Çağrı sayı 2'den:

RENAULT İŞLETMELERİNDE VE
LİVERPOOL LİMANINDAKİ İŞÇİLERİN DİRENİŞİ

İşçilerin, sermayenin saldırılarına karşı göğüs
germek, kazanılmış haklarını korumak ve daha fazla hak elde etmek için mücadeleden başka yolları yoktur!

Karşısında egemenliğini sorgulayacak ciddi bir tehlike görmeyen uluslararası sermaye, işçi sınıfına karşı azgın bir saldırı halindedir!
Daha fazla kâr ve pazar payı için birbirleriyle yarışan emperyalist tekeller, bu rekabetten daha kazançlı çıkmak için üretimin tüm yükünü omuzlarında taşıyan işçilere daha fazla saldırmaktadırlar. Sermayenin bu saldırıları, uzun mücadeleler sonucu kazanılmış sosyal güvencelerin ve hakların budanması, işten çıkartmalar, sendikasızlaştırma, gerçek ücretlerin düşürülmesi gibi, çok değişik biçimlere bürünmektedir.
Sarı sendikaların bu mücadelede oynadıkları rol, işçilerin haklarını savunmak değil, bilinçleri karartarak sermayenin saldırılarını işçiler tarafından "kabul edilebilir" bir hale sokmaktır! Çoğu durumda haklarını korumak için işçilerin elinde, yalnızca patronlara karşı değil, gerçekte onların uşağı sendika yöneticilerine karşı da mücadeleden başka yol kalmamaktadır! Almanya'da maden işçilerinin grevi, Fransa'da TIR şoförlerinin grevi, işçilerin sarı sendikaları devredışı bırakıp kendi davalarını bizzat kendi ellerine almaları sonucu kısmen de olsa başarılı sonuçların elde edilmesinin yolunu açmıştır!
Bu makalemizde, sermayenin saldırılarına karşı işçiler arasındaki dayanışmanın uluslararası boyutlara ulaştığı Liverpool Limanı'nda ve Renault işletmelerinde verilen mücadeleleri ele alacağız! Gelecek sayımızda, uluslararası sermayenin saldırılarının aktüel genel boyutları üzerinde duracağız.

* * *

Liverpool Limanı'ndaki işçilerin, işyerlerini kaybetmemek için sermayenin saldırılarına karşı verdikleri mücadele, uluslararası bir boyuta kavuşmuştur! Liverpool'lü liman işçilerinin mücadelesi, Mersey Dock and Harbour Company (MDHC) adlı şirkette çalışan 20 işçinin işten çıkartılıp yerlerine grev kırıcıların yerleştirilmek istenmesiyle başlamıştır. Bunun üzerine MDHC'de çalışan bütün işçiler greve gitmişler ve işveren tarafından işten atılmakla tehdit edilmişlerdir. İşçiler direnişten vazgeçmeyince, patronlar grev kırıcılarını devreye sokarak 500 işçiyi sokağa atmışlardır. Liverpool'lü liman işçileri, kaybedilmiş işyerlerini geri almak için o zamandan bu yana militan bir şekilde mücadele etmektedirler.
İngiltere'de dayanışma grevleri yasaktır ve yasalar önünde onları işten atan MDHC haklıdır. Bu anlamda, işçilerin mücadelesi baştan itibaren olumsuz şartlarda yürümektedir. Fakat bu durumda bile işçiler teslim olmayı değil mücadeleyi seçmişlerdir! Çünkü patronların saldırıları karşısında işçilerin mücadeleden başka bir silahları yoktur!
Kendi başlarına bu mücadeleyi kazanma şanslarının oldukça az olduğunun farkında olan liman işçileri, sınıf kardeşlerine dayanışma çağrısı yapmışlardır! Bu girişim sonucunda, tüm İngiltere çapında dayanışma komiteleri oluşturulmuş, destek aramak için diğer ülkelerdeki uluslararası limanlara delegasyonlar gönderilmiştir. Almanya, Avustralya, ABD, Kanada, İspanya, İsveç, Fransa, Danimarka, ve Yeni Zellanda'da liman işçileri, kah işi yavaşlatarak, kah Liverpool'e giden gemileri yüklemeyi tamamen boykot ederek işten atılan sınıf kardeşleriyle çeşitli biçimlerde dayanışmaya girmişlerdir. Liverpol Limanı işçiler tarafından işgal edilmiş, polis saldırılarına rağmen işgal 12 saat sürmüştür. Bu arada direnişçi işçilerle dayanışma içinde olan kadınlar da boş durmamışlar, WOW (Women Of the Waterfront - Liman Kadınları) adlı mücadele örgütünü kurarak grevcilere destek vermişler, değişik ülkelerdeki limanlara giderek dayanışma toplantıları düzenlemişlerdir.
Tüm bu gelişmeler karşısında MDHC şirketinin uğradığı zarar, sadece 1996 yılının ilkyarısında 6,9 milyon mark olup, bu şirketin hisse senetleri 32 puan düşüş göstermiştir. Mücadeleler sonucunda Liverpool Limanı'nda faaliyet gösteren 8 şirketten 2'si limanı terketmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmeler karşısında MDHC, 1996 yılı sonunda 40 işçiyi geri almayı kabul etmiş, fakat bu teklif işçiler tarafından haklı olarak kabul edilmemiştir. İşçiler tüm talepleri kabul edilene kadar mücadeleyi devam ettirmeye kararlıdırlar. Liverpool'lü işçilerin direnişini desteklemek için Londra'da yapılan son yürüyüş, polisin saldırısı sonucu tam bir meydan savaşına dönmüştür. İşçiler, patronların ve devletin tüm saldırılarına rağmen, haklarını tamamen elde edene kadar mücadele etmeye kararlıdırlar!
Liverpool'lü işçiler, sadece patronlara ve devlete karşı değil, kendilerini satan sendikaya karşı da mücadele etmektedirler. Tüm direniş, bizzat işçiler ve onların yakınları tarafından örgütlenmekte, patronların saldırıları engellenmediği takdirde, bu durumun kendi hayat standartları üzerinde de oldukça olumsuz etki yapacağının bilincinde olan çevre halkı tarafından da desteklenmektedir.

* * *

Geçtiğimiz aylarda Belçika ve Fransa da, sermayenin saldırıları karşısında kendi haklarını ve işyerlerini korumak için işçilerin yoğun direnişlerine sahne oldu.
Mart ayı başında, Fransız otomobil tekeli Renault, Belçika'nın Vilvoorde kasabasında bulunan fabrikanın kapısına 1 Temmuz'da kilit vurma ve 3100 işçiyi sokağa atma kararı aldı. Açıklanan karar, sermaye çevrelerinde olumlu karşılanıp Paris Borsası'ndaki Renault hisse senetleri bir gün içinde 130 franktan 147 franka fırlarken, işçilerin üzerine tam bir felaket bulutu gibi çöktü! Bu kararın uygulanması demek; sadece doğrudan fabrikada çalışan 3100 işçinin değil, bu fabrikaya bağlı olarak yedek parça üreten fabrikalardaki ve taşeron firmalardaki 4000 işçinin de işyerlerini kaybetmesi, işçilerin işsizliğe ve sosyal yardım kasalarına mahkum edilmesi, bölgede refah seviyesinin oldukça düşmesi, insanların bir dizi temel ihtiyaçlarından bile vazgeçmek zorunda kalması demekti!
Bunun üzerine, karşı karşıya bulundukları felaketin farkında olan işçiler, fabrikanın kapatılmasını ve işten çıkarmaları önlemek için greve gidip fabrikayı işgal ettiler, ayrıca fabrika sahasında bulunan dört bin arabaya el koydular! Kasabada, işçilerin halk tarafından da desteklendiği büyük bir protesto gösterisi gerçekleştirildi. Hafta içinde grev ve gösteriler değişik işletmelere yayıldı ve dayanışma uluslararası boyuta kavuştu! 7 Mart günü Renault'un Fransa, Belçika ve İspanya'daki bütün fabrikalarında çalışan işçiler, Vilvoorde'de işten atılma tehlikesiyle karşı karşıya olan işçilerle dayanışma amacıyla şalterleri bir saat indirdiler. Belçika'da, VW, Ford, Opel, Volvo gibi değişik otomobil fabrikalarında çalışan 30 bin işçi, Vilvoorde'deki sınıf kardeşleri için dayanışma grevine gittiler. 11 Mart günü Paris'te bulunan Renault merkezi önünde, "Tekellerin ve kapitalistlerin Avrupa'sına hayır!" sloganı altında uluslararası bir gösteri düzenlendi. 17 Mart günü, Avrupa Birliği'nin merkezi ve Belçika'nın başkenti olan Brüksel'de, Avrupa'nın değişik ülkelerinden 100 bin işçinin katıldığı bir dayanışma gösterisi düzenlendi. Bu eylemler, bir üretim dalında çalışan değişik uluslardan işçilerin, ülke sınırlarını aşarak enternasyonal dayanışmaya gittikleri, bu yönüyle işçiler arasındaki uluslararası dayanışmanın oldukça olumlu olan örnekleriydiler!
Vilvoorde'li işsiz kalma tehdidi altındaki işçiler, çeşitli yöntemlerle mücadelelerini sürdürmektedirler. Geçtiğimiz haftalarda işçiler, Wavrin şehrindeki Kuzey Fransa Renault dağıtım merkezini ve Valenciennes'de Renault'a yedek parça üreten bir firmayı işgal ettiler. Ayrıca işçiler, Vilvoorde kasabasında sürekli gösteriler düzenlemektedirler!
İşçilerin uluslararası boyutlara varan bu direnişi ve dayanışması karşısında Renault yöneticileri, işçilere gözdağı vermişler ve direnişe son verilmezse, bunun yüküne tüm Renault fabrikalarında çalışan 140 bin işçinin katlanmak zorunda kalacağı tehdidini savurmuşlardır. Renault patronları, 1996 yılında uğradıkları 5 milyar frank "zarar"ın acısını işçilerden çıkarmak istemektedirler. Tüm bu tehditlere ve polisin saldırılarına rağmen, Vilvoorde'li işçilerin işyerlerini kaybetmeye karşı verdikleri ve uluslararası bir boyut kazanan mücadeleleri devam etmektedir.
Liverpool Limanı'ndaki ve Renault işletmelerindeki işçilerin, işyerlerinin budanmasına, kazanılmış hakların, sosyal güvencelerin gaspedilmesine, taşeronlaştırmaya karşı verdikleri mücadeleler zengin derslerle doludur.
İşçilerin elinde; sadece gerçek ücret artışı, iş saatlerinin düşürülmesi, çalışma şartlarının düzeltilmesi için değil, varolan işyerlerinin ve kazanılmış hakların korunması için bile örgütlenmekten ve mücadele etmekten, sarı sendikalar tarafından patronlara satılmamak için kendi davalarını kendi ellerine almaktan başka yol yoktur. Bu mücadele, birçok durumda, sadece patronlara ve onların çıkarlarını koruyan devletin kolluk güçlerine karşı değil, işçilerin gerçek çıkarlarına ihanet eden, girdiği pazarlıklar sonucu onları sermayeye peşkeş çeken sendika ağalarına karşı da yönelmek zorundadır!
Bir de şu bilinmek zorundadır: İşçiler, bu mücadelelerden zaferle ayrılsalar da, sermayenin egemenliği devam ettiği sürece, kalıcı başarılar elde edemeyeceklerdir. Yoksulluktan, sürekli işten atılma, evsiz barksız kalma, toplum dışına itilme, kazanılmış hakları birer birer kaybetme, sosyal güvenceleri yitirme tehdidinden tamamen kurtulmanın yolu; bir bütün olarak sermayenin egemenliğine karşı verilecek mücadeleden geçmektedir.
İşçiler ancak, sermayenin egemenliği paramparça edilip tüm toplumsal yapının üretenlerin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına göre baştan aşağı yeniden örgütlenmesinden sonra bu dertlerden kurtulacaklar, sömürücülerin kölesi değil, toplumun efendisi haline geleceklerdir.
Bu mücadelede işçi sınıfı, zafere doğru şaşırmadan ancak onun gerçek sınıf çıkarlarının savunucusu bolşevik bir partinin öncülüğünde yürüyebilir!

8.5.1997

ZAİRE

Kurtuluş, sömürücüler arasında iktidar değişikliğinde değil, sömürücülerin iktidarının yıkılmasında!

Ülkesinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını emperyalizme peşkeş çekerek edindiği varlıkla dünyanın en zengin dördüncü kişisi haline gelen, bu anlamda dünyanın en büyük soyguncularından biri olan Zaire Başkanı Mobutu'nun 32 yıllık iktidarı, bu yazı yazıldığı saatlerde yıkılması her an beklenen bir duruma gelmişti.
Aylar öncesinde, Zaire-Kongo'nun Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler Birliği (AFDL) tarafından ülkenin doğusundan başlatılan isyan, gittikçe gelişerek Başkent Kinshassa kapılarına kadar dayanmıştı. Başkan Mobutu ile AFDL lideri Kabila arasında, Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı Mandela'nın arabuluculuk yapmasıyla Gabun açıklarında bir gemide gerçekleşen buluşma da, çatışmaların barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi için bir sonuç vermemişti! İktidarı üçüncü bir kişiye devretmeye hazır olduğunu açıklayan Mobutu'ya karşı Kabila, gemiye sadece Başkent Kinshassa'nın nasıl teslim edileceğini görüşmek için gittiğini açıklamıştı. Yazı yazılırken Mobutu, bir konferansa katılmak üzere ülkeyi iki günlüğüne terketmiş, AFDL askerleri başkentin 100 km yakınına gelmişlerdi.
AFDL askerleri, Kongolu efsanevi lider Lumumba'nın mavi üzerinde yedi altın yıldız bulunan bayrağı altında yürümektedirler! Kabila, kendisini Lumumba'nın davasının sürdürücüsü olarak göstermektedir. AFDL lideri Kabila, iktidarı ele geçirdikten sonra ülkenin adını tekrar Lumumba zamanında olduğu gibi Kongo Cumhuriyeti olarak değiştireceklerini ilan etmiştir!
Kabila'nın, kendini Lumumba'nın davasının sürdürücüsü olarak göstermek istemesi gerçekte tam bir sahtekarlıktır. 1960 yılındaki seçimleri kazandıktan sonra Başbakan olan Kongo Ulusal Hareketi lideri Lumumba, ülkenin bağımsızlığını ilan edip, emperyalizme karşı tavır takınmıştır! Bu ülkeyi, sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları yüzünden elden çıkarmaya gönüllü olmayan emperyalistler ve onların uşağı yerli gericiler, düzenledikleri bir darbeyle Lumumba'yı devirmişler ve 17 Ocak 1961'de katletmişlerdir. Lumumba'nın en belirgin özelliği, antiemperyalist tavrıydı. Kabila ve onun önderlik ettiği AFDL'in en önemli özelliğiyse, ülkenin zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çekmede ve halkı sömürmede Mobutu'yu aratmayacağıdır!
Kabila ve onun önderliğindeki AFDL, kendi egemenliği altında bulunan bölgelerde uyguladığı siyasetle, yarın iktidarı tamamen ele geçirdiğinde nasıl bir yol izleyeceği üzerine epey bilgi vermektedir. Bu bölgelerden daha şimdiden soykırım haberleri gelmektedir. 1994 yılında Ruanda'da yaşanan, yarım milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği içsavaş sonucunda iktidar Tutsilerin eline geçince, misilleme ve intikam saldırıları korkusuyla ülkeyi terkeden yüzbinlerce Hutunun önemli bir bölümü Zaire'ye sığınmıştı!
AFDL ile Tutsiler aynı etnik kökenden gelmektedirler, bu yüzden Hutular, AFDL birlikleri ilerledikçe ülke içlerine doğru kaçmaya devam etmektedirler! Fakat yeterli barınma, beslenme olanaklarından tamamen yoksun olan bu insanlar yollarda telef olmaktadırlar. AFDL, bu onbinlerce insanı Ruanda'da yaşanan katliamdan sorumlu tuttuğu için onlara gidecek yardımları engellemekte, bu sayede bu insanları göz göre göre ölüme itmektedir.
AFDL gerillaları, Mayıs ayı başında Kisangani şehrinin güneyindeki ormanlara sığınan 85 bin Hutuya Birleşmiş Milletler tarafından yardım gönderilmesini engellemişlerdir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın araya girmesi sonucu kampa ulaşan temsilciler, yardım bekleyen insanlar yerine, binlerce insanın cesediyle karşılaşmışlar, katliamdan kurtulanlar ise tekrar ormanın içlerine dağılmışlardır! Bunun üzerine BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Kabila'yı, "insanları aç bırakarak katletmekle" suçlamıştır!
Bu soykırıma rağmen, emperyalistler Kabila ile işbirliği yapmaktan çekinmemektedirler. Çünkü Lumumba'nın tersine o, emperyalizmi yıkmak için değil, onların çıkarlarını daha iyi korumak için savaşmaktadır. Kabila önderliğindeki AFDL, ele geçirdiği bölgelerde sadece etnik temizlik yapmamaktadır, varolan zenginlikleri de emperyalist tekellere peşkeş çekmektedir.
Lumumbashi kenti AFDL askerleri tarafından ele geçirildikten sonra, burada varolan zengin maden ocaklarının işletilmesi için emperyalist tekellerle hemen anlaşmalar yapılmıştır. ABD, madencilik tekeli American Mineral Fields ile yapılan anlaşmanın değeri bir milyar dolar civarındadır. Bu tekelden başka bir dizi batılı maden firması daha bu bölgede maden ocağı işletme hakkı elde etmişlerdir.
Dünyada bilinen kobalt kaynaklarının %60'ı Zaire'de bulunmaktadır. Ayrıca ülkede zengin bakır, altın ve elmas kaynakları vardır. Washington merkezli bir banka, AFDL'in başkenti olan Goma'da bir şube açmıştır. Yine ABD'li bir firma, uydu telefon sistemi kurulması işini üzerlenmiştir! Şirketler yerleşir de, onların çıkarlarını tamsil eden ABD devleti durur mu? ABD, AFDL başkenti Goma'da konsolosluk işlerini görecek olan bir temsilcilik açmıştır!
Emperyalistler, ülkenin zenginliklerini peşkeş çekmesi, yolsuzluklar ve halkın üzerinde uyguladığı terör yüzünden iyice tecrit olan Mobutu'nun sonunun geldiğini anlamışlar, daha şimdiden yeni kurulacak iktidarın en güçlü adayı olan Kabila'yı desteklemeye başlamışlardır.
Ülkede iktidar, ister Mobutu'nun, ister Kabila'nın elinde olsun, emperyalistlerin nihai çıkarlarının korunmasında özde değişen bir şey olmayacaktır. Bu anlamda; emperyalistlerle işbirliği içinde olan bir avuç sömürücü zenginlik içinde yaşamaya devam ederken, zenginliklerin asıl üreticisi olan halkın sömürülmesi, haklarının gaspedilmesi, sürekli zulme maruz kalması durumunda özde birşey değişmeyecektir.
Halkın çıkarları açısından özde değişikliklerin olabilmesi için; ülkeden emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kovulması gerekmektedir! Bu mücadeleyi ancak, bir zamanlar bu hedefle yola çıkmış olan Lumumba'nın davasına Kabila gibi sahtekarca sahip çıkanlar değil, ülkeden emperyalistleri ve onların uşaklarını kovmak amacıyla işçi sınıfı önderliğinde tüm sömürülenleri ve ezilenleri etrafında birleştirebilen komünist devrimciler başarıya ulaştırabilirler! Ve eninde sonunda mutlaka ulaştıracaklardır!

8.5.1997


İNGİLTERE

Solun zaferi değil, kendi programını
"sol" etiketle yutturan sermayenin zaferi!

İngiltere'de 1 Mayıs günü yapılan seçimlerde, İşçi Partisi, oyların ezici çoğunluğunu alarak 18 yıllık Muhafazakar Parti iktidarına son verdi. İşçi Partisi'nin elde ettiği zafer, tüm beklentilerin ve kamuoyu araştırmalarının üzerindeydi. 18 yıldır iktidarda olan Muhafazakar Parti'nin, uzun iktidar dönemi boyunca yıpranması, bir dizi polikacının adının yolsuzluk ve ahlak skandalına bulaşması, ekonomide elde edilen "başarılara" rağmen yoksulluğun artması, refahın düşmesi gibi sebepler yüzünden iktidarı kaybedeceğine kesin gözle bakılıyordu, fakat hezimetin bu kadar büyük olacağını kimse beklemiyordu.
Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden sosyaldemokratlardan muhafazakarlara kadar bir dizi parti, elde ettiği "zafer" yüzünden İşçi Partisi'ni ve bu zaferde büyük payı olan parti lideri Tony Blair'i kutladı. İşin ilginç yanı, bu "zafer"den diğer ülkelerdeki sosyaldemokratlar kendilerine pay çıkarır, aynı başarıyı gelecek seçimlerde kendi ülkelerinde tekrarlayacakları yönünde yorumlar yaparlarken, liberal ve muhafazakar partilerin de bu "zafer"i, aslında Blair'in kendi programlarını uygulayarak elde ettiği şeklinde açıklamalarıydı.
Hatta Türkiye'de Başbakan Erbakan bile, İşçi Partisi'nin seçimleri, kendi programları olan "adil düzen"in esaslarını bilerek veya bilmeyerek alması sonucu kazandığını açıkladı. Yani anlayacağınız, İşçi Partisi'nin elde ettiği zaferden, sosyaldemokratından muhafazakârına, liberalinden dincisine kadar kendisi için pay çıkarmayan parti yok gibi! Aslında İşçi Partisi'nin "zafer"inin sırrı da burada yatıyor.
İşçi Partisi, Tony Blair'in liderliği ele geçirmesinden sonra ilan ettiği ve adına "Yeni İşçi Partisi" verdiği programında, sınıf mücadelesini savunan bir parti olmaktan kağıt üzerinde de vazgeçmiş, burjuvaziye, uygulanan iktisadi politikada bir değişiklik yapmayacağı garantisi vermiş, huzuru sağlamak için alacağını açıkladığı önlemlerde muhafazakarları bile sollamış, böylece seçim sonuçlarında tayin edici rol oynayan orta tabakaların oylarının kendi partisine akmasını sağlamıştır.
Parti programında yeralan "bütün üretim araçlarının kamulaştırılacağı" maddesi, iki yıl önce programdan çıkarılmıştır. "Yeni İşçi Partisi"nin tanıtıldığı broşürde, yüzlerce kez "Yeni İşçi Partisi" kavramı geçerken, eski programlarda sık sık vurgulanan "sınıf mücadelesi" kavramı, bir kez bile geçmemiştir. Özelleştirmeye devam etme kararı alınmıştır. En önemlisi Blair, uygulanan ekonomik politikanın esasına ilişkin bir değişiklik yapılmayacağı garantisi vermiştir. Sokakta yaşayanlara iş verilip çalıştırılacağı, suç işlemiş çocuklara gece sokağa çıkma yasağı uygulanacağı gibi vaatlerle liberalleri bile korkutmuştur.
"Yeni" İşçi Partisi'nin geçirdiği, bu zamana kadar laf düzeyinde yapılan sınıf mücadelesi savunuculuğundan tamamen vazgeçilmesi şeklinde özetleyebileceğimiz değişim, son yıllarda bir dizi ülkedeki sosyaldemokrat, "sosyalist" partilerde gözlenen bir değişimdir.
Sosyaldemokrat partiler, programlarına İkinci Enternasyonal zamanında yazılan "sınıf mücadelesi", "üretim araçlarının kamulaştırılması" gibi aslında çoktan terkettikleri talepleri bugün artık laf düzeyinde bile duymak istememektedirler! Onlar, bu kavramların laf düzeyinde bile savunulmasının, burjuvazinin belli kesimleri üzerinde nasıl bir korku yarattığını görmüşler, bu kesimlerin oylarını almadan da iktidara gelmenin oldukça zor olduğunu anlamışlardır. Değişikliğin asıl sebebi budur.
Gerçekte İşçi Partisi, her zaman işçi sınıfının değil, İngiliz burjuvazisinin çıkarlarını savunmuş, iktidara geldiği her dönemde bu politikayı uygulamış, üretim araçlarını kamulaştırmak için hiçbir ciddi adım atmamıştır. Programda yeralan bu maddeler, işçi sınıfını uyutup İngiliz burjuvazisinin kuyruğuna takmak içindir.
Gelinen yerde, işçi sınıfını burjuvazinin kuyruğuna takmak için bu maddelere laf düzeyinde bile gerek görülmemektedir. Burjuvazi, iktidarını bu kadar sağlam hissetmektedir!
Fakat, sömürü üzerine, tüm zenginlikleri üreten ve toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler artan yoksulluk içinde, sürekli işsizlik, açlık tehlikesi altında yaşarken, toplumun azınlığını oluşturan sömürücülerin her geçen gün daha da zenginleşmesi üzerine, kısacası haksızlık üzerine kurulu bu sistem, gerçekte göründüğü kadar sağlam değildir!
Bu sistemin sağlam görünmesinin sebebi, işçi sınıfının kendi sınıf partisi önderliğinde örgütlü olmamasında yatmaktadır. İşçi sınıfı, "Yeni İşçi Partisi" gibi adından başka işçi sınıfıyla hiçbir alakası olmayan burjuva partilerinin gerçek yüzünü görüp kendi sınıf partisi etrafında birleştiğinde, bugün çok sağlam görünen İngiliz emperyalizmi temellerinden sarsılacaktır...

8.5.1997