Çağrı sayı 6'dan:
BREZİLYA
Brezilya'da köylülerin
toprak mücadelesi devam ediyor!
Brezilya, 8.5 milyon kilometrekare toprağı (dünyanın en büyük 5.
ülkesi) ve 150 milyonun üzerinde nüfusuyla (dünyanın en kalabalık
5. ülkesi) dünyanın en büyük ülkeleri arasındadır...
Brezilya, çok zengin yerüstü ve yeraltı kaynaklarına sahiptir. Fakat
bu zenginlik, 150 milyon insan arasında eşit olarak dağılmamaktadır.
Nüfusun ezici çoğunluğu açlık sınırında yaşarken, çok küçük bir azınlık,
diğer ülkelerdeki sömürücüleri kıskandıracak bir şatafat içinde yaşamaktadır.
Sömürücülerin pastadan daha fazla pay kapmak için kendi aralarında
yürüttükleri dalaş bazen silahlı çatışma boyutlarına kadar varmaktadır.
Polis ve ordu birlikleri arasında yürüyen çatışmalara ve bu çatışmaların
sebeplerine Çağrı'nın 4. sayısında değinmiştik.
Brezilya'da büyük şehirler yoksul emekçiler için yaşanmaz hale gelmiştir.
Devletle içiçe faaliyet yürüten mafya çetelerinin terörü, emekçilere
hayatı zehir etmektedir. Her türlü hak arayışı, devletin resmi kolluk
güçlerinin yanısıra bu mafya sürüleri tarafından da boğulmaya çalışılmaktadır.
Sokaklarda yaşamak zorunda kalan yoksul, kimsesiz çocuklar, polisle
içiçe çalışan bu "gayrıresmi" silahlı güçler tarafından güpegündüz
sokak ortasında öldürülmekte, failler belli olmasına rağmen kimse
bunlardan hesap soramamaktadır.
Brezilya'da emekçiler ve yoksullar için çekilmez hale gelen hayat,
sadece şehirlerle sınırlı değildir. Köylüler, büyük tarım ve orman
plantasyonlarına sahip tekeller tarafından, gerek "resmi" yollardan,
gerekse "resmi" yollar yetmezse açık terörle yüzyıllardır üzerinde
yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlanarak yerinden yurdundan edilmektedirler.
Brezilya'da, köylüler tarafından toprak ağalarının ve onların arkasındaki
devletin bu saldırılarını engellemek için uzun yıllardır devam eden
haklı bir mücadele yürütülmektedir.
Ülkedeki kullanılabilir topraklar üzerindeki mülkiyetin en haksız
bir biçimde gerçekleştiği ülkelerden biri Brezilya'dır. Dünya Bankası'nın
verilerine göre, ülkedeki verimli toprakların %43'ü, nüfusun %0.83'ünü
oluşturan büyük toprak ağalarının elinde toplanmıştır. Buna karşın
23 milyon tarım işçisi ve küçük köylü, yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır.
Brezilya'daki ekilebilir alanların büyüklüğü yaklaşık 3.2 milyon kilometrekare
(yaklaşık Türkiye'nin yüzölçümünün 4 katı) kadardır. Bu potansiyeliyle
Brezilya, tarım ürünleri üretimi ve ihracatında en önde gelen ülkeler
arasında yer almaktadır. Brezilya'nın 1996 yılında gerçekleştirdiği
hasılatla 300 milyon insanın ihtiyacını karşılamak mümkündür.
Durum böyleyken Brezilya hükümeti, 1996 yılı içinde açlık sınırının
altında yaşayan 32 milyon vatandaşının ihtiyaçlarını karşılayabilmek
için 3 milyar dolarlık yiyecek maddesi ithal etmek zorunda kalmıştır.
Ülke içi ihtiyacın yarıya yakını küçük köylüler tarafından karşılanmasına
rağmen, tarımda uygulanan sübvansiyon ve yardımların büyük çoğunluğu,
büyük toprak ağalarının ve tarım ürünleri tekellerinin cebine akmaktadır.
Hükümetin toprak ağalarından yana izlediği bu politika yüzünden, gittikçe
daha fazla küçük üretici, rekabet ve yaşama gücü kalmadığından pes
etmekte ve bu topraklar ağaların eline geçerek, gittikçe daha büyük
toprak parçasının birkaç sömürücünün elinde toplanması süreci devam
etmektedir.
Brezilya tarihi, aynı zamanda, toprak mülkiyeti üzerindeki bu haksız
yapılanmaya karşı başkaldırı ve isyanların tarihidir. Bu ayaklanmalar
yer yer çok kanlı bir biçimde bastırılsalar da, ağaların huzuru ancak
bir sonraki ayaklanmaya kadar sürebilmiştir.
Toprak için mücadele eden köylülerin mücadelesi, 1964 yılında generaller
tarafından gerçekleştirilen faşist darbe ertesinde belli bir süre
kesintiye uğramıştır. Ülkeyi bir süre mezar sessizliğine gömen bu
darbenin etkisi de fazla uzun sürmemiş, daha atmışlı yıllar bitmeden
yeni köylü isyanları patlamıştır. Ülkenin güney eyaletlerinde köylüler,
toprakları işgal ederek kullanmaya başlamışlardır. Itaipu'daki barajların
inşaatı sırasında topraklarından edilen binlerce aile tarafından "Toprak
ve Adalet" Hareketi oluşturulmuştur.
Ülkenin değişik bölgelerinde aynı amaçlar uğruna mücadele eden köylüler
tarafından 1985 yılında, kısa adı MST olan "Movimento dos Trabalhadores
Rurais Sem Terra" (Topraksız Tarım İşçileri Hareketi) kurulmuştur.
MST, kuruluşundan on iki yıl sonra, Brezilya'daki 27 eyaletin 21'inde
temsil edilmektedir. Her eyalet, MST Ulusal Kolektif Yönetimi'ne bir
temsilci göndermektedir. 1996 yılında "fazenda"lar (toprak ağalarının
ve tarım tekellerinin mülkiyetindeki büyük ölçekli tarımsal işletmeler)
176 defa işgal edilmiştir. 45 bin 218 aile, işgal edilerek "tekrar
ele geçirilen" bu topraklara yerleşmiştir. MST, yoksul köylüler tarafından,
kendi çıkarlarını savunan örgüt olarak görülmektedir.
MST, asıl görevini, başarıyla gerçekleştirilen işgal eylemleri neticesinde,
köylülere yalnızca küçük parseller halinde toprak dağıtmak olarak
görmemektedir. MST, köylülerin çıkarlarının sözcüsü olarak, işgal
edilen fazendalarda kurulan kamplarda kredi, işletme, zirai bilgiler,
pazarlama, köylülerin ve ailelerin eğitimi gibi bir dizi alanda aktif
faaliyet yürütmektedir.
Köylülerin bu mücadelesi, her seferinde resmi kolluk güçlerinin ve
toprak ağalarının topraklarını korumak için oluşturdukları, küçük
bir ordu görünümündeki silahlı milislerin saldırılarına uğramaktadır.
Bu saldırılarda, son on beş yıl içinde köylülerin safında mücadele
eden 1654 kişi hayatını kaybetmiştir. En son büyük katliam, geçen
yılın Nisan ayında gerçekleştirilmiş, haklarını aramak için eyalet
başkenti Para'ya doğru yol alan köylülere, kamp yaptıkları Eldorado
dos Carajas kasabasında askerlerin saldırması sonucu 19 köylü hayatını
kaybetmiştir. Bu katliamın failleri olarak tespit edilen 155 askeri
polis, olayın üzerinden bir yıl geçmesine karşın ellerini kollarını
sallayarak dolaşmaktadırlar.
Toprak ağaları, köylülere gözdağı vermek için yer yer "özel ordularını"
sokaklara salmaktadırlar. Ağustos 1996'da, eyalet başkenti Para'da
Carajas'ta hayatını kaybeden 19 köylünün anısına dikilen bir heykel,
bu silahlı milisler tarafından yıkılmıştır.
Fakat tüm bu saldırılara karşı, köylülerin haklı davaları uğruna verdikleri
mücadele devam etmektedir. Topraksız köylülerin San Bento'da verdikleri
mücadele bunun en iyi örneklerinden biridir. MST önderliğinde köylüler
tarafından burada, büyük toprak ağlarından birine ait olan fakat işlenmeyen
bir fazenda 23 defa işgal edilmiş, her seferinde köylüler polis tarafından
bu topraklardan atılmıştır. Fakat yılmayan köylüler 24. işgalden sonra
bu topraklar üzerine yerleşmeyi başarmışlardır!
Bizim hedefimiz toprağın parçalanması değil, toprak üzerindeki özel
mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılması olmasına rağmen, Brezilya'da
açlık sınırında yaşamak zorunda bırakılan yoksul köylüler tarafından
bugün ortaya atılan ve uğrunda mücadele edilen bu talep, demokratik
bir taleptir ve desteklenmelidir. Toprak üzerindeki bu olağanüstü
haksız mülkiyet sistemine karşı, köylüler bugün bu toprakların parçalanması
temelinde yürüttükleri mücadelede desteklenmeden, yarın bu köylüler
toprağın kamusallaştırılması mücadelesine kazanılamazlar...
Çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmasına rağmen,
halkın ezici çoğunluğunun açlık sınırında yaşadığı Brezilya gibi bir
ülkede asıl görev, bu durumun gerçek kaynağı olan kapitalist sömürü
sisteminin yerlebir edilmesinde yatmaktadır. Bu görev çözülmeden,
ne kadar militan mücadele ederlerse etsinler, yoksul ve topraksız
köylülerin sorunlarına gerçek çözümler bulmak mümkün olmayacaktır.
Bu görevin çözülmesinde, yoksul ve topraksız köylülerin en büyük müttefiki
ve yol göstericisi, bu ayın başında büyük ayinler düzenleyerek "öbür
dünyada cennet" vadederek "bu dünyada itaat" talep eden Papa ve Katolik
Kilisesi değil, işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfı önderliğinde birleşmiş
bir halk, Brezilya'daki sömürü sistemini yerlebir edebilir ve ülkenin
sahip olduğu zenginlikleri, bir avuç sömürücünün elinden kurtararak
halkın hizmetine sunabilir. O günler de gelecektir!
8.10.1997
İNGİLTERE / LİVERPOOL
Liverpool liman işçilerinin grevi ikinci yılını doldurdu!
Liverpool liman işçilerinin, sermayenin saldırılarına karşı verdikleri
mücadeleye Çağrı sayı 2'de değinmiştik. Liverpool liman işçilerinin,
kazanılmış haklarını korumak için yaptıkları grev, Eylül ayı sonunda
ikinci yılını doldurdu.
Mücadele, 28 Eylül 1995'te Liverpol limanında, ülkenin en büyük deniz
taşımacılığı firmalarından biri olan Mersey Docks and Harbour Company'ye
(MDHC) bağlı Torside adlı şirkette başladı. MDHC'nin hisse senetlerinin
çoğunluğu devletin elindedir. Akşam vardiyasının bitiminden sonra
işveren, işçilerden yirmisinin çalışmaya devam etmesi gerektiğini
ve o zamana kadar yapılanın tersine artık fazla mesai farklarının
ödenmeyeceğini açıkladı. İşçiler, kazanılmış haklarının gaspı anlamına
gelen bu saldırı karşısında düşünmek için kendi aralarında görüşmek
istediler. Bu görüşme sırasında işveren temsilcisi gelerek, bazı işçilerin
adını sayıp, bunların işten atıldığını söyledi. Bu alçakça girişimi
protesto eden diğer işçiler de anında işten atıldı.
İşten atılan 80 işçi, sabah vardiyasından önce limanın giriş kapısında
greve başladılar. Bir gece önce keyfi bir şekilde işlerine son verilen
işçiler, sabah işe başlamak için limana gelen ve bir gece önceki olanlardan
haberi olmayan sınıf kardeşlerinden haklı davaları için dayanışma
talep ettiler. Bu haklı talep, diğer liman işçileri arasında da büyük
yankı buldu ve diğer 420 liman işçisi de grevci işçilere katıldılar.
Bunun üzerine onlar da işten atıldılar. İşte bu 500 liman işçisinin
haklı mücadelesi o günden buyana devam etmektedir.
Bu mücadelede sendika, patronların safında yeralmıştır. Mücadele başından
beri işçiler tarafından örgütlenmiş ve yürütülmüştür. İngiltere'de
dayanışma grevleri kanunen yasaktır. Bu anlamda işçilerin mücadelesi
başından itibaren olumsuz şartlar altında yürümektedir. Fakat bu olumsuz
duruma rağmen, işçiler teslim olmayı değil mücadeleyi seçmişlerdir.
Patronların saldırıları karşısında işçilerin mücadeleden başka seçenekleri
yoktur.
Liverpool'lü işçilerin mücadelesi, halk tarafından desteklenmektedir.
İşçilerin mücadelesini desteklemek amacıyla konserler ve gösteriler
düzenlenmekte, yardım kasaları oluşturulmaktadır. FC Liverpool futbolcularından
Robie Fowler'un, attığı bir golden sonra -son zamanlarda moda olduğu
şekilde- yukarı kaldırdığı klüp formasının altında, grevci liman işçileriyle
dayanışma için hazırlanmış ve üzerinde "DoCKer-Strike" (Liman İşçileri
Grevi) yazılı tişörtü görününce para cezasına çarptırılmıştır. Egemenlerin
en ufak bir desteğe bile tahammülleri yoktur.
Patronlar, grevci işçilerin direnişini kırmak için dışarıdan grev
kırıcılar getirmişlerdir. Şehir halkı grevci işçilerle dayanışma içinde
bulunduğundan grev kırıcılar bir çeşit "lanetli" kişiler olarak görülmektedirler.
Grev kırıcılar, genellikle daha önceleri de grevci işçilere saldırmakta
kullanılan, başka bölgelerden gelen eski askerlerden oluşmaktadır.
Şehirde, bu grev kırıcılarına hak ettikleri ölçüde kötü davranılmaktadır.
Grev başlayana kadar çoğu ev kadını olan ve siyasetle pek alakaları
bulunmayan liman işçilerinin eşleri, grev başladıktan sonra oldukça
aktifleşmişler ve WOW ("Women of the Waterfront": Su Cephesi Kadınları)
adlı derneği kurarak mücadeleye en ön saflarda katılmışlardır.
İngiliz yükleme işçilerinin girişimi ve Uluslararası Transport İşçileri
Federasyonu'nun desteğiyle 20 Eylül, grevci işçilerle dünya çapında
dayanışma günü olarak ilan edilmiştir. Bu çağrı sonucu 20 Eylül günü,
dünyanın değişik bölgesindeki 82 limanda boykot, iş bırakma, dayanışma
grevi, işi yavaşlatma şeklinde gösteriler ve yürüyüşler düzenlenmiştir.
Bir dizi limanda Liverpool'e giden gemiler yüklenmemektedir...
Liverpool liman işçileri, kendi tarihlerinde uluslararası dayanışmanın
bir dizi güzel örneğini vermişlerdir. Güney Afrika'daki ırkçı rejime
ve Şili'deki faşist cuntaya karşı protesto eylemleri düzenlemişler;
3 bin ton kimyasal atık maddeyi boşaltmayı reddederek, geldiği yere
geri göndermişler; 1984 yılında Thatcher iktidarına karşı başlayan
maden işçilerinin grevini, dayanışma grevleriyle desteklemişler, maden
işçileri için yardım kasaları kurmuşlardır.
Ellerinde, haklı davalarında zafere ulaşmak için mücadele ve dayanışmadan
başka yol olmadığının bilincinde olan işçiler, "iki yıl daha sürse
de kazanana kadar mücadeleye devam" demektedirler!
Liverpool'lü liman işçileri sermayenin saldırılarına karşı yürüttükleri
bu mücadelede tamamen haklıdırlar. Dünyanın değişik bölgelerindeki
liman işçilerinin ve toplumun diğer kesimlerinden duyarlı insanların,
Liverpool'lü grevci işçilere verdikleri destek, işçiler arasındaki
uluslararası dayanışmanın güzel bir örneğini oluşturmaktadır.
Diğer yandan, işçiler bu mücadeleden zaferle ayrılsalar da, sermayenin
egemenliği devam ettiği sürece, elde ettikleri başarılar kalıcı olamayacaktır.
Yoksulluktan, sürekli işten atılma, evsiz barksız kalma, toplum dışına
itilme, kazanılmış hakları birer birer yitirme, sosyal güvenceleri
kaybetme tehditinden tamamen kurtulmanın yolu, bir bütün olarak sermayenin
egemenliğine karşı verilecek mücadeleden geçmektedir.
9.10.1997
KONGO
"Gelen gideni aratır"mış!
Eski adı Zaire, yeni adı Kongo olan ülkedeki iktidarın, 4 değişik
siyasi grubun birleşmesi neticesinde kurulan, Kabila önderliğindeki
"Zaire-Kongo'nun Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler Birliği" (AFDL)
adlı cephe tarafından ele geçirilmesinden sonraki gelişmeleri Çağrı'nın
ikinci sayısında ele almıştık...
"Kurtuluş, sömürücüler arasında iktidar değişikliğinde değil, sömürücülerin
iktidarının yıkılmasında" diye başlayan makalemizi, "Ülkede iktidar
ister Mobutu'nun, ister Kabila'nın elinde olsun, emperyalistlerin
nihai çıkarlarının korunmasında özde değişen birşey olmayacaktır"
tespitiyle bitirmiştik.
O zamandan bu yana aradan geçen beş ay; bir dizi örgüt tarafından
"devrim" diye sahip çıkılan bu iktidar değişikliğinin, aslında başta
siyasi iktidar olmak üzere, emperyalizme karşı tavırda ve mülkiyet
ilişkilerinde gerçek bir altüst olmayı gerektiren gerçek bir devrimle
uzaktan yakından ilgisi olmadığını bir kez daha gösterdi.
8 ay süren bir içsavaşın ardından da gerçekleşse, gerçekte Kongo'da
yaşananlar, iktidarın bir sömürücüler grubunun elinden başka bir sömürücüler
grubunun eline geçmesinden başka birşey değildir ve bu harekette savunulacak
herhangi bir yan yoktur.
Afrika'nın en zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip ülkelerinden
biri olan bu ülkede, bu zenginlikleri 30 yıldır emperyalizme peşkeş
çeken, bu süreçte halk gittikçe daha fazla yoksullaşırken kendisi
dünyanın en zengin birkaç insanı arasına giren Mobutu'nun iktidarı
sallanmaya başladığında, geniş halk yığınları Kabila'nın verdiği vaatlere
kanarak kurtuluş umudunu onun hareketinde görmüş ve bu yüzden onu
desteklemişti. Fakat iktidarı ele geçirdikten sonra Kabila, verdiği
sözleri çok çabuk unutup Mobutu zamanından pek farklı olmayan bir
sistem oluşturdu.
Kabila, iktidara gelmeden önce demokratik reformlar vaadetmişti. Mobutu
gibi Kabila da, 1992 yılında gerçekleştirilen ve halkın büyük çoğunluğunun
onayını alan anayasa reformu sonuçlarını uygulamayı reddetti. Bu reform,
ülkenin merkezi yapısını dağıtıp, değişik ulustan ve etnik kökenden
insanların yaşadığı bölgeleri federasyonlar haline getirip, bu bölgelere
daha fazla özerklik vermeyi öngörüyordu.
Düşünceyi ifade etme özgürlüğü bir yana, hakları için mücadele eden,
yürüyüş ve gösteri düzenleyen insanların üzerine saldırıldı, ateş
açıldı. Mobutu zamanındaki burjuva muhalefetin önemli isimlerinden
biri olan Tshisekedi, yaptığı bir konuşma yüzünden tutuklandı. Ağırlıklı
olarak Tutsi kökenli askerlerden oluşan AFDL cephesi tarafından, bu
cephenin geçtiği bölgelerde Hutulardan oluşan halka karşı yaptığı
iddia edilen katliamları incelemek için ülkeye gelen BM temsilcilerinin
katliam bölgelerine gitmesi engellendi.
Eskiden Mobutu zamanında göreve başlarken bakanlar, Mobutu'nun adı
üzerine yemin ediyorlardı. Kişiye tapmanın en bariz örneklerinden
biri olan bu uygulama, daha Mobutu iktidardayken 1990 yılında kaldırılmıştı.
Fakat aynı yöntem bugün Kabila tarafından uygulanmakta, bakanlar anayasa
üzerine değil, Kabila'ya bağlılık yemini ederek göreve başlamaktadırlar.
Şu an Kongo'da iktidar, bir "devlet partisi" olarak çalışan AFDL cephesinin
elindedir. Bu cephe, ağırlıklı olarak Tutsi kökenli subay ve askerlerden
oluşmaktadır. İktidar, idare ve iktisadi işletmelerdeki önemli mevkiler
AFDL mensupları arasında paylaştırılmıştır. Rüşvet, adam kayırma ve
yolsuzluk aynen devam etmektedir.
AFDL sayesinde ülkedeki yönetimin önemli mevkilerini ele geçiren Tutsiler,
nüfus olarak ülkenin doğu kısmında çok küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar.
Tutsilerin iktidarda olduğu Ruanda'da Savunma Bakanı Paul Kagame'nin
geçenlerde bir gazeteciye verdiği demeçte, "AFDL harekatının başından
beri kendisi tarafından planlandığını ve donatıldığını" açıklaması,
AFDL'in hangi güçlerin temsilcisi olduğunu iyice açığa çıkardı.
Bu gelişmeler karşısında Kongoluların hiç de küçümsenmeyecek bir kesimi,
AFDL'in iktidarını "bir işgal gücünün iktidarı" olarak görmektedirler.
Sadece bu durum bile, önümüzdeki dönemde bu ülkede çıkacak yeni çatışmaların
habercisidir. Daha şimdiden, AFDL güçleriyle yerli halk arasında Kongo'nun
doğusunda, Burundi, Ruanda, Uganda sınırında çatışmalar yaşanmaktadır.
Daha içsavaş sırasında başlayan, AFDL tarafından ele geçirilen bölgelerdeki
zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının emperyalistlere peşkeş çekilmesi
süreci hızla devam etmektedir. Fransa'nın tersine, Mobutu'dan desteğini
çok önceden çeken ve başından itibaren AFDL'i destekleyen ABD, bu
yağma dalaşını şimdilik en önde götürmektedir.
ABD devleti daha içsavaş sürerken "kurtarılmış" bölgelerde temsilcilik
açmış, ABD'li şirketler bir dizi madenin işletme hakkını elde etmişlerdi.
AFDL ile ABD'li "American Mineral Fields International" (AMFI) şirketi
arasında yapılan anlaşmalar neticesinde, Kolwezi ve Kipushi şehirlerinde
bulunan bakır, çinko ve kobalt madenlerinin işletme hakkı bu şirketin
eline geçmiştir. ABD'li "American Diamond Buyers" firması, Kisangani'de
açtığı temsilcilik binasının daha tabelasının boyası kurumadan 100
bin dolarlık bir maden işletme hakkı kopartmıştır.
Daha bir dizi ABD'li tekel, ülkenin zengin yeraltı kaynaklarını işletme
hakkını elde etmişlerdir. Dünyanın yıllık kobalt üretiminden 30 kat
daha fazla bir rezerve sahip olan Shaba'daki el değmemiş kobalt yatakları
da bunlar arasındadır. ABD, Kongo'daki madenlerin işletilmesinde imtiyaz
elde etme girişimini, eskiden olduğu gibi Güney Afrika'lı şirketler
aracılığıyla veya ortaklığıyla değil doğrudan gerçekleştirmektedir.
Fakat bölgede çıkar dalaşı yürüten diğer emperyalist güçlerin, Kongo'da
gelişen ABD etkisine seyirci kalmak gibi bir niyetleri yoktur. Bölgede
sahip oldukları engin tecrübeler ve tarihi bağlantılar sayesinde,
Fransız ve Belçika emperyalistleri de kısa zamanda bu açığı kapatmak
için uğraşmaktadırlar.
Gelişmeler, Zaire-Kongo'da yaşananların, emperyalistlerin ve onların
uşağı yerli işbirlikçi sömürücülerin iktidarlarının yıkılması ve halkın
gerçek çıkarlarından yana bir iktidarın kurulması temelinde bir devrim
değil, iktidarın bir sömürücü grubunun elinden bir başka sömürücüler
grubunun eline geçmesinden başka bir şey olmadığını göstermiştir,
göstermektedir.
Kongo halkları, bizzat kendi deneyimleriyle ister Kabila, ister bir
başkası olsun, sömürücülerin uşaklarının ardından giderek gerçek özgürlüğe,
huzura ve refaha kavuşamayacaklarını anlamıştır. Halktan yana gerçek
özgürlüğü, huzuru, refahı gerçekleştirmenin yolu; sadece bir veya
bir kısım emperyalisti veya sömürücüyü değil, sömürü sisteminin tümünü
karşısına alan bir hareketin vereceği kurtuluş mücadelesinin zafer
kazanmasından geçmektedir!
