Çağrı sayı 6'dan:

BREZİLYA

Brezilya'da köylülerin
toprak mücadelesi devam ediyor!

Brezilya, 8.5 milyon kilometrekare toprağı (dünyanın en büyük 5. ülkesi) ve 150 milyonun üzerinde nüfusuyla (dünyanın en kalabalık 5. ülkesi) dünyanın en büyük ülkeleri arasındadır...
Brezilya, çok zengin yerüstü ve yeraltı kaynaklarına sahiptir. Fakat bu zenginlik, 150 milyon insan arasında eşit olarak dağılmamaktadır. Nüfusun ezici çoğunluğu açlık sınırında yaşarken, çok küçük bir azınlık, diğer ülkelerdeki sömürücüleri kıskandıracak bir şatafat içinde yaşamaktadır. Sömürücülerin pastadan daha fazla pay kapmak için kendi aralarında yürüttükleri dalaş bazen silahlı çatışma boyutlarına kadar varmaktadır. Polis ve ordu birlikleri arasında yürüyen çatışmalara ve bu çatışmaların sebeplerine Çağrı'nın 4. sayısında değinmiştik.
Brezilya'da büyük şehirler yoksul emekçiler için yaşanmaz hale gelmiştir. Devletle içiçe faaliyet yürüten mafya çetelerinin terörü, emekçilere hayatı zehir etmektedir. Her türlü hak arayışı, devletin resmi kolluk güçlerinin yanısıra bu mafya sürüleri tarafından da boğulmaya çalışılmaktadır. Sokaklarda yaşamak zorunda kalan yoksul, kimsesiz çocuklar, polisle içiçe çalışan bu "gayrıresmi" silahlı güçler tarafından güpegündüz sokak ortasında öldürülmekte, failler belli olmasına rağmen kimse bunlardan hesap soramamaktadır.
Brezilya'da emekçiler ve yoksullar için çekilmez hale gelen hayat, sadece şehirlerle sınırlı değildir. Köylüler, büyük tarım ve orman plantasyonlarına sahip tekeller tarafından, gerek "resmi" yollardan, gerekse "resmi" yollar yetmezse açık terörle yüzyıllardır üzerinde yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlanarak yerinden yurdundan edilmektedirler. Brezilya'da, köylüler tarafından toprak ağalarının ve onların arkasındaki devletin bu saldırılarını engellemek için uzun yıllardır devam eden haklı bir mücadele yürütülmektedir.
Ülkedeki kullanılabilir topraklar üzerindeki mülkiyetin en haksız bir biçimde gerçekleştiği ülkelerden biri Brezilya'dır. Dünya Bankası'nın verilerine göre, ülkedeki verimli toprakların %43'ü, nüfusun %0.83'ünü oluşturan büyük toprak ağalarının elinde toplanmıştır. Buna karşın 23 milyon tarım işçisi ve küçük köylü, yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
Brezilya'daki ekilebilir alanların büyüklüğü yaklaşık 3.2 milyon kilometrekare (yaklaşık Türkiye'nin yüzölçümünün 4 katı) kadardır. Bu potansiyeliyle Brezilya, tarım ürünleri üretimi ve ihracatında en önde gelen ülkeler arasında yer almaktadır. Brezilya'nın 1996 yılında gerçekleştirdiği hasılatla 300 milyon insanın ihtiyacını karşılamak mümkündür.
Durum böyleyken Brezilya hükümeti, 1996 yılı içinde açlık sınırının altında yaşayan 32 milyon vatandaşının ihtiyaçlarını karşılayabilmek için 3 milyar dolarlık yiyecek maddesi ithal etmek zorunda kalmıştır. Ülke içi ihtiyacın yarıya yakını küçük köylüler tarafından karşılanmasına rağmen, tarımda uygulanan sübvansiyon ve yardımların büyük çoğunluğu, büyük toprak ağalarının ve tarım ürünleri tekellerinin cebine akmaktadır. Hükümetin toprak ağalarından yana izlediği bu politika yüzünden, gittikçe daha fazla küçük üretici, rekabet ve yaşama gücü kalmadığından pes etmekte ve bu topraklar ağaların eline geçerek, gittikçe daha büyük toprak parçasının birkaç sömürücünün elinde toplanması süreci devam etmektedir.
Brezilya tarihi, aynı zamanda, toprak mülkiyeti üzerindeki bu haksız yapılanmaya karşı başkaldırı ve isyanların tarihidir. Bu ayaklanmalar yer yer çok kanlı bir biçimde bastırılsalar da, ağaların huzuru ancak bir sonraki ayaklanmaya kadar sürebilmiştir.
Toprak için mücadele eden köylülerin mücadelesi, 1964 yılında generaller tarafından gerçekleştirilen faşist darbe ertesinde belli bir süre kesintiye uğramıştır. Ülkeyi bir süre mezar sessizliğine gömen bu darbenin etkisi de fazla uzun sürmemiş, daha atmışlı yıllar bitmeden yeni köylü isyanları patlamıştır. Ülkenin güney eyaletlerinde köylüler, toprakları işgal ederek kullanmaya başlamışlardır. Itaipu'daki barajların inşaatı sırasında topraklarından edilen binlerce aile tarafından "Toprak ve Adalet" Hareketi oluşturulmuştur.
Ülkenin değişik bölgelerinde aynı amaçlar uğruna mücadele eden köylüler tarafından 1985 yılında, kısa adı MST olan "Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra" (Topraksız Tarım İşçileri Hareketi) kurulmuştur. MST, kuruluşundan on iki yıl sonra, Brezilya'daki 27 eyaletin 21'inde temsil edilmektedir. Her eyalet, MST Ulusal Kolektif Yönetimi'ne bir temsilci göndermektedir. 1996 yılında "fazenda"lar (toprak ağalarının ve tarım tekellerinin mülkiyetindeki büyük ölçekli tarımsal işletmeler) 176 defa işgal edilmiştir. 45 bin 218 aile, işgal edilerek "tekrar ele geçirilen" bu topraklara yerleşmiştir. MST, yoksul köylüler tarafından, kendi çıkarlarını savunan örgüt olarak görülmektedir.
MST, asıl görevini, başarıyla gerçekleştirilen işgal eylemleri neticesinde, köylülere yalnızca küçük parseller halinde toprak dağıtmak olarak görmemektedir. MST, köylülerin çıkarlarının sözcüsü olarak, işgal edilen fazendalarda kurulan kamplarda kredi, işletme, zirai bilgiler, pazarlama, köylülerin ve ailelerin eğitimi gibi bir dizi alanda aktif faaliyet yürütmektedir.
Köylülerin bu mücadelesi, her seferinde resmi kolluk güçlerinin ve toprak ağalarının topraklarını korumak için oluşturdukları, küçük bir ordu görünümündeki silahlı milislerin saldırılarına uğramaktadır. Bu saldırılarda, son on beş yıl içinde köylülerin safında mücadele eden 1654 kişi hayatını kaybetmiştir. En son büyük katliam, geçen yılın Nisan ayında gerçekleştirilmiş, haklarını aramak için eyalet başkenti Para'ya doğru yol alan köylülere, kamp yaptıkları Eldorado dos Carajas kasabasında askerlerin saldırması sonucu 19 köylü hayatını kaybetmiştir. Bu katliamın failleri olarak tespit edilen 155 askeri polis, olayın üzerinden bir yıl geçmesine karşın ellerini kollarını sallayarak dolaşmaktadırlar.
Toprak ağaları, köylülere gözdağı vermek için yer yer "özel ordularını" sokaklara salmaktadırlar. Ağustos 1996'da, eyalet başkenti Para'da Carajas'ta hayatını kaybeden 19 köylünün anısına dikilen bir heykel, bu silahlı milisler tarafından yıkılmıştır.
Fakat tüm bu saldırılara karşı, köylülerin haklı davaları uğruna verdikleri mücadele devam etmektedir. Topraksız köylülerin San Bento'da verdikleri mücadele bunun en iyi örneklerinden biridir. MST önderliğinde köylüler tarafından burada, büyük toprak ağlarından birine ait olan fakat işlenmeyen bir fazenda 23 defa işgal edilmiş, her seferinde köylüler polis tarafından bu topraklardan atılmıştır. Fakat yılmayan köylüler 24. işgalden sonra bu topraklar üzerine yerleşmeyi başarmışlardır!
Bizim hedefimiz toprağın parçalanması değil, toprak üzerindeki özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılması olmasına rağmen, Brezilya'da açlık sınırında yaşamak zorunda bırakılan yoksul köylüler tarafından bugün ortaya atılan ve uğrunda mücadele edilen bu talep, demokratik bir taleptir ve desteklenmelidir. Toprak üzerindeki bu olağanüstü haksız mülkiyet sistemine karşı, köylüler bugün bu toprakların parçalanması temelinde yürüttükleri mücadelede desteklenmeden, yarın bu köylüler toprağın kamusallaştırılması mücadelesine kazanılamazlar...
Çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmasına rağmen, halkın ezici çoğunluğunun açlık sınırında yaşadığı Brezilya gibi bir ülkede asıl görev, bu durumun gerçek kaynağı olan kapitalist sömürü sisteminin yerlebir edilmesinde yatmaktadır. Bu görev çözülmeden, ne kadar militan mücadele ederlerse etsinler, yoksul ve topraksız köylülerin sorunlarına gerçek çözümler bulmak mümkün olmayacaktır.
Bu görevin çözülmesinde, yoksul ve topraksız köylülerin en büyük müttefiki ve yol göstericisi, bu ayın başında büyük ayinler düzenleyerek "öbür dünyada cennet" vadederek "bu dünyada itaat" talep eden Papa ve Katolik Kilisesi değil, işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfı önderliğinde birleşmiş bir halk, Brezilya'daki sömürü sistemini yerlebir edebilir ve ülkenin sahip olduğu zenginlikleri, bir avuç sömürücünün elinden kurtararak halkın hizmetine sunabilir. O günler de gelecektir!

8.10.1997


İNGİLTERE / LİVERPOOL

Liverpool liman işçilerinin grevi ikinci yılını doldurdu!

Liverpool liman işçilerinin, sermayenin saldırılarına karşı verdikleri mücadeleye Çağrı sayı 2'de değinmiştik. Liverpool liman işçilerinin, kazanılmış haklarını korumak için yaptıkları grev, Eylül ayı sonunda ikinci yılını doldurdu.
Mücadele, 28 Eylül 1995'te Liverpol limanında, ülkenin en büyük deniz taşımacılığı firmalarından biri olan Mersey Docks and Harbour Company'ye (MDHC) bağlı Torside adlı şirkette başladı. MDHC'nin hisse senetlerinin çoğunluğu devletin elindedir. Akşam vardiyasının bitiminden sonra işveren, işçilerden yirmisinin çalışmaya devam etmesi gerektiğini ve o zamana kadar yapılanın tersine artık fazla mesai farklarının ödenmeyeceğini açıkladı. İşçiler, kazanılmış haklarının gaspı anlamına gelen bu saldırı karşısında düşünmek için kendi aralarında görüşmek istediler. Bu görüşme sırasında işveren temsilcisi gelerek, bazı işçilerin adını sayıp, bunların işten atıldığını söyledi. Bu alçakça girişimi protesto eden diğer işçiler de anında işten atıldı.
İşten atılan 80 işçi, sabah vardiyasından önce limanın giriş kapısında greve başladılar. Bir gece önce keyfi bir şekilde işlerine son verilen işçiler, sabah işe başlamak için limana gelen ve bir gece önceki olanlardan haberi olmayan sınıf kardeşlerinden haklı davaları için dayanışma talep ettiler. Bu haklı talep, diğer liman işçileri arasında da büyük yankı buldu ve diğer 420 liman işçisi de grevci işçilere katıldılar. Bunun üzerine onlar da işten atıldılar. İşte bu 500 liman işçisinin haklı mücadelesi o günden buyana devam etmektedir.
Bu mücadelede sendika, patronların safında yeralmıştır. Mücadele başından beri işçiler tarafından örgütlenmiş ve yürütülmüştür. İngiltere'de dayanışma grevleri kanunen yasaktır. Bu anlamda işçilerin mücadelesi başından itibaren olumsuz şartlar altında yürümektedir. Fakat bu olumsuz duruma rağmen, işçiler teslim olmayı değil mücadeleyi seçmişlerdir. Patronların saldırıları karşısında işçilerin mücadeleden başka seçenekleri yoktur.
Liverpool'lü işçilerin mücadelesi, halk tarafından desteklenmektedir. İşçilerin mücadelesini desteklemek amacıyla konserler ve gösteriler düzenlenmekte, yardım kasaları oluşturulmaktadır. FC Liverpool futbolcularından Robie Fowler'un, attığı bir golden sonra -son zamanlarda moda olduğu şekilde- yukarı kaldırdığı klüp formasının altında, grevci liman işçileriyle dayanışma için hazırlanmış ve üzerinde "DoCKer-Strike" (Liman İşçileri Grevi) yazılı tişörtü görününce para cezasına çarptırılmıştır. Egemenlerin en ufak bir desteğe bile tahammülleri yoktur.
Patronlar, grevci işçilerin direnişini kırmak için dışarıdan grev kırıcılar getirmişlerdir. Şehir halkı grevci işçilerle dayanışma içinde bulunduğundan grev kırıcılar bir çeşit "lanetli" kişiler olarak görülmektedirler. Grev kırıcılar, genellikle daha önceleri de grevci işçilere saldırmakta kullanılan, başka bölgelerden gelen eski askerlerden oluşmaktadır. Şehirde, bu grev kırıcılarına hak ettikleri ölçüde kötü davranılmaktadır.
Grev başlayana kadar çoğu ev kadını olan ve siyasetle pek alakaları bulunmayan liman işçilerinin eşleri, grev başladıktan sonra oldukça aktifleşmişler ve WOW ("Women of the Waterfront": Su Cephesi Kadınları) adlı derneği kurarak mücadeleye en ön saflarda katılmışlardır.
İngiliz yükleme işçilerinin girişimi ve Uluslararası Transport İşçileri Federasyonu'nun desteğiyle 20 Eylül, grevci işçilerle dünya çapında dayanışma günü olarak ilan edilmiştir. Bu çağrı sonucu 20 Eylül günü, dünyanın değişik bölgesindeki 82 limanda boykot, iş bırakma, dayanışma grevi, işi yavaşlatma şeklinde gösteriler ve yürüyüşler düzenlenmiştir. Bir dizi limanda Liverpool'e giden gemiler yüklenmemektedir...
Liverpool liman işçileri, kendi tarihlerinde uluslararası dayanışmanın bir dizi güzel örneğini vermişlerdir. Güney Afrika'daki ırkçı rejime ve Şili'deki faşist cuntaya karşı protesto eylemleri düzenlemişler; 3 bin ton kimyasal atık maddeyi boşaltmayı reddederek, geldiği yere geri göndermişler; 1984 yılında Thatcher iktidarına karşı başlayan maden işçilerinin grevini, dayanışma grevleriyle desteklemişler, maden işçileri için yardım kasaları kurmuşlardır.
Ellerinde, haklı davalarında zafere ulaşmak için mücadele ve dayanışmadan başka yol olmadığının bilincinde olan işçiler, "iki yıl daha sürse de kazanana kadar mücadeleye devam" demektedirler!
Liverpool'lü liman işçileri sermayenin saldırılarına karşı yürüttükleri bu mücadelede tamamen haklıdırlar. Dünyanın değişik bölgelerindeki liman işçilerinin ve toplumun diğer kesimlerinden duyarlı insanların, Liverpool'lü grevci işçilere verdikleri destek, işçiler arasındaki uluslararası dayanışmanın güzel bir örneğini oluşturmaktadır.
Diğer yandan, işçiler bu mücadeleden zaferle ayrılsalar da, sermayenin egemenliği devam ettiği sürece, elde ettikleri başarılar kalıcı olamayacaktır. Yoksulluktan, sürekli işten atılma, evsiz barksız kalma, toplum dışına itilme, kazanılmış hakları birer birer yitirme, sosyal güvenceleri kaybetme tehditinden tamamen kurtulmanın yolu, bir bütün olarak sermayenin egemenliğine karşı verilecek mücadeleden geçmektedir.

9.10.1997


KONGO

"Gelen gideni aratır"mış!

Eski adı Zaire, yeni adı Kongo olan ülkedeki iktidarın, 4 değişik siyasi grubun birleşmesi neticesinde kurulan, Kabila önderliğindeki "Zaire-Kongo'nun Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler Birliği" (AFDL) adlı cephe tarafından ele geçirilmesinden sonraki gelişmeleri Çağrı'nın ikinci sayısında ele almıştık...
"Kurtuluş, sömürücüler arasında iktidar değişikliğinde değil, sömürücülerin iktidarının yıkılmasında" diye başlayan makalemizi, "Ülkede iktidar ister Mobutu'nun, ister Kabila'nın elinde olsun, emperyalistlerin nihai çıkarlarının korunmasında özde değişen birşey olmayacaktır" tespitiyle bitirmiştik.
O zamandan bu yana aradan geçen beş ay; bir dizi örgüt tarafından "devrim" diye sahip çıkılan bu iktidar değişikliğinin, aslında başta siyasi iktidar olmak üzere, emperyalizme karşı tavırda ve mülkiyet ilişkilerinde gerçek bir altüst olmayı gerektiren gerçek bir devrimle uzaktan yakından ilgisi olmadığını bir kez daha gösterdi.
8 ay süren bir içsavaşın ardından da gerçekleşse, gerçekte Kongo'da yaşananlar, iktidarın bir sömürücüler grubunun elinden başka bir sömürücüler grubunun eline geçmesinden başka birşey değildir ve bu harekette savunulacak herhangi bir yan yoktur.
Afrika'nın en zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip ülkelerinden biri olan bu ülkede, bu zenginlikleri 30 yıldır emperyalizme peşkeş çeken, bu süreçte halk gittikçe daha fazla yoksullaşırken kendisi dünyanın en zengin birkaç insanı arasına giren Mobutu'nun iktidarı sallanmaya başladığında, geniş halk yığınları Kabila'nın verdiği vaatlere kanarak kurtuluş umudunu onun hareketinde görmüş ve bu yüzden onu desteklemişti. Fakat iktidarı ele geçirdikten sonra Kabila, verdiği sözleri çok çabuk unutup Mobutu zamanından pek farklı olmayan bir sistem oluşturdu.
Kabila, iktidara gelmeden önce demokratik reformlar vaadetmişti. Mobutu gibi Kabila da, 1992 yılında gerçekleştirilen ve halkın büyük çoğunluğunun onayını alan anayasa reformu sonuçlarını uygulamayı reddetti. Bu reform, ülkenin merkezi yapısını dağıtıp, değişik ulustan ve etnik kökenden insanların yaşadığı bölgeleri federasyonlar haline getirip, bu bölgelere daha fazla özerklik vermeyi öngörüyordu.
Düşünceyi ifade etme özgürlüğü bir yana, hakları için mücadele eden, yürüyüş ve gösteri düzenleyen insanların üzerine saldırıldı, ateş açıldı. Mobutu zamanındaki burjuva muhalefetin önemli isimlerinden biri olan Tshisekedi, yaptığı bir konuşma yüzünden tutuklandı. Ağırlıklı olarak Tutsi kökenli askerlerden oluşan AFDL cephesi tarafından, bu cephenin geçtiği bölgelerde Hutulardan oluşan halka karşı yaptığı iddia edilen katliamları incelemek için ülkeye gelen BM temsilcilerinin katliam bölgelerine gitmesi engellendi.
Eskiden Mobutu zamanında göreve başlarken bakanlar, Mobutu'nun adı üzerine yemin ediyorlardı. Kişiye tapmanın en bariz örneklerinden biri olan bu uygulama, daha Mobutu iktidardayken 1990 yılında kaldırılmıştı. Fakat aynı yöntem bugün Kabila tarafından uygulanmakta, bakanlar anayasa üzerine değil, Kabila'ya bağlılık yemini ederek göreve başlamaktadırlar.
Şu an Kongo'da iktidar, bir "devlet partisi" olarak çalışan AFDL cephesinin elindedir. Bu cephe, ağırlıklı olarak Tutsi kökenli subay ve askerlerden oluşmaktadır. İktidar, idare ve iktisadi işletmelerdeki önemli mevkiler AFDL mensupları arasında paylaştırılmıştır. Rüşvet, adam kayırma ve yolsuzluk aynen devam etmektedir.
AFDL sayesinde ülkedeki yönetimin önemli mevkilerini ele geçiren Tutsiler, nüfus olarak ülkenin doğu kısmında çok küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Tutsilerin iktidarda olduğu Ruanda'da Savunma Bakanı Paul Kagame'nin geçenlerde bir gazeteciye verdiği demeçte, "AFDL harekatının başından beri kendisi tarafından planlandığını ve donatıldığını" açıklaması, AFDL'in hangi güçlerin temsilcisi olduğunu iyice açığa çıkardı.
Bu gelişmeler karşısında Kongoluların hiç de küçümsenmeyecek bir kesimi, AFDL'in iktidarını "bir işgal gücünün iktidarı" olarak görmektedirler. Sadece bu durum bile, önümüzdeki dönemde bu ülkede çıkacak yeni çatışmaların habercisidir. Daha şimdiden, AFDL güçleriyle yerli halk arasında Kongo'nun doğusunda, Burundi, Ruanda, Uganda sınırında çatışmalar yaşanmaktadır.
Daha içsavaş sırasında başlayan, AFDL tarafından ele geçirilen bölgelerdeki zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının emperyalistlere peşkeş çekilmesi süreci hızla devam etmektedir. Fransa'nın tersine, Mobutu'dan desteğini çok önceden çeken ve başından itibaren AFDL'i destekleyen ABD, bu yağma dalaşını şimdilik en önde götürmektedir.
ABD devleti daha içsavaş sürerken "kurtarılmış" bölgelerde temsilcilik açmış, ABD'li şirketler bir dizi madenin işletme hakkını elde etmişlerdi. AFDL ile ABD'li "American Mineral Fields International" (AMFI) şirketi arasında yapılan anlaşmalar neticesinde, Kolwezi ve Kipushi şehirlerinde bulunan bakır, çinko ve kobalt madenlerinin işletme hakkı bu şirketin eline geçmiştir. ABD'li "American Diamond Buyers" firması, Kisangani'de açtığı temsilcilik binasının daha tabelasının boyası kurumadan 100 bin dolarlık bir maden işletme hakkı kopartmıştır.
Daha bir dizi ABD'li tekel, ülkenin zengin yeraltı kaynaklarını işletme hakkını elde etmişlerdir. Dünyanın yıllık kobalt üretiminden 30 kat daha fazla bir rezerve sahip olan Shaba'daki el değmemiş kobalt yatakları da bunlar arasındadır. ABD, Kongo'daki madenlerin işletilmesinde imtiyaz elde etme girişimini, eskiden olduğu gibi Güney Afrika'lı şirketler aracılığıyla veya ortaklığıyla değil doğrudan gerçekleştirmektedir.
Fakat bölgede çıkar dalaşı yürüten diğer emperyalist güçlerin, Kongo'da gelişen ABD etkisine seyirci kalmak gibi bir niyetleri yoktur. Bölgede sahip oldukları engin tecrübeler ve tarihi bağlantılar sayesinde, Fransız ve Belçika emperyalistleri de kısa zamanda bu açığı kapatmak için uğraşmaktadırlar.
Gelişmeler, Zaire-Kongo'da yaşananların, emperyalistlerin ve onların uşağı yerli işbirlikçi sömürücülerin iktidarlarının yıkılması ve halkın gerçek çıkarlarından yana bir iktidarın kurulması temelinde bir devrim değil, iktidarın bir sömürücü grubunun elinden bir başka sömürücüler grubunun eline geçmesinden başka bir şey olmadığını göstermiştir, göstermektedir.
Kongo halkları, bizzat kendi deneyimleriyle ister Kabila, ister bir başkası olsun, sömürücülerin uşaklarının ardından giderek gerçek özgürlüğe, huzura ve refaha kavuşamayacaklarını anlamıştır. Halktan yana gerçek özgürlüğü, huzuru, refahı gerçekleştirmenin yolu; sadece bir veya bir kısım emperyalisti veya sömürücüyü değil, sömürü sisteminin tümünü karşısına alan bir hareketin vereceği kurtuluş mücadelesinin zafer kazanmasından geçmektedir!

9.10.1997