"Pazartesi" dergisinde yürütülen "Ev işlerinin ücretlendirilmesi" tartışması üzerine:
KÖLELİK KADER DEĞİL! EV KADINLARI ÖRGÜTLENİN!
"Pazartesi"
dergisinin Temmuz ve Ağustos sayılarında "Ev İşi Bitmiyor"
başlığı altında çeşitli makaleler yayınlandı. Bu makalelerde ilk olarak,
"Kadın ve Erkek İçin Ev İçi Zaman Kullanımının Değerlendirilmesi"
araştırması temelinde Türkiye'de kadınların ev işleri ve çocuk bakımına
ayırdıkları zaman ve ev işlerine bakış açıları ortaya konuyor. (Temmuz
sayısı)
Daha sonra da ev işlerinden kurtulmanın yoluna ilişkin tartışmaya
geçiliyor. Ev işlerinin ücretlendirilmesi talebi ekseninde yürütülen
bu tartışmada, iki ayrı pozisyonun savunucuları söz alıyor: Kendini
"devrimci feminizmin" ya da "radikal feminizmin"
savunucusu olarak tanıtan Ayşe Düzkan ve "sosyalist feminist"
Gülnur Savran.
Tartışmayı ilgiyle okuduk. Türkiye'de feminizm adına konuşanların
bu konuda ne savundukları böylece belgelenmiş oldu.
Bilindiği gibi, biz ilk defa Eylül 1995'te "Kölelik kader değildir!
Ev kadınları örgütlenin!" şiarıyla bir çıkış yapmış ve genel
tavrımızı ortaya koyduktan sonra "Ev işleri için ücret!"
talebini savunmuştuk. Bu talep, devrimci ve komünist saflarda oldukça
hararetli tartışmalara yolaçmıştı. Bazı arkadaşlar, bu talebin savunulmasının
"ev kadınlığı"nı daha da güçlendirmeye yol açacağını ileri
sürmüşler, bu talebin "Ev işi toplumsallaştırılmalıdır!"
temel talebiyle çeliştiğini savunmuşlardı.
Benzer bir tartışmanın şimdi feminist saflarda sürdürüldüğünü görünce
hemen ilgilendik. İlgili makaleler üzerinden "radikal feminizm"in
ve "sosyalist feminizm"in savunucularının pozisyonlarını
tanıtmak ve tabii ki kendi görüşlerimizi ortaya koymak istiyoruz.
Her iki yazar da, esasta 1970'li yıllarda Amerika ve Avrupa'da feminist
akımın sürdürdüğü ideolojik siyasi tartışmayı temel alıyor ve buna
göre tavır belirlemeye çalışıyorlar. İlginç olan şu ki, kendilerini
iki ayrı pozisyonun savunucusuyuz diye tanıtmalarına karşın, her ikisi
de "ev işlerinin ücretlendirilmesi" talebini savunmama noktasında
birleşiyor. Böylece aralarındaki esas fark, kadınların "ev emeği"nin
sömürüsünün genel sömürü içindeki yerinin nasıl belirlendiği ve çözüm
noktalarındadır.
1) "Aslında mesele çok basit" - Ayşe Düzkan
Yazısında "devrimci feminizmin" bakış açısını ortaya koymak
istediğini söyleyen Ayşe Düzkan'ın sonuçta yaptığı tek şey, kadınların
kurtuluşunda sosyalizmin neden çözüm olmayacağını anlatmaya çalışmaktır.
Ayşe Düzkan, Fransız feminist Christine Delphy'e dayandığını söylüyor.
Onun görüşüne göre toplumda yanyana iki sömürü tarzı bulunmaktadır:
a) kadının emeğinin erkekler tarafından sömürüldüğü patriyarkal sömürü
ve b) kadın ve erkek işçilerin emeğinin sömürüldüğü kapitalist sömürü.
Patriyarkal sömürü, sınıflarından bağımsız olarak bütün kadınların
karşı karşıya kaldığı bir sömürü biçimidir; kapitalizm öncesinde vardır,
kapitalizmde sürmektedir ve kapitalist sömürü ortadan kalksa da olacaktır.
Çözüm, kadınla erkek arasındaki sömürü ilişkisinin ortadan kalkmasındadır.
"Patriyarkal sömürünün tamamen ortadan kalkması kadınlar tarafından,
kadınlar için gerçekleştirilecek bir toplumsal devrimle mümkün"dür.
Bu görüşlere aynen katılan Ayşe Düzkan, bu devrim hakkındaki kendi
kişisel görüşlerini de şöyle açıklıyor:
"Ev kadınlarından fahişelere bütün kadınların erkeklere hizmet
etmekten vazgeçecekleri bir genel grev ve kapitalizmle patriyarkal
böyle iç içe geçmiş olduğu için hiçbir kadının çalışmayacağı bir genel
grev."
Böylelikle sözümona bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor. Partriyarkalla
birlikte kapitalizm de yıkılmış gitmiş oluyor(!).
Ayşe Düzkan büyük bir yanılgı içindedir. Birincisi, bu teorinin dayanakları
çürüktür. Kapitalizmin erkek egemenliğiyle içiçe geçtiği doğrudur,
ancak Christine Delphy'nin iddia ettiği ve Ayşe Düzkan'ın katıldığı
gibi bu iki sömürünün iki ayrı, "eşdeğer" sömürü tarzı olarak
yanyana varlığını sürdürdüğü doğru değildir.
Patriyarkal sömürü, daha önceki toplumlara kadar uzanması açısından
her ne kadar daha "köklü" sömürü biçimi olsa da, şimdiki
topluma damgasını vuran kapitalizmdir. Erkek egemenliği, önemli ölçüde
etkisini şu ya da bu ölçüde yitirerek geçmiş toplumlardan kapitalizme
dek taşınmıştır. Her ne kadar bütün kadınlar cins baskısı altında
olsalar da, bu baskının biçimi ve yoğunluğu farklıdır. Tartışma konusu
olan ev işlerini alalım:
Ev işleri, genelde kadın işi olarak bilinmesine karşın, sınıfsal konumlarından
bağımsız olarak tüm kadınlar açısından aynı anlamı taşımamaktadır.
İşçi ve emekçi kadın kitleleri, ev işleri ve çocuk bakımının tüm yükünü
sırtlarında taşırken, burjuva kadınlar, bu işleri ücretle tuttukları
başka kadınlara ya da kurumlara devretmektedirler.
Salt bu örnek bile, feminizmin ısrarla üzerinde durduğu kadınların
ezilmişliklerindeki "ortaklığın" neden bir türlü mücadele
"ortaklığına" dönüşmediğini açıklamaya yetmektedir. Böyle
bir ortaklık, ancak ve ancak egemen sınıfların sınıf çıkarlarına dokunmadığı
noktada sağlanabilir. Bununsa, kapitalist sömürüye tabi olan işçi
ve emekçi kadınlara fazla bir yararı yoktur ve tabii ki, "kapitalizmi"
yıkmaya yönelik ciddi bir girişim değildir. Bu anlamda her ne kadar
"devrimci", "sol" bir söylem olsa da, Ayşe Düzkan'ın
kurduğu kadınların "genel grev hayali" hiçbir zaman hayal
olmaktan öteye gidemeyecektir.
Ayşe Düzkan, "evdeki sömürüye karşı mücadele"yi, "ev
içi emeğin görünür kılınmasını", "kadınların kamusal alanda
güçlendirilmesi"ni gerekli gördüğünü söylüyor. Nasıl olacağı
konusundaysa, yukardaki "radikal" tavrı ötesinde birşey
söylememeyi tercih ediyor. Bu, "başka yazıların konusu"
diye meseleyi geçiştiriyor.
Bunun yerine, neyi çözüm görmediğini anlatmaya çalışıyor. Ona göre,
"ev işlerini ücretlendirme talebi" kadınların emeğine erkekler
tarafından el konulmasının gerçekten bir engeli değil:
"İstanbul'un havalı birçok cafe'si, şimdilerde ev kadınlarından
kek ve pasta satın alıyorlar. O pastalar evde tüketildiğinde de aynı
emek süreciyle üretiliyor, bu biçimde dışarıya satıldıklarında da
ve eve giren her gelirin denetimi aile reisinin elinde." (agy)
Ayşe Düzkan, ev kadınlarının pasta yapıp satmalarıyla pastaların ev
içindeki tüketimini eşitliyor. Bu kesinlikle yanlıştır. Pastaların
aynı emek süreciyle üretilmiş olmaları doğrudur, peki ama bunun anlamı
nedir? Bunun bir tek anlamı vardır: Burada, kapitalizmin ilk çağlarında
önemli bir rol oynayan ve şimdi yine ivme kazanan tüm "ev sanayii"nde
olduğu gibi korkunç bir emek sömürüsü sözkonusudur.
Diğer taraftan ama, pastanın evde tüketilmesiyle dışarıya satılması
arasında belirli bir fark vardır. Sattığı pastaların parasını kocasına
teslim etse de, kadının satış için pasta üretmesi, gelir getiren bir
iş olarak kabul edilir. Buna karşılık ev halkına pasta pişirmesi kesinlikle
işten sayılmaz. Demek ki, birincisinde kadının emeği "görünür"
olur.
Ayşe Düzkan bu olguya hiç önem vermiyor. Bunun yerine o bizim de katıldığımız
şu doğruyu tekrarlıyor:
"Kadınların evdeki çalışması en çok, tarihin başka bir aşamasında
boğaz tokluğuna çalışan kölelerin durumuna benzer, aile içinde kadınların
emeğine aile reisleri tarafından ücretsiz olarak el konur. Bunun karşılığında
onlara sigortasız, güvencesiz yani boğaz tokluğuna geçim sağlanır,
nasıl ki köle sahibinin serveti ve insafı kölenin durumunu iyileştirirse
iyi ve zengin koca da karısına daha iyi bakar. Kadınların koca seçerken
kullandıkları ve bu yüzden çok eleştirildikleri kriterler, evliliğin
aynı zamanda bir iş sözleşmesi olmasından kaynaklanıyor."(agy)
Burada sonuç doğru konulmuyor. Köle sahibiyle köle arasındaki bir
anlaşma bir "iş sözleşmesi" değil, kölelik "anlaşması"dır.
Bu "anlaşma"da kölenin hiçbir hakkı, sözü vb. yoktur. Sorun
bu "köleliğin" ortadan kalkması için nelerin yapılabileceği,
nasıl mücadele edileceğidir. Bu noktada Ayşe Düzkan'dan tamamen ayrılıyoruz.
Biz, ev köleliğinden gerçek kurtuluşun, ev işleri ve çocuk bakımının
bir bütün olarak toplumsallaştırılmasıyla olacağını savunuyoruz. Bunu
gerçekleştirecek olan toplum sosyalizm/komünizmdir. Ayşe Düzkan ise,
sosyalizmin çözüm olamayacağını anlatmaya çalışıyor:
"Kadınları ev işi yükünden kurtarmak için bu bakış açısıyla önerilen
bir çözüm, evde yapılan işlerin kamusal alana taşınması, yani ücretli
emek sömürüsünün olmadığı bir toplumda ortak çamaşırhaneler, yemekhaneler,
kreşler kurulmasıdır. Ancak daha önce de ifade ettiğim gibi, ev işleri
kapitalist toplum içinde kamusal alana çıkmıştır. Çamaşırhaneler,
kreş ve yuvalar, lokantalar her adım başında bulunmaktadır. Hele de
yiyecek-içecek sektöründe mc donalds gibi dünyanın dört bir yanına
kol salmış dev işletmeler söz konusudur.
Bizim işyerinin civarında bir sürü lokanta var. Bunlar domatesli makarnayı
400 bin lira gibi bir fiyattan satıyorlar. Ben aynı fiyata en az dört
porsiyon makarna hazırlayabilirim. Çünkü benim emeğimin karşılığı
yok, onlarsa sömürdükleri emeğe ücret ödemek zorundalar. O yüzden
ev işleri üst gelir gruplarında bile kapitalist işletmelere pek başvurulmadan
halledilir. İkincisi özellikle çocuklar söz konusu olduğunda evin
dışındaki kimi çözümler gerçekçi olmaz. Biri üç, biri sekiz yaşındaki
iki çocuğu Ocak ayında lokantaya götürüp karınlarını doyurmak evde
yemek yapmaktan daha zor olabilir. Kaldı ki, bu tür işletmeler ev
işyerini yapanın hayatını kolaylaştırır ama sorumluluklarını ortadan
kaldırmaz. Evde çamaşır yıkayacağınıza bunları çamaşırhaneye vermek
(çok emin değilim ama) kullanışlı olabilir ama bu meseleyi çözüyor
mu? Bence çözmez. Dolayısıyla kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan
kalkmasının kadınlara vaat edebilecekleri şey genellikle iddia edilenden
çok daha sınırlıdır ve teorik olarak müreffeh bir kapitalizmde mümkündür."
(agy)
Sondan başlayalım. Ayşe Düzkan, ev işlerinin toplumsallaşması teorik
olarak kapitalizmde mümkündür diyor. Biz, esas meselenin "teorik
mümkünlük" olmadığını, sorunun "var olan ne" ve "neden
böyle" diye sorulması gerektiğini düşünüyoruz. Elbette ki, çamaşırhaneler,
yemekhaneler vb. bugün kapitalizm şartlarında da mevcuttur.
Ev işlerinin toplumsallaştırılmasının maddi temeli, kapitalizm şartlarında
ortaya çıkmıştır: büyük üretim. Fakat, kapitalizmin temel güdüsü,
toplumun "gelişmesi", "toplumun refahı" vs. değil,
bilakis kâr, daha fazla kâr olduğu için, pratikte tercih ucuz olan,
emek sömürüsüne dayanan çözümler olmaktadır. Bu nedenle en ileri kapitalist
ülkelerde dahi, ev işlerinin toplumsal hizmetlere dönüşmesi son derece
yavaş ilerlemektedir ve her kesime yönelik olmaktan oldukça uzaktır.
Hatta bu konuda her kriz döneminde gerileme sözkonusudur. İşsizliğin
artması, kadınları yeniden "ev kadını" konumuna itmektedir.
İleri kapitalist toplumlarda -bu toplumların imkanları gözönüne alındığında-
teorik olarak daha bugünden hemen hemen tüm ev işlerini toplumsal
olarak çözmek mümkündür. Bu, önce siyasi tercihe ve sonra işin örgütlenmesine
bağlıdır. Fakat bu yapılmamaktadır. Yapılmaz da. Bu yapılmıyorsa,
insanın insan tarafından sömürüsüne dayanan kapitalist sistemden kaynaklanmaktadır.
Ve meselenin esası da budur.
Gelelim, ev işlerinin toplumsallaşmasının pratikte nasıl olacağı meselesine.
Ayşe Düzkan bir dizi örnek vererek, toplumsal çözümün çözüm olmayacağını
anlatmaya çalışıyor. Bu noktada da biz başka düşünüyoruz. Ve bunun
için hayal gücümüzü çok fazla zorlamamız gerekmediğini düşünüyoruz.
Ayşe Düzkan, ben domatesli makarnayı lokantadan daha ucuza yaparım,
diyor. Tamam, yapar. Ama kendisinin de söylediği gibi, kendi emeğini
sömürmesi pahasına... Peki ama, insan neden kendi kendisini sömürür?
Aynı yemeği lokantada yemektense, evde emek harcamayı neden tercih
eder? Parası yetmemektedir de ondan. Geçinmek için heryerden kısmak,
hesaplı olmak gereklidir de ondan.
İşte sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü buradadır. Kapitalizmde lokantalar
da kâr amaçlıdır. Sosyalizmde, topluma sunulan bir hizmettir. Herkese
lokantalarda, kantinlerde bol ve ucuz yemek şartlarının hazırlanması,
sosyalist sistemin gerçekleştireceği şey işte budur.
"Ben dışarının yemeğini sevmiyorum" diyen olabilir. Bu,
önce dışarda ne tür yemeklerin hazırlandığıyla ilgilidir. İnsanların
sağlıklı beslenmesinden başka bir talep tanımayan sosyalist sistemden
beklentimiz en kaliteli ve lezzetli yemeklerin önümüze konmasıdır.
Karın doyurmaya yarayan herhangi bir yemek değil, özel beslenme uzmanlarınca
hazırlanan, "yemek yapma"yı yalnızca "hayatını sürdürebilmek
için para kazanma"nın bir aracı olarak görmeyen, yemek yapma
işini severek, onu toplumsal bir iş olarak kavrayarak yapan, bu alanda
en yetenekli olanların yaptıkları yemekler...
Ayşe Düzkan, lokantanın herkes için çözüm olmadığını ileri sürüyor
ve 8 ve 3 yaşındaki çocuklar örneğini veriyor. Birincisi, çocuklarla
neden lokantaya gidilmeyeceğini anlayamadık. Bizce gayet mümkün. Tertemiz,
sigara içilmeyen ve sakin bir ortamda, küçük çocuklar için özel sandalyelerin,
evet çocukların sıkılmaması için "oyun köşelerinin" olduğu
bir lokanta düşünün. Böylesi yerler yok değil, şimdi de var. Ne var
ki, herkes için değil. Çocuklara göre yemek olmaz, demek istiyorsa,
o da bir tercih meselesidir.
Evlerde milyonlarca küçük tencerenin kaynaması yerine toplu beslenmeyi
tercih eden bir toplum, her üyesinin ihtiyacına göre, (çocuklara ve
yetişkinlere, yaşlılara ve hastalara göre) yemek çıkarmasını da becerecektir.
Hadi diyelim ki, herhangi bir sebeple kesinlikle lokantaya gitmek
istemiyorsunuz, evde kalıp "domatesli makarnanızı" yiyeceksiniz.
Telefonla yemeğinizi evinize istemeniz neden mümkün olmasın? (Parayı
bastırdınız mı bugün de yapabiliyorsunuz.)
Ayşe Düzkan, çamaşırhanelerin evde çamaşır yıkamaktan daha kullanışlı
olup olmayacağından emin değil. Biz eminiz. Otomatik çamaşır makinalarının
çok büyük bir kolaylık olduğu açık. (Bugün ileri kapitalist ülkelerde
her evde böylesi makinalar varken, geri kapitalist ülkelerde kadınlar
hâlâ elleriyle çamaşır yıkamaktadırlar. Bazı yerlerde ise çamaşır
yıkayacak su bulmak dahi büyük sorundur. Biz burada sosyalizm için
yeterli ekonomik önkoşullara sahip ülkelerdeki durumu tartışıyoruz.)
Buna rağmen, kirli çamaşırların yıkama derecesine, renklerine vs.
göre ayrılması, makinadan çıkarılıp asılması, kuruduktan sonra toplanması,
ütülenmesi, dolaba yerleştirilmesi... bütün bunlar belirli bir zaman
alan iştir. Belirli aralıklarla ya da telefonla haber verildiğinde
kapıdan kirli çamaşırları alan, yıkanmış, ütülenmiş ve katlanmış bir
şekilde getirip size teslim eden bir çamaşırhane servisi neden kullanışlı
olmasın?
Ya da cam silme, evi süpürme gibi işleri alın. Bunlar da bu işin uzmanları
tarafından pratik ve çabuk bir şekilde yerine getirilebilir. Şu an
insan gücüne dayanarak yapılmak zorunda olan işlerin büyük bir bölümünü
robotlara, makinalara devretmenin mümkün olduğu da bilinçte tutulmalıdır.
Uzay araçları ve askeri araçlar için gerekli tekniğin gelişmesi bağlamında
bugünden bilinen, ancak "normal" insanların kullanımı için
piyasaya sunulmayan binlerce kolaylık mevcuttur, mesela kendi kendini
temizleyen camlar. Bütün evlere böyle camlar neden takılmasın? Ya
da örneğin Japonların "akıllı evler" geliştirdiği yazıldı
gazetelerde. Evdeki ısıyı ve nemi sürekli kendisi ayarlayan ve her
türlü konforu sağlayan evler. Bu dünyanın işçileri, emekçileri neden
böyle evlerde oturmasın?
Ya çocukların bakımı? Sosyalizm çocuk bakımı ve eğitiminin toplumsallaşmasını
da öngörür. Çocukların eğitimi bugün de birçok ülkede toplumsaldır,
sadece toplumun sunduğu olanaklar ve herkese sunulan "mecburi"
eğitim süresi değişiktir. Ülkemizde hâlâ 8 yıla çıkarmanın zorlukları
yaşanmaktadır. Ancak, hem eğitimin içeriği ve kalitesi hem de süresi
açısından bu son derece yetersizdir.
Çocukların bakımı konusunda da günün her saati ve bedava hizmet veren
kreşler, çocuk bakım evleri, yuvalar, yaz okulları ve çeşitli eğitim
kurumları... sosyalist toplumun en büyük yatırım alanlarından biri
çocukların eğitimi olacaktır. Bütün çocukların tüm yeteneklerinin
gelişmesine olağanüstü çaba harcanacaktır. Çocukların anne babanın
"malı", "kölesi" olma durumuna son verilecek,
onların toplumun eşit birer üyeleri olarak gelişmelerinin ve tüm yeteneklerini
geliştirmelerinin her türlü olanakları yaratılacaktır.
Bu söylediklerimiz, çok uzak hayaller değildir. Dediğimiz gibi, ileri
kapitalist ülkelerin hemen hepsinde bunları gerçekleştirmenin şartları
bugünden mevcuttur. Diğer ülkeler açısından da erişilmesi mümkün hedeflerdir.
Bunun ilk önkoşulu kapitalist sömürü sisteminin yerle bir edilmesidir.
Demek ki, Ayşe Düzkan'ın iddiasının tersine sosyalizmin gerçekleştirebileceği
çok şey vardır. Ve bunları ancak ve ancak sosyalizm vaad edebilir.
Bunun için, kadınların kurtuluşu mücadelesinde nihai hedefimiz sosyalizm/komünizm
ve programatik talebimiz ev işleri ve çocuk bakımınının toplumsallaştırılmasıdır.
Bu noktada şunu da vurgulamakta yarar var. "Pazartesi" yazarları,
kadınların ev işlerinden ve ev köleliğinden kurtuluşunun sosyalizmde
olduğu görüşüne karşı Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeleri
örnek gösteriyorlar.
"Kadınların ev dışına çıkıp ücretli çalışmaya katılmalarının
onları ev emeği yükünden kurtaracağına inanıldı uzun süre. Piyasa
ekonomisinin ortadan kalkmasının ve ev işlerinin çamaşırhaneler, yemekhaneler,
yuvalar vb. yoluyla kolektifleşmesinin kadının durumunu değiştireceği
düşünüldü. Kadınların yüzde doksanının ücretli bir işte çalıştıkları
SSCB başta olmak üzere, sosyalist devrim yaşayan ülkelerdeki kadınların
durumu bu teorileri sorgulamaya yetti." (Pazartesi, Temmuz 1998,
sayfa 7)
Sosyalist Sovyetler Birliği ve diğer Sosyalist Blok ülkelerine ilişkin
bu görüş, tarihi gerçeklerin çarpıtılması temelinde yapılmış bir saldırıdan
başka birşey değildir. Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşası süreci
35 yıl gibi kısa bir süreyi kapsamıştır.
Bu süreçte Çarlık Rusya'sının her türden haktan yoksun işçi ve emekçi
kadınları bambaşka bir toplumsal konuma kavuşmuşlardır. Ekonomi, siyaset,
kültür ve hayatın tüm sosyal alanlarından tam hak eşitliğine kavuşmuşlardır.
Çocuk eğitimi ve bakımının toplumsallaştırılması alanında, bugün hâlâ
hiçbir kapitalist ülkenin yakalayamadığı bir noktaya gelmişlerdir.
Ev işlerinin toplumsallaştırılması alanında da, o güne kadar denenmemiş
birçok yolu denemiş, tüm zaaflara rağmen büyük başarılar elde etmişlerdir.
Bu süreç, revizyonizmin iktidarı ele geçirmesiyle kesintiye uğramıştır.
35 yıllık bir süre son derece kısa bir süreçdir. Bu zamanda yapılanların
muazzamlığı, onların doğru yolda olduğunu göstermektedir. Yukarıdaki
türden değerlendirmeye varan feministlerse, bu zaman içinde yapılanlara
en ufak bir değer vermeksizin, yapılamayanların hesabını istemektedirler.
Böylesi bir yaklaşımı biz reddediyoruz.
Burada, Sovyetler Birliği'nde kadının kurtuluşu konusunda yapılan
gerçekten muazzam işlerin tümünü saymak, tartışmak durumunda değiliz.
Fakat bu bağlamda tartışmak isteyenler için bu konuyu araştıran Gül
Özgür'ün "Tavuk Kuştur, Kadın İnsandır" (Dönüşüm Yayınları)
isimli kitabına başvurabileceklerini söylemek istiyoruz.
Ayşe Düzkan, çocuk bakımı ve ev işlerinin toplumsallaştırılmasının
çözüm olamayacağını savunurken, yuvalar, kreşler, lokantalar, çamaşırhaneler,
tüm kolektif çözümlere rağmen, yine de çay demlemek, çocuğun tırnaklarını
kesmek gibi işlerin olacağını ileri sürüyor ve bunları kimin yapacağı
önemli diyor.
Toplumsallaşmanın çok ileri bir döneminde bu tür işler de toplumsal
olarak çözülmesine rağmen, bu imkanlar toplum tarafından sunulmasına
rağmen, illa kendi çayını kendi dört duvarı arasında yapmak isteyen,
ya da herkese sunulmuş manikür/pedikür imkanları olduğu halde tırnağını
illa da kendisi kesmek isteyenler olabilir. Bu onların bireysel tercihidir,
buna kimse karışamaz. Ev işlerinin bütünüyle toplumsallaştırılamayacağını
ispat çabası içinde "tırnağı kesme", "çayı demleme"
argümanlarının vb. getirilmesi komiktir.
İlerde, çayınızı toplumsal kantinlerde içme imkanı varken, kendiniz
demlemek istiyorsanız, bu sizin kişisel tercihinizdir. Bu, artık yeniden
üretim sürecinin zorunlu olarak yapılması gereken toplumsal bir iş
değildir. Bu bağlamda bir de şu bilinmelidir: Ev işi ve çocuk bakımının/eğitiminin
bütünüyle toplumsallaştırılması demek, "birey" insanın toplumsallaştırılması,
onun kendinin kendine ait hiçbir iş yapmaması demek değildir.
Her birey kendi -oldukça bol- özgür zamanını, kendi eğilimlerine göre
birey olarak yapacağı işlerle dolduracaktır. Kimi resim yapacak, kimi
balık tutacak, kimi spor yapacak, kimi sevişecek vb. dir. Bunlar toplumsal
işler değil, bireyin kendi eğilimlerine göre yaptığı işler olacaktır.
Bu çerçevede kendi çayını demlemek isteyen, demler!
Fakat, şimdi o kadar ileri gitmeyelim. Bugüne dönelim. Çocuk bakımı
ve ev işlerinin toplumsal çözümü henüz gerçekleşmediği ya da kısmen
gerçekleştiği noktada, bütün bu yükler kadınların sırtında mı kalacaktır?
Ayşe Düzkan ve diğer feministler, sosyalistleri bu noktada eleştiriyorlar.
Toplumsallaşıncaya kadar ne olacak? Buna bizim yanıtımız açıktır.
Ev işleri ve çocuk bakımı kadın ve erkek tarafından paylaşılmak zorundadır.
Biz bugünden bunun propagandasını yapıyoruz. Özelde devrimci çevredeki
erkeklerin de çoğunluğunda varolan ve egemen olan, kadınları küçümseyen,
ev işlerini küçümseyen, ortak yaşamda sorumluluktan kaçan erkek şovenisti
tavırlara karşı mücadele ediyoruz. Kadın arkadaşları bu mücadelede
destekliyoruz...
2) "Ev emeği tartışması ve evişi için ücret talebi"
- Gülnur Savran
"Sosyalist feminist" Gülnur Savran, Ayşe Düzkan'ın dayandığı
Fransız feminist Christine Delphy'nin pozisyonlarının eleştirisini
yapıyor. Ev içi üretimi, patriyarkal bir sömürü biçimi olarak kapitalizmden
tamamen ayrı ele almasının teorik yanlışlığını ortaya koyuyor. Devamen
kapitalizm şartlarında "yeniden üretim"in özel biçimde örgütlenmesinin
doğrudan sermayenin çıkarına olduğunu, "ev emeğinin artık değer
üretimine katkıda bulunduğunu" savunanların da olduğunu anlatıyor.
Gülnur Savran'ın Delphy'e karşı savunduğu pozisyonlar genel hatlarıyla
doğru. Fakat daha sonra "ev işlerinin ücretlendirilmesi"
tartışmasına giriyor. 1971'de, bir yanda Selma James ve Mioarısa Dalla
Costa ve diğer yanda Firestone olmak üzere yürüyen tartışmayı aktardıktan
sonra kendisinin "ev işlerinin ücretlendirilmesi" talebine
karşı olduğunu açıklıyor.
Bu karşı çıkışta ileri sürülen gerekçelerin bir bölümünü biz de tartışmamızdan
tanıyoruz.
-Bu talep "ev kadınlığı kimliğini iyice kurumsallaştırır".
Burada anlatılmak istenen şey şu: Kadınlar ev işleri için ücret talebi
için mücadele etmeye başlarlarsa, bu onların "ev kadınlığı"
kimliğini kabullenmeleri sonucunu doğurur. Kadınlar daha zor olan
yerine kolayı seçerler. Meslek sahibi olmak, iş talebinde bulunmak
yerine, bir miktar parayla susturulmayı, dört duvar arasına kapatılmayı
kabul ederler.
Bu gerekçenin doğru olmadığı görüşündeyiz. Her şeyden önce, bu talebin
nasıl bir talep olduğu, neye hizmet ettiği konusunda açık olmak gerekir.
Bizim temel talebimiz, ev işi ve çocuk bakımının toplumsallaştırılmasıdır.
Ev işlerinin ücretlendirilmesi talebi, kısmi bir talep olarak kavranmalı,
emekçi ev kadınlarını örgütlenmeye ve harekete geçirebilecek bir talep
olarak görülmelidir. Yoksa temel talep değil.
Bir yanda ev işlerinin toplumsallaşmasını savunmak, diğer yanda ev
işlerinin ücretlendirilmesini talep etmek ancak düz mantıkla yaklaşıldığında
birbiriyle çelişir. Nasıl ki, bir bütün olarak işçi sınıfı için işsizlik
parası, diğer taraftan ama herkese iş talep ediliyorsa bu iki talep
de açıklanarak yanyana savunulabilinir.
-Gülnur Savran, ne kadar belirleyici olsa da "ev emeğinin kendi
başına stratejik olarak da ilk hedef olması gerektiği anlamına gelmez"
demekte ve bu talep yerine "ev kadınları için emeklilik ödeneği",
"sosyal güvence" gibi taleplerin öne sürülmesini önermektedir.
Bizce bu talepler diğerinin alternatifi değildir, bilakis tamamlayıcısıdır.
"Ev işleri için ücret" talebi her şeyden önce tek tek kadınların
kocalarından ücret talebi değil, bilakis kapitalistlerden ve devletten
talebi olarak anlaşılmak zorundadır. Amaç "ev kadınlarıyla"
kocalarını karşı karşıya getirmek değil, tek garantileri evlilikleri
olan ev kadınları kendi hakları için mücadeleye sevketmektir. Bu nedenle,
1970'li yıllarda bu talebi savunan feministlerin tersine, biz kimden
ne talep ettiğimizi en başta belirtme gereğini duyduk:
"Ev işleri patronlar ve devlet tarafından ücretlendirilsin!"
"Patronlar ve devlet tarafından ödenen emeklilik sigortası!"
Bu talebi gerekçelendirdiğimiz yerde, çok açık bir biçimde, işgücünün
yeniden üretilmesi için gerekli olan emeğin ekstradan ücretlendirilmesini
talep etmenin haklı olduğunu, ancak bunun salt kapitalist sömürüyü
sınırlandırmaya yarayacağını açıkladık.
Ve bunun ötesinde, sömürünün tamamen yok edilmesi ve ev işlerinin
"özel iş" olarak değil, toplumsal olarak örgütlenmesini
dile getiren temel, sosyalist taleplerimizin olduğunu açıkladık ve
esas taleplerimiz budur dedik.
Bu çerçevede "ev işleri ücretlendirilsin" talebi kesinlikle
doğru, savunulması gereken demokratik bir taleptir. Bu talep, hem
"ev kadınları"nın örgütlenmesine ve hem de çalışan ve bunun
yanısıra ev işlerini yetiştirmeye çalışan kadınların görünmez emeklerini
ortaya dökmeye yaramaktadır.
Belirli bir zamandan beri, çeşitli ülkelerde kadınların ev içinde
harcadıkları emek ölçülmeye ve istatistik olarak tespit edilmeye başlanmıştır
bile. Bu istatistiklerin gösterdiği en önemli sonuçlardan biri, her
ne kadar "makinalar çıkıyor, size iş kalmıyor" diye erkekler
müjde verseler de, makinalaşmanın ev işleri için harcanan zamanı fazla
etkilemediğidir.
Bu veriler, ezilen kadınların emeklerini görünür kılmak ve bu emeğin
karşılığında ücret talep etmek için kullanılmalıdır.
Biraz daha cesaret! "Ev işleri ücretlendirilsin!" talebi,
ev işlerinin, toplumsal bir iş olduğunun resmen kabul edilmesinin
talebidir. Bu talebin gerçekleşmesi uzun erimde, ev işinin özel iş
olmaktan çıkartılıp toplumsal iş olarak örgütlenmesinin de yolunu
açacaktır.
22.09.1998
