Çağrı sayı 2'den:
RENAULT İŞLETMELERİNDE VE
LİVERPOOL LİMANINDAKİ İŞÇİLERİN DİRENİŞİ
İşçilerin, sermayenin saldırılarına karşı göğüs
germek, kazanılmış haklarını korumak ve daha fazla hak elde etmek için
mücadeleden başka yolları yoktur!
Karşısında egemenliğini sorgulayacak ciddi bir tehlike görmeyen uluslararası
sermaye, işçi sınıfına karşı azgın bir saldırı halindedir!
Daha fazla kâr ve pazar payı için birbirleriyle yarışan emperyalist
tekeller, bu rekabetten daha kazançlı çıkmak için üretimin tüm yükünü
omuzlarında taşıyan işçilere daha fazla saldırmaktadırlar. Sermayenin
bu saldırıları, uzun mücadeleler sonucu kazanılmış sosyal güvencelerin
ve hakların budanması, işten çıkartmalar, sendikasızlaştırma, gerçek
ücretlerin düşürülmesi gibi, çok değişik biçimlere bürünmektedir.
Sarı sendikaların bu mücadelede oynadıkları rol, işçilerin haklarını
savunmak değil, bilinçleri karartarak sermayenin saldırılarını işçiler
tarafından "kabul edilebilir" bir hale sokmaktır! Çoğu durumda haklarını
korumak için işçilerin elinde, yalnızca patronlara karşı değil, gerçekte
onların uşağı sendika yöneticilerine karşı da mücadeleden başka yol
kalmamaktadır! Almanya'da maden işçilerinin grevi, Fransa'da TIR şoförlerinin
grevi, işçilerin sarı sendikaları devredışı bırakıp kendi davalarını
bizzat kendi ellerine almaları sonucu kısmen de olsa başarılı sonuçların
elde edilmesinin yolunu açmıştır!
Bu makalemizde, sermayenin saldırılarına karşı işçiler arasındaki
dayanışmanın uluslararası boyutlara ulaştığı Liverpool Limanı'nda
ve Renault işletmelerinde verilen mücadeleleri ele alacağız! Gelecek
sayımızda, uluslararası sermayenin saldırılarının aktüel genel boyutları
üzerinde duracağız.
* * *
Liverpool Limanı'ndaki işçilerin, işyerlerini kaybetmemek için sermayenin
saldırılarına karşı verdikleri mücadele, uluslararası bir boyuta kavuşmuştur!
Liverpool'lü liman işçilerinin mücadelesi, Mersey Dock and Harbour
Company (MDHC) adlı şirkette çalışan 20 işçinin işten çıkartılıp yerlerine
grev kırıcıların yerleştirilmek istenmesiyle başlamıştır. Bunun üzerine
MDHC'de çalışan bütün işçiler greve gitmişler ve işveren tarafından
işten atılmakla tehdit edilmişlerdir. İşçiler direnişten vazgeçmeyince,
patronlar grev kırıcılarını devreye sokarak 500 işçiyi sokağa atmışlardır.
Liverpool'lü liman işçileri, kaybedilmiş işyerlerini geri almak için
o zamandan bu yana militan bir şekilde mücadele etmektedirler.
İngiltere'de dayanışma grevleri yasaktır ve yasalar önünde onları
işten atan MDHC haklıdır. Bu anlamda, işçilerin mücadelesi baştan
itibaren olumsuz şartlarda yürümektedir. Fakat bu durumda bile işçiler
teslim olmayı değil mücadeleyi seçmişlerdir! Çünkü patronların saldırıları
karşısında işçilerin mücadeleden başka bir silahları yoktur!
Kendi başlarına bu mücadeleyi kazanma şanslarının oldukça az olduğunun
farkında olan liman işçileri, sınıf kardeşlerine dayanışma çağrısı
yapmışlardır! Bu girişim sonucunda, tüm İngiltere çapında dayanışma
komiteleri oluşturulmuş, destek aramak için diğer ülkelerdeki uluslararası
limanlara delegasyonlar gönderilmiştir. Almanya, Avustralya, ABD,
Kanada, İspanya, İsveç, Fransa, Danimarka, ve Yeni Zellanda'da liman
işçileri, kah işi yavaşlatarak, kah Liverpool'e giden gemileri yüklemeyi
tamamen boykot ederek işten atılan sınıf kardeşleriyle çeşitli biçimlerde
dayanışmaya girmişlerdir. Liverpol Limanı işçiler tarafından işgal
edilmiş, polis saldırılarına rağmen işgal 12 saat sürmüştür. Bu arada
direnişçi işçilerle dayanışma içinde olan kadınlar da boş durmamışlar,
WOW (Women Of the Waterfront - Liman Kadınları) adlı mücadele örgütünü
kurarak grevcilere destek vermişler, değişik ülkelerdeki limanlara
giderek dayanışma toplantıları düzenlemişlerdir.
Tüm bu gelişmeler karşısında MDHC şirketinin uğradığı zarar, sadece
1996 yılının ilkyarısında 6,9 milyon mark olup, bu şirketin hisse
senetleri 32 puan düşüş göstermiştir. Mücadeleler sonucunda Liverpool
Limanı'nda faaliyet gösteren 8 şirketten 2'si limanı terketmek zorunda
kalmıştır. Bu gelişmeler karşısında MDHC, 1996 yılı sonunda 40 işçiyi
geri almayı kabul etmiş, fakat bu teklif işçiler tarafından haklı
olarak kabul edilmemiştir. İşçiler tüm talepleri kabul edilene kadar
mücadeleyi devam ettirmeye kararlıdırlar. Liverpool'lü işçilerin direnişini
desteklemek için Londra'da yapılan son yürüyüş, polisin saldırısı
sonucu tam bir meydan savaşına dönmüştür. İşçiler, patronların ve
devletin tüm saldırılarına rağmen, haklarını tamamen elde edene kadar
mücadele etmeye kararlıdırlar!
Liverpool'lü işçiler, sadece patronlara ve devlete karşı değil, kendilerini
satan sendikaya karşı da mücadele etmektedirler. Tüm direniş, bizzat
işçiler ve onların yakınları tarafından örgütlenmekte, patronların
saldırıları engellenmediği takdirde, bu durumun kendi hayat standartları
üzerinde de oldukça olumsuz etki yapacağının bilincinde olan çevre
halkı tarafından da desteklenmektedir.
* * *
Geçtiğimiz aylarda Belçika ve Fransa da, sermayenin saldırıları karşısında
kendi haklarını ve işyerlerini korumak için işçilerin yoğun direnişlerine
sahne oldu.
Mart ayı başında, Fransız otomobil tekeli Renault, Belçika'nın Vilvoorde
kasabasında bulunan fabrikanın kapısına 1 Temmuz'da kilit vurma ve
3100 işçiyi sokağa atma kararı aldı. Açıklanan karar, sermaye çevrelerinde
olumlu karşılanıp Paris Borsası'ndaki Renault hisse senetleri bir
gün içinde 130 franktan 147 franka fırlarken, işçilerin üzerine tam
bir felaket bulutu gibi çöktü! Bu kararın uygulanması demek; sadece
doğrudan fabrikada çalışan 3100 işçinin değil, bu fabrikaya bağlı
olarak yedek parça üreten fabrikalardaki ve taşeron firmalardaki 4000
işçinin de işyerlerini kaybetmesi, işçilerin işsizliğe ve sosyal yardım
kasalarına mahkum edilmesi, bölgede refah seviyesinin oldukça düşmesi,
insanların bir dizi temel ihtiyaçlarından bile vazgeçmek zorunda kalması
demekti!
Bunun üzerine, karşı karşıya bulundukları felaketin farkında olan
işçiler, fabrikanın kapatılmasını ve işten çıkarmaları önlemek için
greve gidip fabrikayı işgal ettiler, ayrıca fabrika sahasında bulunan
dört bin arabaya el koydular! Kasabada, işçilerin halk tarafından
da desteklendiği büyük bir protesto gösterisi gerçekleştirildi. Hafta
içinde grev ve gösteriler değişik işletmelere yayıldı ve dayanışma
uluslararası boyuta kavuştu! 7 Mart günü Renault'un Fransa, Belçika
ve İspanya'daki bütün fabrikalarında çalışan işçiler, Vilvoorde'de
işten atılma tehlikesiyle karşı karşıya olan işçilerle dayanışma amacıyla
şalterleri bir saat indirdiler. Belçika'da, VW, Ford, Opel, Volvo
gibi değişik otomobil fabrikalarında çalışan 30 bin işçi, Vilvoorde'deki
sınıf kardeşleri için dayanışma grevine gittiler. 11 Mart günü Paris'te
bulunan Renault merkezi önünde, "Tekellerin ve kapitalistlerin Avrupa'sına
hayır!" sloganı altında uluslararası bir gösteri düzenlendi. 17 Mart
günü, Avrupa Birliği'nin merkezi ve Belçika'nın başkenti olan Brüksel'de,
Avrupa'nın değişik ülkelerinden 100 bin işçinin katıldığı bir dayanışma
gösterisi düzenlendi. Bu eylemler, bir üretim dalında çalışan değişik
uluslardan işçilerin, ülke sınırlarını aşarak enternasyonal dayanışmaya
gittikleri, bu yönüyle işçiler arasındaki uluslararası dayanışmanın
oldukça olumlu olan örnekleriydiler!
Vilvoorde'li işsiz kalma tehdidi altındaki işçiler, çeşitli yöntemlerle
mücadelelerini sürdürmektedirler. Geçtiğimiz haftalarda işçiler, Wavrin
şehrindeki Kuzey Fransa Renault dağıtım merkezini ve Valenciennes'de
Renault'a yedek parça üreten bir firmayı işgal ettiler. Ayrıca işçiler,
Vilvoorde kasabasında sürekli gösteriler düzenlemektedirler!
İşçilerin uluslararası boyutlara varan bu direnişi ve dayanışması
karşısında Renault yöneticileri, işçilere gözdağı vermişler ve direnişe
son verilmezse, bunun yüküne tüm Renault fabrikalarında çalışan 140
bin işçinin katlanmak zorunda kalacağı tehdidini savurmuşlardır. Renault
patronları, 1996 yılında uğradıkları 5 milyar frank "zarar"ın acısını
işçilerden çıkarmak istemektedirler. Tüm bu tehditlere ve polisin
saldırılarına rağmen, Vilvoorde'li işçilerin işyerlerini kaybetmeye
karşı verdikleri ve uluslararası bir boyut kazanan mücadeleleri devam
etmektedir.
Liverpool Limanı'ndaki ve Renault işletmelerindeki işçilerin, işyerlerinin
budanmasına, kazanılmış hakların, sosyal güvencelerin gaspedilmesine,
taşeronlaştırmaya karşı verdikleri mücadeleler zengin derslerle doludur.
İşçilerin elinde; sadece gerçek ücret artışı, iş saatlerinin düşürülmesi,
çalışma şartlarının düzeltilmesi için değil, varolan işyerlerinin
ve kazanılmış hakların korunması için bile örgütlenmekten ve mücadele
etmekten, sarı sendikalar tarafından patronlara satılmamak için kendi
davalarını kendi ellerine almaktan başka yol yoktur. Bu mücadele,
birçok durumda, sadece patronlara ve onların çıkarlarını koruyan devletin
kolluk güçlerine karşı değil, işçilerin gerçek çıkarlarına ihanet
eden, girdiği pazarlıklar sonucu onları sermayeye peşkeş çeken sendika
ağalarına karşı da yönelmek zorundadır!
Bir de şu bilinmek zorundadır: İşçiler, bu mücadelelerden zaferle
ayrılsalar da, sermayenin egemenliği devam ettiği sürece, kalıcı başarılar
elde edemeyeceklerdir. Yoksulluktan, sürekli işten atılma, evsiz barksız
kalma, toplum dışına itilme, kazanılmış hakları birer birer kaybetme,
sosyal güvenceleri yitirme tehdidinden tamamen kurtulmanın yolu; bir
bütün olarak sermayenin egemenliğine karşı verilecek mücadeleden geçmektedir.
İşçiler ancak, sermayenin egemenliği paramparça edilip tüm toplumsal
yapının üretenlerin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına göre baştan aşağı
yeniden örgütlenmesinden sonra bu dertlerden kurtulacaklar, sömürücülerin
kölesi değil, toplumun efendisi haline geleceklerdir.
Bu mücadelede işçi sınıfı, zafere doğru şaşırmadan ancak onun gerçek
sınıf çıkarlarının savunucusu bolşevik bir partinin öncülüğünde yürüyebilir!
8.5.1997
ZAİRE
Kurtuluş, sömürücüler arasında iktidar değişikliğinde değil, sömürücülerin iktidarının yıkılmasında!
Ülkesinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını emperyalizme peşkeş çekerek
edindiği varlıkla dünyanın en zengin dördüncü kişisi haline gelen,
bu anlamda dünyanın en büyük soyguncularından biri olan Zaire Başkanı
Mobutu'nun 32 yıllık iktidarı, bu yazı yazıldığı saatlerde yıkılması
her an beklenen bir duruma gelmişti.
Aylar öncesinde, Zaire-Kongo'nun Kurtuluşu İçin Demokratik Güçler
Birliği (AFDL) tarafından ülkenin doğusundan başlatılan isyan, gittikçe
gelişerek Başkent Kinshassa kapılarına kadar dayanmıştı. Başkan Mobutu
ile AFDL lideri Kabila arasında, Güney Afrika Cumhuriyeti Başkanı
Mandela'nın arabuluculuk yapmasıyla Gabun açıklarında bir gemide gerçekleşen
buluşma da, çatışmaların barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi için
bir sonuç vermemişti! İktidarı üçüncü bir kişiye devretmeye hazır
olduğunu açıklayan Mobutu'ya karşı Kabila, gemiye sadece Başkent Kinshassa'nın
nasıl teslim edileceğini görüşmek için gittiğini açıklamıştı. Yazı
yazılırken Mobutu, bir konferansa katılmak üzere ülkeyi iki günlüğüne
terketmiş, AFDL askerleri başkentin 100 km yakınına gelmişlerdi.
AFDL askerleri, Kongolu efsanevi lider Lumumba'nın mavi üzerinde yedi
altın yıldız bulunan bayrağı altında yürümektedirler! Kabila, kendisini
Lumumba'nın davasının sürdürücüsü olarak göstermektedir. AFDL lideri
Kabila, iktidarı ele geçirdikten sonra ülkenin adını tekrar Lumumba
zamanında olduğu gibi Kongo Cumhuriyeti olarak değiştireceklerini
ilan etmiştir!
Kabila'nın, kendini Lumumba'nın davasının sürdürücüsü olarak göstermek
istemesi gerçekte tam bir sahtekarlıktır. 1960 yılındaki seçimleri
kazandıktan sonra Başbakan olan Kongo Ulusal Hareketi lideri Lumumba,
ülkenin bağımsızlığını ilan edip, emperyalizme karşı tavır takınmıştır!
Bu ülkeyi, sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları yüzünden elden çıkarmaya
gönüllü olmayan emperyalistler ve onların uşağı yerli gericiler, düzenledikleri
bir darbeyle Lumumba'yı devirmişler ve 17 Ocak 1961'de katletmişlerdir.
Lumumba'nın en belirgin özelliği, antiemperyalist tavrıydı. Kabila
ve onun önderlik ettiği AFDL'in en önemli özelliğiyse, ülkenin zenginliklerini
emperyalistlere peşkeş çekmede ve halkı sömürmede Mobutu'yu aratmayacağıdır!
Kabila ve onun önderliğindeki AFDL, kendi egemenliği altında bulunan
bölgelerde uyguladığı siyasetle, yarın iktidarı tamamen ele geçirdiğinde
nasıl bir yol izleyeceği üzerine epey bilgi vermektedir. Bu bölgelerden
daha şimdiden soykırım haberleri gelmektedir. 1994 yılında Ruanda'da
yaşanan, yarım milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği içsavaş
sonucunda iktidar Tutsilerin eline geçince, misilleme ve intikam saldırıları
korkusuyla ülkeyi terkeden yüzbinlerce Hutunun önemli bir bölümü Zaire'ye
sığınmıştı!
AFDL ile Tutsiler aynı etnik kökenden gelmektedirler, bu yüzden Hutular,
AFDL birlikleri ilerledikçe ülke içlerine doğru kaçmaya devam etmektedirler!
Fakat yeterli barınma, beslenme olanaklarından tamamen yoksun olan
bu insanlar yollarda telef olmaktadırlar. AFDL, bu onbinlerce insanı
Ruanda'da yaşanan katliamdan sorumlu tuttuğu için onlara gidecek yardımları
engellemekte, bu sayede bu insanları göz göre göre ölüme itmektedir.
AFDL gerillaları, Mayıs ayı başında Kisangani şehrinin güneyindeki
ormanlara sığınan 85 bin Hutuya Birleşmiş Milletler tarafından yardım
gönderilmesini engellemişlerdir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın
araya girmesi sonucu kampa ulaşan temsilciler, yardım bekleyen insanlar
yerine, binlerce insanın cesediyle karşılaşmışlar, katliamdan kurtulanlar
ise tekrar ormanın içlerine dağılmışlardır! Bunun üzerine BM Genel
Sekreteri Kofi Annan, Kabila'yı, "insanları aç bırakarak katletmekle"
suçlamıştır!
Bu soykırıma rağmen, emperyalistler Kabila ile işbirliği yapmaktan
çekinmemektedirler. Çünkü Lumumba'nın tersine o, emperyalizmi yıkmak
için değil, onların çıkarlarını daha iyi korumak için savaşmaktadır.
Kabila önderliğindeki AFDL, ele geçirdiği bölgelerde sadece etnik
temizlik yapmamaktadır, varolan zenginlikleri de emperyalist tekellere
peşkeş çekmektedir.
Lumumbashi kenti AFDL askerleri tarafından ele geçirildikten sonra,
burada varolan zengin maden ocaklarının işletilmesi için emperyalist
tekellerle hemen anlaşmalar yapılmıştır. ABD, madencilik tekeli American
Mineral Fields ile yapılan anlaşmanın değeri bir milyar dolar civarındadır.
Bu tekelden başka bir dizi batılı maden firması daha bu bölgede maden
ocağı işletme hakkı elde etmişlerdir.
Dünyada bilinen kobalt kaynaklarının %60'ı Zaire'de bulunmaktadır.
Ayrıca ülkede zengin bakır, altın ve elmas kaynakları vardır. Washington
merkezli bir banka, AFDL'in başkenti olan Goma'da bir şube açmıştır.
Yine ABD'li bir firma, uydu telefon sistemi kurulması işini üzerlenmiştir!
Şirketler yerleşir de, onların çıkarlarını tamsil eden ABD devleti
durur mu? ABD, AFDL başkenti Goma'da konsolosluk işlerini görecek
olan bir temsilcilik açmıştır!
Emperyalistler, ülkenin zenginliklerini peşkeş çekmesi, yolsuzluklar
ve halkın üzerinde uyguladığı terör yüzünden iyice tecrit olan Mobutu'nun
sonunun geldiğini anlamışlar, daha şimdiden yeni kurulacak iktidarın
en güçlü adayı olan Kabila'yı desteklemeye başlamışlardır.
Ülkede iktidar, ister Mobutu'nun, ister Kabila'nın elinde olsun, emperyalistlerin
nihai çıkarlarının korunmasında özde değişen bir şey olmayacaktır.
Bu anlamda; emperyalistlerle işbirliği içinde olan bir avuç sömürücü
zenginlik içinde yaşamaya devam ederken, zenginliklerin asıl üreticisi
olan halkın sömürülmesi, haklarının gaspedilmesi, sürekli zulme maruz
kalması durumunda özde birşey değişmeyecektir.
Halkın çıkarları açısından özde değişikliklerin olabilmesi için; ülkeden
emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kovulması gerekmektedir!
Bu mücadeleyi ancak, bir zamanlar bu hedefle yola çıkmış olan Lumumba'nın
davasına Kabila gibi sahtekarca sahip çıkanlar değil, ülkeden emperyalistleri
ve onların uşaklarını kovmak amacıyla işçi sınıfı önderliğinde tüm
sömürülenleri ve ezilenleri etrafında birleştirebilen komünist devrimciler
başarıya ulaştırabilirler! Ve eninde sonunda mutlaka ulaştıracaklardır!
8.5.1997
İNGİLTERE
Solun zaferi değil, kendi programını
"sol" etiketle yutturan sermayenin zaferi!
İngiltere'de 1 Mayıs günü yapılan seçimlerde, İşçi Partisi, oyların
ezici çoğunluğunu alarak 18 yıllık Muhafazakar Parti iktidarına son
verdi. İşçi Partisi'nin elde ettiği zafer, tüm beklentilerin ve kamuoyu
araştırmalarının üzerindeydi. 18 yıldır iktidarda olan Muhafazakar
Parti'nin, uzun iktidar dönemi boyunca yıpranması, bir dizi polikacının
adının yolsuzluk ve ahlak skandalına bulaşması, ekonomide elde edilen
"başarılara" rağmen yoksulluğun artması, refahın düşmesi gibi sebepler
yüzünden iktidarı kaybedeceğine kesin gözle bakılıyordu, fakat hezimetin
bu kadar büyük olacağını kimse beklemiyordu.
Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden sosyaldemokratlardan muhafazakarlara
kadar bir dizi parti, elde ettiği "zafer" yüzünden İşçi Partisi'ni
ve bu zaferde büyük payı olan parti lideri Tony Blair'i kutladı. İşin
ilginç yanı, bu "zafer"den diğer ülkelerdeki sosyaldemokratlar kendilerine
pay çıkarır, aynı başarıyı gelecek seçimlerde kendi ülkelerinde tekrarlayacakları
yönünde yorumlar yaparlarken, liberal ve muhafazakar partilerin de
bu "zafer"i, aslında Blair'in kendi programlarını uygulayarak elde
ettiği şeklinde açıklamalarıydı.
Hatta Türkiye'de Başbakan Erbakan bile, İşçi Partisi'nin seçimleri,
kendi programları olan "adil düzen"in esaslarını bilerek veya bilmeyerek
alması sonucu kazandığını açıkladı. Yani anlayacağınız, İşçi Partisi'nin
elde ettiği zaferden, sosyaldemokratından muhafazakârına, liberalinden
dincisine kadar kendisi için pay çıkarmayan parti yok gibi! Aslında
İşçi Partisi'nin "zafer"inin sırrı da burada yatıyor.
İşçi Partisi, Tony Blair'in liderliği ele geçirmesinden sonra ilan
ettiği ve adına "Yeni İşçi Partisi" verdiği programında, sınıf mücadelesini
savunan bir parti olmaktan kağıt üzerinde de vazgeçmiş, burjuvaziye,
uygulanan iktisadi politikada bir değişiklik yapmayacağı garantisi
vermiş, huzuru sağlamak için alacağını açıkladığı önlemlerde muhafazakarları
bile sollamış, böylece seçim sonuçlarında tayin edici rol oynayan
orta tabakaların oylarının kendi partisine akmasını sağlamıştır.
Parti programında yeralan "bütün üretim araçlarının kamulaştırılacağı"
maddesi, iki yıl önce programdan çıkarılmıştır. "Yeni İşçi Partisi"nin
tanıtıldığı broşürde, yüzlerce kez "Yeni İşçi Partisi" kavramı geçerken,
eski programlarda sık sık vurgulanan "sınıf mücadelesi" kavramı, bir
kez bile geçmemiştir. Özelleştirmeye devam etme kararı alınmıştır.
En önemlisi Blair, uygulanan ekonomik politikanın esasına ilişkin
bir değişiklik yapılmayacağı garantisi vermiştir. Sokakta yaşayanlara
iş verilip çalıştırılacağı, suç işlemiş çocuklara gece sokağa çıkma
yasağı uygulanacağı gibi vaatlerle liberalleri bile korkutmuştur.
"Yeni" İşçi Partisi'nin geçirdiği, bu zamana kadar laf düzeyinde yapılan
sınıf mücadelesi savunuculuğundan tamamen vazgeçilmesi şeklinde özetleyebileceğimiz
değişim, son yıllarda bir dizi ülkedeki sosyaldemokrat, "sosyalist"
partilerde gözlenen bir değişimdir.
Sosyaldemokrat partiler, programlarına İkinci Enternasyonal zamanında
yazılan "sınıf mücadelesi", "üretim araçlarının kamulaştırılması"
gibi aslında çoktan terkettikleri talepleri bugün artık laf düzeyinde
bile duymak istememektedirler! Onlar, bu kavramların laf düzeyinde
bile savunulmasının, burjuvazinin belli kesimleri üzerinde nasıl bir
korku yarattığını görmüşler, bu kesimlerin oylarını almadan da iktidara
gelmenin oldukça zor olduğunu anlamışlardır. Değişikliğin asıl sebebi
budur.
Gerçekte İşçi Partisi, her zaman işçi sınıfının değil, İngiliz burjuvazisinin
çıkarlarını savunmuş, iktidara geldiği her dönemde bu politikayı uygulamış,
üretim araçlarını kamulaştırmak için hiçbir ciddi adım atmamıştır.
Programda yeralan bu maddeler, işçi sınıfını uyutup İngiliz burjuvazisinin
kuyruğuna takmak içindir.
Gelinen yerde, işçi sınıfını burjuvazinin kuyruğuna takmak için bu
maddelere laf düzeyinde bile gerek görülmemektedir. Burjuvazi, iktidarını
bu kadar sağlam hissetmektedir!
Fakat, sömürü üzerine, tüm zenginlikleri üreten ve toplumun ezici
çoğunluğunu oluşturan emekçiler artan yoksulluk içinde, sürekli işsizlik,
açlık tehlikesi altında yaşarken, toplumun azınlığını oluşturan sömürücülerin
her geçen gün daha da zenginleşmesi üzerine, kısacası haksızlık üzerine
kurulu bu sistem, gerçekte göründüğü kadar sağlam değildir!
Bu sistemin sağlam görünmesinin sebebi, işçi sınıfının kendi sınıf
partisi önderliğinde örgütlü olmamasında yatmaktadır. İşçi sınıfı,
"Yeni İşçi Partisi" gibi adından başka işçi sınıfıyla hiçbir alakası
olmayan burjuva partilerinin gerçek yüzünü görüp kendi sınıf partisi
etrafında birleştiğinde, bugün çok sağlam görünen İngiliz emperyalizmi
temellerinden sarsılacaktır...
