Çağrı sayı 7'den:

CEZAYİR

Dinci ve askeri faşistler kana doymak bilmiyor, olan halka olu

1992 yılında yapılan seçimlerde, İslami Selamet Cephesi'nin (FIS) zaferi kesinleşince ordu tarafından seçimin ikinci turu iptal edilmiş ve FIS yasaklanmıştı. Bu andan itibaren ülke tam bir kaosun içine sürüklendi. FIS yeraltına çekilerek askerlerin iktidarına karşı savaş ilan etti ve ordu da elindeki bütün imkanları kullanarak FIS'i yoketmeye çalıştı. 5 yıldır süren bu içsavaş neticesinde 65 binin üzerinde insan hayatını kaybetti...
5 yıldır süren savaşın dışa yansıyan görüntüsü; islami militanların, özellikle Silahlı İslami Grup (GIA) militanlarının, çoluk çocuk, yerli yabancı, ihtiyar kadın ayırımı yapmadan kendilerine karşı gelen veya itaat etmeyenleri barbar bir şekilde boğazlarını keserek öldürmeleri, karşı taraftaysa ordunun FIS'i yokederek ülkede istikrarı tekrar tesis etme çabalarıydı. Cezayir'den gelen haberler sürekli bu görüntüyü doğruluyordu.
Fakat son zamanlarda yaşanan belli gelişmeler, dışa yansıyan bu görüntünün tam gerçeği ifade etmediğini, yapılan bir dizi katliamda askerlerin doğrudan parmağı olduğunu, ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamının ordunun bir kesimi tarafından da körüklendiğini gösterdi.
Cezayir'de süren içsavaşta hergün bir dizi insan hunharca gerçekleştirilen saldırılar neticesinde hayatını kaybetmektedir. Bu saldırılar artık, toplu katliam boyutlarına vardıklarında kamuoyuna yansımaktadırlar.
5 yıldır süren savaş içinde en büyük toplu katliam geçtiğimiz Ağustos ayının 29'unda Rais köyünde gerçekleştirildi. Gece köye ağır silahlarla saldıran maskeli 100 kişi tarafından 3 saat boyunca gerçekleştirilen katliam sonucunda, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 349 kişi hayatını kaybetti. 3 saat boyunca süren katliam sırasında köyün çok yakınında bulunan askeri kışladan neden yardım gelmediği, patlayan bir dizi bombanın seslerinin askerler tarafından nasıl duyulmadığı veya çıkan yangınların alevlerinin nasıl görülmediği ve diğer yandan 1991 seçimlerinde FIS'i destekleyen bu köye islamcıların neden saldırdığı gibi sorular, bu zamana kadar Cezayir hakkında oluşan tabloya hiç uymamaktadır. Bu katliamda, islamcıların saldırılarına karşı "halkı koruyan" ordudan eser yoktur.
Bu katliamdan bir ay önce komşu Bin Talha Köyü'nde gerçekleştirilen, 240 kişinin hayatını kaybettiği katliam sırasında da, çığlıklar bütün gece sürmesine karşın, ordu ancak saldırganlar kaçtıktan sonra köye gelmiştir.
Bu gelişmeler, Cezayir'deki katliamların tek sorumlusunun islami militanlar olmadığı, kendi iktidarını sağlamlaştırmak ve kalıcı kılmak için bir dizi katliamın bizzat ordu tarafından gerçekleştirildiği veya en azından ordunun bilgisi dahilinde, onun müdahalesi olmadan yapıldığı iddialarına belli bir haklılık kazandırmaktadır.
Bir dizi Batılı ülkeye iltica eden Cezayir ordusu ve polis teşkilatından kaçan bazı asker ve polislerin verdikleri ifadelere göre, barbarlık ve terörde ordu ve polis, islami militanlardan hiç de geri kalmamaktadır. FIS'in silahlı kolu İslami Kurtuluş Cephesi (AIS), katliamları işleyenlerin ortaya çıkması için 1 Ekim'den itibaren tek taraflı ateşkes ilan etmiştir.
Ordunun, ülkede istikrarı sağlamak ve dış dünyadan destek almak amacıyla Ekim ayı ortalarında düzenlediği yerel seçimler gayet sönük geçmiştir. FIS'in boykot ettiği seçimleri, beklenildiği üzere Devlet Başkanı Zerval'i destekleyenlerin oluşturduğu Ulusal Demokratik Parti kazanmıştır.
Cezayir'de 5 yıldır süren içsavaş, iki taraflı haksız olan bir içsavaştır...
Bir yanda, ülkede şeriat hükümlerine göre bir düzen kurmak isteyen, bunu gerçekleştirmek için her türlü barbarlığı ve katliamı mübah gören, rakiplerini ve kendine itaat etmeyenleri korkutmak için, çocuk, bebek, kadın, ihtiyar, sakat ayrımı yapmadan, insanları boğazlarını keserek öldüren dinci faşistler durmaktadır. Bu tür dinci faşistler sadece Cezayir'e özgü değildir, benzer hareketler islamın egemen olduğu bir dizi ülkede görülmektedir. Bu faşistler, iktidardaki müslümanları beğenmemekte, kendi anlayışlarına göre bir şeriat devleti kurmak için her türlü barbarlığa başvurmaktadırlar.
Yazının kaleme alındığı günlerde, Mısır'da benzer türden faşistlerin, ülkenin en önemli gelir kaynağı olan turizmi baltalayarak yıkmak istedikleri devleti zayıflatmak anlayışıyla turist otobüslerine yönelen katliamlarında 74'ün üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu faşistlerin mücadelesinde desteklenecek herhangi bir yan yoktur.
Diğer yanda, elindeki iktidarı kaybetmemek için her türlü barbarlığı ve işkenceyi mübah gören askeri faşistler durmaktadır.
Bu anlamda, Cezayir'de 5 yıldır süren savaş iki cephesi de haksız olan bir savaştır. Bu savaşta olan halka olmakta, insanlar şeriatçılardan veya askerlerden yana olmadıkları veya ortada kaldıkları için barbar bir şekilde katledilmektedirler!
Çözüm, savaşan güçlerden birinin kazanmasında veya Batılı ülkelerin müdahalesinde değil, Cezayir halkının hem dinci hem de askeri faşistleri altederek gerçekten demokratik bir Cezayir yaratmasından geçmektedir. Dinci ve askeri faşistleri alt ederek gerçekten demokratik bir Cezayir'i yaratma olanağı şu an pek gerçekçi gözükmese de, ülkede hüküm süren faşist terör ortamından gerçek anlamda kurtulmanın tek yolu budur.

17.11.1997


IRAK

Yeni bir müdahale tehdidi altında!

Körfez Savaşı'ndan sonra Irak'taki kitle imha silahlarının yok edilmesini denetlemekle görevli Birleşmiş Milletler (BM) ekibi içinde yeralan ABD'li uzmanların Irak tarafından sınırdışı edilmek istenmesiyle başlayan gelişmeler, dünya kamuoyunun dikkatinin yeniden Irak'a çevrilmesine neden oldu.
Irak devleti, yeni gelen ABD'li uzmanları ülke içine sokmayarak Bahreyn'e geri gönderdi. Bunun yanında Birleşmiş Milletler ekibi içinde yeralan 6 ABD'li uzmana da ülkeyi terketmeleri için 5 Kasım'a kadar süre tanıdı. Bunun karşısında ABD, attığı bu adımı geri aldırmak ve Birleşmiş Milletler görevlilerinin hiçbir engelle karşılaşmadan görevlerine devam etmeleri için Irak'a bir ültimatom verdi. Irak'ın bu şartları yerine getirmemesi durumunda askeri olarak cezalandırılması için konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne götürdü.
Irak vurmakla tehdit etmesine rağmen ABD'nin U2 casus uçakları Irak semalarında uçmaya başladılar. Bunun karşısında Irak, 13 Kasım günü ABD'li uzmanların hepsini sınırdışı etti. Irak televizyonunda yeniden askeri marşlar çalmaya ve psikolojik olarak insanlar yeni bir "savaşların anası"na hazırlanmaya başladılar. Emperyalistlerin tüm saldırılarına ve çabalarına karşın Irak halkının önemli bir bölümünün hâlâ Saddam'ı desteklediği açıktır.
Irak devleti, asıl problemin Birleşmiş Milletler görevlilerinin çalışmalarının engellenmesinde değil, 7 yıldır süren ambargonun ne zaman biteceğinin belli olmamasında yattığını söylemekte ve ambargonun belli bir tarihte tamamen kaldırılmasını talep etmektedir.
Bu gelişmeler karşısında boyun eğmek istemeyen ABD, olası bir askeri müdahale için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni toplantıya çağırdı. Zaten bölgede olan "Nimitz" uçak gemisini alarm durumuna geçirerek, "USS George Washington" uçak gemisini de bölgeye gönderdi. Ayrıca İncirlik gibi NATO uçaklarının üslendiği havaalanlarında da, olası bir saldırı için yoğun hazırlıklara başlandı.
ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde olası bir askeri saldırı için istediği yönde bir kararı çıkartamadı. Konseyin daimi 5 üyesinden 3'ü; Rusya, Çin ve Fransa, Irak'ın Birleşmiş Milletler görevlilerinin çalışmalarını engellemesini mahkum etmekle birlikte ABD'nin silahlı müdahale talebine onay vermediler.
Irak'a uygulanan ambargonun kalkmasından çıkarı olan ülke sadece Irak değildir. Fransa ve Rusya, Körfez Savaşı'ndan önce Irak'a en fazla silah satan ülkelerdir. Irak'ın bu ülkelere, bu ticaretten arta kalan ve ambargo yüzünden ödenemeyen milyarlarca dolar borcu vardır. Bu yüzden Fransa ve Rusya, ambargonun kaldırılarak Irak'ın varolan borçlarını ödemesi ve yeniden kendileriyle ticaret yapmasına oldukça sıcak bakmaktadırlar.
Anlayacağınız Irak'a karşı uygulanacak siyaset konusunda, emperyalistler arasında Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi bir birliktelik yoktur. Bunun farkında olan Irak kendi çıkarları doğrultusunda adımlar atmaktadır.
Bu da iki tarafı haksız olan bir dalaştır. Emperyalistlerin "adalet dağıtıcısı" tavırları sahtekarlıktan başka birşey değildir. Emperyalistlerin asıl amacı adalet dağıtmak değil, stratejik enerji kaynaklarının yeraldığı bu bölgede, kendilerine kafa tutan ve çıkarlarını zedeleyen bir gücü yokederek, olmazsa boyun eğdirerek, bölgedeki iktisadi ve siyasi çıkarlarının tekrar istikrarlı bir şekilde gerçekleşmesini güvence altına almaktır.Diğer yandan Saddam önderliğindeki Irak devleti de, emperyalizme karşı mücadele eden mazlum bir halkın temsilcisi değil, kendi halkını faşist yöntemlerle baskı altında tutan, onlara en ufak bir muhalefet veya bağımsız örgütlenme hakkı tanımayan, bağımsızlığı için mücadele eden Kürtleri hunharca katleden, Halepçe'de olduğu gibi onlara karşı biyolojik silahları bile kullanmaktan çekinmeyen, komşu ülkelere karşı şovenist ve saldırgan bir siyaset izleyen Arap milliyetçisi faşist bir devlettir.
Bu anlamda, küçük bir haydutla büyük haydutlar arasında gerçekleşen bu dalaş tam bir it dalaşıdır. Taraflar arasında desteklenecek taraf yoktur. Bu dalaşta olan halka olmakta, dalaşın tüm olumsuz yükü halkın omuzlarına yüklenmektedir.
Irak halkının bu dalaştan kurtulmasının yolu; gerçekten devrimci-demokratik bir Irak'ın yaratılması için, içte bu faşist politikanın sürdürücüsü sınıf ve katmanlara, dışta da emperyalist sisteme karşı verilecek tutarlı mücadeleden geçmektedir.

17.11.1997