ENDONEZYA
YÖNETENLER DEĞİL, DÜZEN DEĞİŞMELİ!
19 Mayıs 1998'de ABD Dışişleri Bakanı Albrigt'in Endonezya Devlet
Başkanı Suharto'nun istifa etmesi gerektiğini söylemesinden bir kaç
gün sonra Suharto Endonezya Devlet Televizyonu'na çıkıp, kuzu kuzu
istifa ettiğini açıklamak zorunda kaldı. Sözde bağımsız bir devletin
devlet başkanının bir başka ülkenin dışişleri bakanının isteğini bu
kadar kısa sürede yerine getirmesi eski sömürge sisteminde çok sık
görülen bir siyasi olguydu! Yeni sömürgecilik lafta bağımsız devletler
yaratmıştı ama, gerçekte bu devletler her bakımdan emperyalist devletlere,
özellikle büyük güçlere bağımlılar. Gerçekte sömürge siyasetinin özü
değil, biçimi değişmiş durumda. Eskiden sömürge valisi emretti mi,
uşak hukuken de emredileni yapmak zorundaydı. Şimdi sömürge valisi
değil, ABD Dışişleri Bakanı emrediyor ve uşak onun dediğini yapmak
zorunda kalıyor.
Tabii ki, ABD gibi emperyalist büyük güçlerin Suharto'yu görevinden
istifaya zorlamalarının esas nedeni, Suharto'nun kendileri için uygun
bir uşak olmaması değil. Tersine 30 yıldan uzun bir süre Suharto büyük
bir uşak sadakatiyle emperyalistlerin çıkarı için ülkeyi yönetmiş,
bu arada kendi ailesini ve yakın çevresini de zenginleştirmeyi ihmal
etmemiştir. Fakat halkın önemli bir kesimi Suharto'ya karşı ayaklanıp,
halk hareketi şiddetle bastırılamayınca, Suharto'ya karşı yönelen
hareketin düzene ve emperyalist sömürü sistemine karşı yönelmesini
engellemek için emperyalistler Suharto gibi uşakları kolayca gözden
çıkarabilmektedirler. Gözden çıkartılan Suharto istifasını verip Anayasa'nın
kendisine verdiği yetkiye dayanarak, kendi kişiliğinde somutlaşan
sisteminde önemli bir değişiklik olmaması amacıyla da kendi yakın
siyasi çevresinden Habibi'yi Devlet Başkanı olarak atamıştır. Habibi,
önceki Suharto hükümetlerinde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş
ve son olarak Başkan Yardımcılığı görevi yapmış, en az Suharto kadar
gerici olan, Endonezya hakim sınıflarının en önde gelen temsilcilerinden
birisidir. Habibi'nin Devlet Başkanlığına getirilmesi aslında Suharto'nun
kişiliğinde özdeşleşen, gerici, faşist rejimin sürdürülmesinin ilanıdır.
Muhakkak ki, bu sürdürme hedefi, yoğun bir halk eylemi döneminde tüm
eski yapının olduğu gibi ayakta tutulması ile mümkün olmamaktadır.
Bu nedenle, yeni hükümette, devlet organlarında, hatta orduda kısmi
personel değişiklikleri yapılmıştır. Aynı şekilde IMF'nin dayattığı
"istikrar paketinin" ilk düşünüldüğü gibi uygulanması mümkün
değildir.
IMF'nin zorlaması ile içine düşülen mali krizin yükünün daha ağır
bir biçimde halkın sırtına yıkılmasının bir aracı olan, temel gıda
maddelerine uygulanan devlet desteklerinin kaldırılması da radikal
olarak uygulanamayacaktır. Yeni hükümet bu yüzden desteklerin kısmi
olarak devam edeceğini açıklamak zorunda kalmıştır. Yapılan bazı değişikliklere
rağmen IMF'nin ve yeni Endonezya hükümetinin asıl hedefi açıktır:
İçine düşünülen ekonomik ve mali krizin yükünün halkın sırtına yıkılması,
Endonezya hakim sınıflarının bu krizden en az zararla çıkması. Ekonomik
ve mali krizin en az zararla atlatılmasının önşartı, halk hareketi
ile ortaya çıkan siyasi krizin çözülmesidir. Yapılan kısmi siyasi
reformların esas amacı da budur. İster siyasi krizi, ister ekonomik
krizi atlatmada Endonezya hakim sınıflarının hareket alanı oldukça
dardır. Bunun en önemli nedeni içine düşülen krizin hakim sınıflara
çok az reform imkanı sunmasıdır. Toplam dışborç 130 milyar doları
aşmıştır, enflasyon % 50'ye tırmanmıştır. Resmi istatistiklere göre
bile 8,7 milyon çalışabilir durumdaki emekçi işsizdir. Endonezya parası,
artan enflasyonla uyum içinde hızla değer kaybetmektedir. Yüzlerce
büyüklü ve küçüklü işletme iflas etmiştir. Verimsiz ilan edilen bir
dizi işyeri, banka vb. kapatılmıştır. Endonezya'nın uluslararası planda
yeni kredi bulması oldukça zorlaşmıştır.
Yeni hükümet, ağırlığı daha çok bazı siyasi reformların yapılmasına
vermiştir. Tutuklu bulunan bir dizi siyasetçi ve sendikacı serbest
bırakılmış, gösteri ve toplanma hakları genişletilmiş, basın özgürlüğüne
yönelik tavizler verilmiştir. Zaten bu haklar -resmen ilan edilmeden
önce- objektif olarak halk hareketiyle alınmış olan haklardır. Hükümetin
yaptığı, olguları kabul etmek olmuştur.
Burjuva muhalefet bir yandan halk hareketini kontrol etmeye çalışmakta,
diğer yandan daha fazla iktidar olanaklarından yararlanmak için yeni
seçimler yapılması konusunda hükümeti zorlamaya çalışmaktadır. Hükümet
bir yıl içinde seçimlere gidileceğini açıklamıştır.
Halk hareketinin kendi mücadelesi süresince formüle ettiği Suharto'nun
devlet başkanlığından çekilmesi talebi şimdi gerçekleştirilmiştir.
Fakat Suharto'nun kurduğu ve inşa ettiği rejim ayaktadır.
Endonezya deneyiminden bütün ülkelerin işçi ve emekçilerinin öğreneceği
en önemli ders şudur: Gerçekten başarılı bir sosyal devrimin olmazsa
olmaz önşartı devrimci bir önderlik ve işçi ve emekçi kitlelerin örgütlülüğüdür.
17.6.1998
ERİTRE-ETİYOPYA
ERİTRE-ETİYOPYA SAVAŞI VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİNE SIRT ÇEVİRENLER...
1991 yılında, Eritre'yi de işgal altında tutan Rus sosyalemperyalizminin
uşaklığını yapan Mengistu faşist rejimi, Etiyopyalı ve Eritreli silahlı
devrimci güçlerin omuz omuza mücadelesi sonucu yıkıldı. Her iki ülkede
iktidara gelen güçler, eski faşist rejimin yerine halkın yararına,
demokratik-devrimci bir düzen kurmayı görev olarak önlerine koyduklarını
ve bu görevin gerçekleştirilmesine derhal başlanılacağını ilan ettiler.
Çokuluslu bir ülkede demokratikleşmenin en önemli kriterlerinden birisi
ulusal baskının tüm görüntüleri ile yokedilmesi ve ezilen ulusların
ayrı devlet kurma hakkının kabul edilmesiydi. Bu yönde çok olumlu
bir adım Eritre'nin bağımsızlığının Etiyopya tarafından kabul edilmesiydi.
Eritre'de iktidara gelen yeni güçler faşist Mengistu rejimine karşı
mücadele etme ve Eritre ulusunun ulusal haklarını savunma temelinde
devrimci-demokrat bir muhtevaya sahipti. Fakat daha iktidar savaşımı
döneminde, Eritre'nin ulusal bağımsızlık savaşını yürüten güçler,
programatik olarak iktidar sorununu proletaryanın sınıf hedefi çerçevesinde
ele almıyorlardı. Onlar, daha çok burjuva milliyetçiliği programı
çerçevesinde ulusal kurtuluş mücadelesi yürütüyorlardı.
1991'de Mengistu rejiminin yıkılmasıyla birlikte Etiyopya'nın devrimci
güçleriyle ulusların kendi kaderlerini tayin etme ve tüm diğer milliyetlerin
tam hak eşitliği temelinde ortak, merkezi devrimci-demokratik devlet
kurma imkanı olmasına rağmen, Eritre kurtuluş hareketinin önderliği
bağımsızlık yönünde tavır takındı. 1993 yılında Eritre'de yapılan
referendumda da, seçmenlerin çoğunluğunun ayrılma yönünde irade belirlemesiyle
birlikte sorunun çüzümü, Etiyopya'nın yeni devrimci-demokrat önderliğinin
bu iradeyi tanıyıp tanımamasına kaldı. Etiyopya'nın yeni önderliği
Eritre'nin bağımsızlığını tanıdı. Bağımsızlığın tanınmasıyla henüz
tüm sorunlar çözülmüş olmuyordu. Çözüme bağlanması gereken sorunların
başında Eritre ile Etiyopya arasındaki sınırların belirlenmesi, Etiyopya'nın
Eritre limanlarından yararlanma hakkı ve imkanlarının tespiti vb.
geliyordu. Bu tür sorunlar kesin bir çözüme kavuşturulmasa bile, temel
çıkış noktası doğru ve olumlu olduğu için diğer sorunların da zamanla
çözümleneceğinden hareket etmek için birçok sebep vardı.
Etiyopya'da iktidara gelen devrimci güçler, Eritre'dekinin tersine
Marksizm-Leninizme söylemde sahip çıkıyorlar, yeni devrimci düzeni
işçi sınıfının ve diğer emekçilerin çıkarlarına göre inşa edeceklerini
ilan ediyorlardı. Sadece Eritrelilerin değil, Etiyopya sınırları içinde
kalan tüm uluslar için hak eşitliğini, halkların kardeşliğini programatik
olarak tanıdıklarını ilan ediyorlardı. Fakat, bazı değişiklikler de
gözden kaçmıyor değildi. Mengistu rejimine karşı mücadele sırasında
Marksizm-Leninizme sahip çıktıklarını, hedef olarak Sosyalizme yöneldiklerini
açıkça ilan edenler, iktidara geldikten sonra, Sosyalizmden pek sözetmez
olmuşlardı. Olumsuzluğun en uç noktası batılı emperyalistlerin Somali'yi
işgali döneminde, emperyalist işgal politikasını desteklemeleri ve
Batılı emperyalistlerin ikmal uçaklarına kendi havaalanlarının kullanılmasını
açmaları olmuştu. Bu tavır açıkça, Etiyopya hükümetinin emperyalist
politikanın dümen suyuna yöneldiğini gösteriyordu. Marksizm-Leninizm,
Sosyalizm hedefinden giderek uzaklaşmaya başlayanların, Marksizm-Leninizmin
en önemli kıstaslarından biri olan çeşitli uluslardan işçilerin ve
emekçilerin devrimci birliğinden de uzaklaşmaları kaçınılmazdı. Eritre
ile Etiyopya arasındaki dağlık Alitena bölgesinin Eritre ordu güçlerince
işgal edilmesiyle birlikte iki ülke silahlı çatışmanın eşiğine geldi.
Etiyopya Devlet Başkanı Meles Zenawi'nin Eritre'nin askeri güçlerini
bölgeden çekme talebine Eritre Devlet Başkanı Isayas Afeworki olumsuz
yanıt vererek tarihi olarak bu bölgenin Eritre toprakları olduğunda
ısrar etti. Etiyopya savaş uçakları 5 Haziran 1998'de Asmara merkezi
havaalanı başta olmak üzere bir kaç bölgeyi daha bombaladı. Böylelikle
sınır çatışması savaşa dönüştü.
Kısa zamanda savaşan güçlerin saflarında askeri ve sivil kayıpların
sayısı yükseldi. Çatışma, kavgası verilen sınır bölgesinin dışına
taşarak giderek yaygınlaştı. Her iki taraf da kendi taleplerinin haklılığında
ısrar etmektedir.
Büyük bir olasılıkla, emperyalist büyük güçlerin, en başta da ABD
ve Fransa'nın ve onların dümen suyundaki bazı Afrika ülkelerinin devreye
girmesiyle ateşkes ilan edilecek, kim nereyi işgal ettiyse yanına
kar kalacak, emperyalist büyük güçler BM çerçevesinde askeri güçlerini
'Barış Gücü' olarak yerleştirip daha sıkı denetim imkanına kavuşmuş
olacaklar. Diplomatik ve askeri alanda gelişmelerin ne yönde olacağını
tam olarak kestirmek mümkün olmasa da, kesin olan şey, burjuva milliyetçiliğinin
sınır sorunu nedeniyle yürüttüğü askeri çatışmaların Eritre ve Etiyopya
halklarının kardeşliğine onarılması güç zararlar verdiğidir.
19 Haziran 1998
KOSOVA
EMPERYALİST ÇIKAR ÇATIŞMALARININ YENi ODAĞI
"Özyönetimci" revizyonist siyasete sahip Yugoslavya Federasyonu'nun
çökmesiyle birlikte, bir dizi çatışma ve emperyalist büyük güçlerin
müdahaleleri sonucunda da olsa, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek
gibi bölgeler "bağımsızlıklarını" elde ettiler. Potansiyelleri
ve jeOĞstratejik önemleri bakımından önde gelen bölgelerde ulusal
sorun büyük güçlerin çıkarlarına uygun olarak bir "çözüme"
bağlandı. "Çözüme" kavuşmayan bir sorun ise Kosova sorunuydu.
Şimdi bu sorun "çözüme" kavuşturulmak isteniyor. Eski Yugoslavya
döneminde 1974'teki Anayasa değişikliğiyle Kosova'nın özerklik statüsünün
kaldırılmasıyla birlikte Kosovalılar üzerindeki ulusal baskının dozajı
büyük ölçüde arttırıldı. Arnavutçanın okullarda ve resmi dairelerde
kullanılması yasaklandı, Kosova Özerk Parlamentosu feshedildi, Arnavutların
tüm resmi dairelerde ve öncelikle Sırplaştırılmak istenen bölgelerdeki
tasfiyesi hızlandırıldı. Artan Sırp milliyetçiliği, madalyonun ters
yüzü olan Arnavut milliyetçiliğini daha da geliştirmekten başka bir
sonuçta veremezdi. Öyle de oldu.
Sırp şovenizmine karşı ezilen ulus milliyetçiliğinin doğal tepkisi
olarak, Kosova bölgesi Arnavutları kendi bölgelerinde bağımsızlık
taleplerini formüle ettiler. Sırp şovenizmine karşı Arnavut milliyetçiliği
temelinde ardarda partiler kuruldu. 1992 yılında, Sırp şoven yönetiminin
tüm engellemelerine rağmen Arnavutlar kendi ulusal parlamentolarının
ve "Kosova Cumhuriyeti"nin devlet başkanı seçimini gerçekleştirdiler.
Seçilen parlamento Sırp milliyetçileri tarafından illegal ilan edildiği
için yurtdışında (özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti'nde ve İsviçre'de)
toplanmak zorunda kaldı. 22 Mart 1998 tarihinde Arnavut milliyetçilerinin
önemli bir bölümü tarafından, Sırp şovenistleri tarafından yine "illegal"
ilan edilen parlamento ve devlet başkanı seçimleri yapıldı. Sırp burjuvazisinin
polis ve ordu birlikleri aracılığıyla seçimleri silah gücüyle engelleme
çabalarına ve seçimleri bağımsızlık yolunda yetersiz bir araç olarak
değerlendiren Arnavut milliyetçisi bazı partiler tarafından boykot
edilmesine rağmen, seçimlere katılım büyük oranda gerçekleşti. Kosova
Demokratik Ligası, göreceli olarak en fazla oyu toplayarak seçimleri
kazandı. Partinin başkanı İbrahim Rugova, Kosovalıların asgari talebinin
kendi kaderini tayin ve Kosova Bağımsız Cumhuriyeti olduğunu ve Yugoslavya
Cumhuriyeti içerisinde özerklik de dahil hiç bir özel statüyü kabul
etmeyeceklerini açıkladı.
Aynı şekilde önde gelen diğer partiler de (Kosova Sosyal Demokrat
Partisi, Kosova Parlamento Partisi) bu asgari talebin kendilerinin
de talebi olduğunu ve bundan geri adım atmayacaklarını açıkladılar.
Fakat bağımsızlık talebini, Sırp burujazisinin silahlı gücüne karşı
zorla kabul ettirecek silahlı güçleri olmadığından, bu bir "talep
ilanı"nın ötesine geçememişti. Sırp burjuvazisinin artan milliyetçi
terörü, Arnavut nüfusun ulusal talepler ve özellikle bağımsızlık talebi
yönünde artan kitle eylemi, hem tarihi açıdan hem de karakteristik
yapısı bakımından yeni bir örgütün ortaya çıkmasını beraberinde getirdi:
Kosova Kurtuluş Ordusu (Ushtria Clirimtare e Kosoves-UCK). Adından
da anlaşılacağı gibi, bu yeni örgüt, bağımsızlık hedefine ulaşmanın
aracı olarak silahlı mücadeleyi ve bu mücadelenin temel örgütü olarak
ordu örgütlenmesini devreye sokmuş durumda. Bu örgüt Şubat 1996'dan
itibaren yaptığı resmi açıklamalar ve askeri eylemlerle sesini duyurmaya
başladı.
Kosova Kurtuluş Ordusu'nun resmi açıklamalarına göre, örgüt daha 1992
yılında kurulmuş. Kosova Kurtuluş Ordusu, kurucularının da açıklamalarına
göre Federal Almanya'da kuruluyor. Bu örgüt, Almanya'da açık ya da
yarı-açık bir biçimde faaliyet yürütüyor ve Almanya'daki Arnavutlardan
gayri resmi vergi topluyor. PKK'nin faaliyetlerini ağır bir devlet
terörüyle engelleyen ve PKK'ye bağış toplanmasını 'haraç toplama'
diye nitelendirip yasaklayan, bağış toplayanları hapse atan Alman
emperyalistlerinin Kosova Kurtuluş Ordusu'nun aynı yöndeki faaliyetlerine
izin vermesi oldukça ilginçtir. Şu an için Kosova Kurtuluş Ordusu
ile Alman emperyalizminin hangi türden bağlantılara sahip olduğu kesin
olarak ortaya konmasa bile, aralarında diplomatik bir destek ortamının
olduğu bir olgudur. Alman emperyalizmi gibi Balkanlarda etkisini sağlamlaştırmak
ve güçlendirmek isteyen bir emperyalist güçle, burjuva milliyetçiliğini
temel alan bir örgütün yakın ilişkilerde bulunması burjuva ve küçükburjuva
milliyetçiliğinin doğal ve zorunlu eğilimidir. Kosova Kurtuluş Ordusu'nun
devreye girmesi, Sırp burjuvazisinin Kosova'daki askeri gücünü artırmasıyla
keskinleşen çatışmalar bölgedeki diğer ülkeleri ve emperyalist büyük
güçleri daha açık ve daha aktif politika yürütmeye zorlamıştır. Sırp
burjuvazisi, Kosova bölgesini kesinlikle elinden kaçırmak istememektedir.
Bu yüzden, özellikle askeri gücüyle Arnavut ayrılıkçılığının belini
kırmak istemektedir. Fakat istemek ayrı, gerçekleştirmek ayrıdır.
Sırp burjuvazisinin istediğini yapabilmesi, bölgede faaliyet yürüten
diğer siyasi aktörlerin durumuna ve taleplerine de bağlıdır. Bu nokta,
Sırp burjuvazisinin istediği yönde değildir. Dolayısıyla Sırp burjuvazisi,
bölgesinin elinden çıkma ihtimali durumunda, Bosna-Hersek'in bir bölümünü
oluşturan Sırp bölgesinin Yugoslavya Cumhuriyeti'ne katılması kartını
da alttan alta devreye sokmaya başlamıştır. Eğer askeri güçle Arnavut
ulusal hareketi durdurulamazsa, eğer Batılı emperyalist büyük güçler
daha açık devreye girerlerse, Sırp burjuvazisi için Kosovalı Arnavutların
resmi temsilcileriyle görüşme masasına oturmak ve dişlerini sıka sıka
da olsa bir dizi tavizde bulunmak kaçınılmazdır. Balkanlar'daki tüm
diğer ülkelerin burjuvaları, farklı derecelerde de olsa Kosova sorununu,
rakip gördükleri Sırp burjuvazisinin zayıflatılması yönünde kullanmaya
çalışmaktadırlar.
Arnavutluk Cumhuriyeti hakim sınıfları açısından, Kosova sorununun
emperyalist politikanın gündemine acil bir sorun olarak gelmesi, iki
önemli nedenden dolayı bir fırsattır. Birincisi, ülke içindeki sosyal
sorunlar Arnavut milliyetçiliğinin azdırılması sayesinde geri plana
itilmiş, milliyetçilik temelinde bir "birlik" sağlanmıştır.
İkincisi, Kosova'nın önce Bağımsız Cumhuriyet olarak ilan edilmesi,
Büyük Arnavutluk idealine ulaşmak için büyük bir imkan açacaktır.
Yugoslavya'dan ayrılan bir Kosova'nın bir referandumla "vatan
toprakları"na katılması çok zor olmayacaktır. Bu yüzden Arnavutluk
hakim sınıfları çatışmaların kızgınlaşmasında aktif bir rol oynamakta
ve şu an için amacına ulaşmada yeterli askeri gücü olmadığı için "uluslararası
birlik"in, yani batılı emperyalist büyük güçlerin askeri müdahalesini
talep etmektedir.
Aynı şekilde Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersekli Sırp olmayanlar,
Makedonya ve Yunanistan NATO müdahalesi yönünde tavır takınmışlardır.
Romanya ve Bulgaristan emperyalist büyük güçlerden biri olan ve Balkanlarda
Sırp burjuvazisiyle yakın ilişkilerde bulunan Rusya'yla ilişkilerini
fazla bozmamak için NATO müdahalesi yönünde açık bir tavır takınmamışlardır.
Fakat bu her iki gücün tercihi, objektif olarak çıkarları Sırp burjuvazisinin
zayıflatılmasında yattığından, Batılı emperyalistlerin devreye girmesi
yönündedir.
Türk hakim sınıfları da aynı şekilde Sırp burjuvazisinin yıpratılması
kartına oynamaktadırlar. "Büyük Arnavutluk"un gerçekleşmesi,
bölgede TC'nin şu an en keskin rakibi Yunanistan'ın etkisinin zayıflatılmasını
beraberinde getireceğinden Türk hakim sınıflarının tercihi, kendi
mantıklarına uygundur. Şu an için bölgede Sırp burjuvazisi dışında
doğrudan müdahaleyle Kosova sorununu kendi çıkarı doğrultusunda çözebilecek
bir güç yoktur. Bu güç Batılı büyük emperyalist devletlerde vardır.
Batılı emperyalist büyük güçler arasında Sırp burjuvazisinin zayıflatılması,
bu yönde Kosova sorununun kullanılması, gerektiğinde askeri müdahalenin
devreye sokulması bakımından bir birlik vardır. Bu asgari birliğin
ötesinde, somut Kosova politikasının siyasi hedefi noktasında özellikle
Alman emperyalizmiyle diğer batılı güçler arasında önemli bir ayrılık
vardır.
Almanya dışındaki Batılı emperyalist büyük güçler, Kosova'daki Arnavut
burjuvazisinin Sırp burjuvazisine karşı siyasi, ekonomik ve askeri
gücünün artırılması, Arnavutlar'a belirli ulusal hakların tanınması
ve güvenceye alınması, bu çerçevede Yugoslavya Cumhuriyeti'nin sınırlarının
korunması yönünde tercih koyarken, Alman emperyalizmi, Balkanlardaki
etki alanına Kosova'yı katmak, şu an için kendi çıkarlarının önünde
engel olan Sırp burjuvazisini zayıflatmak ve cezalandırmak için daha
çok Kosova'nın ayrılması yönünde tercih yapmıştır. Fakat bu tercihini
şu an için emperyalist bir koalisyonda kabul ettirme durumu olmadığı
için, diğer Batılı emperyalist güçleri Kosova'ya bir askeri müdahale
yapma yönünde zorlamaktadır. Rusya tercihini, doğal müttefiki saydığı
Sırp burjuvazisi yönünde yapmıştır. Rusya Batılı rakiplerinin Yugoslavya'ya
müdahalede bulunmasına, özellikle askeri operasyonda bulunmasına kesinlikle
karşıdır. Yugoslavya'nın sınırlarının değiştirilmesi talebini açık
bir dille geri çevirmektedir. Fakat, Batılı emperyalist büyük güçlerin
koalisyonu karşısında, kendi politikasını uygulatma şansı daha azdır.
Şu an için, Sırp burjuvazisini Kosovalı Arnavutlarla görüşme masasına
oturarak ve kısmi reformlar yapılmasına ikna ederek Batılı bir askeri
operasyonun hukuki meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
İçinde bulunulan şartlarda Kosova sorununun, bölgede yaşayan tüm değişik
milliyetlerden işçiler ve emekçiler yararına ulusların kendi kaderlerini
kendilerinin tayin etmesi ilkesi temelinde çözülme şansı yoktur. Çünkü
bu şansı gerçekleştirecek devrimci bir güç yoktur.
Bu şartlarda Kosova sorununun çözümü ancak emperyalist bir çözüm olacaktır.
