausSAĞFulanıler, güneybatıda Yorubalar ve
güneydoğuda da İbolar başta gelmektedir. Bu etnik grupların klan şefleri,
çıkarlarına göre çeşitli dönemlerde kurulan askeri diktatörlüklerle
ya yakın ilişkiler kurup zenginleşmeye çalışmışlar ya da istedikleri
pay verilmediğinde karşı mücadele yürütmüşlerdir.
Ülke, dini açıdan da üç temel gruba bölünmüştür. Nüfusun yaklaşık
olarak % 43'ü müslüman, % 34'ü hristiyan ve % 19'u animist (Animizm:
Evrendeki canlı-cansız tüm varlıklara bir ruh atfeden din) dinindendir.
Müslüman burjuvazi, müslüman klan şefleri daha çok Nijerya'nın kuzeyinde
yaşayan müslüman kökenliler arasında uzun yıllardır dine dayalı bir
hareket geliştirmek amacıyla yoğun bir uğraş içindedirler. Bu takım,
güya partilerden bağımsız olan "Barış İçin Bağlaşık" adlı
bir kitle örgütünün içinde yoğun bir etkiye sahiptir.
Ülkenin en önemli gelir kaynağı, Shell gibi uluslararası tekellere
peşkeş çekilmiş petrol üretimidir. Fakat 1980'li yıllardan bu yana
ham petrol fiyatı sürekli olarak düşmektedir. Buna bağlı olarak Nijerya'nın
gelirinde bir düşüş vardır ve dolayısıyla Nijerya hakim sınıflarının
kendi aralarında paylaşabilecekleri bölüm de gittikçe küçülmüştür.
Gittikçe küçülen gelirden oligarşinin hangi kesiminin daha büyük paya
el koyacağı bağıntısında yürüyen dalaşı ve dalaşın aracı olarak askeri
darbeleri de keskinleştirmiştir. Batılı petrol tekelleri ülkede milyonlarca
ton petrol üretip, milyarlarca dolar kazanırken, ülkede yeterli benzin
bulunmamaktadır. Benzin kıtlığından, petrol boru hatlarından kaçak
benzin pompalamaya çalışırken bir çok kez büyük patlamalar olmuş,
yüzlerce insan feci şekilde yanarak ölmüştür.
Ülkenin borçları azalmamış, artmıştır. Dış borç miktarı 30 milyar
ABD dolarına yükselmiştir. Artan ekonomik sıkıntının yükü halkın sırtına
yıkılmıştır. 1980'li yılların verilerine göre bin dolar civarında
olan kişi başına düşen aylık gelir 1990'lı yıllarda 300 dolara düşmüştür.
Bu kişi başana düşen 300 dolarlık gelir, zenginlerle yoksulların gelirinin
toplamının ülkenin nüfusuna bölünmesinden çıkan rakamdır. Gerçekte
halk yığınlarının geliri 300 ABD dolarından çok daha düşüktür. Halkın
üzerindeki siyasi baskıda sürekli ve sistemli olarak öne çıkartılan
şiddet ve terördür. Başkaldırmaya cesaret eden halk yığınlarının karşısına
çıplak terör çıkartılır.
Nijerya'da bu şartlarda seçimlere gidiliyor, "demokrasiye"
geçiliyor!
İşçilere ve diğer emekçilere seçimlerde ve "demokrasiye geçiş"
oyununda biçilen rol figüran rolünden başka bir şey değil.
Şubat 1999
