ENDONEZYA

YÖNETENLER DEĞİL, DÜZEN DEĞİŞMELİ!

19 Mayıs 1998'de ABD Dışişleri Bakanı Albrigt'in Endonezya Devlet Başkanı Suharto'nun istifa etmesi gerektiğini söylemesinden bir kaç gün sonra Suharto Endonezya Devlet Televizyonu'na çıkıp, kuzu kuzu istifa ettiğini açıklamak zorunda kaldı. Sözde bağımsız bir devletin devlet başkanının bir başka ülkenin dışişleri bakanının isteğini bu kadar kısa sürede yerine getirmesi eski sömürge sisteminde çok sık görülen bir siyasi olguydu! Yeni sömürgecilik lafta bağımsız devletler yaratmıştı ama, gerçekte bu devletler her bakımdan emperyalist devletlere, özellikle büyük güçlere bağımlılar. Gerçekte sömürge siyasetinin özü değil, biçimi değişmiş durumda. Eskiden sömürge valisi emretti mi, uşak hukuken de emredileni yapmak zorundaydı. Şimdi sömürge valisi değil, ABD Dışişleri Bakanı emrediyor ve uşak onun dediğini yapmak zorunda kalıyor.

Tabii ki, ABD gibi emperyalist büyük güçlerin Suharto'yu görevinden istifaya zorlamalarının esas nedeni, Suharto'nun kendileri için uygun bir uşak olmaması değil. Tersine 30 yıldan uzun bir süre Suharto büyük bir uşak sadakatiyle emperyalistlerin çıkarı için ülkeyi yönetmiş, bu arada kendi ailesini ve yakın çevresini de zenginleştirmeyi ihmal etmemiştir. Fakat halkın önemli bir kesimi Suharto'ya karşı ayaklanıp, halk hareketi şiddetle bastırılamayınca, Suharto'ya karşı yönelen hareketin düzene ve emperyalist sömürü sistemine karşı yönelmesini engellemek için emperyalistler Suharto gibi uşakları kolayca gözden çıkarabilmektedirler. Gözden çıkartılan Suharto istifasını verip Anayasa'nın kendisine verdiği yetkiye dayanarak, kendi kişiliğinde somutlaşan sisteminde önemli bir değişiklik olmaması amacıyla da kendi yakın siyasi çevresinden Habibi'yi Devlet Başkanı olarak atamıştır. Habibi, önceki Suharto hükümetlerinde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş ve son olarak Başkan Yardımcılığı görevi yapmış, en az Suharto kadar gerici olan, Endonezya hakim sınıflarının en önde gelen temsilcilerinden birisidir. Habibi'nin Devlet Başkanlığına getirilmesi aslında Suharto'nun kişiliğinde özdeşleşen, gerici, faşist rejimin sürdürülmesinin ilanıdır. Muhakkak ki, bu sürdürme hedefi, yoğun bir halk eylemi döneminde tüm eski yapının olduğu gibi ayakta tutulması ile mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, yeni hükümette, devlet organlarında, hatta orduda kısmi personel değişiklikleri yapılmıştır. Aynı şekilde IMF'nin dayattığı "istikrar paketinin" ilk düşünüldüğü gibi uygulanması mümkün değildir.
IMF'nin zorlaması ile içine düşülen mali krizin yükünün daha ağır bir biçimde halkın sırtına yıkılmasının bir aracı olan, temel gıda maddelerine uygulanan devlet desteklerinin kaldırılması da radikal olarak uygulanamayacaktır. Yeni hükümet bu yüzden desteklerin kısmi olarak devam edeceğini açıklamak zorunda kalmıştır. Yapılan bazı değişikliklere rağmen IMF'nin ve yeni Endonezya hükümetinin asıl hedefi açıktır: İçine düşünülen ekonomik ve mali krizin yükünün halkın sırtına yıkılması, Endonezya hakim sınıflarının bu krizden en az zararla çıkması. Ekonomik ve mali krizin en az zararla atlatılmasının önşartı, halk hareketi ile ortaya çıkan siyasi krizin çözülmesidir. Yapılan kısmi siyasi reformların esas amacı da budur. İster siyasi krizi, ister ekonomik krizi atlatmada Endonezya hakim sınıflarının hareket alanı oldukça dardır. Bunun en önemli nedeni içine düşülen krizin hakim sınıflara çok az reform imkanı sunmasıdır. Toplam dışborç 130 milyar doları aşmıştır, enflasyon % 50'ye tırmanmıştır. Resmi istatistiklere göre bile 8,7 milyon çalışabilir durumdaki emekçi işsizdir. Endonezya parası, artan enflasyonla uyum içinde hızla değer kaybetmektedir. Yüzlerce büyüklü ve küçüklü işletme iflas etmiştir. Verimsiz ilan edilen bir dizi işyeri, banka vb. kapatılmıştır. Endonezya'nın uluslararası planda yeni kredi bulması oldukça zorlaşmıştır.

Yeni hükümet, ağırlığı daha çok bazı siyasi reformların yapılmasına vermiştir. Tutuklu bulunan bir dizi siyasetçi ve sendikacı serbest bırakılmış, gösteri ve toplanma hakları genişletilmiş, basın özgürlüğüne yönelik tavizler verilmiştir. Zaten bu haklar -resmen ilan edilmeden önce- objektif olarak halk hareketiyle alınmış olan haklardır. Hükümetin yaptığı, olguları kabul etmek olmuştur.
Burjuva muhalefet bir yandan halk hareketini kontrol etmeye çalışmakta, diğer yandan daha fazla iktidar olanaklarından yararlanmak için yeni seçimler yapılması konusunda hükümeti zorlamaya çalışmaktadır. Hükümet bir yıl içinde seçimlere gidileceğini açıklamıştır.
Halk hareketinin kendi mücadelesi süresince formüle ettiği Suharto'nun devlet başkanlığından çekilmesi talebi şimdi gerçekleştirilmiştir. Fakat Suharto'nun kurduğu ve inşa ettiği rejim ayaktadır.

Endonezya deneyiminden bütün ülkelerin işçi ve emekçilerinin öğreneceği en önemli ders şudur: Gerçekten başarılı bir sosyal devrimin olmazsa olmaz önşartı devrimci bir önderlik ve işçi ve emekçi kitlelerin örgütlülüğüdür.

17.6.1998

ERİTRE-ETİYOPYA

ERİTRE-ETİYOPYA SAVAŞI VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİNE SIRT ÇEVİRENLER...

1991 yılında, Eritre'yi de işgal altında tutan Rus sosyalemperyalizminin uşaklığını yapan Mengistu faşist rejimi, Etiyopyalı ve Eritreli silahlı devrimci güçlerin omuz omuza mücadelesi sonucu yıkıldı. Her iki ülkede iktidara gelen güçler, eski faşist rejimin yerine halkın yararına, demokratik-devrimci bir düzen kurmayı görev olarak önlerine koyduklarını ve bu görevin gerçekleştirilmesine derhal başlanılacağını ilan ettiler. Çokuluslu bir ülkede demokratikleşmenin en önemli kriterlerinden birisi ulusal baskının tüm görüntüleri ile yokedilmesi ve ezilen ulusların ayrı devlet kurma hakkının kabul edilmesiydi. Bu yönde çok olumlu bir adım Eritre'nin bağımsızlığının Etiyopya tarafından kabul edilmesiydi. Eritre'de iktidara gelen yeni güçler faşist Mengistu rejimine karşı mücadele etme ve Eritre ulusunun ulusal haklarını savunma temelinde devrimci-demokrat bir muhtevaya sahipti. Fakat daha iktidar savaşımı döneminde, Eritre'nin ulusal bağımsızlık savaşını yürüten güçler, programatik olarak iktidar sorununu proletaryanın sınıf hedefi çerçevesinde ele almıyorlardı. Onlar, daha çok burjuva milliyetçiliği programı çerçevesinde ulusal kurtuluş mücadelesi yürütüyorlardı.

1991'de Mengistu rejiminin yıkılmasıyla birlikte Etiyopya'nın devrimci güçleriyle ulusların kendi kaderlerini tayin etme ve tüm diğer milliyetlerin tam hak eşitliği temelinde ortak, merkezi devrimci-demokratik devlet kurma imkanı olmasına rağmen, Eritre kurtuluş hareketinin önderliği bağımsızlık yönünde tavır takındı. 1993 yılında Eritre'de yapılan referendumda da, seçmenlerin çoğunluğunun ayrılma yönünde irade belirlemesiyle birlikte sorunun çüzümü, Etiyopya'nın yeni devrimci-demokrat önderliğinin bu iradeyi tanıyıp tanımamasına kaldı. Etiyopya'nın yeni önderliği Eritre'nin bağımsızlığını tanıdı. Bağımsızlığın tanınmasıyla henüz tüm sorunlar çözülmüş olmuyordu. Çözüme bağlanması gereken sorunların başında Eritre ile Etiyopya arasındaki sınırların belirlenmesi, Etiyopya'nın Eritre limanlarından yararlanma hakkı ve imkanlarının tespiti vb. geliyordu. Bu tür sorunlar kesin bir çözüme kavuşturulmasa bile, temel çıkış noktası doğru ve olumlu olduğu için diğer sorunların da zamanla çözümleneceğinden hareket etmek için birçok sebep vardı.

Etiyopya'da iktidara gelen devrimci güçler, Eritre'dekinin tersine Marksizm-Leninizme söylemde sahip çıkıyorlar, yeni devrimci düzeni işçi sınıfının ve diğer emekçilerin çıkarlarına göre inşa edeceklerini ilan ediyorlardı. Sadece Eritrelilerin değil, Etiyopya sınırları içinde kalan tüm uluslar için hak eşitliğini, halkların kardeşliğini programatik olarak tanıdıklarını ilan ediyorlardı. Fakat, bazı değişiklikler de gözden kaçmıyor değildi. Mengistu rejimine karşı mücadele sırasında Marksizm-Leninizme sahip çıktıklarını, hedef olarak Sosyalizme yöneldiklerini açıkça ilan edenler, iktidara geldikten sonra, Sosyalizmden pek sözetmez olmuşlardı. Olumsuzluğun en uç noktası batılı emperyalistlerin Somali'yi işgali döneminde, emperyalist işgal politikasını desteklemeleri ve Batılı emperyalistlerin ikmal uçaklarına kendi havaalanlarının kullanılmasını açmaları olmuştu. Bu tavır açıkça, Etiyopya hükümetinin emperyalist politikanın dümen suyuna yöneldiğini gösteriyordu. Marksizm-Leninizm, Sosyalizm hedefinden giderek uzaklaşmaya başlayanların, Marksizm-Leninizmin en önemli kıstaslarından biri olan çeşitli uluslardan işçilerin ve emekçilerin devrimci birliğinden de uzaklaşmaları kaçınılmazdı. Eritre ile Etiyopya arasındaki dağlık Alitena bölgesinin Eritre ordu güçlerince işgal edilmesiyle birlikte iki ülke silahlı çatışmanın eşiğine geldi. Etiyopya Devlet Başkanı Meles Zenawi'nin Eritre'nin askeri güçlerini bölgeden çekme talebine Eritre Devlet Başkanı Isayas Afeworki olumsuz yanıt vererek tarihi olarak bu bölgenin Eritre toprakları olduğunda ısrar etti. Etiyopya savaş uçakları 5 Haziran 1998'de Asmara merkezi havaalanı başta olmak üzere bir kaç bölgeyi daha bombaladı. Böylelikle sınır çatışması savaşa dönüştü.
Kısa zamanda savaşan güçlerin saflarında askeri ve sivil kayıpların sayısı yükseldi. Çatışma, kavgası verilen sınır bölgesinin dışına taşarak giderek yaygınlaştı. Her iki taraf da kendi taleplerinin haklılığında ısrar etmektedir.

Büyük bir olasılıkla, emperyalist büyük güçlerin, en başta da ABD ve Fransa'nın ve onların dümen suyundaki bazı Afrika ülkelerinin devreye girmesiyle ateşkes ilan edilecek, kim nereyi işgal ettiyse yanına kar kalacak, emperyalist büyük güçler BM çerçevesinde askeri güçlerini 'Barış Gücü' olarak yerleştirip daha sıkı denetim imkanına kavuşmuş olacaklar. Diplomatik ve askeri alanda gelişmelerin ne yönde olacağını tam olarak kestirmek mümkün olmasa da, kesin olan şey, burjuva milliyetçiliğinin sınır sorunu nedeniyle yürüttüğü askeri çatışmaların Eritre ve Etiyopya halklarının kardeşliğine onarılması güç zararlar verdiğidir.

19 Haziran 1998


KOSOVA

EMPERYALİST ÇIKAR ÇATIŞMALARININ YENi ODAĞI

"Özyönetimci" revizyonist siyasete sahip Yugoslavya Federasyonu'nun çökmesiyle birlikte, bir dizi çatışma ve emperyalist büyük güçlerin müdahaleleri sonucunda da olsa, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek gibi bölgeler "bağımsızlıklarını" elde ettiler. Potansiyelleri ve jeOĞstratejik önemleri bakımından önde gelen bölgelerde ulusal sorun büyük güçlerin çıkarlarına uygun olarak bir "çözüme" bağlandı. "Çözüme" kavuşmayan bir sorun ise Kosova sorunuydu. Şimdi bu sorun "çözüme" kavuşturulmak isteniyor. Eski Yugoslavya döneminde 1974'teki Anayasa değişikliğiyle Kosova'nın özerklik statüsünün kaldırılmasıyla birlikte Kosovalılar üzerindeki ulusal baskının dozajı büyük ölçüde arttırıldı. Arnavutçanın okullarda ve resmi dairelerde kullanılması yasaklandı, Kosova Özerk Parlamentosu feshedildi, Arnavutların tüm resmi dairelerde ve öncelikle Sırplaştırılmak istenen bölgelerdeki tasfiyesi hızlandırıldı. Artan Sırp milliyetçiliği, madalyonun ters yüzü olan Arnavut milliyetçiliğini daha da geliştirmekten başka bir sonuçta veremezdi. Öyle de oldu.
Sırp şovenizmine karşı ezilen ulus milliyetçiliğinin doğal tepkisi olarak, Kosova bölgesi Arnavutları kendi bölgelerinde bağımsızlık taleplerini formüle ettiler. Sırp şovenizmine karşı Arnavut milliyetçiliği temelinde ardarda partiler kuruldu. 1992 yılında, Sırp şoven yönetiminin tüm engellemelerine rağmen Arnavutlar kendi ulusal parlamentolarının ve "Kosova Cumhuriyeti"nin devlet başkanı seçimini gerçekleştirdiler. Seçilen parlamento Sırp milliyetçileri tarafından illegal ilan edildiği için yurtdışında (özellikle Federal Almanya Cumhuriyeti'nde ve İsviçre'de) toplanmak zorunda kaldı. 22 Mart 1998 tarihinde Arnavut milliyetçilerinin önemli bir bölümü tarafından, Sırp şovenistleri tarafından yine "illegal" ilan edilen parlamento ve devlet başkanı seçimleri yapıldı. Sırp burjuvazisinin polis ve ordu birlikleri aracılığıyla seçimleri silah gücüyle engelleme çabalarına ve seçimleri bağımsızlık yolunda yetersiz bir araç olarak değerlendiren Arnavut milliyetçisi bazı partiler tarafından boykot edilmesine rağmen, seçimlere katılım büyük oranda gerçekleşti. Kosova Demokratik Ligası, göreceli olarak en fazla oyu toplayarak seçimleri kazandı. Partinin başkanı İbrahim Rugova, Kosovalıların asgari talebinin kendi kaderini tayin ve Kosova Bağımsız Cumhuriyeti olduğunu ve Yugoslavya Cumhuriyeti içerisinde özerklik de dahil hiç bir özel statüyü kabul etmeyeceklerini açıkladı.
Aynı şekilde önde gelen diğer partiler de (Kosova Sosyal Demokrat Partisi, Kosova Parlamento Partisi) bu asgari talebin kendilerinin de talebi olduğunu ve bundan geri adım atmayacaklarını açıkladılar. Fakat bağımsızlık talebini, Sırp burujazisinin silahlı gücüne karşı zorla kabul ettirecek silahlı güçleri olmadığından, bu bir "talep ilanı"nın ötesine geçememişti. Sırp burjuvazisinin artan milliyetçi terörü, Arnavut nüfusun ulusal talepler ve özellikle bağımsızlık talebi yönünde artan kitle eylemi, hem tarihi açıdan hem de karakteristik yapısı bakımından yeni bir örgütün ortaya çıkmasını beraberinde getirdi: Kosova Kurtuluş Ordusu (Ushtria Clirimtare e Kosoves-UCK). Adından da anlaşılacağı gibi, bu yeni örgüt, bağımsızlık hedefine ulaşmanın aracı olarak silahlı mücadeleyi ve bu mücadelenin temel örgütü olarak ordu örgütlenmesini devreye sokmuş durumda. Bu örgüt Şubat 1996'dan itibaren yaptığı resmi açıklamalar ve askeri eylemlerle sesini duyurmaya başladı.
Kosova Kurtuluş Ordusu'nun resmi açıklamalarına göre, örgüt daha 1992 yılında kurulmuş. Kosova Kurtuluş Ordusu, kurucularının da açıklamalarına göre Federal Almanya'da kuruluyor. Bu örgüt, Almanya'da açık ya da yarı-açık bir biçimde faaliyet yürütüyor ve Almanya'daki Arnavutlardan gayri resmi vergi topluyor. PKK'nin faaliyetlerini ağır bir devlet terörüyle engelleyen ve PKK'ye bağış toplanmasını 'haraç toplama' diye nitelendirip yasaklayan, bağış toplayanları hapse atan Alman emperyalistlerinin Kosova Kurtuluş Ordusu'nun aynı yöndeki faaliyetlerine izin vermesi oldukça ilginçtir. Şu an için Kosova Kurtuluş Ordusu ile Alman emperyalizminin hangi türden bağlantılara sahip olduğu kesin olarak ortaya konmasa bile, aralarında diplomatik bir destek ortamının olduğu bir olgudur. Alman emperyalizmi gibi Balkanlarda etkisini sağlamlaştırmak ve güçlendirmek isteyen bir emperyalist güçle, burjuva milliyetçiliğini temel alan bir örgütün yakın ilişkilerde bulunması burjuva ve küçükburjuva milliyetçiliğinin doğal ve zorunlu eğilimidir. Kosova Kurtuluş Ordusu'nun devreye girmesi, Sırp burjuvazisinin Kosova'daki askeri gücünü artırmasıyla keskinleşen çatışmalar bölgedeki diğer ülkeleri ve emperyalist büyük güçleri daha açık ve daha aktif politika yürütmeye zorlamıştır. Sırp burjuvazisi, Kosova bölgesini kesinlikle elinden kaçırmak istememektedir.

Bu yüzden, özellikle askeri gücüyle Arnavut ayrılıkçılığının belini kırmak istemektedir. Fakat istemek ayrı, gerçekleştirmek ayrıdır.

Sırp burjuvazisinin istediğini yapabilmesi, bölgede faaliyet yürüten diğer siyasi aktörlerin durumuna ve taleplerine de bağlıdır. Bu nokta, Sırp burjuvazisinin istediği yönde değildir. Dolayısıyla Sırp burjuvazisi, bölgesinin elinden çıkma ihtimali durumunda, Bosna-Hersek'in bir bölümünü oluşturan Sırp bölgesinin Yugoslavya Cumhuriyeti'ne katılması kartını da alttan alta devreye sokmaya başlamıştır. Eğer askeri güçle Arnavut ulusal hareketi durdurulamazsa, eğer Batılı emperyalist büyük güçler daha açık devreye girerlerse, Sırp burjuvazisi için Kosovalı Arnavutların resmi temsilcileriyle görüşme masasına oturmak ve dişlerini sıka sıka da olsa bir dizi tavizde bulunmak kaçınılmazdır. Balkanlar'daki tüm diğer ülkelerin burjuvaları, farklı derecelerde de olsa Kosova sorununu, rakip gördükleri Sırp burjuvazisinin zayıflatılması yönünde kullanmaya çalışmaktadırlar.
Arnavutluk Cumhuriyeti hakim sınıfları açısından, Kosova sorununun emperyalist politikanın gündemine acil bir sorun olarak gelmesi, iki önemli nedenden dolayı bir fırsattır. Birincisi, ülke içindeki sosyal sorunlar Arnavut milliyetçiliğinin azdırılması sayesinde geri plana itilmiş, milliyetçilik temelinde bir "birlik" sağlanmıştır. İkincisi, Kosova'nın önce Bağımsız Cumhuriyet olarak ilan edilmesi, Büyük Arnavutluk idealine ulaşmak için büyük bir imkan açacaktır. Yugoslavya'dan ayrılan bir Kosova'nın bir referandumla "vatan toprakları"na katılması çok zor olmayacaktır. Bu yüzden Arnavutluk hakim sınıfları çatışmaların kızgınlaşmasında aktif bir rol oynamakta ve şu an için amacına ulaşmada yeterli askeri gücü olmadığı için "uluslararası birlik"in, yani batılı emperyalist büyük güçlerin askeri müdahalesini talep etmektedir.
Aynı şekilde Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersekli Sırp olmayanlar, Makedonya ve Yunanistan NATO müdahalesi yönünde tavır takınmışlardır. Romanya ve Bulgaristan emperyalist büyük güçlerden biri olan ve Balkanlarda Sırp burjuvazisiyle yakın ilişkilerde bulunan Rusya'yla ilişkilerini fazla bozmamak için NATO müdahalesi yönünde açık bir tavır takınmamışlardır. Fakat bu her iki gücün tercihi, objektif olarak çıkarları Sırp burjuvazisinin zayıflatılmasında yattığından, Batılı emperyalistlerin devreye girmesi yönündedir.
Türk hakim sınıfları da aynı şekilde Sırp burjuvazisinin yıpratılması kartına oynamaktadırlar. "Büyük Arnavutluk"un gerçekleşmesi, bölgede TC'nin şu an en keskin rakibi Yunanistan'ın etkisinin zayıflatılmasını beraberinde getireceğinden Türk hakim sınıflarının tercihi, kendi mantıklarına uygundur. Şu an için bölgede Sırp burjuvazisi dışında doğrudan müdahaleyle Kosova sorununu kendi çıkarı doğrultusunda çözebilecek bir güç yoktur. Bu güç Batılı büyük emperyalist devletlerde vardır. Batılı emperyalist büyük güçler arasında Sırp burjuvazisinin zayıflatılması, bu yönde Kosova sorununun kullanılması, gerektiğinde askeri müdahalenin devreye sokulması bakımından bir birlik vardır. Bu asgari birliğin ötesinde, somut Kosova politikasının siyasi hedefi noktasında özellikle Alman emperyalizmiyle diğer batılı güçler arasında önemli bir ayrılık vardır.
Almanya dışındaki Batılı emperyalist büyük güçler, Kosova'daki Arnavut burjuvazisinin Sırp burjuvazisine karşı siyasi, ekonomik ve askeri gücünün artırılması, Arnavutlar'a belirli ulusal hakların tanınması ve güvenceye alınması, bu çerçevede Yugoslavya Cumhuriyeti'nin sınırlarının korunması yönünde tercih koyarken, Alman emperyalizmi, Balkanlardaki etki alanına Kosova'yı katmak, şu an için kendi çıkarlarının önünde engel olan Sırp burjuvazisini zayıflatmak ve cezalandırmak için daha çok Kosova'nın ayrılması yönünde tercih yapmıştır. Fakat bu tercihini şu an için emperyalist bir koalisyonda kabul ettirme durumu olmadığı için, diğer Batılı emperyalist güçleri Kosova'ya bir askeri müdahale yapma yönünde zorlamaktadır. Rusya tercihini, doğal müttefiki saydığı Sırp burjuvazisi yönünde yapmıştır. Rusya Batılı rakiplerinin Yugoslavya'ya müdahalede bulunmasına, özellikle askeri operasyonda bulunmasına kesinlikle karşıdır. Yugoslavya'nın sınırlarının değiştirilmesi talebini açık bir dille geri çevirmektedir. Fakat, Batılı emperyalist büyük güçlerin koalisyonu karşısında, kendi politikasını uygulatma şansı daha azdır.
Şu an için, Sırp burjuvazisini Kosovalı Arnavutlarla görüşme masasına oturarak ve kısmi reformlar yapılmasına ikna ederek Batılı bir askeri operasyonun hukuki meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. İçinde bulunulan şartlarda Kosova sorununun, bölgede yaşayan tüm değişik milliyetlerden işçiler ve emekçiler yararına ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ilkesi temelinde çözülme şansı yoktur. Çünkü bu şansı gerçekleştirecek devrimci bir güç yoktur.
Bu şartlarda Kosova sorununun çözümü ancak emperyalist bir çözüm olacaktır.


19 Haziran 1998