MAI:

MALİ SERMAYENİN YENİ BİR DİKTASI

1980'li yılların sonu 1990'lı yılların başında; Doğu Bloku'nun çökmesiyle birlikte, batılı emperyalist sermayeye ve büyük tekellere yepyeni, geniş pazar alanlarının açılmasına rağmen bu durum kapitalist dünya düzenine stabilizasyon getirmedi. Tersine, özel mülkiyet ve azami kâr üzerine kurulu dünya kapitalist düzeni, bir dizi ülkenin açık pazar ekonomisine doğrudan katılmasıyla daha fazla ekonomik ve mali kriz eğilimli hale geldi. Etkinlik alanını genişleten kapitalist meta üretimi istikrarsızlık ve yıkıcılığı daha derin bir biçimde beraberinde getirdi. Bu artan istikrarsızlığın ise üç temel sonucu oldu.
Birincisi, sermaye düzeninin gerçek egemeni olan mali sermaye azami kârı daha büyük ölçüde artırmak amacıyla işçi sınıfına karşı dünya çapında yoğun bir saldırı yürütmesi. Gerçek ücretlerin düşürülmesi, elde edilen ve kısmi olarak işgücünün sınırsız sömürüsünü kısıtlayan yasaların ezici çoğunluğu mali sermayenin çıkarına uygun olarak kaldırılması ya da değiştirilmesi. İşçi sınıfının daha fazla yoksul hale getirilmesi.
İkincisi, daha sık ve şiddetli bir biçimde kendini gösteren ekonomik ve mali krizden en az zararla çıkabilmek, diğer rakipleri karşısında daha büyük bir kozla mücadele edebilmek için büyük mali kuruluşlar ve tekeller arasında birleşme eğiliminin artması, çok daha büyük emperyalist tekeller ortaya çıkması.
Üçüncüsü ise, uluslararası alanda mali sermayenin egemenliğinin daha fazla pekiştirilme ihtiyacına bağlı olarak, politik ve hukuki alanda bağımlı ülkelere daha sert kölelik anlaşmalarının dayatılması. Burada, üçüncü noktanın en açık ve en son örneği olarak "Çok Uluslu Yatırım Anlaşması" (MAI) olarak adlandırılan anlaşmayı ele almak istiyoruz.

Emperyalist dünyanın en büyük potansiyele sahip devleti ABD'nin inisiyatifi ile MAI görüşmeleri 1995 yılında 29 OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı) ülkeleri arasında büyük bir gizlilik içinde tartışmaya açılmıştır. Fakat bir sendikanın MAI taslağını ele geçirip İnternet üzerinden yayınlamasıyla birlikte bu gizlilik perdesi aralanmış ve konu uluslararası kamuoyunun da tartışma gündemine girmiştir. Dünyada devletler arasında imzalanmış bulunan 1800'ün üzerinde yatırım anlaşması bulunmaktadır.
Çeşitli devletler arasında imzalanan yatırım anlaşmaları, yalnızca göreceli olarak az sayıda imzacı taraflar için geçerli ve imzacı olmayan devletler için bağlayıcı olmadığından, çeşitli devletler arasında çok sayıda imzalanmış bulunan yatırım anlaşmaları mali sermayenin dünya çapında etkisini artırmasını zorlaştırdığından MAI; çeşitli devletler arasında imzalanan yatırım anlaşmaları yerine tüm kapitalist dünyada birden geçerli olacak bir yatırım anlaşması ortaya çıkarma çabasının bir ürünüdür.

Çokuluslu Yatırım Anlaşması'nı savunanların başında ABD, Avrupa Birliği ve Japonya'nın gelmesi eşyanın tabiatına uygundur. Çünkü dünyada yatırımcı kapitalist devletlerin/devlet gruplarının başını bu üç dev çekmektedir. Kapitalist dünyanın üç temel direği anlaşma taslağını diğer ülkelere daha kolay kabul ettirebilmek amacıyla, Dünya Ticaret Örgütü'ne (WTO) göre çok daha dar olan, etkili ve yetkili devletlerin daha bariz egemen oldukları OECD içerisinde tartışmaya açarlar. Tartışma(!) bitip anlaşma hazır hale getirildikten sonra imzaya açılacaktır. Anlaşmaya imzayı atan her ülke, imzasını en erken 5 yıl sonra geri çekebilecektir. Anlaşmaya imza atmanın etkisi yalnız bu 5 yılla da sınırlı değildir. İmzacı ülkeden birisi 5 yıl sonra imzasını geri çekse bile anlaşmanın şartları fesih tarihinden 15 yıl sonrasında da geçerliliğini olduğu gibi koruyabilecektir. Yani toplam 20 yıl sonra imzacı bir ülke anlaşmadan kendini kurtarabilecektir. Bu 20 yıl sonra eğer halen anlaşmadan çekilebilme gücü kaldı ise tabii...

Anlaşmanın temel amacı mali sermayenin yatırım faaliyeti önündeki her türlü ulusal engellerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu temel amaca uygun bir biçimde yabancı yatırımcılar ve şirketler ulusal yatırımcı ve şirketlerle aynı haklara sahip olacaklardır. Burjuva eşitlik mantığı çerçevesinde yabancı şirketlerle (yani kural olarak emperyalist tekellerle, mali sermaye kuruluşlarıyla) yerli şirketlerin (yani emperyalist tekellere göre küçük işletmelerin) kağıt üzerinde eşit hakka sahip olması gayet doğaldır. Çünkü kağıt üzerindeki eşitlik, yalnızca güçsüzün gözünü boyamaya yaramakla kalmaz, herşeyden önce bu eşit olmayanları eşit ilkede birleştirerek güçlünün egemenliğini pekiştirir. Nasıl burjuvazi, feodalizme karşı mücadelede sermaye sahibi sınıfla emekçi sınıflar arasında formel "eşitlik" sloganıyla kendi sınıf egemenliğinin pekiştirilmesini sağladıysa, eşit ekonomik, mali güçlere sahip olmayan şirketler ve devletler arasında "eşit hak" ilkesiyle de emperyalist büyük güçlerin ve mali sermayenin egemenliğini zayıf devletlere ve şirketlere karşı daha kesin bir biçimde pekiştirmek istemektedir.

Emperyalist devletlerin ve mali sermayenin bağımlı devletlere ve küçük ulusal sermayedarlara daha ağır egemenlik şartları dikte ettirmesinden ezilen ülkelerin proletaryası, emperyalist dünyanın bir parçası ve uzantısı olan ve ulusal çerçevede baskı altında tutulmasının başsorumlusu olan "kendi" zayıf sömürücü devletinin ve "kendi" "ulusal" sömürücülerini savunması gerektiği sonucunu çıkaramaz. Tersine çıkarılması gereken sonuç; devlet sınırları içinde, yaşadığı ülkenin emperyalist dünya sisteminin boyunduruğu altında tutulmasının başsorumlusu olan "kendi" devletinin ve "kendi" burjuvazisinin egemenlğine son vererek emperyalizmin ülkedeki egemenliğine de son vermek olmalıdır. Devrimci proletarya egemen, emperyalist devletlerin burjuvazisiyle bağımlı ülkelerin burjuvazisi arasında ulusal sömürüden kimin daha fazla pay alacağı çelişkisinden, yalnızca kendi konumunu güçlendirmek için yararlanacak ama hiç bir şartla kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmayacaktır.

MAI anlaşmasına imza atan ülkelerin "eşit hakkı güvence altına almasından" sermaye dolaşımını ilgilendiren her alan anlaşılmaktadır. Örneğin devletlerin verdiği ihalelerde, sübvansiyonlarda yerli şirketler hiç bir ayrıcalığa sahip olamayacaklardır. "Eşit hak"tan yalnızca bir ülkeye yatırım yapan yabancı şirket değil, bu şirketin tüm ortakları da yararlanacaklardır. Yatırım yapılan ülkede elde edilen kârlar hiç bir sınırlama ile karşılaşmadan ülke dışına transfer edilebilecektir. Aynı şekilde yatırım yapılan ülkede üretilen ürünler de hiç bir sınırlama ile karşılaşmadan ülke dışına ihraç edilebileceklerdir.
MAI anlaşmasına göre yalnızca üretime yönelik sermaye yatıran özel ya da tüzel kişiler değil, aynı zamanda hisse senetleri, krediler, taşeron ortaklıklar da yatırımcı katagorisinde ele alınacaklardır. Böylece bağımlı ülkelere yatırılan sermayenin önemli bir bölümünü oluşturan hisse senetlerine dayalı spekülatif sermaye de emperyalist düzenin tam koruması altına alınacaktır. Anlaşmanın temel öğelerini yatırım korunması, yatırım liberalleştirilmesi ve anlaşmazlık çözümü oluşturmaktadır. Yatırım korunması ve yatırım liberalleştirilmesi; bağımlı ülkelerde yabancı sermayenin -yani emperyalist sermayenin- devlet müdahalesi ve engeliyle karşılaşmasının önlenmesi, pazar ilişkilerinin yabancı sermayenin egemenliğine tamamen teslim edilerek ulusal sermayenin ekonomik alandaki rolünün en aza indirgenmesi demektir. Yatırımcılar ve onların ihtiyacı kadar yönetici ve teknik personel hiç bir kısıtlama ile karşılaşmadan yatırım yapılan ülkeye girip çıkabilecekler ve çalışabileceklerdir.

Üçüncü temel öğe de çok önemli ve ilginçtir. Anlaşmaya imza atan ülkelerden oluşturulacak bir komisyona anlaşmazlık durumunda mahkeme olarak karar verme hakkı tanınacak ve bu mahkemenin kararlarına imzacı ülkeler itaat etmekle yükümlü olacaklardır. Mahkeme olarak görev yapacak komisyonda ağırlığın etkili ve yetkili emperyalist devletlerin elinde olacağını hatırlatmaya gerek yok sanırız. Bu mahkemeye davacı olarak başvurabilenler yalnızca devletler değil, aynı zamanda yatırımcılar da olacaktır. Yani uluslararası bir kuruluşta, uluslararası hukukun temel unsuru olan egemen devletler, özel ve tüzel kapitalistlerle aynı haklara sahip olacaklardır. Özel ya da tüzel bir niteliğe sahip yatırımcı, MAI şartlarına uymadığını iddia ettiği bir devlete karşı dava açabilecek ve devlet davayı kaybettiğinde yatırımcının tüm zararı davalı devlet tarafından giderilecek. Örneğin MAI'i imzalamış bir devlet, emperyalist yatırımcının onayı olmadan, kamu çıkarına olduğu tartışma götürmez olsa bile, sözkonusu bir işletmeyi devletleştiremeyecek veya tersi özelleştiremeyecektir. Ne de olsa sermayenin çıkarının üstünde hiç bir şey olamaz!

Ülkemiz tarihi MAI tipi anlaşmalara pek yabancı değildir. 19. yüzyılın sonunda TC'nin önceli olan Osmanlı İmparatorluğu emperyalist devletlere ve mali kuruluşlara tamamen bağımlı hale getirilir. Devlet, mali olarak iflasın eşiğindedir, borçlarını ödeyemez. Bunun üzerine Avrupalı emperyalist büyük güçlerin denetiminde ve doğrudan onlara bağlı olan Düyun-i Umumiye diye bir kuruluş oluşturulur. Bu kurum Osmanlı Devleti'nin bir dizi görevini, her şeyden önce de gelir getiren vergileri toplama ve ihtiyacına göre paylaştırma görevini üzerine alır. Düyun-i Umumiye devlet içinde devlettir. Bu kurumun çalışanları ulusal mahkemelerde yargılanamaz, ülkenin zabıt güçlerince tutuklanamaz. Yabancı yatırımcılar, spekülatörler ülkeye istedikleri gibi girip çıkarlar vb.

Türkiye'de MAI'ya karşı farklı sınıfların ve onların farklı katmanlarının farklı tavırları olacaktır. Emperyalist sermaye ile işbirliği içinde olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onların medyadaki kalemşörleri, MAI'nin kendilerine de zarar veren bazı yönleri konusunda şikayet etseler bile, emperyalist sermayenin ülkede daha sınırlamasız bir biçimde dolaşması esas olarak yararlarına olacağından MAI'cılığın savunucusu olacaklardır. TC devleti üzerinde tam bir egemenliğe sahip bu sınıfın çıkarı Türkiye'nin MAI anlaşmasını imzalamasını beraberinde getirecektir. Emperyalist sermaye ile işbirlikçilik imtiyazını elde edememiş ulusal burjuvazinin üyeleri, uzun vadede kendi gelişmelerine büyümelerine daha fazla engel olacak MAI anlaşmasına karşı "bağımsızlık" çığırtkanlığı yapacaklar. Dahası kendi sınıf çıkarlarına hizmet eden bir biçimde içi doldurulmuş "bağımsızlık" talebi altında, kendi sınıf çıkarlarının devlet tarafından korunması için yaygara koparacaklardır. Bu sınıfların çanak yalayıcılığını yapan Aydınlık gibi odaklar, milli burjuvazinin feryatlarını sosyalist laflarla süsleyip işçi sınıfının ve devrimci hareketin saflarına taşımaya çalışacaktır.

Devrimci proletaryaya gelince; o, MAI anlaşması da dahil olmak üzere her türden emperyalist bağımlılığa karşı mücadelede kendi kızıl bayrağını kaldıracak, milli burjuvazinin bayrağı altında mücadele etmeyi reddedecektir. Devrimci proletarya, her türden emperyalist bağımlılığı ortadan kaldırmanın tek gerçek yolunun, ulusal devlet sınırları içindeki her türden burjuva egemenliğinin yıkılmasından geçtiğini bilerek, tüm diğer emekçi sınıfları kendi bayrağı altında mücadeleye çağıracaktır. Emperyalist egemenliğe ve emperyalizmin diktasına karşı tek doğru ve gerçekçi mücadele budur.

16 Ocak 1999



AB:

AVRUPA BİRLİĞİ'NDE ORTAK PARA BİRİMİNE GEÇİŞ...

1 Ocak 1999 tarihinden itibaren 15 Avrupa Birliği (AB) ülkesinden 11'inde ortak para birimine geçişin resmi adımı atıldı. İngiltere, İsveç, Danimarka yeterli kamuoyu desteği bulamadığı ve aynı zamanda ortak para birimine geçişin gelişimini kendi çıkarları açısından gözlemlemek için ortak para birimine onay vermezken; Yunanistan, başından itibaren girmek için can atmasına rağmen, ortak para birimine geçişin şartlarını yerine getiremediği için daha sonraki bir tarihte ortak para kulübüne üye olmak üzere şimdilik dışta tutulmuştur. Şu an 11 AB üyesi ülke ortak para biriminin üyesidir.
Ortak para biriminin adı, AB'deki Almanya'nın ağırlığını sembolik olarak dile getiren Almanca kökenli "euro"dur. Türkçeye bazen öro bazen de yuro olarak çevrilen euronun okunuş biçimi oyrodur. Oyro, 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren resmi para olarak kabul edilmesine rağmen, henüz para olarak doğrudan dolaşımda değildir. 11 ülkenin kendi ulusal paraları doğrudan dolaşımda kullanılmaya devam edilmektedir. Ortak para ise şimdilik hesapta kullanılmaktadır. Bu yüzden onun şu anki biçimine "hayalet para" da denmektedir. Fakat oyro "hayalet para" olmayacak kadar da gücünü hissettirmektedir. 11 ülkenin borsalarında hisse senetlerinin değerleri artık ulusal para ile değil oyro ile adlandırılmaktadır. Almanya'nın Frankfurt şehrinde bulunan Avrupa Merkez Bankası artık, 11 ülkenin ulusal paraları ve uluslararası kurları hakkında karar verme hakkına sahip gerçek bir merkez olarak çalışmaya başlamıştır. Havale ödemeleri, ödemeli alışverişler de oyro üzerinden yapılabilmektedir. 2002 yılından itibaren oyro banknotları ve madeni paraları da piyasaya sürülecek ve oyro hayalet elbisesini de çıkarıp tüm ortak para birimine üye ülkelerde ulusal paraların yerini alacaktır.
ABD, Japonya gibi önemli rakiplerine karşı önde gelen Avrupalı emperyalist ve kapitalist devletlerin gücünü birleştiren AB, ortak para birimine geçişle birlikte pozisyonunu güçlendirme bakımından yeni bir ileri adım daha atmıştır. AB ülkeleri toplam 370 milyon nüfusları ile 268 milyon nüfuslu ABD'ye göre daha büyük insan potansiyeline sahiptir. Doğu Avrupalı aday ülkeler de -Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovenya ve Estonya- AB'ye üye olduklarında bu nüfus 430 milyona çıkacaktır. 14 bilyon marklık ekonomik gücü ile AB şimdiden dünyanın en büyük iç pazarı konumundadır. Dünya nüfusunun % 6,4'ünü oluşturan AB'nin (ABD için bu oran % 4,6, Japonya için % 2,2'dir) dünya ticaretindeki oranı %19,7 (ABD'nin % 16,5, Japonya'nınki %10,1'dir), toplam dünya üretimindeki payı % 27,5 (ABD'nin ki 26,5, Japonya'nınki 14,2'dir) ve dünya silahlanma giderleri içindeki payı ise % 21,4'tür (ABD'nin payı % 34, Japonya'nın payı % 5,1'dir). Dünya ticaretinin bugün % 33'ü oyro ile ödenirken, % 48'i ABD doları ve %5'i yenle ödenmektedir.
Bu kadar büyük bir ekonomik ve mali gücün ortak parasının yalnızca üye ülkelerin sınırları ile yetinmesi mümkün değildir. Oyro yürürlüğe girer girmez dünyanın ikinci büyük döviz rezervi olarak kabul görmeye başlamıştır. Oyronun dünya ekonomisinde ve ticaretinde oynayacağı rolün artmasına paralel olarak ABD dolarının dünya parası konumunu da daha kesin bir biçimde sarsacak, oyro giderek ikinci bir dünya parası olarak işlem görmeye başlayacaktır.
AB üyesi emperyalist, kapitalist devletler açısından ortak para birimi daha büyük ortak rakiplerine karşı mücadele açısından ortak yararlar sunmaktadır. Bu yüzden 11 AB ülkesi arasındaki ortaklık bugünkü şartlarda istenen ve geliştirilen bir ortaklıktır. Fakat bu ortaklığın, birliğin esas kârlıları, AB içerisinde esas ağırlığa sahip olan ve bu yüzden ortaklığın önde gelen girişimcileri olan Almanya ve Fransa'dır. Bu iki emperyalist güç, emperyalist dünyada ABD ve Japonya'nın da önde gelen rakipleridirler. Bu nedenle bu iki emperyalist büyük gücün "birlik şampiyonu" kesilmeleri anlaşılırdır. Fakat bu birlik, kendi içinde bir ABD ve Japonya pazarına göre daha büyük iç çelişkilere sahiptir. Önde gelen emperyalist büyük güçlerden Büyük Britanya AB üyesi olmasına rağmen, AB içerisindeki diğer iki büyük güç olan Almanya ve Fransa ile çelişkileri ve çekişmeleri nedeniyle ortak para birimine üye olmamıştır. Hem AB üyesi hem de ortak para birimine üye tüm ülkelerde, kendi ulusal hakimiyetlerinin bir bölümünü, örneğin kendi paralarının değerinin ve emisyonunun belirlenmesini ortak merkezi bir Avrupa bankasına devretmelerine rağmen; kendi "ulusal" siyasi yapılarını özenle korumaya devam etmektedirler; edeceklerdir de... Her "ulusal" devletin kendi çıkarlarını gözettiği bir bileşimde "ortaklık" ancak "ortak çıkarlar" olduğu sürece olabilir. "Ortak çıkarların" olmadığı yerde ve ölçüde de ayrılık yürüyecektir. Ayrıca bugünkü AB ve ortak para birimi, AB içindeki güç dengelerine göre ve bu güç dengelerine hizmet eder biçimde yürürlüğe konmuştur. Kârın ekonomik, mali, askeri güce göre paylaşıldığı emperyalist dünyada, bugünkü birlikler içindeki güç dengelerinin değişmesine paralel olarak kârın değişen güçler dengesine göre paylaşılması daha keskin bir biçimde gündeme geldiğinde bugünkü birliklerin ne kadar "sağlam" temellere dayandığı bir kez daha görülecektir.

15 Ocak 1999

ABD:

SOSYAL DARWİNCİLERİN AMERİKAN RÜYASI

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile özdeşleştirilen ve emperyalist dünyada sık sık kullanılan bir deyim var: "Amerikan rüyası"... Bu rüyanın anlattığı, bu ülkede "şans eşitliği" olduğu ve şansını kullanmasını bilen herkesin sınıf atlayıp zengin olabileceğidir. Bu "rüya"da, "bulaşıkçılıktan milyonerliğe" yükselmek mümkündür! Yeter ki, rüyaya inanın, kedinize güvenin!

Kuşkusuz ABD, kapitalist-emperyalist dünyanın en zengin ülkesidir. Kapitalist dünyada hiç bir önemli ekonomik, mali, diplomatik, askeri vb. gelişme, değişme, ABD'nin etkisi olmadan gerçekleşememektedir. ABD zengin ve güçlü bir ülkedir. Fakat bu ABD vatandaşlarının çoğunluğunun da zengin ve güçlü oldukları anlamına gelmemektedir. Tersine ABD vatandaşlarının ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, işsizler, yoksul köylüler ve küçük burjuvazinin alt tabakası bu zenginliği ve güçlülüğü ancak rüyasında hayal edebilmektedir. ABD'nin güneyindeki ve büyük şehirlerindeki siyah derili vatandaşlarının, Pasifik kıyılarında ve Florida'da yaşayan Latin Amerika kökenlilerin, New York'ta Çinli kökenlilerin büyük çoğunluğu ve geçimini işgücünü satarak yaşamak zorunda kalan beyaz derili işçilerin ve işsizlerin milyonlarcası, küçücük dükkanlarında asgari geçim düzeylerini korumak için işçilerden daha fazla süre çalışmak zorunda kalan küçük dükkan sahiplerinin, köylülerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaktadır. Çoğunlukla bir tek işin geliriyle ABD'de geçinmek imkansızdır. Çünkü gerçek ücretler oldukça düşüktür. Bu zengin ve güçlü ülkede, nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşamasının nedeni, zenginliğin ve gücün yalnızca ABD vatandaşlarının küçük bir bömününün elinde toplanmasıdır.

ABD Vergi Dairesi'nin 1995 yılına ilişkin verdiği bilgilere göre ülkede 4 milyon adet dolar milyoneri vardır. ABD nüfusunun yalnızca % 0,5'i tam 2,4 bilyon dolar taşınmaz değere ve tam 865 milyar dolar değerli kağıda sahiptir. ABD'deki yoksul kesimin geliri son 25 yıl içerisinde yerinde sayarken, zengin azınlığın serveti % 50 artmıştır. Son yıllarda ABD ekonomisinin büyümesine ve enflasyonun düşük olmasına rağmen ortalama ücretler 1973 yılı seviyesinin altına düşmüştür. Tüm işçilerin üçtebiri yılda 15 bin dolardan daha az gelire sahiptir. Fakat büyük tekellerin menajerlerinin kazançları astronomik rakamlara ulaşmıştır. Örneğin, City Group Bankası müdürlerinden Sanford Weill'in 1997'de yıllık kazancı 230 milyon dolar olmuştur. Verilen resmi bilgilere göre 1990 başından bu yana ABD ekonomisinde 28 milyon kişiye iş olanağı yaratılmıştır fakat diğer yandan yine büyük sayıda işten çıkarmalar gerçekleştirilmiş, bir dizi işletme iflas ederek milyonlarca işçiyi işsizler ordusunun saflarına yollamıştır. İş bularak yeniden çalışmaya başlayanların büyük bir bölümü daha düşük ücretlerle çalışmaktadır. Ortalama olarak her yeni iş eski işe göre %14 daha düşük geliri beraberinde getirmektedir. ABD'deki her beş işçiden biri kısmi işlerde çalışabilmektedir. Tüm ABD nüfusunun en az % 13,7'si yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Her 5 ABD'li çocuktan biri yoksulluk şartlarında büyümektedir. Eğer bu şartlarda yaşamayı becerebilirse... Gelir piramidinin üst % 20'sini oluşturanlar aynı piramidin 1/5'ini oluşturan alt tabakanın gelirinden 11 kat daha büyük gelire sahiptir.

ABD'deki ekonomik ve toplumsal gelişme nüfusun ezici çoğunluğu için Sosyaldarwinizm uygulamasından başka bir şey değildir. Doğada ve hayvanlar dünyasında türlerin korunması ve gelişmesi açısından kendiliğinden doğal sürecin kanunları -güçlü olanın yaşaması ve türünü koruyabilmesi- ABD'nin kapitalist düzeninde de geniş çapta uygulanmaktadır. Zengin ve güçlü olan için en lüks konutlarda oturmak, en geniş sağlık, eğitim imkanlarından yararlanmak, kamu kuruluşları üzerinde etkide bulunmak, bunları etkisi altına almak, kendi çıkarları yönünde kullanmak, zenginliğine zenginlik katmak mümkünken; ezici çoğunluk için yaşayabilmek için hergün yeniden mücadele vermek, en kötü eğitim ve sağlık imkanlarına katlanmak, en kötü konutlarda -hatta sokakta- yaşamak, çocuklarının her türden uyuşturucuya alıştırılarak kendi neslinin fiziki ve manevi geleceğinin kötürüm edilmesine razı olmak vb. çıplak Amerikan gerçekliğidir.
Yaşamak için bile yeterli maddi olanaklara ve gelire sahip olmayan ABD vatandaşlarının, yalnız kendisinin değil gelecekteki bir kaç sülalesinin bile lüks şartlarda yaşamasını garanti eden gelire sahip küçük zengin azınlıkla eşit şartlara sahip olabileceğini iddia edebilmek için ya gerçekten aptal bir hayalperest ya da gerçeklerin çarpıtılmasından yarar uman bir demagog olmak gereklidir.

ABD toplumundaki eşitsizliği ve bu eşitsizliğin giderek büyük ölçüde artmasını bir dizi burjuva ekonom ve toplum bilimcisi de teslim etmektedir. Çünkü bu gerçeğe gözün tamamen kapanması gelecekte "Amerikan demokrasisi"ne çok daha büyük belalar açabilir. İşte bu korku bazı burjuva ekonomistleri ve toplum bilimcileri daha dikkatli bir politika yönünde tavır takınmaya zorlamaktadır. Akıllarına gelen en iyi tedbirler, kapitalizmin hastalıklarını deyim yerindeyse "aspirinle tedavi etme"nin ötesine geçmemektedir.

Kapitalist cehennem emekçiler için kader mi?
Tabi ki, kader değil!

Kapitalizm sömürücü bir avuç asalağın çıkarına işleyen bir sistemdir. Bu sistemde geniş emekçi yığınlara rahat yaşama imkanları yoktur. Onlar üretmekte, kapitalistler sefahat içinde yaşamaktadırlar. Bunun değiştirilmesi işçi ve emekçilerin ellerindedir!

14 Ocak 1999