Gölleri kurutanlar hayatı kurutuyorlar
Kâr hırsı doğayı vuruyor. Kısa süreli kâr hesaplarıyla yaşamın candamarları
kesiliyor. Kapitalizm doğayı katlediyor. Doğa katliamının bir alanı
da, kurutulan ve içinde yaşama son verilen göller...
Sulak alanların kurutularak tarım alanına çevrilmesi siyaseti, birçok
gölün haritadan silinmesini beraberinde getirdi. 1950'li yıllarda
başlayan sulak alanların kurutularak tarım toprakları elde edilmesi
uygulaması, en başta Antalya, Isparta, Burdur'daki "Göller Yöresi"ni
vurdu.
Yörenin en büyük gölleri Sarıgöl, Müren, Avlan, Memak, Karagöl, Manay
(Söğüt) Keste l, Beylerli ve Kurugöl gölleri devlet eliyle kurutuldu.
Amaç, daha fazla tarım alanından, daha fazla tahıl elde etmekti. Ancak
göllerin kurutulması çevre dengesinin bozulmasını beraberinde getirdi.
İklim değişti. Yağışlar azaldı. Bölgedeki yağışların azılması sonucu,
yeraltı sularının da 200 metreye kadar çekilmesini beraberinde getirdi.
Dünün sulak, göller yöresi, çölleşme belirtileri göstermeye başladı.
Devlet eliyle kurutulmayan kimi küçük göller, kendiliğinden kurudular.
Tahıl alanında artması beklenen verim düştü.
Korkuteli Ziraat Odası'nın raporuna göre, Manay gölünün kurutulmasının
ardından, daha önce her dekarda 500 kg buğday alınırken, bu rakam,
dekar başına 80 kiloya düştü. Elmalı Ziraat Odası'nın raporuna göre,
1984'te 170 bin ton olan elma rekoltesi, Avlan ve Karagöl'ün kurutulmasından
sonra, yöre halkı, elma bahçelerini sökmek zorunda kaldığından, 1990'da
2 bin tona indi.
Göllerin kurutulması, göllerle birlikte onun içindeki ve çevresindeki
hayatı da kurutuyor. Kurutulan Avlan Gölü 22 bin su kuşuna ev sahipliği
yapıyordu. Kurugöl, kuşlar için önemli bir yaşam alanıydı.
Göller, yalnızca kurutma yöntemiyle katledilmiyor. En önemli su beslenme
kaynağı olan göller, aynı zamanda kirlenme ve açılan drenaj ve sulama
kanalları yoluyla da katlediliyor.
Örneğin Tuz Gölü: Tuz Gölü üzerine Milli Prodüktivite Merkezi tarafından
hazırlanan bir rapor, Nisan ayı başında açıklandı. Bu rapor, Tuz Gölü'nün
can çekiştiğini gözler önüne seriyor. Milli Prodüktivite Merkezi Yönetim
Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kemal Çevik, dünyada iki örneği bulunan ve
Türkiye'nin tuz üretiminin %60'ını karşılayan Tuz Gölü'nün yoğun bir
kirlilik içinde bulunduğunu söylüyor. Çevik, dünya tuz tüketiminin
hemen tümünü karşılayabilecek bir rezerve sahip olan gölün, ölüme
mahkum edildiğini belirtiyor.
Açıklanan raporda, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nün açtığı drenaj
kanallarıyla göle çevrenin kirli sularının akıtıldığı, bu atık sularla
gölün normal su dengesinin ve yapısının bozulduğu ortaya konuyor.
Raporda, Konya'nın kanalizasyon atıklarının da Tuz Gölü'ne akıtıldığına
dikkat çekilerek şu sonuca varılıyor:
"Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda organik madde, azot, yağ
ve gres, serbest kükürt, florür, fosfor, sülfat ve civa gibi olumsuz
unsurların göle karışmasıyla Tuz Gölü'nün 2010 yılına dek bir daha
geriye dönülemeyecek şekilde kirleneceği bilimsel olarak ortaya konulmuş
bulunuyor."
Örneğin İstanbul'un içme suyu kaynağı, Elmalı ve Alibeyköy baraj gölleri
ve Sapanca Gölü, bunların çevrelerindeki kaçak yapılaşma sonucu birer
lağım çukuru olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çevre Bakanı -kelimenin
gerçek anlamında bakan, bakmaktan başka bir iş yaptığı yok- İmren
Aykut, bugün kişi başına 800 metreküp olan su miktarının 2000'li yıllarda
300 metreküpe kadar düşmesinin beklendiğini söylüyor! Ne yapıyorsunuz
diye sormak gerek! Bakıyorlar ve katliama devam ediyorlar. Gerçekte,
başka bir şey de beklememek gerek bunlardan.
Şimdi, kimi çevreci örgüt ve kişilerin çabalarıyla devlet eliyle kurutulan
bu göller ve kuruyan kimi göller, yeniden kazanılmaya çalışılıyor.
Örneğin Avlan Gölü, bu yıl ilk defa yeniden su tutarak canlanma yoluna
girdi...
Ancak, devletin kuruttuğu birçok gölü parselleyip satması, bu göl
yataklarının yeniden göl haline gelmesini çok zorlaştırıyor. Yasalar
kurutulan göl yataklarının özel kişilere satışını kolaylaştırıyor.
Devletin siyaseti, doğal çevreyi korumaya değil, onu talana yönelik
bir siyaset. Devlet, yalnızca göstermelik olarak kurduğu Çevre Bakanlığı
yoluyla çevrecilik oynuyor. Attığı pratik adımlar ise, doğayı kâr
amacıyla yok etmeye yönelik adımlar.
Sömürü üzerine kurulu bir düzenin devletinden de başka bir şey beklemek
gerçekte abesle uğraşmaktır. Çevreyi gerçekten korumak, gelecek kuşaklara
yaşanacak bir çevre bırakmak isteyenler, gerçek çevre mücadelesinin
devlete karşı, sömürü sistemine karşı; devrim mücadelesi olarak yürütmek
zorunluluğunu kavramalıdırlar.
Sömürü sistemini yıkmayı merkezine koymayan bir çevre dostluğu, gerçekte
çevreye yapılan ayı dostluğudur! Çevrenin gerçek dostlara, devrimcilere
ihtiyacı var! Çevreciliği burjuvaziye bırakmamak, onu işçi sınıfının
mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline getirmek görevdir.
21 Nisan 1997
