ABD:

HOLLYWOOD MU, BEYAZ SARAY MI?

1998 sinema sezonunun ilginç Hollywood yapımlarından biri, "Wag the Dog" (Kuyruk Köpeği Sallıyor) isimli filmdi...

Filmin konusu kısaca şöyleydi: ABD Başkanı bir seks skandalına karışıyor; muhalefet, seçimlerin kısa süre öncesinde bu seks skandalını kullanarak seçimleri kazanmayı planlıyor. Başkanın danışmanları bu durumdan nasıl kurtulunabileceği tartışmaları içinde, kamuoyunu seçim dönemine kadar oyalayacak bir "savaş oyunu"nun faydalı olacağı sonucuna varıyorlar.
Beyaz Saray'dan medyaya planlı ve bilinçli olarak Arnavutluk'ta kriz haberleri sızdırılıyor. Arnavutluk'ta bir terörist grubun dünya çapında saldırılara hazırlandığı vb. yarı resmi ağızlardan duyuruluyor. Bu arada Hollywood'un en ünlü prodüktörlerinden biriyle anlaşma yapılarak, kriz senaryosuna uygun resimler üretilerek haber merkezlerine servis yapılıyor. Kısa süre içinde kamuoyu ABD'nin askeri müdahalesi gerektiği yönünde inandırılıyor. Bu arada tabii seks skandalı gündemden düşüyor...

Bu film gösterildiğinde, pek fazla ilgi çekmemiş, seyirci tarafından pek inandırıcı bulunmamış; bilinen, sıradan Hollywood fantazileri arasında sayılıp, kısa zamanda gösterimden kalkmıştı.
Şimdi yaşananlar, aslında gerçeklerin Hollywood fantazilerini bile geride bıraktığını gösteriyor!!!
ABD'de Clinton'un siyasetinden rahatsız olan kesimler, umutlarını uzun süreden beri savcı Star'ın Clinton hakkında yürüttüğü soruşturmalara bağlamışlardı. ABD Başkanı Clinton, seks skandalları üzerinden vurulmaya çalışılıyor; o, getirilen tüm cinsel taciz, evlilikdışı cinsel ilişki, mevkisini cinsel amaçları için de kullandığı suçlamalarını reddediyor, bu konuda suçlama getirenleri yalancılıkla suçluyordu.

Sonuçta, Beyaz Saray'daki seks skandallarından en sonuncusunun başrol oyuncularından biri olan Monica Lewinsky, savcının zorlaması sonucu ifade vererek, daha önce verdiği ifadeleri değiştirdi. Ve Başkan Clinton'la bir buçuk yılı aşan bir ilişkisi olduğunu açıkladı. Ve bu ilişkinin kimi belgelerini de (bu belgeler içinde bay Clinton'un sperm izlerini taşıyan ve Lewinsky'nin "duygusal ilişkisinin hatırası"(!) olarak sakladığı bir elbise de var) savcılığa verdi.
Bu durumda, ABD Başkanı da "Büyük Jüri"ye ifade vermek zorunda kaldı. Deliller karşısında, ilişkiyi inkar etmek artık imkansız hale gelmişti. Daha önceki toptan red çizgisinin sürdürülmesi halinde, Başkan hakkında "adaleti yanıltmak amacıyla yalan ifade verme" imkanı ve mahkumiyeti halinde başkanlıktan düşürülme imkanı doğacaktı.
Clinton, Beyaz Saray stajyeri Lewinsky ile "uygunsuz" bir ilişki içine girdiğini kabul etti. Daha sonra televizyon kanalıyla ABD "ulusu"na yaptığı çağrıda, bu "uygunsuz ilişki" nedeniyle özür diledi! Kuşkusuz, sorun bu özürle çözülmedi.

Clinton'u düşürmek, düşürmediği halde de iyice zayıflatıp teslim almak isteyen kesim, şimdi tescilli yalancı Clinton'un peşini izleyip, onu mahkemeye çıkarmaya çabalayacak. Lewinsky üzerinden seks skandalı kazanı daha çok kaynatılacak. Clinton'un hasımlarının taktiği belli. Seks skandalını hep taze tutup, bunun üzerinden Clinton'un yalancılığını hep yeniden tescillemek ve onun adaleti yanılttığını ispatlamak.

Clinton'un da taktiği belli: Seks skandalını unutturmak. Bunu başka olaylarla örtmek...
Tam da Clinton/Lewinsky olayının güncel olduğu bir dönemde ilginç olaylar yaşandı. Önce Kenya ve Tanzanya'da ABD Elçilikleri civarına yerleştirilen çok güçlü bombalı saldırılarda yüzlerce insan öldü. Bu saldırıları "islami terörist" grupların gerçekleştirdiği, bunların cezalandırılması gerektiği bütün medya üzerinden pompalandı.

Ertesinde, Clinton'un "ulus"tan özür dilediği dramatik konuşmasından çok değil bir gün sonra, ABD, Afganistan ve Sudan'da belli hedeflere karşı füze saldırısı gerçekleştirdi. Vurulan hedeflerin (Afganistan'da) islamcı teröristlerin kampları, (Sudan'da) ise kimyevi silahların yapıldığı bir tesis olduğu bilgilerini, ABD kaynakları bütün dünyaya duyurdular.
ABD Başkanı, bir kez daha "ulus"a seslenerek, ABD'nin terörizme teslim olmayacağını, onları mutlaka cezalandıracağını vb. vb. söyledi. Clinton'un halk nezdinde düşen kredisi yeniden yükseldi. Clinton'un muhalifleri bile, "bu ulusal sorunda" onun tavrını desteklediklerini vb. açıklamak zorunda kaldılar.

Bu bağlamda bilinmesi gereken şudur: Kenya ve Tanzanya'da gerçekte sivil halka yönelen bombalı eylemler ne kadar insanlıkdışı ve terörist ise, ABD'nin yürüttüğü füzeli saldırılar da o kadar insanlıkdışı ve teröristtir!

Kaldı ki, Kenya ve Tanzanya'da yapılan eylemlerin ardında hangi güçlerin durduğu da belli değildir. Bu eylemler objektif olarak, ABD'nin iç politikasındaki dalaşta, dalaşın bir tarafını oluşturanlardan başka kimseye yaramamıştır! Olgu budur!
Yine bu bağlamda bugünlerde ortaya çıkan bir başka gerçeğe dikkat çekmek gerekiyor:
BM Genel Sekreterlerinden Hammerskjöld 1961 yılında bir uçak kazasında ölmüştü. Şimdiye kadar bu konuda bilinen buydu.

Bilindiği gibi, Güney Afrika'da, apartheid resmen kaldırıldıktan bu yana kurulmuş olan bir "Gerçeği Bulma Komisyonu" geçmişi sorguluyor. Devlet arşivleri inceleniyor. Tanıklar dinleniyor vs. Bu komisyonun en son olarak bulduğu belgeler, Hammerskjöld'ün 1961'de ölümünün bir kaza değil, cinayet olduğunu gösteriyor. Belgeler, o dönemde ABD siyasetine ters düşen Hammerskjöld'ün, Amerikan ve İngiliz gizli servislerinin ortak bir operasyonuyla tasfiye edildiğini; kazanın gerçekte bir suikast olduğunu gösteriyor!

Bütün bunlar, emperyalist siyasetin baştan sona yalan, dolan, halkı kandırma üzerine kurulu olduğunu bir kez daha çok açık olarak gösteriyor.
Hollywood'un fantazisi, emperyalist siyaset gerçekliğinin gerisinde kalıyor!
Komplosuz, yalansız, temiz siyasetle emperyalizm bir arada yürümez!
Siyasetin temizlenmesi, ancak emperyalizmin yeryüzünden silinmesiyle mümkündür ve er geç olacaktır!


22 Ağustos 1998


KONGO:

KONGO'DA İKTİDAR SAVAŞI

Mobutu'nun devrilmesi, Zaire yerine "Demokratik Kongo Cumhuriyeti"nin kurulmasından bir yıl sonra, ülke yine bir savaş ortamına girdi...
Mobutu'yu deviren ittifak, kısa süre içinde dağılmaya başladı. İttifakın dağılmasında kuşkusuz Başkan Kabila'nın demokrasi adına kişisel bir diktatörlük kurmaya, Mobutu rejiminin rüşvet, kayırmacılık gibi bütün hastalıklarını devralıp sürdürmesi vb. önemli rol oynadı.
Fakat ittifakın dağılmasında başka nedenler, en başta da etnik nedenler var. Mobutu'yu deviren ittifakta Tutsiler önemli rol oynuyordu. Tutsilerin iktidarda olduğu Ruanda ve önemli ölçüde de Uganda, Mobutu rejimini devirmek için ayaklanan isyancıların destekçisi durumundaydı. Zafer bu desteklerle kazanıldı. Ancak zafer ertesinde Kongo'da, Tutsilerin iktidardaki pay beklentilerine yeterli cevap verilmedi. Bu, yeni çatışmaların çıkış noktası oldu.
Ağustos ayında çatışmalar iyice boyutlandı. Şimdi Kabila'nın eski müttefiklerinin önemli bir bölümü onu, "Mobutu rejimi"ni sürdürmekle suçlayarak, Kongo'ya demokrasi getirme iddiasıyla bir isyan yürütüyor. İsyancılar çok önemli mevziler ele geçirmiş durumda ve başkent Kinşasa üzerine yürüyorlar.
Buna karşı Kabila yönetimi de "Kongo milliyetçiliği" temelinde, yığınları kendi etrafında birleştirmeye çalışıyor. Kongo'da olanın bir "içsavaş" değil, Ruanda ve Uganda'nın Kongo'ya saldırısı olduğunu ve saldırının gerisinde kendisini istemeyen Batılı güçlerin durduğunu iddia ediyor. Bu iddiaların temel amacı, "Kongolu" olma düşüncesi ve Kongo'yu koruma içgüdüsü temelinde kitlelerin desteğini kazanmak. Kongo'yu koruma çağrısına cevap, öncelikle Kabila'nın önderliğinde devrilen Mobutu rejiminin taraftarlarından geliyor. Eski Mobutu ordusunun hemen tümü şimdi Kabila yönetimine hizmet veriyor.
Gelişmeler, bir kez daha etnik ve milli çelişmelerin yalnızca emekçileri birbirine düşman etmeye yaradığını, yalnızca egemen sınıflara yaradığını gösteriyor...
Gelişmeler, gerçek bir komünist önderlik altında olmayan halk isyanlarının, sonuçta sömürücü sınıflar arasında bir nöbet değişikliğinden başka bir sonuç vermediğini gösteriyor.


23 Ağustos 1998


TEKEL BİRLEŞMELERİ:

BU DÜNYADA BENDEN BÜYÜĞÜ VAR MI?

Son yıllarda uluslararası tekellerin büyümesi giderek hızlandı. Özellikle büyük tekellerin birleşmesi, ya da bir tekelin bir başka tekeli veya şirketler grubunu satın alması olduça yoğunlaştı...
1997 yılında, dünya çapında 23.000 büyük şirket satın alma ya da büyük şirket birleşmesi kaydedilmiştir. Bu, 1989 verileriyle karşılaştırıldığında %100'lük bir artış demektir. 1997'deki bu birleşmelerde dönen paranın miktarı 1.6 milyar doları bulmaktadır. Bu, örneğin dünyanın en zengin büyük emperyalistlerinden Federal Almanya hükümet bütçesinin 6 katından daha büyüktür.
Birleşmeler sonucu ortaya çıkan tekellerin mali gücü, bir dizi ülkenin birleşik mali gücünden daha fazladır ve tekel patronları otokratik bir devlet yöneticisi fonksiyonunu yürütür durumdadırlar.
Birleşme eğilimi, kapitalist sanayinin tüm dallarında (otomobil sanayinden turizm sektörüne, telekomünikasyondan sigorta alanına vb.) kendini göstermektedir. Her büyük şirketin sloganı "daha büyümek, daha güçlenmek, daha etkili olmak"tır. Daha etkili ve daha güçlü olmanın biricik yolu büyümektir!

Birleşen büyük tekellerin farklı ülkelerden olması durumunda, hem bu -büyüklerin de büyüğü olan- tekellerin oluşumunda, hem de oluştuktan sonra bunların uluslararası alandaki faaliyetlerinde tek tek ulusal devletlerin sınırlayıcı rolleri en aza inmektedir. Ticari faaliyetlerinin tek amacı olan daha fazla kâr etmenin önündeki her engel, bu büyük tekeller tarafından resmi kanunlar kullanılarak, gerekirse var olanlar değiştirilip yenileri yürürlüğe sokularak, diplomatik, mali araçlar kullanılarak, gerektiğinde askeri araçlar ve rüşvet araya sokularak birer birer ortadan kaldırılmaktadır...

Emperyalist-kapitalist devletlerin, büyük tekellerin çıkarına uygun olarak daha yoğun ve daha hızlı bir biçimde şekillendirilmesini bir dizi düzen ekonomisti "devletin küçültülmesi", "bürokrasinin daraltılması" olarak selamlamaktadır.
Hemen bütün emperyalist-kapitalist ülkelerde "serbest rekabetçi ekonomi"yi ayakta tutmak iddiasıyla kurulan "Tekel Kontrol Daireleri" vardır. Bunların pratikte engellemeye çalıştıkları, tekellerin gelişen büyümesi değildir; büyümenin rekabeti engelleyecek seviyeye gelmesidir. Bu nedenle, bu "Tekel Kontrol Daireleri", pazar ilişkilerini rekabet sınırlamalarıyla etkileme amacıyla, farklı işletmelerin ortak bir amaç için anlaşma yapmalarını, daha kısa bir deyimle kartel kurmalarını engellemeye çalışmak iddiasındadır.
Bu "Tekel Kontrol Daireleri"nin oynadıkları ve oynayabilecekleri rol, aslında pazarda bir tekelin tek fiyat belirleyici haline gelmesini engellemektir. Kaldı ki, gerçekte, bu formüle edilen görevlerini bile yapabilecek durumda değildirler.

Birincisi, her tekel kuruluşu, kanuni sınırlamalardan kurtulmak için, aslında kendisinin yönetimi altındaki her işletmeyi hukuki olarak bağımsız bir işletme olarak faaliyete geçirebilme imkanına her zaman sahiptir. İkincisi, tüm kapitalist ülkelerin ekonomisinde beliryici role sahip olan büyük tekelleri sınırlamak ya da daraltmak, aslında bu büyük tekellerin çıkarlarının başka bir ismi olan "ulusal çıkarlar" açısından uygun değildir. Üçüncüsü, kapitalist ülkeler sermayeyi kendi ülkelerine çekme rekabeti içinde bulundukları için, büyük tekellerin büyük yatırımlar yapma ve sermayeyi uygun gördükleri ülkelere kaydırma imkanları her zaman bulunmaktadır...
En büyük tekellere sahip ülkelerin sayısı 10'u geçmemektedir. Uluslararası çapta faaliyet gösteren tekellerin sayısının en yoğun olduğu ülkelerin sayısı ise 5'i (ABD, Federal Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa) geçmemektedir. Bir elin parmakları sayısında ülke ve dayandıkları tekeller, işte kapitalist-emperyalist dünyanın gerçek yöneticileri ve sanayi efendileri bunlardır!
Dünya ekonomisinin efendisi konumundaki tekellerin tek tek ülkelerdeki güçleri, ulusal pazarların göreceli darlığı, daha az rakiple karşılaşmaları ve ulusal devletin desteklemesiyle çok daha büyük, çok daha ezicidir.
Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin zorunlu yasaları olan kapitalist-emperyalist dünya ekonomisinde tekelleşme eğilimi, 90'lı yıllarda da artarak devam etti. Ortalama kâr oranlarının düşmesine, tekellerarası rekabetin keskinleşmesine, dünyadaki etki ve pazar alanlarının paylaşılması uğruna mücadelenin keskinleşmesine bağlı olarak büyük tekeller, rakiplerini pazarlardan dıştalamak, hiç olmazsa pazar paylarını küçültmek amacıyla daha yoğun bir biçimde şirket birleşmelerine ağırlık verdiler.
Tekelleşmenin en yoğun yaşandığı alanlardan biri otomobil sektörüydü. BMW, İngiliz Rover'i; Ford, Jaguar'ı; VW, Seat, Skoda ve Rolls-Royce'u; General Motors, Saab'ı... şirketler grubu içine aldılar. Otomobil sektöründeki birleşmeler sonucunda ABD, Avrupa ve Japonya'da otomobil üreticisi işletmelerin sayısı 42'den 18'e düştü.
Bu sektörde de en çarpıcı gelişme, dünyanın en önde gelen iki otomotiv devi olan Alman Daimler Benz tekelinin ABD'li Chysler tekeliyle birleşmesi oldu. Toplam sermayeleri 55.5 milyar DM'ı, ciroları 234.1 milyar DM'ı, net kârları 8.221 milyon DM'ı bulan bu iki devin çalıştırdığı insan sayısı 421.000'i bulmaktadır. Birleşme öncesinde her iki tekelin gücü seçilmiş alanlarda şöyleydi:

Daimler Benz: Sermayesi 35.1 milyar DM
1997 cirosu 124.1 milyar DM
Yıllık kârı 3.172 milyon DM
Çalıştırdığı insan sayısı 300.000 kişi
Sermayesinin bölgelere göre dağılımı: %75'i Avrupa, %13 Küveyt, %10'u ABD ve %2'si diğer bölgelerde.
Crysler Corporation: Sermayesi 20.5 milyar DM
1997 cirosu 110.1 milyar DM
Yıllık kârı 5.049 milyon DM
Çalıştırdığı insan sayısı 121.000'dir.
Sermayesinin bölgelere göre dağılımı: %94'ü Amerika kıtası ve %6'sı diğer bölgelerde.
Birleşme sonucunda her iki tekel, yalnızca otomobil üreticileri içinde değil, dünyadaki en büyük sanayi şirketleri arasında da üst sıralara tırmanmışlardır.

İKİSİ YUKARLARA ÇIKMAK İSTİYOR

1997 YILINDA CİROLARINA GÖRE
EN BÜYÜK SANAYİ KURULUŞLARI
(milyar dolar)

1

General Motors

ABD

178

2

Ford

ABD

153

 

"Uluslarüzeri tekel"
Daimler-Chrysler

 

133

3

Royal Dutch/Shell

Hollanda/Britanya

128

4

Exxon

ABD

121

5

Toyota

Japonya

109

6

General Elektric

ABD

91

7

IBM

ABD

79

8

Daimler Benz

Almanya

72

9

British Petroleum

Britanya

71

10

Hitachi

Japonya

69

11

Mobil

ABD

66

12

Volkswagen

Almanya

65

13

Matsushita

Japonya

62

14

Siemens

Almanya

62

15

Chrysler

ABD

61

Tablodan da görüleceği gibi, Daimler Benz 8. sıradan, Crysler ise 15. sıradan 3. sıraya atlamaktadırlar.
Bu birleşmenin bir başka özelliği, -ortaya çıkan büyüklüğün ve bunun getirdiği gücün dışında- bu birlik içinde egemen olan gücün Alman sermayesi olmasıdır. Bu yüzden, birleşik tekel, kısa bir geçiş süreci sonucunda esas olarak Alman yönetimine geçecek ve birleşmiş tekel Alman hukukuna göre kaydedilip faaliyet yürütecek. Daimler Benz ile Crysler birleşmesinde kendini gösteren Alman hakimiyeti, son yıllarda gücü daha da artan Alman emperyalist sanayisinin ve otomobil sektörünün sembolleşmiş bir başarısıdır.
Diğer önde gelen Alman otomobil tekelleri de İngiliz, İspanyol, Çek otomobil tekellerini yutarak rakiplerini daha da köşeye sıkıştırmış durumdalar. Alman sermayesinin uluslararası planda gelişmesi, hem Alman sermayesinin, hem de diğer ülkelerden sermayenin "enternasyonalliği"ni güçlendirirken onun ulusal yönünü ortadan kaldırmamaktadır.

Bu nedenle, Alman hakim sınıfları ve onların yönetici katmanları, sermayenin Alman egemenliğinde "globalleşmesi"nden özellikle hoşnut kalmaktadırlar. Onlar için önemli olan, Alman sermayesinin egemenliğinde birleşmenin gerçekleşmesidir. Zira bu biçimde bir birleşme, Alman egemen sınıflarının, ama her şeyden önce Alman mali sermayesinin kollektif organı Alman emperyalist devletinin, diğer emperyalist büyük güçlere göre daha da güçlenmesidir.
Kapitalist-emperyalist sermayenin kaçınılmaz bir eğilimi, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, bunun sonucunda tekelleşmesi, büyük "uluslarüzeri" (transnasyonal) tekellerin ortaya çıkmasıdır. Bütün bu "birleşmeler" de "tekelci kapitalizm" olan emperyalizmin temel eğilimlerinden biri olan çürümenin engeli değildir. Tersine, emperyalist tekeller rekabeti giderek ortadan kaldırarak kendi çürümelerini de hızlandırmaktadırlar.
Başka etkenler olarak şunları saymak doğru olacaktır: Birleşme sonucunda, hisse senetleri üzerinden borsalarda spekülasyonun üst boyutlara çıkması, borsanın ve sözkonusu hisse senetlerinin kısa sürede hızla düşmesine yol açmaktadır. Birleşmiş tekel içindeki sermaye grupları arasındaki rekabet giderek artmakta, sık sık bu nedenlerden birleşmeler bir süre sonra dağılmaya yolaçmaktadır. Daha büyük sermayeyi yönetmek ve yönlendirmek daha zorlaşmakta, büyük şirketler büyüdükçe daha az esnek yapıda hareket etmekte, yani hantallaşmaktadırlar...

Fakat her şeyden önemlisi, bu birleşmeler kapitalist-emperyalist ekonomide, toplumun temel çelişkisi olan ve kapitalizm şartlarında etkisi tüm diğer eğilim ve gelişmelerle karşılaştırılamayacak kadar büyük olan üretimin toplumsallığıyla mülk edinmenin özelliği arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmamakta, tersine daha da keskinleştirmektedir.
Emperyalist kapitalizm, içine düştüğü çelişkilerden, onun mezar kazıcısı işçi sınıfı tarafından "kurtarılacaktır".


20.08.1998


BÜYÜK TEKELLERİN SALDIRILARINA KARŞI İŞÇİLERİN KISMİ SAVUNMA EYLEMLERİ

Tek tek ülkelerde ve uluslararası planda keskinleşen büyük tekeller arası rekabet, bunların rakipleri karşısında gerilememek amacıyla işçilere yönelik saldırılarını yoğunlaştırmalarını beraberinde getirmiştir. Bu saldırının ana sloganı "esnekliktir". Bu, tüm üretimin ve işçilerin bütünüyle sermayenin çıkarlarına boyun eğmesi anlamına gelmektedir. Elde edilmiş hiçbir hakkın, işçileri kısmi koruyucu yasanın, toplusözleşme anlaşmalarının kalıcı olamayacağı anlamına gelmektedir. İşçiler, sermayenin istediği kadar, istediği yerde, istediği statükoda çalışmaya boyun eğmek zorundadır. Yine sermaye için, işletmeyi hukuken küçük parçalara ayırmak ve işçileri taşeron firmalara daha ucuza çalıştırmak ya da işyeri işçi sayısını düşürmek gerekiyorsa, işçiler işsizler ordusunun saflarına katılmayı 'kader' olarak kabul etmek zorundadır. Zira kapitalist ekonominin tanrısı "sermaye"nin ibadet kitabı 'kâr', kutsal merkezi "sermaye borsası" bunu talep etmektedir.
Fakat "bir düğün, zoraki de olsa tek başına damatla yapılamaz". Gelinin de düğünde yerini alması gerekir. İşte bu nokta da, sermayenin, tekellerin istediği ile işçilerin çıkarlarının aşılamaz zıtlığı, düğünde sermayenin istediği gibi zil takıp oynamasını zorlaştırmakta, eğer işçiler direnmeyi seçmişlerse ve tutarlı direnebilirlerse geçici olarakda olsa imkansızlaştırmaktadır.
Sermayenin saldırılarına karşı işçilerin savunmasız ve mücadelesiz boyun eğmeyeceğinin somut bir örneği, yalnız ABD ekonomisinin değil, dünya kapitalist ekonomisinin en büyüklerinden General Motors'un işçilerinde bir kez daha yaşandı.
Genaral Motors (GM) halen hem ABD hem de kapitalist dünyada en büyük otomobil üreticisi. Amerikan mali sermayesinin ağababalarından. Fakat ağalığı tartışılmaz ve mutlak değil. 1960'lı yıllarda ABD'de üretilen her 5 arabadan 3'ünü GM işletmeleri üretirken, günümüzde bu oran 1/3'e düşmüş durumda. GM'in kâr oranlarında da düşme, bu tekelin forsunu zedeleyen etkenlerden birisidir. GM'in kâr marjı yaklaşık %3'dür. Bu durum ister, diğer ileri kapitalist ülkelerle karşılaştırıldığında göreceli bir yüksek tempo tutturan ABD ekonomisinin ortalama kâr marjları ile karşılaştırılsın isterse de GM'in önde gelen ABD'li (Ford ve Chrysler örneğinde olduğu gibi) ya da diğer ülkelerden önemli rakiplerinin (Mercedes, BMW gibi) kâr marjlar ile karşılaştırıldığında düşük bir oran. Bu durum GM hissedarlarını, yönetim kuruluna kâr marjını artırmak için tedbirler alması yönünde baskı yapmasını beraberinde getirmektedir. Bu amaçla GM yönetim kurulu, giderlerini azaltmak amacıyla, daha az işçiye aynı ve hatta daha fazla iş yaptırma yolunu seçmiş ve 1980'den bu yana 240 bin işçiyi kapı dışarı etmiştir. İstihdam azaltması GM patronlarının en yoğun kullandığı saldırı aracı olduğu için, işçilerin bu saldırıya karşı öne çıkarttıkları en önemli talep de "işyeri garantisi" olmuştur.
Bu iki farklı hedef çerçevesinde GM'in ABD'nin Flint şehrindeki işletmesinde bir kısmi mücadele yürümüştür. GM'in Flint işletmesinde 9.200 işçi çalışmaktadır. İşletmede, GM'in yalnız ABD'nin diğer şehirlerindeki işletmelere değil, Kanada'daki işletmelerine de gerekli kaporta parçaları ve otomobil motor aksamı için karbratör gibi parçalar üretilmektedir. İşveren, Otomobil İşletmeleri Sendikası (UAW) ile yaptığı son anlaşmanın tersine Flint işletmesine yatırım yapmayacağını, üretimi kısmen başka bölgelere kaydırabileceğini, işçilerin çalışma temposunun arttırılması gerektiğini buyurur. İşçiler bu saldırının ne anlama geldiğini, Amerikan ekonomisinde her gün uygulanan deneyimden çıkarak hemen kavrarlar: Yoğun işten çıkartmanın gündeme gelmesi. İşçilerin tepkisi üzerine UAW, işverenin taleplerinin kabul edilmeyeceğini açıklar. Bunun üzerine 5 Haziran'da grev başlar. İşçilerin ezici çoğunluğu grevin yanındadır. İşletmede üretim durur. ABD'nin diğer bölgelerindeki ve Kanada'daki GM işletmeleri yedek parçasızlıktan üretimi devam ettiremez hale gelirler. 200.000 işçi üretime devam edemez. Fakat "hürriyetçi" ABD yasaları dayanışma grevini yasakladığından ve toplusözleşme süresi bitmeden yeni bir toplusözleşme için iş anlaşmazlığını engellediğinden, diğer işletmelerdeki işçiler yasal bir greve gitmezler. Diğer işletmelerdeki işçilerin eylemsizliğinde esas etken, sarı sendika AUW ağalarının planları sonucunda, diğer işletmelerdeki işçilerin eyleme geçmesini engellemeleridir.
Fakat Flint işçileri, tek başlarına grevi sürdürürler. GM patronları, işçilerin çoğunluğunun kararlılığı karşısında, taleplerini olduğu gibi uygulayamayacaklarını kabul etmek zorunda kalırlar. "Şimdilik ertelemek kaydıyla" işyerlerini büyük oranda azaltma planları olmadığını ilan ederler.
Zaten mücadeleye hiç niyetli olmayan UAW sendika yöneticileri, işverenin sözlü tavizine balıklama atlarlar. İşveren ile sendika anlaşır. Grev iki hafta sonra bitirilir. İşçiler de, işverenin "şimdilik erteleme" ilanına, "şimdilik mücadeleye mola verme" ilanı ile karşılık verirler.
General Motors işletmelerinde 1999 yılında yeni toplusözleşme görüşmeleri yapılacak. GM patronları ve işçiler arasındaki kısmi mücadelenin bu dönemde daha şiddetlenerek çıkması ihtimali küçük değil.
Gelişmeleri hep birlikte göreceğiz ve izleyeceğiz.
Şimdiden şunu tespit ediyoruz: Kapitalist dünyanın neresinde olursa olsun, sermayenin en büyük, en gelişmiş ülkesi olan ABD'de de işçiler, sermaye sahiplerinin gözünde insan değil, sömürü aracıdırlar. Ücretli köle olan işçilerin sömürülme kıstasını kabul ettiği şartlarda bile, çok daha sefil bir hayat standartına düşürülmemesi için bir tek yol ve imkan vardır: mücadele.



ABD'DE YOKSULLUĞUN CEZALANDIRILMASI

"DAHA AZ 'SOSYAL' DEVLET, DAHA GÜÇLÜ CEZALANDIRICI DEVLET"

ABD ekonomisi son yıllarda göreceli olarak büyümekte ve resmi istatistiklere bakıldığında işsizlerin sayısı azalmaktadır. Bu başarının temel nedeni olarak, uygulanan "daha az devlet" politikası öne çıkartılmaktadır. "Daha az devlet" politikasından anlaşılan, devletin işçilere, işsizlere ve diğer emekçilere yönelik (sağlık, eğitim, sosyal yardım...) giderlerinin radikal bir biçimde azaltılması, patronların işçileri işe alma ve çıkartmasını kolaylaştırılması, çalışmanın daha 'esnek' hale getirilmesi... vb. dir.

İlginç olan bir olgu, azaldığı söylenen işsizliğin, ABD'de var olan yoksulluğun azaltılmasını beraberinde getirmemesidir. Tersine, sermaye kârına kâr katarken, mutlak yoksulluk sınırı altında yaşayan insan sayısı ve reel ücretlerin hızla düşürülmesi nedeniyle bir işle geçimini sağlayamayan ve en az iki işte birden çalışmak zorunda olan işçi sayısının hızla artmasıdır. Yeni "Amerikan mucizesi"nin gerçek yüzünün birisi budur.
'Amerikan mucizesi'nin bir diğer gerçek yüzü ise, büyüyen yoksullaşmanın kriminalize edilmesi, cezalandırılmasıdır. İşçi haklarının teker teker ortadan kaldırılmasında 'daha az devlet'in diğer yüzü "cezalandırıcı daha fazla devlet" olmaktadır.

Bu gerçeği Le Monde gazetesinin Temmuz eki Le Monde Diplomatique'de yayınlanan bir makalede Loic Wacquant bir çok yönüyle ortaya koymaktadır. Burada bu makalenin temel yönleri aktarılacaktır. Yazar, ABD 'adalet' sisteminin yöneliminin dört eksenini öne çıkarmaktadır. 1) Tutuklu hükümlü, 2) gözetim altında bulunanların sayısında büyük artış. 3) Federal ve yerel alanda 'adalet' ve yargı kanunlarının hızla büyümesi ve 4) Hükümlü ve tutuklular içerisinde siyahların oranının hızla artması.
1975 yılına kadar ABD'de hükümlü ve tutuklu sayısı, artan ekonomik büyümeyle paralel olarak azalma gösterirken, bu tarihten itibaren gelişme tersine döner. 1975'de 380 bin olan hükümlü ve tutuklu sayısı 1985'de 740 bine yükselir, on yıl sonra, yani 1995'de bu sayı 1 milyon 600 bine çıkar. 1995'den itibaren de artış her yıl ortalama %8 olur. 20 yıl içerisinde hükümlü ve tutuklu sayısı tam 3 katına çıkar. Irkçı Apardhayd rejiminin iktidarda olduğu dönemde bile Güney Afrika'da ırkçılar bu kadar insanı hapishanelere tıkmayı başaramamıştı. ABD, her 100 bin kişiye düşen hükümlü ve tutuklu oranı bakımından, diğer önde gelen emperyalist ülkelerle karşılaştırıldığında 10 kat daha ilerdedir.

ABD 'adalet' sistemi dağıttığı 'adaletten' nasibini almış olanların sayısı, yalnzıca kapalı hahiphanelerdeki hükümlü ve tutukluların sayısı ile sınırlı değildir. Bir de, ABD yargı sisteminde kullanılan, evinde ya da bir bölgede gözetim, sürgün halinde tutulan hükümlüler de vardır. Bunların sayısı ise 1995'de 3 milyon 800 bini tutmaktadır. Tüm hükümlü ve tutuklularla sürgünlerin sayısı böylece 5 milyon 400 bine ulaşmaktadır. Yargının gazabına uğrayanların ezici çoğununun erkekler olduğu gözönünde bulundurulduğunda, her 18 yaşın üstündeki ABD'li erkeğin ve 18 yaşın üstünde her siyah derili erkeğin hükümlü ve tutuklu ya da sürgün olduğu anlamına gelmektedir.
İşçi ve diğer emekçi kesimleri sıkı bir kontrol mekanizması altında tutma yolunu seçen ABD polis devleti, yaklaşık 50 milyon insan hakkındaki bilgileri, yani 18 yaşın üstündeki tüm yetişkinlerin üçte birini polis kayıtlarına geçirmiştir. Kayıtlara geçirilen bu bilgilerden yararlananlar yalnızca çeşitli devlet kurumları değil, aynı zamanda işverenler ve işveren kuruluşlarıdır. Onlarda, başkaldırmaya eğilimli olanları işe almamak için bu kayıtlardan yararlanmaktadırlar.

Hükümlü, tutuklu ve sürgünlerin artan sayısına paralel olarak, ABD 'cezalandırma imparatorluğu' ve hapishane sayısı da korkunç ölçüde büyümüştür. ABD eyaletleri hapishanelerinin işletme masrafları 1990-1997 arasında %325, yeni hapishanelerin yapımı için masraflar ise %612 yükselmiştir. Cezalandırma ağının hızla büyümesi yalnızca "Cumhuriyetçi Parti" başkanları döneminde değil aynı zamanda "Demokrat Parti" başkanlığı döneminde de devam etmiştir. Son 5 yıl içerisinde devlete ait 213 yeni hapishane inşa edilmiş; devlet hapishanelerinde çalışanların sayısı ise, aynı dönemde 264 binden 347 bine yükselmiştir.

'Amerikan mucizesi'nin bir başka özelliği, hükümlü ve tutukluların da kâr elde edilen bir mekanizmanın içine iyice sokulmasıdır. Bu amaçla 1983'den itibaren, amacı aynı zamanda kâr etmek olan özel şahıs ve şirketlere ait olan hapishane ve tutukevlerinin faaliyetine izin verilmiştir. 1996 rakamları ile 80 bin hükümlü ya da tutuklu (tüm hükümlü ve tutukluların %5'i) ticari hapishanelerde bulunmaktadır. Toplam 17 özel şirkete ait 130 hapishane vardır. Bunların toplam bütçesi 3 milyar doları bulmaktadır.
Başta da değindiğimiz gibi, hükümlü, tutuklu ve sürgünler arasındaki siyah derili ABD vatandaşlarının sayısı ve oranının büyüklüğü ABD 'adalet' sisteminin bir başka yüzüdür. Siyah derili yetişkin (18 yaşın üstündekilerin) ABD'lilerin toplam sayısı yaklaşık 22 milyondur. Hapiste bulunan siyah derili ABD'lilerin sayısı 767 bin, şartlı salıverilenlerin sayısı 999 bin, ceza almalarına rağmen hapishanelerde tutulmayanların sayısı 325 bini bulmaktadır. 163 milyon yetişkin beyaz ABD vatandaşı sayısı ile karşılaştırıldığında, 'adalet sisteminin hiddetine uğramışlar içerisinde siyah-beyaz tenli oranı 1' e 7,5 buçuk olmak üzere siyahların aleyhinedir. 20 ile 29 yaşları arasındaki ABD'li her üç yetişkin siyahtan birisi ya tutuklu ya hükümlü ya da sürgündür. Bu oran büyük şehirlerdeki 'siyah getto'larda yaşayan siyah yetişkinler arasında %50'ye kadar çıkmaktadır.

Sonuç olarak, işçi-patron, devlet-sosyal yardım alanlar ilişkisinde 'daha az devlet' politikası güdülürken, yani sermayenin işçileri istediği gibi sömürmesinin önündeki hukuki yasalar ve kurumlar kaldırılırken, kamu yardımları ve giderleri kısılırken, sermayenin ve sermaye devletinin yasalarını çiğneyenleri cezalandırma sisteminde 'daha çok devlet' politikası güdülmektedir. Bu bir çelişki midir? Bu yalnızca görünüşte bir çelişkidir. Hayır, bu olgu ve gelişme sömürü düzeninin, sermaye diktatörlüğünün birbirini tamamlayan iki zorunlu yönüdür. Artan sömürü ve baskı ile büyüyen yoksulluğun sistem içerisinde tutulması, yoksulluğun ve yoksullaşan işçi ve diğer emekçilerin kriminalize edilmesi, cezalandırılmasıdır. Bu sistemin egemenler için başka özel yararlarıda vardır: Bir yandan işgücünü satarak, kendini sömürterek geçimini sağlayamayanlara, pahalı gelen sosyal yardım yerine, hem daha ucuza gelen hem de daha sıkı kontrol imkanı sağlayan cezalandırma sistemi geliştirilmektedir. Diğer yandan ise, hükümlü, tutuklu ve sürgünler, iş pazarına işgücünü sunma imkanı olmadığı gerekçesi ile işsizler istatistiği dışında tutulmakta, bu da işsizlik oranlarının düşük gösterilmesine yaramaktadır. ABD'deki toplam hükümlü, tutuklu ve sürgün sayısı (5 milyon 400 bin) örneğin Federal Almanya Cumhuriyeti'ndeki resmi işsizler sayısından 1 milyon 400 bin daha fazladır!

İşte, ülkemizde 'çok bilmiş' burjuva, sermayenin satılık kalemşörlerinin öve öve bitiremediği "Amerikan mucizesi"nin, 'hukuk ve refah devleti'nin, 'hukukun üstünlüğü'nün gerçek yüzünün gerçek olguları: Artan mutlak ve göreceli yoksulluk, yoksulluğun cezalandırılması, giderek artan bir biçimde işçi ve diğer emekçi nüfus üzerindeki sermaye diktatörlüğünün dozunun artırılmasıdır. Bunda sermayeye kölece bağımlı beyinlerin ve kalemlerin öveceği çok şey olabilir, oma milyonlarca, milyarlarca işçi ve diğer dünya emekçi nüfusunun sömürülmesi değilde, sosyal kurtuluşunu hedef edinenler için sömürü düzenini, tüm kaçınılmaz sonuçları ile reddetmek ve emeğin özgürlüğünü elde etmek için mücadeleye atılmak için yeterinden fazla sebep vardır.