Türkiye de nükleer "kaza"yla tanıştı...
Evet, yanlış okumadınız... İstanbul İkitelli'deki bir hurda deposunda
bir "nükleer kaza" yaşandı.
Öyle bir "kaza" ki, nasıl meydana geldiği bile tam bilinmiyor.
"Kaza"ya uğrayanların ilkönce hurdacılık yapan iki kardeş
olduğu ortaya çıkıyor. Ilgaz kardeşler bir aydan fazla zamandır aynı
şikayetlerle çeşitli hastahanelere başvuruyor, ama her seferinde hastalara
değişik teşhisler konuyor. En sonunda Özel Güneş Hastahanesi hekimleri
tarafından yapılan muayeneler ve bu hastahanenin sağlık uzmanlarının
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi yetkilileriyle
temasa geçip yapılan araştırmalar sonucunda Ilgaz kardeşlerin radyoaktif
madde temasına maruz kaldıkları tespit ediliyor; böylece Türkiye'de
ilk nükleer "kaza"yla tanışıyor.
İlkbaşlarda ciddi bir durumun, nükleer bir tehlikenin olmadığı ve
Ilgaz kardeşlerin sadece radyoaktif madde temasına maruz kaldıkları
söylense de, sonraki gelişmeler işin ciddi olduğunu gösterdi.
Yapılan araştırmalar ve sözkonusu hurda deposunun yakınında bulunanların
kan tahlileri sonucu radyoaktif maddeye maruz kalan hastaların sayısı
çoğalıyor. Verilen bilgilere göre Kobalt 60 elementinin ışıma yoluyla
etkilediği birçok insandan 5'inin durumu gayet ciddi...
Burjuva medyanın "nükleer tehlike yok" başlıklarıyla verdiği
haberlerde, Ilgaz kardeşleri muayene eden İç Hastalıkları Uzmanı Dr.
Çağlar Canbolat: "Her iki hastamızın durumu gerçekten ağır ve
hayati tehlike taşıyor. Hastaların kemik iliklerinde depresyonlar
meydana gelmiş." bilgisini veriyor. Merkezi Viyana'da bulunan
Uluslararası Radyoaktif Merkezi'nden Türkiye'ye gelen uzmanların yaptığı
araştırma sonuçları da durumun ciddi olduğunu ortaya koyuyor.
"KAZA" NASIL OLMUŞ?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu soruya net bir cevap henüz verilmemiştir.
Fakat anlatılanlara göre durum şöyledir: Hurdacılık yapan kardeşler
Marmara Sanayi Sitesi'nde soyadını bilmedikleri Burhan isimli birinden
1840 kilogram ağırlığında iki adet demir kütle satın alırlar. Bu demir
kütlesinden kurşun maddesini çıkarmak için demiri işlerler ve demir
kütlesinden sızan radyoaktif maddeden etkilenirler... Sonradan yapılan
araştırmalar sonucu bu radyoaktif maddenin Kobalt 60 olduğu söylenir.
Türkiye'nin ilk nükleer "kaza"sının sorumlusunun da hurdacılık
yapan kardeşler olduğu, hem yetkili kişiler hem de Ilgaz kardeşler
tarafından kabul edilir. Ama, hiç kimse, sözkonusu radyoaktif ışınların
hurdacı deposunun yakınında bulunan Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'nden
etrafa yayılmış olabileceği üzerinde durmaz. Tam tersine, Nükleer
Araştırma Merkezi'nin hurda deposuna yakın olmasının nükleer tehlikeye
karşı "gerekli tedbirlerin kısa sürede alınarak önlenmesini"
sağladığı görüşü propaganda edilir.
Radyoaktif ışınlardan etkilenen hastaların giderek çoğaldığı bir ortamda,
İstanbul Vali Vekili Veli Aslan "Hastaların durumu izleniyor,
her şey kontrolümüz altında" tespitini yapmaktan geri kalmıyor.
Biz, bu tür açıklamaların Çernobil kazası sonrasında da yapıldığını
biliyoruz.
Türkçenin lastikli bir dil olduğu çokça söylenir. Vali Vekili'nin
yaptığı bu tespit de bu gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır. Gerçekten
de her şey onların kontrolünde... Fakat bu kontrol, radyoaktif ışınların
İkitelli'de hurda deposu çevresinde yaşayan işçi ve emekçilerin yaşamlarına
zarar vermemesi için bir kontrol değildir. Hayır, bu kontrol radyoaktif
ışınların işçi ve emekçilerin yaşamlarını, çevreyi tahrip etmesinin
bizzat devletin bilgisi ve "kontrolü dahilinde" sürdürülmesidir.
Bunun en açık ispatı, Sağlık Bakanlığı'nın olay sonrasında takındığı
tavır ve radyoaktif maddelerin ithalatında yapılan değişikliktir.
"SAĞLIK" BAKANLIĞI'NIN
MÜTHİŞ(!) ÖNLEMİ...
Hurda deposunda ortaya çıkan nükleer "kaza" sonrasında,
benzeri olaylara karşı daha "bilinçli" yaklaşılmasını sağlayabilmek
için Sağlık Bakanı Halil İbrahim Özsoy bir dizi tedbir aldığını kamuoyuna
açıkladı:
"Haseki Hastanesi'nin dahiliye ve çocuk servisinin bir bölümü
İkitelli'deki olayla ilgili hastalara tahsis edilmiştir. İleride şüpheli
vakaların artabileceği düşüncesiyle Taksim İlkyardım ve Şişli Eftal
hastanelerinde birer servisi bu iş için bir müddet bekleteceğiz."
(Türkiye, 12 Ocak 1999)
Radyoaktif ışınlardan etkilenen hastaların tedavisi için hastahanelerde
yer tahsis edilmesi, hakim sınıfların işçi ve emekçilerin sağlığını
düşündüğü izlenimini verse de; bu açıklamayla gerçekler gizlenmeye
çalışılmaktadır.
Şöyle ki, sorunun özü daha fazla kâr uğruna, kazanç uğruna radyoaktif
ışınlar saçan ve hem insanların yaşamını tehlikeye sokan, hem de doğayı
tahrip eden elementlerin, maddelerin işletilmesi ve pazarlanmasının
kendisi hiç sorun haline getirilmezken; "insanseverlik"
gösterileri ancak, sözkonusu sonuçların yaşanması durumunda, iş işten
geçtikten sonra gösterilmektedir. Radyoaktif ışınlardan etkilenen
insanlar, artık sağlıklarını kaybetmişlerdir. Bu noktadan itibaren
sözkonusu olan da en iyi halde sağlıklarını yitiren insanların erken
ölmesini engellemektir. Bunun için yapılanlar bile bu insanların uğradığı
tahribatın gerçek sorumlularının gözlerden gizlenmesi ve olayın örtbası
için kullanılmaktadır.
Bunun da ötesinde bizzat Sağlık Bakanı Özsoy, benzeri olayların yaşanabileceğinin,
artabileceğinin haberini veriyor. Bunun için de alınan önlem sadece
adı geçen iki hastahanede birer servisin geçici olarak bekletilmesidir.
Hastahanelerde alındığı söylenen bu "tedbirler"in ötesinde
Sağlık Bakanı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'yla ortak bir protokol
hazırlandığını da açıkladı ve durumu şöyle ortaya koydu:
"Sağlık Bakanlığı ihale ediyor, bir firma getirip yerleştiriyor,
eskisini çıkarıp götürüyor. Hastanenin ve bakanlığın bundan sonra
ne bir yetkisi ne de bir sorumluluğu kalıyor. Bundan sonraki kısım
tamamen Atom Enerjisi Kurumu'nda oluyor. Biz burada sorumluluğu paylaşmak
üzere, bu maddelerin teslimine kadar izlenmesini, izleme kâğıdının
hastane tarafından teslimini izleyeceğiz. Çıkarılan, yarılama ömrünü
tamamlamış, radyoaktif bulunduran her türlü araç gerecin çıkarıldıktan
sonra ilgili kuruluşa teslim kâğıdını isteyeceğiz." (Türkiye,
12 Ocak 1999)
Nükleer kazalara karşı önlem alındığı görüntüsü verilen bu açıklamada,
alındığı söylenen tedbir sadece ve sadece yapılanların izlenmesidir.
Bu durumda radyoaktif bulunduran her tür araç gerecin, insanların
sağlığına zarar verip vermemesi değil, nereye teslim edildiği sözkonusu
edilmektedir.
Sağlık Bakanı için Atom Enerjisi Kurumu'nun radyoaktif ışınları taşıyan
elementleri nasıl kullandığı hiç de önemli değildir. Herşeyin çözümü,
radyoaktif ışınları taşıyan maddelerin, araç gereçlerin ilgili kuruma
teslim edildiğini ispatlayan teslim kâğıdının bakanlığa verilmiş olması
olarak ele alınmaktadır.
Bunun için de Sağlık Bakanlığı, nükleer tehlikeye karşı müthiş bir
mücadele yürüttüğünü göstermek için "İzleme ve Değerlendirme
Kurulu" oluşturdu. Nasıl ki ilgili kurum ve kuruluşlar seslerini
soluklarını çıkarmıyorsa, "Sağlık" Bakanı sadece nükleer
"kaza"nın sonuçlarıyla uğraşıp nedenlerini gözardı ediyorsa,
kurulan bu "İzleme ve Değerlendirme Kurulu" da ortaya çıkabilecek
"kazaları" izleyip değerlendirecek... Evet, bu kurulun gerçek
rolü sadece ve sadece izleme ve değerlendirmeyle sınırlıdır, yaptırım
gücü vs. yoktur. Böylece Sağlık Bakanı, nükleer kazalara karşı gerçekten
hiç bir önlem almadıklarını da ortaya koymaktadır.
Hakim sınıfların nükleer kazaların nedenleri ve sonuçları üzerine
değil de, daha fazla kârın nasıl yapılabileceğine kafa yorduklarına
bir örnek de radyoaktif maddelerin ithali konusunda takınılan tavırdır.
İkitelli'de ortaya çıkan nükleer "kaza"nın hemen ardında,
yayınlanan bir tebliğle radyoaktif maddelerin ithalinde değişiklik
yapıldı. Sözkonusu değişikliğe göre, radyoaktif maddelerin ve cihazların
ithali Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun iznine bağlı kılındı. Sözümona
böylece "şüpheli vakalar"ın önüne geçilecek...
Sorunu ithal izninin kimde olduğu sorununa indirgeyip bunun iznini
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'na bırakanların nükleer kaza ve atıklar
sorununu çözecekmiş türünden yaklaşımları gözboyamaktan başka birşey
değildir.
İkitelli nükleer "kaza"sında işçi ve emekçilerin radyoaktif
maddeden etkilenmeleri ve sağlıklarının ciddi tehdit altında olması
karşısında devletin ilgili kurumlarının ve sağlık bakanlığının takındığı
lakayt ve vurdumduymaz tavır, enerji darboğazını aşma adına gelecekte
nükleer santrallerin kurulmasını gündeme getirecek olanların, etkileri
daha korkunç olabilecek atıklar -ve olası kazalar- bağlamında nasıl
tavır takınacaklarına ilişkin de bir ipucu vermektedir.
Hakim sınıflardan başka bir tavır beklemek de zaten dünyanın dörtköşe
olduğunu söylemek gibi abesle iştigaldir. Hakim sınıfların işçi ve
emekçilerin sağlığı, doğanın ve çevrenin korunması diye bir sorunları
yoktur olamaz da. Onların sorunu, işçi ve emekçileri sömürme, doğayı
talan etme temelinde ne kadar kazanç elde edebilecekleri sorunudur.
İşçi ve emekçilerin sorunu ise, bu sömürü ve doğanın talanı üzerine
kurulu sisteme son vererek baskısız, sömürüsüz yeni bir dünya yaratmak
ve doğayla uyumlu bir yaşam ortamı yaratma sorunu olmak zorundadır.
ÇAĞRI'mız, tüm işçi ve emekçilerin yeni bir dünya yaratma mücadelesi
içindir!
16 Ocak 1998
DOĞANIN TALANI SÜRÜYOR
1998 Yılı Çevreyi Talan Yılının Kısa Bir Bilançosu...
2000 yılına bir kala, ülkemizde doğanın talanı sürüyor. Kâr uğruna
insanlığın yaşam temellerinin dinamitlenmesi sürüyor...
1998 yılı Türkiye'de, doğal alanlara hidroelektrik, termik santralleri
yapma girişimi, (Fırtına Vadisi'nde santralin yapımına başlanmıştır)
orman yangınları, hava kirliliği, erozyon, milli parkların ve orman
alanlarının işletmeye açılması, termik santrallerin çalıştırılmaya
devam edilmesi, çeşitli yerlerde siyanürlü altın aramaya izin verilmesi,
nükleer santrallerin ihaleye açılması vs. konularında çevre sorunlarının
katlanarak arttığı bir yıl oldu.
1998 yılı çevre sorunlarını, doğanın hoyratça talanını 1999 yılına
devrediyor. 1999 yılında da doğanın talanına dur denilmediği taktirde,
2000 yılında da doğanın talanı sürecektir.
Çevre ile ilgili Anayasa'nın 56. maddesi şöyledir:
"Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini
önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir."
Çevreyi korumayı, çevre kirlenmesini önlemeyi bir kenara bırakalım,
bu devletin kendisi çevre kirlenmesinin başını çekmektedir.
Bunun somut örnekleri önceki yıllarda olduğu gibi 1998 yılında da
yaşandı, yaşanıyor. İşte bazı örnekler:
Fırtına vadisinde hidrolektirik santralinin yapımına başlandı
Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinde Dilek-Güroluk Hidroelektrik Santrali'nin
yapımı, bölge halkının tepkisi ve idari mahkemede dava açılmasına
rağmen başlandı. 16. sayımızda Fırtına Vadisi'nde hidrolektirik santralinin
yapımının, bölgede çevreye vereceği zararlar üzerine durmuştuk.
Santral bölgesinde yol yapımı için patlatılan dinamitler, heyelana
yol açtı. Bölge zaten heyelan bölgesidir.
Çan Termik Santrali
Çanakkale'nin Çan ilçesinde yapılması planlanan 'Akışkan Yataklı Termik
Santrali'nin ÇED (Çevresel etki değerlendirme) raporu, santralin ihalesi
tamamlandıktan sonra formalite icabı göstermelik olarak hazırlanmıştır.
Raporu hazırlayan kurum TÜBİTAK Marmara Bölge Temsilciliği'dir.
Oysa ÇED raporunun ihaleden önce hazırlanması gerekiyor. Rapora göre
yer belirlenmesi gerekiyor. Bir dizi yatırımda olduğu gibi Çan'da
da, önce santral ihale edilmiş, sonra ÇED raporu hazırlanmıştır. Bu
bağlamda ÇED raporunun formalite icabı olduğu çok açıktır.
İhale öncesi hazırlanan ÇED raporlarının da bilimsellikten uzak olduğu,
çevreyi korumaktan ziyade, santralleri yapacak tekellerin çıkarlarının
gözetildiği gün gibi ortadadır. Bunun en açık örneği fırtına vadisinde
yaşandı.
Kaz Dağları'ndaki doğal güzelliği, santralin bacalarından çıkacak
olan zehirli gazlar yokedecektir. Kimin umurunda!! Önemli olan bu
düzen için elektirik üretimidir! Termik ve hidroelektrik santrallerinin
yapımı, elektiriğin dağıtımı ve satımı kârlı bir alandır. Bu kârlı
alan doğanın katledilmesi üzerinde yükselmektedir.
Yargı kararı dinlenmiyor
Gökova (Kemerköy), Yatağan ve Yeniköy termik santrallerinin faaliyetleri
Danıştay tarafından defalarca durdurulmasına rağmen, yargı kararları
uygulanmıyor. Sözkonusu santraller Bakanlar Kurulu'nun kararları doğrultusunda
çalıştırılmaya devam ediliyor.
Ne yazıyordu Anayasa'nın 56. maddesinde? "Çevre sağlığını korumak
ve çevre kirlenmesini önlemek" devletin görevidir. Bu devlet
kendisinin yaptığı yasalara kendisi uymamakta, yasalar kağıt üzerinde
kalmaktadır.
Her yılın değişmez manzarası orman yangınları
1998 yılında da orman yangınları sürdü. "Rant elde etme, sabotaj
ve dikkatsizlik" sonucu 5 bin 250 hektarlık orman yandı. Yangınların
faturası 11.4 trilyon lira, zararı ise 3.9 trilyon lira olarak açıklandı.
Maddi zararın yanısıra, esas önemli olan yaşam temellerinin önemli
dayanaklarından biri olan orman alanlarını yok olması, yaşamın temelini
de dinamitlemektedir. Orman yangınları, orman alanları ve verimli
tarım arazilerinin yerleşmeye açılması, Türkiye'yi hızla çöllleşmeye
doğru götürmektedir.
Ormanların ve bitki örtüsünün yokolması sonucu her yıl 1.4 milyar
ton toprak geri gelmemezcesine akıp gitmektedir.
Nehirler zehir akıyor
Evsel ve sanayi atıklarla kirlenen nehirlerin başında Büyük Menderes,
Küçük menderes, Gediz ve Ergene nehirleri geliyor. Fabrikaların zehirli
atıklarını nehirlere boşaltmalarının önüne bu devlet geçemiyor! Güya
arıtma tesisi yapmak zorunlu!!
Nehirler, göller, denizler zehirleniyor. Kâr uğurana doğanın talanı
bütün hızıyla sürüyor. Bu gidişe dur denilmediği sürece, gelecek yıllar
çok daha felaketli sonuçlara yol açacaktır.
Doğanın talanına dur demenin yolu devrimdir
İnsanlığın yaşam temellerini dinamitleyen, kâr uğruna doğayı hoyratça
talan eden kapitalist sistemdir. Bu düzen varlığını sürdürdüğü sürece
doğanın talanı sürecektir. 1998 yılı da çevre alanında yaşanılan tahribatın
sonuçlarının görüldüğü yıl oldu. Yağan yağmurların şiddetli sonuçlara
yol açması tesadüfü değildir.
Devlet, kapitalistlerin çıkarlarını korumak için, kapitalist sistemin
varlığını sürdürmesi için vardır. Çevre alanında devletin yaptığı
icraatlar -yazımızdaki örneklerden görüldüğü gibi- bu gerçeği doğrulamaktadır.
O halde çözüm ne?
Doğayı talan eden, çevreyi katleden bir kaç kötü niyetli kişi değil.
Doğayı kâr uğruna talan eden, çevreyi katleden bizzat bu devlet, bu
düzendir. Çözüm bataklık üzerinde uçuşan, bataklıktan üreyen sivrisineklere
karşı mücadele olamaz. Çözüm bataklığın kurutulmasından geçmektedir.
Doğayla uyum içerisinde bir yaşam, üretimin amacının pazar için değil,
toplumun ihtiyaçlarının giderilmesi olduğu bir toplum düzeni vardır.
Bu toplum düzeninin adı sosyalizmdir.
Görev sosyalist bir toplum için örgütlenmek ve mücadele etmekten geçiyor.
1999 yılında da çevrenin katledilmesini istemiyorsak, iş başına!
5.1.1999
